demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2023 Perşembe

Hayalî İnsanistan Ülkesinde Demokrasi

 


Herkes sanıyor ki dünyadaki makbul ve arzu edilir demokrasiler, kimliksiz, ideolojisiz ve nötr devletlerde ortaya çıkıyor.

 

Bu hayali ya da safsatayı memlekete liberalistler yaydı. Bu liberalizmin kötülüğü mü? Hayır. Çünkü herkesin ağzının suyunu akıtan bütün o müreffeh demokrasilerin hepsi istisnasız. liberal demokrasi…

 

Peki bu ne demek? O ülkelerde herkes canının , istediğini yapabiliyor mu? O ülkelerde vahşi bir kapitalizm herkesi sömürüp fakirleştiriyor mu? Ne tuhaf ki asgari ücretli işçilerin alım gücü bizimkilerle kıyaslanmayacak kadar yüksek.

 

Ama bu başka bir tartışmanın konusu.

 

“Yüksek şatodaki Adam’ın “dizisini seyrediyoruz annemle.

 

Toplumsal kodların farklılığı, dünyaya bakıştaki aykırılıklar ve başka çelişkiler ya da kaçınılmazlıklar sanırım biraz da moralimi bozuyor. Çünkü bir film de bir rüya gibi sizi etkiler. Çünkü şeylerin dimağımızda yarattığı izlenimler aslında onların kendilerinden daha çarpıcı olabiliyor.

 

Öyle bir hayal yaratılıyor ki o hayalî ülkede hiç kimsenin bir kimliği yok. O ülkede herkes sadece insan olduğu için değerli görülüyor. O ülkede, o hayalî ülkede hiç kimsenin sadakat duyduğu bir kimliği, korumak istediği bir kültürü ya da değerleri yok.

 

Elbette o ülkenin dilinin ne olduğu, nasıl belirlendiği ya da o ülkeyi kimin kurduğu, dahası o ülkenin nasıl kurulduğu gibi konulara ise hiç değinilmez. Ya da o ülkede kimin sözünün  geçtiğinden söz edilmez.

 

Bir ülke söz konusu olduğunda bir egemenlikten bahsetmemek mümkün mü?

 

Peki dünyada herhangi bir savaşla ya da mücadeleyle elde edilmemiş bir egemenlik söz konusu mu? Belki ama herkesin bildiği gibi istisnalar kaideyi bozmaz. Bugün haritadaki bir toprak parçasından ibaret olmayan bütün devletler bir savaş veya mücadeleyle kurulmuştur. O halde böylesi yüksek bir bedelle kurulan devletlerin hiçbirinde bu bedeli ödeyen ulusun iradesi dışında bir irade hüküm süremez.

 

İşte bu, egemenliktir. Bazı romantik liberalistler bunun “demokrasi” adına ihmal edilebilecek ya da vazgeçilebilecek bir şey olduğunu savunurlar ama ideolojilerini ödünç aldıkları hiçbir ülkede bu hayal ciddiye alınmaz.

 

Egemenlik, bir ülkede kurucu ulusun, o ülkenin rejimini, toplumsal düzenini, belirleyebilmesi yetkisi demektir. Bu yetki de  ancak başkalarıyla savaşılarak alınır. Ve  bu yetki bir kez alındı mı ancak yine savaşla kaybedilebilir.

 

Bu da demektir ki demokrasiler, kuruldukları ülkelerde, kurucu ulusun parmak izini taşırlar ve bu parmak izi genellikle kanla basılır.  Dolayısıyla “demokrasi” ancak kurucu ulusun varlığıyla anlam kazanır.  Bir ülkede kurucu ulusun adının, kimliğinin ve egemenliğinin o ülkede hukuka ve demokrasiye engel olduğunu düşünmek bu yüzdendir ki ya hamakkattir ya da ihanet.

 

Demokrasi milli egemenliğin üstünde, onu aşkın bir değer değildir.

 

Kısacası hiçbir ulus demokrasi adına ülkesinin bağımsızlık senedine kanla bastığı parmak izinden vazgeçmez.

 

 

12 Ocak 2017 Perşembe

Dogville


Bana göre bir şaheserdir ve onu sinemada seyretmek onuruna eriştiğim için çok mutluyum.

Gereksiz görsel unsurlardan arındırılmış ve hatta tiyatronun bile dekor fazlalıklarından uzak salt bir insani durum filmidir Dogville.

Oyuncularının kudreti ile film, belki de “oyun” demeliyiz, sizi içinizdeki insanın gelgit sahillerine sürükler ve en sonunda insanın yargıdan kurtulamayacağı fikri ile biter.

Filmin öyküsünün özeti, çaresiz bir genç kadının ücra bir kasabada yaşadıklarıdır.

Öyle ki o ücra kasaba kendi içine kapanmış, kendi halinde masum insanların yaşadığı  tipik bir Amerikan kasabasıdır.

Bu kadar masum bir kasabanın hayatı,  çaresiz, güzel bir yabancının aralarına karışmasıyla bir anda değişir.

O kadın nereden gelmiştir? Kasaba hayatına uyum sağlayabilecek midir? Kasabaya bir maliyet yaratmadan hayatını sürdürebilecek midir?

Bu sorulardan ilki dışındakiler zamanla cevap bulurlar.

Kasabanın hayatının eski düzeninde sorunsuz yaşanmasını bekleriz ama öyle olmaz. Çünkü   özellikle kasabanın erkekleri bu “kökü dışarıda” kadının çaresiz ve kimsesiz olduğunu bir kere fark etmişlerdir. Bunu fark ettikleri anda yabancı ( Nicole Kidman) onlar için sorumsuzca kullanılabilecek bir nesne haline gelir. Erkekler  onu  taciz  eder hatta ona tecavüz bile  ederler.

