üretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üretim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2023 Perşembe

Yaratıcı Fikirler Ve imkânlar Kuramı Üzerine Kısa Bir Deneme

 


Fikri mülkiyetle refah arasındaki ilişki “imkânlar kuramıyla” açıklanabilir.



İmkânlar kuramı, fikirlerin yarattığı imkânların malları
n üretiminde meydana getirdiği artışın yanı sıra, mallarla meydana getirilen katma değerin artışını da açıklar. Bu açıdan imkânlar kuramı malların miktarıyla nitelikleri arasında bir köprü görevi görür.

İmkânlar kuramı, yaratıcı fikirlerin, üretim süreçlerindeki etkisi ile ilgilidir. Buna göre yaratıcı fikirler, üretim süreçlerini hızlandırır, ayrıntılandırır ve özelleştirir.

Bu üç özelliği ile üretim süreci aynı malın daha yüksek miktarda üretimini sağladığı gibi otomotiv sektöründe olduğu gibi zaman içinde aynı ürünün daha kaliteli formlarının üretilmesini “sağlar”.

Ayrıca yaratıcı fikirler, daha önce var olmayan malların ortaya çıkarılmasını da sağlar ki genellikle fikri mülkiyet onun “icattan ibaret” olduğu yanılgısıyla anılır. Oysa bir “imkân”, üretim unsurlarının yaratılmasında enerjinin en verimli kullanılmasını sağlayabilecek bir etkendir.

İktisatta üzerinde düşünülen şeyler genellikle malların içerdikleri “doğal değerdir”. Oysa mallar böyle bir değer taşımazlar. Malların değeri onlara duyulan ilgi ve beklentiyle ortaya çıkar.

Bir mala duyulan ilgi veya onun değerler çizelgesindeki yeri, malın taşıdığı potansiyelle yani imkânla ilgilidir. Bu potansiyel, o malın kendinden sonraki aşamada yaratabileceği katma değerle ilgili sezgilerin bir bulutsusudur. Bu bulutsu, bilimin verileriyle ne kadar desteklenirse kütle kazanmaya o kadar yaklaşır. İşte “imkânlar” bu aşamada birbiriyle ilgili dağınık bilgilerin cisimleşmesi hakkında neredeyse ölçülebilir bir istatistiktir. Burada “neredeyse” nitelemesi önemlidir, çünkü bulutsunun yani bir  gezegen ihtimalinin parçacıkları gibi düşünebileceğimiz veriler ne kadar belirliyse hesaplanabilirlik o kadar artar. Yine de bu hesaplama malın nihai fiyatını asla belirleyemez.

 Bu hesaplama sadece mevcut enerjinin ve kaynakların ne kadar uyumlu ve verimli olabileceğine dair bir tahmin olabilir. Burada enerji, aslında hesaplamalarda ya da analizlerde üstünde hemen hemen hiç düşünülmeyen temel bir faktördür ki Marx bunun “emek” olduğunu düşünmüştür. Oysa tam otomatik bir üretim bandında insan emeğinden çok daha verimli gerçekleştirilen üretim, bize emeğim bir enerji olmadığını açıkça gösterir. İnsan olmaksızın da devam edebilecek bir üretimin ihtiyacı, enerjidir.

İşte bir imkân bu yüzdendir ki üretim unsurlarının yaratılmasında enerjinin en verimli kullanılmasını sağlayabilecek bir etkendir.

Marx’ın yanılgısı, enerjinin, ebediyen insan emeğinden oluşacağını sanmasıydı.

Bu açıdan bakıldığında en büyük patent ateşi icat eden insana verilmeliydi. Çünkü ateşin insan eliyle yaratılması sayesinde maddeyi enerjiye dönüştürmenin yolunu bulduk ve bu bize neredeyse sınırsız “imkânlar” sağladı.

Bu yüzden de bir teknolojik yeniliğin “değeri” onun içindeki emek- zaman ilişkisinden kaynaklanmaz. Bir teknolojik yeniliğin “değeri”, bize uzun süreli ve çeşitli üretim faktörleri elde etmek imkânı vermesinde aranır ki bu da “fikri mülkiyetle” değerlendirilir ve korunur.

Bunun bir başka örneği sanat eserleridir. Sanat eserleri, yaratıcı zekâların bize kazandırdıkları ölümsüz tüketim ürünleridir. Dolayısıyla onları yaratanları, sadece yaşadıkları dönemin değil, hayatlarından sonraki insanlara bile estetik bir yarar sağlayacak eserlerinin içerdikleri “akıl ve duygu imkânlarından” dolayı korur ve ödüllendiririz.

