doğru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2015 Salı

Uzlaşma Manisi Ve Kabileler Medyası

Uzlaşma!
Doğru olanı yap!Hakikat için  cesur ol!
Hakikati öğretmekte tavizsiz ol!
Ve hakikati seven herkes seni onaylayacaktır.
Geri kalan diğerleri için telâşlanmana gerek yok.
Geçenlerde bir sosyal medya ortamında, bir sosyalistle tartıştık. Dişe dokunur  ve ikna edici tek fikri bile yoktu. Ama gene de kendinde, karşısındakine tepeden bakma hakkını bulabiliyordu.  O bütün dünyayı alaya alıp aşağılayabilirdi, çünkü o bir sosyalistti! Ahlâk, erdem, bilgi ve akıl ondan geliyordu ve onun hakkıydı!

Bu akıldışı kibrinin saçmalığını ona kendi alaycı tavrını yansıtarak gösterdiğimde, şaşırdı. Çünkü  amentüsünün alaya alınmasına alışık değildi. Çünkü "pratik sosyalizmin", muhaliflerini ortadan kaldırarak sınıfsal çelişkileri çözebilmek kutsal yetkisine sahip olduğuna, yürekten inanıyordu.

Dolayısıyla “insan olan” herkes, onunla uzlaşmak, onun rızasını almak zorundaydı! Onunla uzlaşmayacağımı ve fikirlerini insanlık dışı bulmamın son derece akılcı sebepleri olduğunu  defalarca anlatmama rağmen yorum ilmeğinin sahibi ahbabımın hatırına, yorumlarımı sildim. Çünkü o sosyalist, bir kabile halinde yaşıyordu ve onun kabilesi “huzursuzluk çıkartabilecek” bir potansiyele sahipti. Çünkü onlar, uzlaşmaz, katı ve tehditkârdı ve benim elimde, sadece uzlaşmazlığım vardı! Elbette ahbabımın hangi sebepten olursa olsun huzursuz edilmesine razı değildim ve bunun için yorumlarımı sildim.

Uzlaşma ihtiyacı nereden kaynaklanıyor?

Özellikle sosyal medyadaki tartışmalarda uzlaşma ihtiyacı, nezaketin  bir gereği olarak sunuluyor  .

Öyle ki uzlaşmamak tercihi, bilhassa kabalık olarak addediliyor ve derhal bir usul ve  üslup tartışması başlatılıyor.

Sosyal medya bu yönüyle cemaatleşmenin, kabileleşmenin yepyeni, teknolojik yüzü haline geliyor. Öyle ki yaygın bir kanaatin karşısında, kesin bir reddedişle durmak, neredeyse artık “insanlık dışı” sayılıyor.

Meselâ bir sosyalistle tartışırken onun ideolojik söyleminin “saçmalık” olduğunu söylemeye kalktığınızda derhal “bencil”, “sömürücü”, “kapitalist”, “ dinci/gerici”, “ katil”, “faşist” vs olarak etiketlenip ya tartışmanın dışına atılıyorsunuz ya da sözleriniz bir laubalilik havuzunda boğuluyor.

Bu sadece  sosyalistlere özgü bir tutum da değil. Aynı tutumu   liberallerin çoğu da benimsiyor. Bütün bildikleri serbest piyasa ezberinden ibaret olan liberallere, tarihten, sosyolojiden veya hukuktan bahsettiğinizde, “Bu bizim konumuz değil!” ukalaca kayıtsızlığı dışında bir cevap alamıyorsunuz. Ve insan olmanın gereği benimsediğiniz ciddiyetinizi ,aynen sosyalistlerin yaptığı gibi lâubali ezberlerin ve alaycılığın bataklığında boğuyorlar.

Dincilerin tavırları çok daha saldırgan. Onlar sizi derhal dava etmekle tehdit edebiliyor ki yargının  mevcut haline bakıldığında, bu tehditlerin hiç de küçümsenemeyeceğini artık anlıyorsunuz.