Kadınlar onu aşağılayıp köleleştirebileceklerini görürler. Bu döngüye çocuklar bile dahil olur.

Demokrasi ve insan hakları bu topraklarda yeşermemiştir. Bu kavramlar “kökleri dışarıda” olan kavramlardır. Ancak ve yalız belli usul kurallarına samimiyetle bağlı kalmayı isteyen toplumlarda hayatta kalabilirler.

Atatürk gerçek bir devrimle Türkiye toprağına  sahiplerinin Türkler olduğunu söyleyerek demokrasi ve insan hakları  kavramlarını dikti. Devrimleriyle o kavramların nasıl yaşatılacağını bize öğretti. O kavramlar yaşadıkça onların uygarlık meyveleriyle daha mutlu ve müreffeh yaşayabilecektik.

Peki ama bu kavramlara neden bağlanmalı ve onları neden yaşatmaya çalışmalıydık?

Atatürk bu kavramları emanet ettiği  milletin Türk Milleti olduğunu, emanetçilerine hatırlattı. Bu adın salt bir kabile adı olmayıp demokrasi ve insan hakları kavramlarının öncüllerini çok çok önceden içinde zaten yaşatmış bir büyük ulusun adı olduğunu bize  hatırlattı.  “Tek iftiharım Türk olarak doğmuş olmamdır!” diyerek bütün kudret ve mevkiinin yalnızca  Türklük’ten kaynaklandığını söyledi.

Sorun şuymuş ki  demokrasi ve insan hakları kavramlarını emanet alan kitlenin onları yaşatmak gibi bir arzusu yokmuş. Böyle bir arzusu olmadığı gibi aynı zamanda  bu kavramları yaşatacak gerçek insani akıl ve vicdandan da  mahrummuş.

Uzatmaya gerek yok. Kurallar çerçevesinde hareket edip de kendi milletine silâh çekmekten kaçınan Türk askerinin gırtlağına sarılan bir kitlenin varlığı bize şunu gösterdi:
 Bu ülkede Türk adının  taşıdığı uygarlık meyveleriyle beslenerek onu yok etmeğe istekli büyük bir yabancı kitle meydana gelmiştir.

Bu kitle bugün Türk adını ve onun uygarlık ağacını kökünden kazıyabileceğine inanan, akıl ve ruh sağlığı şüpheli  bir kitledir. Bu kitle kot kemeriyle, sopalarla tankları durdurabildiğini sanan, kural duvarlarına güvenen insanları sarığıyla, sakalıyla, sopasıyla tehdit edip “yola getirebileceğini” sanan nevrotik daha da kötüsü ahlâk yoksunu
bir kitledir.

Nevroz gerçeklik algsının bozulmasıyla ilgili pek geniş ve genel bir terimdir. Dolaysıyla  tanklara karşı durduğunda tank personelinin cevabını idrak etmekten uzak kendi içine kapanmış ve dünyayı yalnız ve ancak kendisi için yaşayacak kadar egosentrik bir topluluk bu gün başta Türklük olmak üzere onun sahipliğinde yaşatılmış  insan hakları ve demokrasi kavramlarını açıkça iğfal etmektedir.

Filmin sonunu söylemeyeceğim ama efsanevi aktör James Caan’ın efsanevi repliğini tekrarlamadan da duramayacağım: “ Bir köpeği,  doğasına her uyduğunda, başını okşayarak terbiye edemezsin…”


23 Kasım 2016 Çarşamba

Kasımpatı Risalesi



Kasımpatı kasımda açan bir çiçektir. Papatyaya benzer fakat ondan çok daha büyüktür. Diğer adı “krizantem”dir.

Birbirine çiçek verecek medeniyete sahip insanlar için güzel bir gündeliktir.

Geçen gün annemle beraber çiçekçimize uğradık. Annem gözünde ameliyat olmuştu.

Büyükçe bir  vazonun içinde duran kasımpatların üstüne “papatya” yazılmıştı. Annem  Fransızca öğretmeni olduğundan, meslekî alışkanlıkla derhal  düzeltti: “Bunun adı “kasımpatıdır”. Fransızca’sı “krizantemdir” (chrysanthéme).”

Mesleğini seven çiçekçi dostum, bunu zaten bildiğini ama müşterilere anlatamadığını söyledi.

Meğer müşterileri, kasımpatıları ,  papatya olarak biliyor ve dahası  böyle bilmekte de ısrar ediyorlarmış.  Sorun şu ki müşteriler, çiçeklerin kasımpatı olduğunu öğrendiklerinde, onları almaktan vazgeçiyorlarmış.  Oysa üzerlerine papatya yazılırsa, çiçekler patır patır satılıyormuş.

Bu olay iki yönden ilgimi çekti:

Öncelikle müşterilerin bilgilenmeye karşı gösterdikleri direnç, tüylerimi diken diken etti. Açık bir bilgisizliği veya yanlışı düzeltmek yerine bunları sürdürmekteki ısrar bana korkunç göründü. Yani artık okullarda öğrenciler iki kere ikinin dört değil de beş ettiğini çoğunlukla veya zorla öğretmenlerine kabul ettirebilir mi?

İnsanlar bir konuda onlardan daha bilgili bir insanın açık doğrularına hangi gerekçeyle karşı çıkabilir? Aslında bir “gerekçe” dahi herhangi bir akıl yürütme ile elde edilir. Kasımpatının papatya olduğunda ısrarın herhangi bir botanik bilgisine dayandığını sanmıyorum.