İmkânlar kuramı romantik bir ödüllendirmeyle ilgilenmez. O değerin gerçek doğasına dair bir yaklaşımdır.

 

 

 

21 Ağustos 2016 Pazar

Gelir Dağılımı Hurafesi


Gelir dağılımı ekonomistlerin en sevdikleri terimlerden biridir. Bu terime duygusal bağlılıkları öyle yüksektir ki gerçek olup olmadığını düşünmeye bile yanaşmazlar.
Gelir dağılımı kutsal bilgi kaynağı Wikipedia’da şöyle tanımlanıyor:
“Gelir dağılımı, bir ekonomide ortaya çıkan gelirin, oyunculara nasıl paylaştırıldığını gösteren ekonomik göstergedir. Ülkeler düzeyinde, gelirin sosyal sınıflar arasındaki dağılımıdır.”

Tanımın başlangıcına baktığımızda  “ortaya çıkan gelir”  anlatımının ne kadar  iktisat dışı olduğunu derhal görebiliriz. Aynı kutsal bilgi kaynağında gelir de şöyle tanımlanıyor:
“Gelir, kişinin dönem başındaki servetinin dönem sonundaki servetine eşit olması koşuluyla, o dönem içinde tüketebileceği mal ve hizmet miktarı toplamıdır.”

Bu tanım iktisadi açıdan daha da anlamsızdır.   Çünkü tanımda geçen servetin kökenine dair hiç bir  açıklama getirmediği gibi neden belli süre boyunca değişmemesi gerektiğine dair de hiçbir  açıklama sunmamaktadır.  En azından “gelire” esas olarak yapılan vergi hesaplamasında kullanılan “gelir” olgusuyla hiçbir ilgisi görünmemektedir.

Gelir, mal veya hizmet üretenlere, müşterilerin ödemeye razı oldukları fiyattır. Bu da “değişmeyen servetle” vs ilgisi olmayan, aksine piyasanın değişen şartları altında sürekli değişebilecek bir değerdir.

Dolayısıyla  bir ekonomide ortaya çıkan gelir  diye bir şey yoktur. Ekonomide ortaya çıkan şey, sadece üretimdir. Bu üretim de somut mallar veya hizmetlerden ibarettir.  Burada  “ortaya çıkan gelir” ile kast edilen ancak bir toplumun belli bir süre içinde  yaptığı toptan üretimin, üretilen malların fiyatları üzerinden  hesaplanan değeri  olabilir.

Öyleyse gelir dağılımı tanımında bahsedilen gayri safi  milli hasılanın “paylaştırılması” söz konusu olamaz. Yani insanlar, üretimden elde etmeyi umdukları gelirin bir havuzda toplanarak başkalarına paylaştırılması amacıyla herhangi bir üretim yapmazlar. Onlar  kâr etmek amacıyla üretim yaparlar ve ürünleri için istedikleri fiyatların içinde ,  onların kâr taleplerinin olduğunu bilgisi de herkes tarafından paylaşılır.

Kâr , başkalarıyla paylaşmak için elde edilmez ve salt bencilce   edinilse bile, insanlara  rızaları karşılığında gerçek bir değer sunmaktan dolayı elde edildiği  sürece, kesinlikle dokunulmaz bir menfaattir.
İnsanları dolandırmadan, tehdit etmeden, onların rızasıyla oluşmuş bir fiyatı elde edebilen insanların topluma tek borçları,  topluma, gerçek değerler sunmalarıdır.

Dolaysıyla “gelir  dağılımı” terimi, gelir elde edebilen gerçek üreticiler, girişimciler ve tüccarların meşru  menfaatlerini, bir tür kolektif mülkiyet olarak görmeyi gerektirir ki bu açıkça “toplum adına gaspa kalkışmak” demektir.

 Elindeki bir kilo limonla herkesin sevdiği  bir limonata yapıp daha sonra işinin büyüten bir girişimcinin elde ettiği gelir, toplumda ortaya çıkan gelirden bir pay mıdır? Yoksa öyle bir “gelirin” oluşmasını sağlayan bireysel bir çabadan mıdır?

Öncelikle toplum, kendi başına bir üretim yapabilecek bir birey falan değildir. Bireyler de onun  niteliksiz  ve homojen parçaları değildir. Homo economicus  bile insanları bu şekilde tekdüzeleştiremez.