Etnil ırkçılar zaten kendi “kurtarılmış alanlarında” korkusuzca tehdit ve hakaret yağdırabiliyor.

Uzlaşmazlık,  bireyin ifade hürriyetinin bir meyvesi olarak yaşatılmalıyken maalesef artık bu topraklarda barındırılmıyor, yaşatılmıyor.

Uzlaşmazlık bireyin “Ben varım!” demesidir. Oysa sosyal medya bizim ülkemizde bireyin  “sosyale”  tesir etmesini  sağlayamıyor. Bizde sosyal medya , cemaatleşmenin, kabileleşmenin elektronik ortamı anlamına geliyor.

Uzlaşma ancak ortak değerleri paylaşanlar arasında  var olabilir. Ortak değerleri paylaşmayanlar arasındaki uzlaşma, ancak taraflardan biri, kendi değerlerini diğerine zorla kabul ettirdiğinde, var olabilir.

Bu yüzden  meselâ sosyalizmle uzlaşılamaz. Çünkü elinizdeki varlığı bizatihi bir hırsızlık malı olarak görüp de en yakın fırsatta  onu sizden zorla alacağını açık açık söyleyen biriyle uzlaşmaya çalışmanız mümkün değildir!

Bu uzlaşmazlık durumu dinciler içinde geçerli. Sizi ancak kendi kanunlarına uyduğunuzda, din kardeşi sayacağını ve sizi din kardeşi yapabilmek için gerekirse kellenizi keseceğini söyleyen bir manyakla bir uzlaşma sağlayamazsınız!

Veya meşru devletinize ve ulusunuza silâh çekip de sizden uzlaşma isteyen bir etnik ırkçıyla…

Uzlaşma ortak değerlerin sahipleri arasında bir rızalaşma işidir.

Uzlaşma ortak değer sahiplerinin, “varoluşu güçlendirmek” için daha doğru olana, gerçeğe daha yakın olana yönelmesinin adıdır.

Varoluşumuzu en baştan onaylamayan kişiyle yani düşmanla uzlaşmak ise bu yüzden mümkün değildir ve savaş bu açıdan,  düşmanla aramızdaki  yegâne diyalog biçimidir!

Ama uzlaşmamanın bir anlamı olabilmesi için bireyin toplumda, kendi başına, ifade hürriyeti ile bir değer  olarak kabul edilmesi gerekir.

Bireyin değer olarak kabul edildiği bir toplumda sosyal medya bireylerin tek tek ifadelerinin toplumda yankı bulabilmesi potansiyelini ifade eder.

Bizde ise sosyalleşme ancak “cemaatleşme” anlamına geliyor ki böyle bir ilkellik içinde “uzlaşmamak”  en büyük suç olur.

Evet … Sonuçta ne oldu? Sosyal medyanın uzlaşmaz kabileleri karşısında, geri çekildim ve kabilenin sözleri tarihe kazınırken ben silindim! Uzlaşmayı kutsal bir şey sananların, kiminle ve nasıl uzlaşmaya zorlandıklarına bakmaları, basit bir ahlâkî lüks değil; başlı başına bir hayat memat meselesi!






27 Ocak 2015 Salı

Olgular mı Önermelerden Önermeler Mi Olgulardan?

 Popper’ın  Objektif Önermeler Sorununa Bir Eleştiri
Şimdiye kadar ki gerçeklikle ilgili "bilimsel" diyebileceğimiz
 ifadeler yanlışlanabilir olmalıdır;
 yanlışlanamaz olanlar da  zaten  gerçeklikten bahsetmez.
Popper ,Tarski’nin önermeler için getirdiği “Olgulara karşılık gelen cümle”  tanımlamasına karşı çıkıyor. Bunun ancak dilin “resim” gibi bir şey olması durumunda geçerli olacağını oysa dilin böyle bir şey olmadığını savunuyor. (Buradaki resim “birebir  ve doğrudan tasvir/betimleme” anlamında  olmalı?)