Dolayısıyla müşterilerin kasımpatının papatya olduğunu söylemek için ne gibi bir dayanakları olduğu belli değil. Müşteriler sadece onların kasımpatı olmadıklarına “inanıyorlar”.  Böyle olmadığına inanmak için de hiçbir akılcı gerekçeye vs. ihtiyaç duymuyorlar.  Tam bir kör inanç sergiliyorlar.
Herhangi bir insan, bir şeye neden körce inanır? Körce bir inanışla ne elde etmek ister? Kasımpatının kasımpatı olmadığını düşünmek, bir insana ne kazandırır?

Kör inanç aslıda zaten bütün bu soruları gereksiz kılıyor. Çünkü kör inancın bütün amacı, yalnızca kendisi. Kör inanç insana, hiçbir yere varmayı vaat etmiyor. Ama o, insana düşünmekten, karar vermekten ve en önemlisi sorumluluk almaktan uzak kalabileceği bir koza sunuyor. O kozanın içinde “inananlar”, büyüklerinin kararlarına ve büyüklerine iman eden çoğunluğa uyarak sınırsız  ve ebedi bir masumiyet kazanıyorlar. Öyle ki artık yeni bir şey öğrenmeye gerek duymuyorlar. Ve dahası artık hiç hata yapmayacaklarını düşünüyorlar. Dolayısıyla birileri onlara sevdikleri çiçeklerin aslında papatya değil de kasımpatı olduğunu söylediğinde bunu gönül rahatlığıyla inkâr edebiliyorlar.

Bu kör inanç büyük ölçüde ve belki de tamamen dinle elde ediliyor. Toplumun dine bağımlı hale getirilmesiyle birlikte insanlardaki akıl yürütme süreçleri büyük ölçüde kesintiye uğruyor. Bunun yerini hayvansı bir güvenlik gereksinimi ve insanlık dışı bir sorumsuzluk arzusu alıyor.

Bunun ülke yönetimine “demokrasi” vasıtasıyla hükmetmesi de akla gelebilecek en ilkel ve vahşi  çoğunluk diktasını yaratıyor.

Bunun yanı sıra ( merak ettiğim ikinci şey de buydu) aklıma, böylesi bir gönüllü cehaletin, piyasaları nasıl etkileyeceği sorusu geldi.  Şöyle bir düşünüldüğünde, kasımpatıya papatya diyen bir toplumun  çoğunluğun, kendi ihtiyaçlarından doğru dürüst  haberinin olmadığını düşünmek için elimizde  büyük bir  kanıt var. Böylece aslında meselâ okula değil de camiye  ihtiyaç duyulduğunu düşünen ve zamanla kafasındaki “okul”  kavramının, yerini “cami” kavramına bıraktığı bireylerin kitlesel egemenliğinde, herhangi bir şey üretmek, yaratmak mümkün olabilir mi?

Kasımpatıyı gönüllü inkâr ederek yerine papatyayı  ikame eden  bireylerin, medeniyetin gereklerini kavrayabilmesi mümkün olabilir mi?

 Çünkü bugün kasımpatının, papatya olduğuna inanan birey, yarın, hukukun akılcı bir ideal değil de  baştaki  ulemanın fetvalarından ibaret  olduğuna inanmaya başladığında, artık ona, doğrusunun ne olduğunu anlatmamız mümkün olmayacaktır.

Kasımpatının papatya olduğunda ısrar ederek kasımpatı arzını yönlendiren bir kitlenin, ekonomi yapabilmesi mümkün değildir. Çünkü bir kere kavramları körce inkâr eden veya çarpıtan bir bireyin,  ne üretim faktörlerinin birbiriyle  bir ilişkisi olabileceğini ne de her eylemin mutlak bir maliyetinin olduğunu anlayabilmesi mümkündür.
Türkiye kör inancın harlanan alevlerinde şimdiden kendi cehennemini yaratıyor.

Birileri “Bu nasıl risale?” diyebilir ama kasımpatıdan papatya olabileceğine inandığımız bir memlekette, fıkradan risale yapana da çok şaşmamak gerekir herhalde?


30 Ekim 2016 Pazar

Türkiye’de Geri Evrimin Yarattığı Cins: Homo simplex


 Uzaya giden ilk tür değiliz.

Bizden önce  en az bir köpek ve bir şempanze, bu onuru bizden aldı. Onlara basit komutlara uymaları “öğretildi” ve onlar da bir kapsülü idare ederek dünyaya dönmeyi başardılar.

Peki ama bu bize ne anlatır?

Bu bize zekânın o kadar da esşiz bir şey olmadığını anlatır. Araç yapmak konusunda pek çok primatın başarılı olduğunu  yeni yeni öğreniyoruz. Hatta kapuçin maymunlarının  gerekli uyarımla kendi aralarında  ekonomi bile kurdukları  keşfedilmiş.

O halde kendi ülkemizde nasıl yaşadığımızı, ne hale geldiğimizi, artık ciddi ciddi düşünmenin zamanı gelmiştir.

Hayvanların üç amaçları vardır:  Düşmana yem olmamak, beslenmek ve üremek. Bu üç amaç da hayatta kalmanın gerekleridir.

İnsan da bu amaçları taşır ama hayvanlardan farkı bu amaçları için gerekli doğal donanımının olmamasıdır. İnsan “zeki olmak mecburiyetindedir.” İnsanın “zeki olmak mecburiyeti” onun “akıl” denen melekesini geliştirmesini sağlamıştır.

Kürklü bir hayvan için “elbise  dikmek” mecburiyeti yoktur. Ama insan buna mecburdur. İnsanın, hayatta kalmak için gereken her şeyi kendi başına “edinmesi” bile mümkün değildir. Bir noktada insanın “yaratmaya” başlaması gerekir.

İşte insan sürülerini hayvan sürülerinden ayırıp da ona “toplum” denmesini sağlayan şey, bu gerekliliktir.