Ekonomi denen şey öncelikle bireylerin niteliksel eşitsizliğine sonra da fayda ölçeklerinin eşitsizliğine dayanır. Çok olanın az olana, malını  “değeri karşılığı” aktarması olmazsa üretim yani “çoğaltım” meydana gelmeyeceği gibi “aktarım” yani ticaret/mübadele de meydana gelemez.

Dolayısıyla üreticilerin/ girişimcilerin kendi sınırlı bilgileriyle  müşterileriyle karşılaştıkları devasa piyasa hiç kimsenin toptan bilebileceği ve hele düzenleyebileceği bir  “dağılım” veya “bölüşüm” ortamı değildir.

Toplumda hiçbir gelir elde edemeyen şanssızlar elbette var olabilir  Ama bir toplumda bunların istisnai olması gerekir ki ancak bu şekilde  ekonomi denen üretim ve mübadele eylemi yürütülebilsin.

Eğer bir toplumda “gelir dağılımı bozuksa” bu ne anlama gelir? Bu iki anlama gelir:
1-       O toplumda  herhangi bir gelir elde etmek yeteneğinden mahrum insanların son derece yüksek olduğu anlamına gelir. Yani üretmeden tüketmeye alışmış insanların oranı ne kadar artarsa “gelir elde edebilecek” insanların yüzdesi o kadar azalır.
2-      O toplumda devletin, her insana bir gelir sağlamayı vaat ettiği ve bunun içinde sürekli olarak  gerçek gelirleri siyasi menfaatler vs için gasp ettiği, etmek istediği anlamına gelir.

Gelir dağılımı bir tür istatistiki terim olarak bir topludaki bireylerin genel refahı hakkında bir ölçü verebilir ama bunun dışında hiçbir anlamı yoktur.

Çünkü en gelişmiş ve müreffeh topluluklarda bile niteliksiz işçiler en düşük gelire sahip olacaktır.  Ve böyle toplumlarda da hiç kimse  “ Toplam gelirin yüzde seksenini toplumun yüzde yirmisi alıyor!” gibi saçmalıklara iktisadi bir anlam yüklemeye falan çalışmayacaktır. Çünkü böylesi bir cehalet veya yalan  bahsedilen yüzde yirmilik kesimin aslında elimizdeki malların neredeyse tamamını ürettiğini gizlemeden ifade edilemez.

Eğer gelir dağılımında ciddi ve samimiysek "ortaya çıkan gelirde” meselâ Afrika ülkelerinin  ne kadar payı olduğunu  göstermemiz gerekir. Batı teknolojisinden tarımda veya enerji üretiminde yararlanmak yerine “özgürlük soslu” diktatörlüklerin silahlı devamı için yararlanan ilkel toplulukların, hibrid motorların yarattığı  servetten veya tasarruftan yararlanmak için ne tür bir “hakları” olabilir?

Bu durum ülke içi ekonomik faaliyetlerde de geçerlidir. Eline sadece  yasama gücünü geçirmiş ve gerçekte bu gücün hukukiliği konusunda hiçbir  endişesi olmayan seçilmiş iktidarların akıllarının asla eremeyeceği üretim  ve mübadele süreçlerini,  aptalca dört işlem mantıklarıyla  düzenlemelerine “gelir dağılımı” gibi  saçma sapan bir terimle izin verilebilir mi; dahası buna izin vermeli miyiz?

İnsanların  zorlamasız ve yalansız  bir mübadelede hür iradeleriyle  elde  edilmiş gelirlerin “ daha adil” olması mümkün değildir. Gelirin miktarı konusunda  tek “adalet”, tüketicinin  kendi fayda algısıdır.  Tüketici kendi faydası için “değecek” bir fiyat olduğunu düşündükçe üreticinin  bu  rızadan elde ettiği gelirin adil olup olmadığın sorgulamaya hiçbir memurun veya siyasetçinin hakkı yoktur.

Gelirin gönüllü ve adil bir mübadeleye dayandığı, topraktan bitmediği ve bu yüzden de hiç kimse tarafından paylaştırılmasının mümkün olmadığı anlaşılmadığı müddetçe  üretim dışı gelir elde etme algısının, beklenti  manipülasyonlarının, siyasi kayırmacılığın ve enflasyonun  önüne geçmek mümkün olamaz.