Nesnellik ve objektivizmle ilgili olarak öz yaşam öyküsünün 31. Bölümünde bu tezi savunuyor.(1) Bu durumda “resim gibi bir diliniz” yolsa olgulardan ve önermelerden bahsetmeniz açıkça” saçma oluyor.

Ama… Olgular ve önermelerle ilgili bir “aşkın dil”e sahipsek sorunun aşılabileceğinden yani ancak o zaman “ Önermelerin olgulara karşılık gelebileceğinden” bahsedebilirmişiz. (Nedense buna “metadil” denmiş. Bu tip bulanık lâtiince  nitelemelerden açıkçası hiç hoşlanmıyorum).

Bunu da şöyle açıklıyor : “Bir önermenin bir dildeki “tasviri/ betimlemesi” o dildeki tercümesine karşılık geliyorsa ; ancak o zaman o önerme, orijinal dildeki olguya karşılık geliyor demektir.” Somutlaştıralım: “Almanca bir önermenin İngilizce’deki tasviri, İngilizce’deki tercümesine karşılık geliyorsa o önerme Almanca’daki olgusuna karşılık geliyor demektir.”

Buna örnek olarak da şu cümleyi gösteriyor: “Almanca’daki “Gras” “ ist” ve “grün” kelimeleri ancak  ve ancak çimenler yeşilse olgulara karşılık gelir.” ( Almanca, “Çimen yeşildir” anlamına geliyormuş, orijinal  cümle).

Burada karşımıza daha en başta iki sorun çıkıyor. Herhangi bir dili bir diğerinin “aşkın dili” saymak otoriter bir tavırdır, bir değer yargısı taşımaktadır. Bu durumda objektivizm kişisel yetmezliklerden uzak bir nedenselcilik ise bu değer yargılarıyla ya da “aşkın”  göreceliğiyle nasıl bağdaştırılabilir?

Herhangi bir dilin bir diğerinin “aşkın dili” olması neye göre belirlenecektir? Popper  önermelerin olgulara karşılık gelmeyeceği fikrinde “dilin yetersizliğini” zımnen kabul ediyor. Ama sorun şu ki dilin yerine gene kendi içinde yetersiz sayılabilecek başka bir dili koymaya kalkıyor.

İkinci sorun da dilin tabiatına dair kabulüdür.

Dikkat edilirse  aşkın dille “ Önermelerin olgulara karşılık gelmesinin” şartını koyarken tasvirden/betimlemeden bahsediyor. Peki ama bir  önermenin veya olgunun kelimelerle tasviri ne demektir? Yani Almanca “Gras” kelimesinin İngilizce’deki “tasviri/betimlemesi”  özü itibariyle neye karşılık gelir? Kimse kızmasın ama bu Almanca bir olgunun, “İngilizce resmini yapmak demektir.” Bir tasvirden bahsettiğinizde, dilin yetersizliklerinden kurtulmazsınız. Burada aklıma gelen şey şuydu işin açığı ki bu paragrafları okumadan önce aklıma, entelektüel tartışmalardaki zemin ve bağlam sorunlarını yaratan kişisel yetersizliklerden , okuma yönlerinden ve ikisinden kaynaklanan karşılıklı anlam karmaşalarından dolayı gelmişti…

Bir dil içinde belki bütünüyle mantığa yönelik bir alt dil yaratamayabilirdik ama kelimeleri kullandığımız bağlamları önceden açıklayarak onlara verdiğimiz veya verebileceğimiz yeni ve objektif anlamlar bulabilirdik. Böylece belki bir üst dilsel düzlem yaratabilirdik ki ben Popper’ı böyle anlamak isterdim.