Bu gerekliliği keşfeden insan türüne “H.sapiens” yani “zeki insan” denmiştir.

Bu sözlerim dünyanın geri kalanıyla ilgilidir. Türkiye’de ise durum tamamen başka.
Çünkü Türkiye’de “insan” türü bahsedilen evrimsel aşamaları geçmemiştir. Belki de Türkiye için evrimde bambaşka bir yola sapmış bir insan türünden bahsetmeliyiz.

Gerçi Türkiye kendi  içinde de homojen değil. “İnsanlaşmanın” gerektirdiği soyut değerleri alaya alarak kabile hayatına dayalı bir petrol imparatorluğu kurmayı hayal eden, Kürt kabileci zihniyeti ile ülkenin kurucu felsefesini sahiplenen Türkler arasında ciddi bir gerilim var.

Fakat zekâ ve “değerler” açısından Türkiye ortalaması berbat bir halde. Türkiye’de iktidarı belirleyen çoğunluk kitlesinin ki bunun, aslında çarpık  bir manivelayı ( partiler ve seçim kanunları) hareket ettiren bir matematik diktası olduğunu artık herkes biliyor, bu ortalamaları belirlediği de acı bir hakikat.

Türkiye’de doksan yıl içinde seçmen davranışlarının yönelimine bakıldığında, Türkiye’yi “çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine” taşıması düşünülen bir toplumsal düzenin, seçmen eliyle ne hale getirildiği dehşetengiz biçimde ortada. Peki, ama bizi çağdaş uygarlığın ötesine taşıyacağı düşünülen toplumsal düzen yalan mıydı? Elbette yalan değildi. Çünkü “kurumsal” , “değere dayalı”, “ bireysel hukukçu ”, “ akılcı”, “kurallı” bir toplumsal düzenin, “olması gereken şey olduğu “insan” türünün her tecrübesinde görülebiliyordu. Çünkü başka türlüsü denendiğinde, düşülen yanlışlar bir bir elenmişti.

Peki ama ülkenin yönetimini belirleyen seçmenler, dünyanın geri kalanındaki Homo H.sapiensler gibi davranmamışlar mıydı? Görünen o ki Türk seçmen profili artık evrim ağacındaki cinsteşlerinden farklı bir hale gelmişti.

Bunu nereden anlıyoruz? Bunu, Türk seçmeninin  ( Bölücü, etnik ırkçı ve  İslamcı kesimler için belirtelim ki bu tanıma  etnikçilik ilkesizliğini  ve ilkelliğini görmezden gelerek Kürtleri de katıyorum.) eylemlerinin sonuçlarına bakarak anlıyoruz.

Peki ama neden, eylemlerinin nedenlerine bakmıyoruz da sonuçlarına bakıyoruz? Çünkü Türk seçmenleri çok farklı sebeplerden dolayı siyasal islam’ı ve Kürt etnik ırkçılığını destekliyor ama  ulaşılan sonuçlar daima aynı  oluyor.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor? Türk seçmeninde, H.sapiens cinsinin ayırt edici özelliği olan “sebep-sonuç ilişkisi” kurma yeteneğinin ya hiç olmadığını ya da  bir “geri evrimle” bu yeteneğin, tedricen ortadan kalktığını görüyoruz. Bunu, yapılan sayısız söyleşide, kamuoyu yoklamalarındaki ciddi tutarsızlıklarda vs . hep görüyoruz.

İnsanlar adalet istiyor ama yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını tahrip eden yasaları onaylıyor.
 
İnsanlar refah istiyor ama seçtiklerinin  hoyrat israfını gözü kapalı destekliyor.

İnsanlar özgürlük istiyor ama her türlü şiddeti gözü kapalı destekliyor ve hatta günlük hayatlarında şiddeti uyguluyor.

İnsanlar hayatta kalmak istiyor ama hayatta kalmanın insana özgü biçimlerini tahrip ettiklerini göremiyorlar ve daha kötüsü görmek de istemiyorlar.

İnsanlar yaşamak istiyor ama  toplu bir intihar fantezisi yaşamayı “güvenlik” sayıyor.

Memleketimizde barışı ve demokrasiyi bebek katili Kürt teröristlerinin, IŞİD yanlısı siyasal İslamcıların ve onların yardakçıları librallerle sosyalistlerin savunması, eğer Türk insanının geri evrimi için bir delil teşkil etmiyorsa; artık akıldan ve mantıktan bahsetmemiz de gereksiz, demektir.

O halde  ( İçine Kürt kökenlileri de katarak) Türk seçmen profilini oluşturan insanlar artık Homo H.sapiens değildir. İki ayak üzerinde dik yürümesi, alet edavat geliştirmesi ( ki içine Kürt kökenli seçmenleri de katarak ) ne yazık ki Türk seçmenini H. H.sapiens saymamıza artık yetmiyor.  (Kaldı ki alet edavat kullanımında dahi bu kitlenin son derece geride kaldığını görmek için sadece trafiğe bakmak yeterli gibi geliyor.)

 Çünkü bu seçmen kitlesinin, insanlara ait soyut değerleri, yargılayıcı/eleştirici zekâsı, vicdana dayalı akıl yürütme kapasitesi bulunmuyor.

Çünkü bu seçmen kitlesinin, insan olarak kalmak arzusu ve iradesi bulunmuyor.

Bu seçmen kitlesi, gerçek insanların her türlü ürününe talip olarak yaşayan ama o ürünleri meydana getiren ahlâkî ve akılcı sorumlulukları paylaşmak istemeyen; üstelik bahsedilen ahlâkî ve akılcı sorumlulukların, insan olmanın temel şartları olduğunu sanırım bundan sonra da asla anlayamayacak  bir kitle.