İktisatçılar basit bir ekonomik gösterge olmaktan ileri gitmeyen  “gelir dağılımına” , evrensel bir siyasi yol gösterici gibi bakmaktan acilen vazgeçmelidir. Çünkü “gelir dağılımı” saçmalığının varacağı nokta, sosyalist bir yağma cehenneminden başka bir şey değildir.




25 Ocak 2015 Pazar

Marx’ın İnsansız Değer Eşitliğine Naif Bir Bakış

Aynı malın "soyut emekten" ve  "sonut emekten" kaynaklanan
 değişim ve kullanım değerlerinin var olduğunu söylemek
bal gibi metafiziktir ama kimin umurunda?


Marx mübadelede bir “değer eşitliği” durumunu öngörmüş/şart koşmuştur. Buna göre “Değişim/mübadele değerleri eşitlenmiş mallar birbirleriyle mübadele edilebilir.”

Bu düşünüş doğru mudur?

Bu düşünüş, “değerin değişimden önce var olduğunu” kabul eder. Öyle ki zaten maddede içkin halde bulunan “değer”,  bir şekilde ortaya çıkar ve o ortaya çıktığında da insanlar hangi malların mübadeleye gireceğine, “değerlerin denkliğine göre” karar verir.

Dikkat edilirse bu açıklamada malları üreten ve sonra mübadele eden insanların bütün yaptıkları, “Zaten var olan bir mübadele emrini yerine getirmeleridir.”

Emek değer hipotezinin aritmetik temelini teşkil eden hesaplamada emeğe biçilen fiyatı esas alır ve sonra üretilen malın satış fiyatı ile yaptığı mukayeseden, emeğin sömürüldüğü sonucunu çıkarır.

Burada emek fiyatıyla mal fiyatı arasında daima sabit bir oran olacağını düşünür. Aksi takdirde anlık fiyatlandırmalarla bu tip bir sömürü çıkarsamasına gitmesi mümkün değildir.

Yanlışlığın başlangıcı,  bir üretim faktörü olan emeğin esas aldığı fiyatının zaten eleştirdiği mübadele sitemince belirlenmesidir. Marx  emeğin fiyatından hareket ederken onun zamanla değişebilen bir değere sahip olabileceğini hiç düşünmez. “Nitelikli emek” düzeltmesi dahi bunu karşılamaktan, açıklamaktan uzaktır. Çünkü bugün “arzu edilir bir nitelikle” donanmış emeğin gelecekte  aynı  fiyattan alıcı bulup bulamayacağını düşünmemiştir.

Bunun önemi nedir? Bunun önemi şudur ki emekte fiyatlandırmanın, diğer mallara göre daha yavaş işlediğini anlayamamasıdır. Bu da şu anlama gelir:

Bir işçi bir haftalık toplam üretimi için belirli bir ücret alıp  üreticiye, kapitaliste   bir risk stoğu yüklerken üretilen malların satışında risk stoklanmaz, ya gerçekleşir ya da gerçekleşmez. Risk stoğu nedir? İşçinin, kapitalist tarafından alınan emeğinin ancak ücret dönemlerinde ortaya çıkan kâr-zarar muhasebeleştirilmesi durumudur.  İşçi çalıştıktan sonra ücretini haftalık olarak alır.

Kapitalist, normal bir üretim hızıyla çalışan işçiye ancak malların üretimi gerçekleştikten sonra  emeğinin karşılığını verir.

Sorun  şudur ki işçinin sözleşmeyle belirlenmiş  ücreti üretimi  gerçekleştirdiği için  mutlaka ödenmelidir.( Sözleşme ihlallerini sui misal olarak göreceğimizden aksi örnek saymamız mümkün değildir.)  Peki ama işçiden emeğini satın alan kapitalistin satmaya çalıştığı malın talep görüp görmeyeceğini kim söyleyebilir? Bunu hiç kimse söyleyemez. Kapitalist/işveren kendince bir tahminle bir üretim bandı oluşturarak  emekten yana belli bir tercih  kullanmıştır.

Marx bu tercihi yaparken kapitalistin, mal  içindeki “saklı emekten” yararlandığını söylemektedir. Sorun şudur ki kapitalistin malı alıcı bulamayabilir de.  Bu durumda “malın içindeki emeğe” ne olmaktadır? Hiçbir şey olmamaktadır. Çünkü onun bedeli sözleşme gereği ya önceden ya da haftanın sonunda mutlaka ödenmiş olmaktadır.

Bu bize neyi gösterir?