Bu durumda bile “başka bir dile muhtaç olmak”  gibi bir şeye gerek kalmaz. Kaldı ki bir başka ulusun dilinde “çimen” kelimesi bile olmayabilir!

Bu durumda Popper’ın küçümsediği “anlam” sorusu gündeme geliyor. Çünkü Popper,  bir dil ile başka bir dil arasında “aşkınlığa” dayalı bir ilişki kurarken bunu tamamen ve kaçınılmaz olarak anlama dayalı yapıyor. Yani “ Şeyler hakkındaki tanımlamalarınızın bir önemi yoktur. Hiç kimse bir şeyin ne olduğunu kesinlikle tanımlayamaz!” derken diğer yandan bir  önermenin doğruluğu için bir başka dildeki “mutlak tanıma”, kendisini mutlak şekilde bağlanmaktadır.

Oysa sorun şu ki en nihayetinde, bütün önerdiği, “Kelimelerle resim yapmaktır”.

Olguların  ne olduklarını veya önerme denen şeyin ne olduğunu herhangi bir dilde anlatamıyorsak, bunlar bir başka dile dayanarak anlatabilmek nasıl mümkün olabilir?  Orta Afrika’da bir kabile üyesinin “önermeye” karşılık gelen bir kelimesi yoksa “önerme” denen şey anlamsız mı olur? Ya da “Çimenler yeşildir.” Önermesinin İngilizce’de “tasvir edilmesi” ve sonra İngilizceye çevrilmesiyle  gerçekte ne elde edilir?  Hiçbir şey!

Portakal kelimesinin aslında bir meyveyi değil de şemsiyeyi anlattığını iddia edebilirsiniz. Bu durumda biri bir şemsiyeyi göstererek meselâ “Hayır  “portakal” kelimesi aslında bunu anlatır!” dediğinde ona nasıl cevap vermeliyiz?

Sorun şudur: Popper “Mutlak gerçekliğin tanımlanamayacağını söyler”. Bu belki doğrudur ama biz “aklımızın erdiği ve duyularımızın el verdiğince” bir “anlamlandırmayla” hayatta kalırız. Bu anlamlandırma “mutlak gerçeğe” karşılık gelmeyebilir ama en nihayetinde bu anlamlandırma sayesinde var olabildiğimiz tartışılmaz şekilde yani “objektif şekilde” gerçektir! Herhangi bir deli, kendisini kartal sanabilir ve damdan atlarsa düşüp ölür. Kendisini kartal zanneden ve gerçekten kartala dönüşen bir insan görmedikçe de biz kartal olmadığımızı ve uçamayacağımızı bilerek damdan atlamaz, hayatta kalırız. Bu da “İnsanlar kartal değildir!” önermesinin “olgulara” karşılık geldiğini gösterir. Kaldı ki Popper bir dille ilgili bir tasvirden bahsederken  önermeye olgudan önce önce yer vermektedir. Her şeyden önce Almanca’daki “Gras” kelimesinin ifade ettiği olgunun varlığını tartışmalıyken bunu yapmamakta fakat daha sonra yaptığı  İngilizce tasvirler Almancadaki önermeyi  sınamaktadır. Eğer olgular yok ise önermeler için kullanılacak “şeyler” neler olmalıdır? Popper  bunun cevabını veremediği içindir ki bu noktada objektivizme bakışı eksiktir, dahası yanlıştır.

1)      Popper,K.R.: Bitmeyen Arayış;:Shf.201: Plato Yayınları:2006



23 Ocak 2015 Cuma

Doğruluk Ve Hakikat



Bana öyle geliyor ki bu iki kelimenin eşanlamlı kullanılması kadar felsefeye zarar veren şey pek azdır.

Sanırım bunun sebebi, bu iki kelimenin ortak bağlamını oluşturan “intikal/erişim mantığıdır”. İntikal kelimesi daha ziyade bir yer değişimi olarak düşünülmekle beraber “varılacak yere varmak” anlamındadır. Bu durum bir hedefe “erişmek” anlamına gelir. Dolayısıyla intikal için “erişim”  eşanlamlısını da öneriyorum.