Bu kitlenin artık evrim ağacında yeni bir adının olması gerekiyor. Çünkü aynı görünüşteki homo H.sapiensleri son ferdine kadar sömürüp yok ederek en nihayetinde kendisinin de yok olacağını bilmeyen ve bir tür virüs olarak yaşayan bu kitlenin ayırt edilmesi , dünyada dine veya etnisiteye dayalı olarak yaşamak isteyip de aynı zamanda batı medeniyetinin ürünlerinde hak iddia eden   insan cinsini tanımamız ve kendimizi bu cinste korumamız için de şart.

İnsanca davranışın soyut ilkelerinden, değerlerinden, ayrıntılarından ölesiye korkan, H.sapienslerin üreitmini isteyen  ama kendisi herhangi bir şey üretmekten aciz, hayatını ancak hayvansal düzeyde en basit ihtiyaçlara yönelik olarak yaşayan bu  primat cinsine belki de artık Homo simplex  ( Basit insan) denmelidir.

Bu insan cinsine Homo primitivus da demek belki mümkündü ama  ilkel insanın gelişme potansiyeli bana bu adlandırmanın,  bahsedilen seçmen kitlesi için  içinde taşımadığı bir  ilerleme arzusunu çağrıştıracağını düşündürdü.

Oysa Homo simplex herhangi bir ilerleme, gelişme arzusu taşımayan, insan olmanın gerekleriyle ilgilenmeyen ama H.sapiens’in üretiminden yararlanarak konfor elde edilebileceğini ve bundan ötesinin de ona asla gerekmeyeceğini, dolayısıyla asla gelişmese de H.sapiens’in değerleri sayesinde hayatta tutulacağını düşünen insan cinsi.

Bu cinsin hayatta kalmasını sağlayan şey, H.sapiens’in, bu cinsin, onun değerlerini paylaştığına dair iyi niyeti ve kural sadakati.

Oysa Homo simplex için  kurallar sıkıcı ve  çapraşık. ( Kuvvetler ayrılığının ayağımıza bağ olması, Allah’ın bizi okumuşların şerrinden muhafaza buyurması…).

Homo simplex için  demokrasi muz düşüren bir sopa ( Demokrasi  bizim için bir tramvay).

Homo simplex için  bilmeden yargılamak en kolayı. ( Farabi ve İbn-i Sina kâfirdi).

Homo simplex için erkek lider, kadın damızlık. ( Son 14 yılda kadına yönelik her türlü şiddetin %1400 artmış olması).

Homo sipmlex için lider, değişmez   bir yönetici. Bir tür sürü lideri….( Mises demokrasiyi, “yöneticilerin barışçı biçimde değiştirilebildiği rejim” olarak tanımlıyordu.)

Daha  pek çok  davranışıyla H. Sapiens’ten başka türlü bir canlı olduğunu gösteriyor, H. Simplex.

Bu cins, insani her türlü gelişime ( İçine Kürt etnik ırkçılarını da kattığımı bir kez daha tekrarlıyorum) karşı bilişsel olarak kapalı, ( bilinçli demiyorum, çünkü içinde herhangi bir farkındalık yok, şartlanma var…) “toplumlaşmanın” değerlerinden habersiz,  toplumsal kimlik oluşumunu da ancak hayvanî kan bağlarıyla açıklayabiliyor. ( Türkiy’ede uluslaşmanın en büyük iki düşmanı bu yüzden, Araplaşarak Müslümanlaşacağını sanan İslamcılarla Türk’e kendi akıllarınca köken bulmaya çalışan Kürt kabileciliği)
 
H. simplex, tedbir alınmazsa  insanın yapay zekâ ve uzay yolculuğu geliştirmenin eşiğinde olduğu bir dönemde H. Sapiens’i yok edebilecek bir cins. Biz aslında Türkiye’de, dünyaya hızla yayılan bu cinsin bir bölümünün diktası altında yaşıyoruz ve bu cinsin fiilî şiddeti önünde hâlâ lâikliğin ve hukukun ince duvarları duruyor.

H. simplex’in ülke yönetimine müdahalesi acil olarak engellenmeli. Bu da belli bir öğrenim düzeyinin altındakilerin oy vermek hakkından  mahrum edilmesiyle    bir ölçüde sağlanabilir. Çünkü H. Simplex bilgiye ve uzmanlığa duyduğu sınırsız haset ve öfkeyle varoluş temellerimizi fütursuzca tahrip ediyor.



9 Ağustos 2016 Salı

Terliksi Demokrasi


Başlık orijinal olmayabilir, bilemiyorum. Bir başkası bu başlığı ve benzetmeyi kullanmış da olabilir; emin değilim.

Ama aklıma İsrafil Kumbasar’ın  sanırım bugünkü yazısını okuyunca geldi. “Debil” denen ortalama zekâlardan bahsediyordu  yazısında.

O zaman aklıma Irak’a Amerikan askerleri girdiğinde, devrilen Saddam heykeline halkın yaptıkları geldi. Birileri ayaklarından çıkardıkları terlikleri heykelin kafasına vuruyorlardı. Eh dünyanın en demokratik ülkesinin askerleri, çantalarında demokrasiyi de getirmişlerdi işte.

Oysa belki altı ay önce o halk Saddam için sloganlar atıyordu. Saddam döneminde Irak halkının giyimi kuşamı yerinde görünüyordu. Herkes işinde gücündeydi. Bir  ev aldığınız ya da sattığınız zaman tapuda  bir memur bulabiliyordunuz belki.

Ama işte Saddam düşmüş, kel görünmüştü. Irak halkı aslında terlikli ve pespaye bir insan topluluğundan ibaretti.