Herhangi iki malın üretim zamanlarına bağlı objektif  değer eşitliğini tespit edebilseniz dahi bunun mübadelede hiçbir önemi olmayacaktır. Bir kilo bulgurun, emek değer hesabıyla iki yüz elli gram kahveye eşit olduğunu söylemenizin kahve ve bulgur takası yapacaklar açısından anlık bir önemi olabilir ama hiçbir müşteri kahve veya bulgur alırken sizin uzun uğraşlar sonunda keşfettiğiniz bu sözde eşitliği umursamayacaktır. En nihayetinde kendisine adeta tapılan “emekçinin”  bu iki metanın üretiminde ücretlendirilmesi da farklı olacaktır.

Bu durumda mallar mübadeleye birbirlerine karşı takaslanmak üzere girmezler. Çünkü böyle girerlerse belki kendilerine göre eşit miktarlarda takas edilebilirler ama bedeli parayla hesaplanan ücretin karşılığının hesaplanması imkânsız hale gelir.

Marx burada iki şeyi atlamıştır:

Birincisi para iktisadının  mal değerleri arasındaki  standart değer etkisini tam anlayamamıştır.

 Emeği paraya göre fiyatlandırıp “mübadele değerlerini”   üretim zamanlarına bağlı olarak birbirlerine göre “değerlendirmesi” elmayla armudu toplamak demektir.  Ne emek, fiyatı kapitalistin tek yönlü dayattığı  bir üretim faktörüdür ne de fiyatlar malların içlerinden çıkıveren  “doğal ve verili” ölçülerdir.

İkinci olarak da herkesin, hem üretici hem tüketici olduğunu anlayamamıştır. Bu da herkesin almak veya satmak istediği mallarda, başkalarının  fayda sıralamalarıyla kaçınılmaz şekilde  bağımlı olmasıdır.

Emek  kapitalistçe alınırken diğer mallar müşterilerce alınır. Bir mal özelliği taşımasıyla emek de arz ve talebe göre değerlenir. Emeğin her zaman, ihtiyaçtan fazla olacağı kehaneti bu açıdan tam bir saçmalıktır. Çünkü insanlar fişe takıldıklarında, her işi aynı verimle yapabilecek robotlar değildir. İnsanların çocuklarını en nitelikli ve az bulunur mesleklere yönlendirmeleri emeğin arz ve talebe göre değerlenmesinin en büyük kanıtıdır.

 Meselâ hiç kimse bir doktor emeğinin yüz şoför emeğine denk olduğunu falan iddia etmez. Oysa Marx’a göre  emek tipleri arasında da bu tip “değerlemeler veya mukayeseler” yapılabilmelidir.

Marx emeği kutsarken işin içindeki insanı ıskalamış bir idealisttir. En büyük zararı da problem hakkındaki  bu insansız ve yanlış akıl yürütmesinin idealaştırılmış olmasıdır.



2 Nisan 2014 Çarşamba

Yarım Yamalak Bir Okumayla "Hangi Sol?"

Daha bitmedi ama… “Bitirmeden nereden anladın?” derseniz; “Sorun yöntemi anlamak !” derim ben de…

Yani?

Yani bir adam elinde ne varsa ona göre çalışır. Hiçbir aşçı marangoz  gibi çalışmaz. Alet edevatı farklıdır, çalışma bilgisi farklıdır vs vs vs…

Atiilâ İlhan Merhum’un “Hangi Sol’undan” bahsediyorum. Herşeyden evvel, kitabı kırkımdan sonra okumaya başladığım için pek memnunum. Neden memnunum? Çünkü hayatın  çeşitli unsurlarını bir araya getirip düşünmek alışkanlığında epey mesafe kat etmiş oluyor insan. Bazılarına göre bu “kemikleşmedir” belki.

Merhum çok romantik. Bu inkâr edilemez.  Kendilerini duygulardan arındırmış, saf akılcı ideoloji öğretmenleri olarak gören veya öyle görünmeye çalışan sosyalistlerin, komünistlerin  bohemliklerinden bir tür ahlâkî tutarlılık ve estetik çıkarma gayreti çok hoş.

Peki “Hangi Sol” bundan mı  ibaret? Elbet değil.

“Hangi Sol” adam akıllı idealist bir kitap. Bazıları ( ki “bazıları derken” yazıları büyük kitlelerde  tepkiler doğuran büyük bir yazarmışım gibi yazdığımın da farkındayım.)