Doğruluk ve hakikat kelimelerindeki  intikal/erişim mantığı  nasıl çıkarsanır?

Doğruluk ve hakikat terimleri özcü/idealist terimlerdir, mutlaklık  içerirler.  Peki ama bu terim eş anlamlı mıdır?

Doğruluk ve  hakikatle ilgili sınamalar bu terimlerin eş anlamlı olmadıklarını gösteriyor.

Bütün önermeler, “doğrulukları” açısından sınanabilen cümlelerdir. Sorun şuradan kaynaklanmaktadır.  Doğruluğun bir tutarlılık olarak kabul edilebilmesi için tutarlılığın, “ kendisine göre” belirleneceği bir  mutlaklığa ihtiyaç vardır. Aksi takdirde  doğruluk veya yanlışlık konusunda “hüküm verilemez.”

Doğruluk sınamasının günlük hayattaki en kesin uygulaması mahkemelerdir. Yani “hüküm” salt felsefi veya mantıksal plânda kalan, bağlayıcılığı olmayan bir lafazanlık değildir.

Doğruluk sınaması bir keşif yolculuğudur. Hüküm ise varılan noktadır. Doğruluk sınamasında yürünen yol bizi  hükme ulaştırır.

Peki ama hüküm neyi ifade eder? Bir şeyin doğru olduğunu söylemek aynı zamanda “gerçek” olduğunu söylemek değil midir?

Doğrulukla gerçeklik arasındaki fark, bir konu hakkında birden fazla doğrunun var olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bir sorunla ilgili birden fazla doğrunun olması genellikle doğrunun göreceli olduğu, dolayısıyla  “anlamsız” bir ide olduğu şeklinde yorumlanır. Bu çıkarım, hüküm vermekten kaçınan  rölativistlerin pek severek kullandıkları bir çıkarımdır.
Peki ama bir şeyleri sürekli nitelemek, yargılamak, övmek için kullanılan terimleri haklılaştırmak hata ispat etmek kaygısı ne anlama gelmektedir?

Bütün bu gayretler bir yandan aslında yargılamanın imkânsızlığını “ispatlamaya” çalışmak ama bu ispat çabasının bile tek başına bir mutlaklık arayışı olduğunu inkâr etmekten başka bir şey değildir.

“ Yargı yanlıştır”  veya “Mutlak yoktur!” demek başlı başına metafizik  dayanımlı  idealist söylemlerdir ve kendileri birer yargıdır. Çünkü bu önermelerin aksiyomatik sayılması talebini de içerirler. Yani rölativistler bir yandan her şeyin, her hükmün bir bakış açısından ibaret olduğu dolayısıyla tek bir bakış açısı olmadığı için tek bir hüküm verilemeyeceğini söylerlerken bunun “verili bir gerçek”  olması gerektiğini söylemiş olurlar.

İşte bu noktada yolumuz “gerçeğe” gelip çatmaktadır.

Rölativistler doğrunun bakış açısına bağlı olduğunu söylerlerken gerçeğin de bu açıdan göründüğünü dolayısıyla “gerçeğin asla bilinemeyeceğini” düşünürler.

Sorun şu ki “gerçeğin asla bilinemeyecek” olması fikri dahi   hakkında bilgi yetersizliğimize işaret eden bir gerçeği ima etmektedir. Eğer bu da söylenmek istenmiyorsa o zaman rölativizm bize “gerçeğin var olmadığını” söylüyor demektir.

Gerçek yoksa bütün arayışlar boşunadır. Çünkü hayat, bir sorun çözmek işidir. Sorun çözmekse ya bilinmeyeni ortaya çıkarmak ya da çelişkileri ortadan kaldırmak işidir. Her iki çabanın da temelinde “ Varlığın var olduğu”  kabulü yatar. Varlığın, var olması, “gerçeklik kavramının” var olmasına imkân verir.