Askerler Saddam heykelini devirirken Irak halkı -ki aslında Türkmenler dışında kendisinden uygar bir toplulukmuş gibi bahsedilebilecek bir Irak halkı da yoktu ya-  özgürlük şiirleri okumadı, meydanlarda çalgılı kutlamalar falan yapılmadı. Irak orkestraları zafer konserleri düzenlemedi. Ünlü sanatçılar o gün için besteler yapmadı. Irak’ın diktatörlükten kurtuluşu, diktatörlük zamanındaki düzenle kutlanmadı.

Egemenlik Saddam’dan halka geçmişti ama halk bunun farkında değildi. Egemenliğin ne olduğu ya da nasıl kullanılması gerektiği konusunda Irak halkının en ufak bir fikri bile yoktu.

Partileşerek yeni yönetim seçenekleri oluşturulmadı Irak’ta. İnsanlar derhal aşiretlerine ve mezheplerine göre ayrıştı. Diktatörlüğün bir arada yaşamalarını sağladığı halk, bir anda etnik ve mezhepsel topaklara döndü.   Irak halkı denen kitle, özgürlüğü, Saddam’ın heykelini, terliğiyle döverek kutladı.
Peki ama Irak’tan bize ne? Sonuçta bu onların ilkelliği olarak görülemez mi?
Yoksa iş daha mı vahim ve derindir? Korkarım ki öyledir.

Çünkü Türkiye İran bile değil ama hızla Irak olma yolundadır. Türkiye’de halkın zaten iyi kötü kullandığı egemenlik Irak benzeri bir BAASgil parti-devletine devredilmek üzeredir.

Ulus bir yandan “etnik halklara” diğer yandan dinsel  inanç kabilelerine bölünmekte ve sonra bunların hepsinden bir parti devletine kayıtsız şartsız itaat beklenmektedir.

Türkiye’de muktedirlerin, ulus ve laiklik allerjisi, toplumu Irak’taki gibi parçalanmaya götürüyor ve buna kimse aldırmıyor. Siyaset, dünyanın her yerinde ilkesiz ve menfaatperesttir. Ama dünyanın uygar uluslarında gerçek sivil irade, vekillere sınır çizmede daima etkilidir.

Mantıklı sorular soramayan, içinde yaşadığı çelişkilerden ve problemlerden acı duyan ama  bunları ortadan kaldırmakta aciz kalmayı seçen, tepkiselliğe tapan, duygusallıkla bölünmeye iman etmiş bir kitle, Türkiye’de gerçek demokrasinin yerleştiğine inanıyor.

Saddam heykeline inen terliklerin ayak kokusu dört bir yanı sarıyor.

Bilinçsizlikle sarhoş olup da alkolü toptan yasaklamak için sabırsızlanan kitlenin terliksi demokrasisi, insan beyinlerine resmen hükmedeceği günü bekliyor.


4 Ağustos 2016 Perşembe

Menfaatler Açısından Sağ Seçmen Davranışı

İnsanlıktan Kaçış



Eylem, iradeyle oluşmuş ve hedef gözeten bir davranıştır.  Yani insanın iradesi dışında giriştiği eylemler birer davranış olabilirler ancak eylem vasfı taşımazlar. Bu açıdan eylem aynı zamanda “sorumluluk”  içeren bir davranıştır.

Bu açıdan hayvanların eylemlerinden bahsetmeyiz; ancak onların davranışlarından bahsedebiliriz. Çünkü onlar yaratılışlarının gereği dışında davranamazlar.

O halde insan ve hayvan davranışlarını birbirinden ayırt ederken öncelikle irade unsuruna dikket etmek gerekir.

İkinci unsur ise genellikle pek dikkate değer bulunmaz. Oysa özellikle “suç” eyleminin yargılanmasında ikinci unsur devreye girer ki o da “hedeftir”.

İnsan için hedef  faydadan ibarettir. İnsanın özel fayda saptaması ise onun menfaati anlamına gelir.

Fakat bu noktada temel  hakların menfaat sınıflamasının neresinde olduğunu düşünmemiz icap eder. Çünkü  hayat, mülkiyet ve hürriyet her insan için  geçerli olan istisnasız menfaatlerdir.

Bu durumda   menfaatler bağlamında temel haklar,  dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez menfaatlerdir.

Bunlar dışındaki menfaatler, kişinin fayda derecelendirmesiyle belirlenen, değiştirilebilir, aynı zamanda vazgeçilebilir hedeflerdir.

Bu durumda yazının devamında bahsedilecek menfaatler temel  hakların dışında kalan  , birey tarafından belirlenen menfaatler olacaktır.

İnsanların menfaatlerinde, bir akıl yürütme süreci vardır ve bu süreç kaçınılmaz şekilde gereklidir. Çünkü insanların, hayvanlar gibi doğuştan gelen hayatta kalma kodları yoktur. Dolayısıyla insanlar hayatlarını sürdürmek için kendi yollarını, kendi başlarına belirlemek zorundadırlar.
O halde neden bütün insan toplulukları aynı seviyede ilerlememiştir? Neden bazı toplumlarda yaşamak daha güvenli ve konforludur da diğerlerinde insan beraberlikleri aynı seviyeye ulaşamamıştır?

Hatta gelişmiş kabul edilen toplumların dışındakilerin yaşantısında temel hakların bile korunmadığı görülmektedir. Ortadoğu denen bataklıkta sokağa çıkmak, ölmek için yeterlidir. Ya da Türkiye dahil herhangi bir Ortadoğu ülkesinde, iktidar odağına karşı açıktan muhalif olmak ortadan kaldırılmak için yeterli sebeptir.

O halde batıyla doğu arasındaki gelişmişlik farkı gibi somut bir ölçü üzerinden bakacak olursak gelişmiş toplumlarla gelişmemiş toplumlar arasındaki farkı belirleyen insani  eylem nedir?