Bir sosyalist, hele o sosyalist soğuk savaşın en soğuk devirlerinde  Avrupa’nın göbeğinde beş parasız entelektüel tartışmaların içinde  kalmışken, kafasını yurt için sosyalizm  taşlarına vur ha vur yazarken nasıl “idealist” olabilir, değil mi? Sanırım bir sosyaliste edilebilecek en büyük küfür ona” idealist” demektir.

İyi de o zaman neden kitap durmadan ve durmadan “  O değil, bu değil, o halde hangisi?” sorusu ekseninde  dönüyor?

“ O olamaz, bu da olamaz… Aslı budur!” gibi bir lâf ettiğinizde ki Attilâ İLHAN bunu lâfı pek sık ediyor, idealizmin urganına tutundunuz demektir.  Bir şeyleri açıklarken sık sık “ Diyalektik gereklilik!” gibi koca koca konuşmak değil mesele. İş insanın insanlığını sağlamaya geldiğinde tek bir doğru, “ideal” olanı bulmak gayretine bağlanacaksın arkadaş! Dünyadaki bütün  kollektivist örgütlerin dünya  ile birbirleriyle kanlı bıçaklı olmalarının tek sebebi, idealist olduklarını fark edememek.

Sovyet Komünist Partisi burada aslında ideolojinin gereğini yapıyor. İLHAN onu “Moskova kilisesi” olarak eleştirirken diyalektikle falan uğraşmıyor, açıkça onun meşruiyetini sorguluyor, onu yanlışlıyor. Bunu o kadar açıkça ve cesurca yaparken yönteminin idealizm olduğunu ne yazık ki fark edemiyor. “Doğrusu nedir?” sorusunun cevabının aranmasının, bizatihi idealizm olduğunu görebilseymiş her şey  belki ne kadar farklı olabilirmiş?

Gene de zamanının dinleştirilmiş komünizmini cesurca sorgulamasıyla, işlek dili ve  kanlı bir yanlışa hasredilmiş olsa da fikir namusuyla “Türk” olduğu için sevdiğim, gurur duyduğum bir şair Attilâ İLHAN…

Çok yaşa kaptan!




26 Eylül 2013 Perşembe

Şairler Nasıl Geçinir?

Memleketimizde şiir bir geçim vasıtası değildir.

Şiir, işi gücü olup da arada kendini ifade etmek isteyenlerin uğraştığı bir tür okur yazar hobisidir.
Oysa batıda şairler başka hiçbir iş yapmadan şiirleriyle geçinir.

Bu, doğu toplumlarında, moderniteyle uyumsuzluğun  sonucunda oluşan, geri kalmışlığın bir  sonucudur.
Modernite estetik bir konfor arayışı, yüzeysel bir görünüm değişikliği değildir.

 Modernite, ferdin, yarattığı her şeyle beraber,  varlığının bir bütün olarak tanındığı dönemlerin adıdır.  BU yüzden postmodern gibi bir terimle aşılabilecek, aşılmış bir anlayış da değildir.

Modernite, insanın salt manevi olarak değil, üretime katkısı ile maddî olarak da bir değer taşıdığı bilincidir.
Modernitenin sosyoekonomik tezahürü sosyalizm değil, liberalizmdir.

Sosyalizm, liberalizmin yarattığı bütün değer kanaatlerini tersine çevirip insan sevgisi adı altında insan varlığını, yarattıklarıyla beraber bedavalaştırıp değersizleştirmek gayretidir.

O yüzdendir ki bütün sosyalist şairler ancak piyasa düzeni içinde, yani kapitalizmde adamakıllı geçinebilmiştir.
Bunun sebebi nedir?

Bunun sebebi, diğer insanların beğenilerine ve ihtiyaçlarına sunulan ve onlardan talep gören her şeyin, insanlar arasında karşılıklı ve serbest olarak değerlendirilebildiği piyasa düzenidir, kapitalizmdir.
Şairlerin para kazanmasını mantıksız bulanlar futboldan, sinemadan ve televizyondan da para kazanılmasını bir türlü anlayamazlar.

Bunu anlayamayanlar, taleplerinin karşılanabilmesinin bazılarına belli maliyetler yüklediğini fark etmeyen insanlardır. Televizyonda maç izlemekten vazgeçtiği takdirde aslında futbolcuların arzını reddettiğini, reddedebileceğinin farkına varmayan insanlar sadece maç seyrederek aslında  futbolculara “Size ihtiyacım var!” mesajı verdiklerini de fark edemezler.