İdealizme boş bir şey gibi bakanlar dahi, bir hükme varmanın, var olanların birbirinden ayrı olmaları gerektiğini inkâr edemez. Bu da  her bir varlığın başlı başına bir “kimlik” taşıması anlamına gelir. “ Değişmeyen tek şey değişimdir!” demek varlıkların kimliklerini ortadan kaldırmaz.

Değişim, var olanın, kendi kimliği dahilinde sahip olduğu veya gözlendiği değişik görünümlerinden ibarettir. Şüphesiz bir derede aynı şekilde ikinci kere yıkanamayız. Ama sonuçta dere ikinci bir anda dereden, söğüt ağacına veya diğer bir diğer  anda da  piyango biletine vs dönüşmez. O halde var olanların varlıklarının belirli bir görünümü vardır. Bu görünüm onların bizim için “kimliklerini” oluşturur. Bu kimliklerin ortak görünümleri onları bir “idea” içinde düşünmemizi sağlar.  Belki bütün atları temsil eden  bir ideal at çizemeyiz. Ve belki bütün atlar birbirlerinden farklıdır. Buna rağmen bir atı gördüğümüzde, bir at gördüğümüzden emin olabiliriz. Atın zamanla görünümünün değişmesi dahi onu bir at olmaktan çıkarmaz.
 
O halde  hakikatle ilgili elimizde iki temel veri bulunmaktadır: Varlık ve kimlik.

Aklımıza, kanatlı atlar, grifonlar , tepegözler gibi “hayalî varlıklar” gelebilir. Bunlar sırf biz onları hayal ettiğimiz için var mıdırlar? Nitekim şizofreni hastaları, aklımıza  gelemeyecek halüsinasyonlar  görmekte ve bunları gerçek sanabilmektedirler. Peki ama şizofrenleri  nasıl olup da “hasta” olarak niteleyebiliyoruz?

Onların hayallerinin “gerçek” olmadıklarını söyleyebiliyoruz.

Veya bir mahkemede “maddi kanıt” denen şeylerle “gerçeği” ortaya çıkarmaya çalışabiliyoruz.

Bütün bunlar, basit bir görecelik bahanesiyle ortadan kaldırılamayacak bir şeye işaret ediyor. Kim nasıl bakarsa baksın hep orada olan ve en nihayetinde bir takım işaretlerle, kanıtlarla varlığı açıkça görülen bir varlıktan bahsediyoruz: Hakikatten/gerçekten!

O halde kim nereden nasıl bakarsa baksın,  varlığı  ortadan kalkmayan ve kimliği tartışılamayan bir varlık, gerçek…

O halde, “Kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye, “Hakikat” diyebiliriz”.

O halde doğruyu nereye koymamız icap eder. Bu keşif yolculuğunda, “doğru”, hakikatten ayrılıp bir yerlerde cebimizden mi düşmüştür?

Elbette hayır… “Doğruluk, hakikate/gerçeğe ulaşan yolun kendisidir”.

Bu ne demektir? Bu, doğru yoldan gitmediğimizde, hakikate/gerçeğe ulaşamayacağız, demektir. Bir gerçeğe ulaşmak için birden fazla yol olması, gerçeğin varlığını ve tekliğini değiştirmez.
Hakikat, farklı konularda ulaşılan nihaî tartışılmaz olmak hasebiyle tektir.  Farklı konuların farklı hakikatlerinin olması, bu hakikatlerin ortak bir hakikat kimliği ile tanınmaları gereğini değiştirmez.