Bu, bu toplumlardaki bireylerin menfaate dair kanaatlerini  farklı oluşturmaları veya farklı menfaatler geliştirmeleridir.

Sonuçlara bakarak yapılabilecek bir mukayesede, gelişmiş kabul edilen toplumların daha fazla iş bölümüne ve tasarrufa sahip olduklarını görebiliyoruz.

İş bölümünün gelişmesi belli bir işin geleceğe yönelik olarak plânlanabilmesi becerisini  gerektirir.   İş bölümü , iş gücünün verimliliği açısından elzemdir. Ayrıca  yeni imkânların yaratılması da iş bölümü sayesinde daha kolay olur.

Bütün bu işlerin yapılabilmesi için birikim de  tüketicilerin ertelenmiş tüketimlerinden yani tasarruflarından elde edilir. Tasarruf, şimdi elde edilecek bir yararın ertelenmesi, zaman tercihinin, daha büyük bir yarar beklentisiyle   geleceğe yönelik  yapılmasıyla oluşur. Böylece tüketici bu gün bir kilo domates almak için harcayabileceği  para ile yapacağı bir yatırı sayesinde,  yarın bir domates serası yapılabileceğini düşünür.

Geleceğe dönük  beklentiler, uygarlık geliştirebilen insana özgüdür. Gelecekle ilgili bir menfaat geliştirme eylemi,  düşünmeyi, tasarlamayı ve üretim yapmayı gerektirir.  Geleceğe dair ayrıntılı ve büyük ölçüde etkileşimli   geliştirilen menfaatler, “insanî menfaatlerdir”. İnsanî menfaatler, üretimle ilgili karmaşık süreçleri ve toplumsal hayatın  sürekliliğini sağlayıcı, medeni düşünme alışkanlıklarını içerir. Uygar bir toplumda  bireyler  menfaatlerinin maliyeti ve  etkileşimi ile sürekli bir  gözetim eylemi sergilerler. Bundan dolayıdır ki uygar toplumlarda “bireyin menfaatiyle çelişen  toplum menfaati” gibi  hurafelere yer yoktur. Çünkü uygar bir toplumda birey var olabilmek için etkileşmesi gerektiğini,  dolayısıyla menfaatinin toplumsal  düzenin korunmasında olduğunu bilir. Bunu bilmek, geçmişten gelen sağlıklı davranış kodlarının nesilden nesle aktarılarak aynı zamanda  değişen toplumsal yapı için kuralların en uygun şekilde tadil edilmesine etkin katkıyı yaratır. Geleceğe dair kaygılar ve tasarılar, zararsızlık ilkesinin yarattığı ahlâk kurumuyla korunur.

 Hayvanların beklentileri yoktur. Onlar zamanı geldiğinde, yaratılışlarının gereğini yerine getirmek dışında bir  kaygı  taşımazlar.   Hayatın  devamını sürdürmek dışında bir menfaati olmayan hayvanların durumunu taklit eden insanların geliştirdiği,     yalnızca bugün için ayrıntısız ve büyük ölçüde etkileşimsiz menfaatlere de hayvanî menfaatler diyebiliriz. Burada menfaat  kavramının yalnızca insanlara ait olduğunu ir kez daha hatırlatmalıyız.

Sorun,  bazı toplulukların,   etkileşimin arttığı bir zamanda dahi “gelecek”  kavramını idrak etmekteki gönülsüzlükleri. Böylece bu tip topluluklar, gelecek hakkında kaygılanan gelişmişlerin,  akılları ve emekleriyle ürettikleri  tüketim mallarını  israf etmek dışında bir yaşam tarzı geliştirmezler.

Türkiye için durum nedir?

Türkiye fiilî olarak bir cemaatler/kabileler koalisyonu haline getirilmiştir. Türkiye’de ulusal devlet yapısının şeriatçılıkla sistematik olarak yıpratılması, toplumda uygarlığa dair  uzlaşmayı ortadan kaldırmıştır. “merkez sağ” seçmen, iş bölümünün hemen hemen olmadığı köy toplumundan vazgeçememiş ve  uygarlığı geliştiren kozmopolit şehir yapısını da büyük ölçüde köyleştirmiştir.

Üretim biçiminin basitliği, uygarlığın gerektirdiği kurumların yokluğu ile köy ve sonrasında kenar mahalle yaşantısını kutsayan sağ siyaset,  seçmeninin kısa vadeli menfaatlerini güdülemek dışında hiçbir “proje” geliştirmemiştir.

Bugün milliyetçilerin de büyük ölçüde dahil olduğu “sağ seçmen” ,  kısa vadeli,  etkileşimsiz, bundan dolayı sorumsuz ve en nihayetinde kesinlikle yok edici hayvanî menfaatler geliştiren bir profil oluşturmuştur.

Sağ seçmen,  devlet dairesinde bir kadronun, devlet eliyle verilen bir ihalenin, kız çocuklarını din vasıtasıyla ezebilmenin, ordunun işleyişinin bozulmasının vs. bir , iki veya on yıl sonra yaratacağı yıkıcı sonuçları anlayamayan bireydir. Ona lâikliğin demokrasiyle neden koşut olması gerektiğini, beşeri hukukun ekonomiyi nasıl koruduğunu,  yaratıcı zekâların korunmasının, fikir mülkiyetinin önemini  vs. anlatamazsınız.  Çünkü onun için şu anda  gereken dışında bir menfaat yoktur.
 
Bu durum, dinle meşrulaştırıldığı için sağ seçmen bilincinde, gitgide yerleşik bir hal almakta ve Türk toplumu, uygarlık düşmanı, kalabalık bir primat sürüsü haline  geliyor. Kaldı ki evrimsel akrabalarımız içindeki toplumsal uyum, bu gün bizim çok önümüzde görünüyor.