İnsanların fikirlerinin para etmesi demek bir yandan bize türbin  motorlarını, diğer yandan “Anabel Lee’yi” kazandırır.

Medenî memleketlerde, insan beyninin kendisi, basit şeylerden mürekkep/bileşik ve mükemmel güzellikler üretebilmesi sebebiyle potansiyel olarak “değerli” kabul edilir. Bu yüzden de ürettiği her şey muhakkak talep testine sokulur.

Talep testini geçen ürünler de gördükleri talep nispetinde yaratıcılarına para kazandırır.
Geri kalmışlık birilerinin bize emrettiği bir durum değildir.

Geri kalmışlık, insan beyninin üretim potansiyelini değersiz görerek insanların ileri götüren icatlarından, üretimlerinden yararlanamamak ve diğer toplumlardan bu açıdan geride kalmak halidir.
O yüzden şu idrak edilmelidir.

İleri ülkelerde şairler çok kazanır ama o ilerlemeyi sağlayan şey zaten şairlerin çok kazanmasını sağlayan, mülkiyet hakkına duyulan saygıdır.

Veya şöyle söyleyelim: “İleri ülkelerde şairler para kazanmaz. Şairlerin para kazanması sağlanabildiği  için ülkeler ilerler.”


5 Eylül 2013 Perşembe

Savaşın Ekonomisi Sosyalizm


Sosyalist ekonomi, açlık algısı ile yönetilen bir savaş ekonomisidir.


Bütün amacı malların, devlet tarafından ve devlete göre âdil dağıtılmasından ibarettir. 

Üretim araçları devletin emrinde olduğundan üretim verimliliğe göre yapılmaz.

Fabrika müdürleri üretimi   her an kıtlık ve savaş içindeymişçesine yaparlar.

Sosyalizmde insanlar piyasanın barış ve huzur ortamını bilemezler. Onlar ancak hiç bitmeyen bir savaş ve kıtlık içinde yürütülen fiilî savaş ekonomisinin karneye dayalı ortamını bilirler.

Sosyalist ekonomi barışın ekonomisi değildir, savaşın ekonomisidir.

Sosyalist ekonomi kısıtlı kaynaklar ve üretim araçlarının, savaş ortamında, en uygun şekilde üretime tahsisi ve temel  ihtiyaç maddelerinin üretimini plânlamakta başarılı olabilir.

Ama insanları sürekli bir savaş durumunda yaşatamazsınız.

Savaşın kısıtlamaları altında kuru ekmekle yaşattığınız insanları, sürekli buna makûm edemezsiniz.

İnsanlara ekmek, ayakkabı, palto dağıtarak onları açlıktan ve soğuktan koruyabilirsiniz. 

Ama bunların dışında bir şey istemelerine izin vermemelisiniz. Çünkü ideolojik olarak insanlar arasında eşitliğin bozulmasına izin veremezsiniz. İnsanlar, ihtiyaçlarını sizin emirlerinize göre ancak belli bir müddet, meselâ savaş hallerinde ,ayarlayabilir. 

Üretimin, savaş hâli dışında, insanların talepleri doğrultusunda çeşitlemesi ihtiyacı hasıl olduğunda ise ayakkabı, ekmek ve paltodan ibaret olan plânlamakta yeteneğinizin sınırlarını fark edersiniz. Carl Menger şeylerin " mal özelliği" kazanabilmesi için onların ihtiyaçlarla ilişkilendirilebilmesi gerektiğini söyler. 

Bu ilişkiyi birey kurmuyorsa, üretilen şeylerin gerçekte iktisadî bir öneminin olup olmayacağı tartışmalıdır. 

Çünkü belli  kalem malların emirlerinize üretiliyor tüketilmesi ancak bu emirleri haklı çıkaracak bir olağanüstü hale bağlıdır.

İş poşet dosya, çöp poşeti, işaretleme kalemi üretimine geldiğinde, eğer insanlara bunları tüketmemelerini  emredemiyorsanız, elinizde sadece güce dayalı bir sadaka dağıtım makinesi kalmış demektir.

Çünkü sosyalist ekonomi insanların, kendi ihtiyaçlarını belirlyebilmeleri durumunda ayakta kalamaz.

Çünkü ne her bir ihtiyaca  hızla cevap verebilecek kaynaklara ve sermaye mallarına ne de bu ihtiyaçları giderebilecek girişimci lik hesaplamasına ve yeteneğine sahiptir.