Doğru, hakikat arayışında bizi ona götüren yol olduğu gibi aynı zamanda hakikatin, inkâr edilemez parçası anlamına gelir. Hakikatin inkâr edilemez parçası, bir yargılamada kanıt/delil anlamına gelir. Kanıtın varlığı, hakikatin varlığını gösterir. Çünkü bir varlığın “kanıt” olması, onun mutlak  ve tekil bir varlığın yani hakikatin, tartışılmaz bir göstericisi olduğu anlamına gelir. Eğer bir öncül bir “doğrunun parçası” değilse onu “tutarsız” saymamızın sebebi budur.

Doğrunun hakikatle ilişkisi mutlaktır. Doğrunun herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmaması bunu değiştirmez. Bu durum  aynı zamanda hakikatin birden fazla parçası olmasının kendisidir. Bir testiyi kırdığınızda, parçalanır ama bulabildiğiniz parçaları bir araya getirdiğinizde, eksik kalanlara rağmen parçaların bir testiye ait olduğunun ortaya çıkması bunun gibidir.

Doğruluk gerçekliğin mutlak  bir parçasıdır ki bu matematiğin oluşturulmasını  sağlamıştır.  Çözülmüş her problem, sayılar kümesinin varlığıyla tutarlılık gösteren ve onun sayesinde  cevaplanan bir önermedir. Matematik mutlak bir soyutlamadır ki bu, dünyayı algı yanlışlarından uzak anlayabilmenin mutlak yoludur. Ve  bizatihi matematiğin varlığı, metafizik ve idealdir. Yoksa  biri çıkıp “İki denen şeyi kim, nerede görmüş?” diyebilir.  “İki” bir gerçeğin mutlak parçası olduğu içindir ki matematik dünyayı anlamamızı sağlayan  bir dil olarak işe yarayabilmektedir.

“Bir   teoriyi “bilimsel” yapan şey,  sınırları dahilinde   test edilebilmek imkânıdır”, der Popper. Bilimde  gerçeklik asla bütünüyle anlaşılamamasına rağmen bir hipotezin yanlışlanabilmek  imkânı, onun  bizi hakikate ulaştırmak gücünü sınayabilmemiz anlamına gelir ki bu bile bir  takım kavramların, bir bütün olarak anlaşılabilecek bir hakikatin parçaları olduğunu kabul etmek demektir ki Popper idealizme ne kadar saldırırsa saldırsın, savunduğu şey, açıkça idealizmdir.

O halde  hakikatin bilinemeyeceğine dair görecelik alaycılığı, tam bir safsatadır.  Çünkü hakikat yoksa hiçbir şey yoktur.







23 Şubat 2014 Pazar

Akademisyen

Akademisyenlik hoş bir rüya.
Bir akademisyen ne kadar kendinden emindir.

Yanılmazlığın anahtarını elinde tutar. Ona öğretilmiş ve doğruluğu nesilden nesle aktarılmış o gizli bilgilerin mirasçısı ilân edildiğinde, artık bu seçkinlikle ne kadar dokunulmaz  bir hal alır. Kim onun fikirlerinin yanılmazlığından şüphe edebilir?

Kim onun ilâhî mesaja yakınlığından şüphe edebilir?

Bilimin gün ışığının göz kamaştırıcılığından uzaktaki sığınaklarında, aydınlatma şiddeti bilinen lâmbalarının ışığında, mutlak güvenliğe ve huzur kavuştuğu fikriyle yaşamak seçkinliği, kaç ölümlünün eline geçebilir?
Ve orada kim ona niyetinin ne olduğunu sorabilir?

Öğrenmek  ve öğretmek zevkinin  olup olmadığını, kim korkmadan merak edebilir? O soruları soran ve cevap vermek mükellefiyetini artık üzerinden atmış bir seçkin kişidir.

Akademisyen artık sorularını tüketmiş, hayatı cevaptan ibaret, merakın ve cehaletin tevazu çıpasını bir kenara atmış ejderha kabilinden bir kaptan…


Ben o denizlerdeki bilinmezliği ve çalkantıyı seviyorum.