Bu yüzdendir ki sosyalizm ancak bitmeyen bir savaş gerilimi ile vatandaşlarını uyutur, uyuşturur. 

Savaş tehdidini aklileştirmeden sosyalist ekonominin baskısını sürdürmezsiniz.

Bu yüzden sosyalistler insanları, hiç bitmeyecek  hayalî bir emek sermaye savaşı hurafesiyle açlığa ve sefalete razı etmek isterler. Refahı ahlaken küçümseyip insanları bir  lokma ekmek için Nike devlete minnettar kılmak gayretleri bu yüzdendir.

Sosyalizmi barış içinde sürdürmek imkânsızdır. O savaşın ekonomipolitiğidir.








9 Mart 2013 Cumartesi

Chavez, Sosyalizm Rüyası Ve Türk Milliyetçileri


Toprağı bol olsun, ülkesinin sevilen lideri Chavez hayata veda etti… Chavez ülkesi için bir “devrimciydi”.

Petrol  kuyularını “millileştirerek” serveti ulusuna bölüştürdüğünden bahsedildi. Nihat GENÇ onun, sosyalizmin ölmediğinin kanıtı olduğunu söyledi.

Petrol kuyularını millileştirmek, onları “milletin malı” yapmak ilk plânda olumlu görünmekte. Öyle ya bir ülkenin petrol zenginliği o ülkeye ait değil midir?

Sorun şu: Bu petrol kuyuları, herhalde  Venezuela’ya bir takım  şirketlerce kazandırılmış… Venezuela halkının bin yıl  düşünse aklına gelmeyecek, gelse bile teknik yetersizlikten çıkaramayacağı bir serveti yeryüzüne çıkaran Chavez ve sosyalistler değil! Petrol gelirlerinin hakça paylaşımı konusunda önceki idarelerce şirketlerle  düzgün anlaşmalar  yapılmamış idiyse bu anlaşmalar düzenlenebilirdi.

Venezuela hükümetinin hukuk teminatına güvenerek milyarlarını ülkeye yatıran insanların mallarını sırf Amerikalıdır, kapitalisttir  diyerek almak, kimin adına yapılırsa yapılsın gasptır.  

İnsanlar  bedava malları sever ve bunların bedelinin kimin tarafından ödendiğiyle asla ilgilenmez. Venezuela sosyalizmi, petrol gelirine dayanan bir bedavacılık rejiminin ta kendisidir.  Bugüne kadar Venezuela’nın petrol dışında dünya medeniyetine ne gibi bir üretim katkısı sağladığını  bilmiyoruz.

Venezuela , doğal kaynaklardan gelen geçici bir serveti, “halkçı” bir başkanın popülizmi uğruna saçıp savuran bir ülke… Chavez’in  diktatörce  bölüşüm siyasetinin, ülkenin hangi yönünü geliştirdiğini de bilmiyoruz. Chavez iktidara geldikten sonra ülke, akademik sıralamada,  temel haklar  konusunda, sanatta, edebiyatta herhangi bir ilerle göstermiş midir? Elbette hayır…

Ama halkın cebine devlet eliyle para sokuşturulmasıyla gerçekleşen sosyalizmin zaten bundan daha fazla yapabileceği bir şey de yoktu.  Sosyalizm, devlet eliyle bazen açıkça bazen gizlice  yağmalanmış servetlerin ve kaynakların gene devlet eliyle sadaka olarak dağıtılmasından başka bir şey değildir. Mülkiyeti hırsızlık olarak gören büyük devrimci Chavez halka dağıttığı refahı kendi yaratmadığı servetleri gasp ederek elde etmişti.  Sorun şudur: Bütün servetler yağmalandığında sosyalizm ne yapacaktır? Çünkü servetin oluşumunu sağlayan özel mülkiyeti, dibinden kökleyerek yok etmiştir.

Sosyalizm vahşeti bu kadar açıkça gözümüzün önünde dururken milliyetçilerin de sosyalizme sıcak bakmaları akıl alır gibi değildir.

Milliyetçiler, “toplumu düşünmenin”, toplumun yararına yeterli olacağını sanıyorlar. Yararın bizatihi kendisinin ne olduğu ve nereden geldiğiyle maalesef ilgilenmiyorlar.

Chavez,  “sevilen bir kabadayı” olarak bu dünyadan göçüp gitti. Geride “ Yağmalanacak bir şey bulduğunuz takdirde sosyalizm en iyi rejimdir!” mesajından başka da bir mesaj bırakmadı.