Din “ebedi bir ahiret menfaati” için bu dünyayı küçümsediği için  sağ seçmen bu dünya ile ilgili hiçbir duyarlılık geliştirmeden, dahası bu dünya için endişelenen insanları  din adına baskılayarak “ahiret menfaatini sağladığını” düşünmektedir. Çünkü bir yandan dinin sürekli ve artan bir detayla emrettiği hayatı yaşarken diğer yandan banka yoluyla tasarruf etmenin gereğini, geri dönüşümle sağlanan temizlik ve enerji tasarrufunu, lâik öğretimle kazanılabilecek teknolojik ilerlemeyi düşünememektedir. Sağ seçmen için “ahret hayatı için bu dünyadan vazgeçmek”, bu dünya ile ilgili bütün maddi bağların kopartılması gibi görünse de çarpık bir şekilde,  din adına lanetlenen laik düzenin her türlü yolsuzluk ve vahşetle yıkılması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bankadaki müşteri temsilcisiyle aylık faizi için pazarlık eden “hacı amca”, kızının ya da torununun ilkokul yerine “sıbyan mektebine” gitmesini arzularken ona faiz, otomobil veya klima sağlayan bir rejimin  nasıl sürdürüleceğini hiç düşünmemektedir. İşte bu tam anlamıyla “hayvanî menfaatin”  geliştirilmesidir.

Lâik bir eğitim sistemi,  keyfilikten arındırılmış bağımsız ve tarafsız bir beşeri hukuk ve yargı sistemi, kayırmacılıktan arındırılmış, asgari müdahaleli bir ekonomik işleyiş, tartışılmaz ve bölünmez bir Türk  ulusal egemenliği sağlanmadıkça  Türkiye Türk toplumunun, insanlıktan uzaklaşmasını önlemek mümkün görünmüyor.

2 Ağustos 2016 Salı

Sevgi Korku Ve Saygı

Yönetim Biçimlerinde Temel Yönelimler

Din hakkında konuşulduğunda,  iş  kesinlikle kul- Tanrı ilişkisine  bağlanır. Böyle de olmak zorundadır; çünkü dine mensubiyetin temeli Tanrı inancıdır.


Kul- Tanrı ilişkisinde “başlangıç” sevgidir.  Dinin “pazarlanmasında” en etkili  ve popüler duygu sevgidir.  Tanrı’nın kayıtsız ve şartsız merhamet sahibi bir yaratıcı  olduğu fikri en güçlü ümit kayağıdır.  Böylece bir “din profesyoneli”, insanlara,  kurtuluşun ve nihai mutluluğun  kesin yolunun,  kayıtsız ve şartsız sevginin kaynağına ulaşmak olduğunu kabul ettirir. Bu yanlış mıdır? Buraya kadar yanlışolan ir şey yoktur. Çünkü kayıtsız şartsız bir sevgi ve merhamet,  kendince hatalar yapan, zarar veren, pişmanlık duyan fakat bunlara rağmen sevebilen  ve sevilmek isteyen herkes için tartışılmaz bir hedeftir.

Kayıtsız, şartsız sevgi ve merhamet, sınırlı bir varlık  olan insan için  ulaşılabilecek en büyük ödüldür. Bu, ödül olmanın ötesinde “çabalamaksızın” mutlu olmanın tek yoludur.

Bu durum sevginin “doğallığından” kaynaklanır. Sevginin doğallığı, insanın kendi çabası olmaksızın annesinden ona gelmesi demektir.  İnsan sevgiyi “edinir”. Bir müddet sonra  edindiği bu duyguyu çocuğuna aktarır. Sevgi bu yüzden “varoluşsaldır” ve varoluşun temelidir. Sevgi, kendimiz dışındaki varlıklarla paylaşılan var olmak isteğidir. Bu varlıklar  diğer bireyler olduğu kadar  doğanın parçalarıdır da aynı zamanda.

Edinilen bir başka “doğal” duygu da korkudur. Peki korkunun kaynağı nedir? Korkunun kaynağı “yok oluştur”, varlığın tehlikeye düşmesidir. Varoluşun ritmine ve akışına uymayan her olay, insanda korku uyandırır. Çünkü varoluşun algılanan ritmi dışında gelişen şeylerin “sınırlarımızı” aştığını görürüz. Sınırlarımızı aşan şeyin var oluşumuzla bağdaşmadığı sezgisi bizi “korkutur”. İnsan olarak algı sınırlarımız içindeki şeyleri anlamlandırarak var olduğumuz  ve algı sınırlarımız dışında kalan şeyleri de algı sınırlarımız içindeki  göstergelere tercüme ederek var olabildiğimiz için “gücümüzü aşan” yani “bilemediğimiz” şey bizi korkutur.

Bu durumda Tanrı’yı sevmeli miyiz  yoksa ondan korkmalı mıyız?

Dine mensubiyetin “reklam aşamasından” hemen sonra bir “ Tanrı korkusu” vaazı başlar.

İşlerin başında, herkesi istisnasız seven  ve   affeden  Tanrı, bir anda cezalandırıcı, kahredici bir hükümran haline gelir.  İş artık Tanrı’nın “öz niteliklerini” aşmıştır. Bundan sonra o, “insanlaştırılmış bir hükümran”  olmuştur.

“Tanrı’nın her şeyi bildiği ve gördüğü” vurgusu da bu aşamada yapılır. Bu sefer insan her şeye “muktedir” bir hükümranla karşı karşıya bırakılır.

Koşulsuz sevgisine doğru koşulan yaratıcı bu kez korkusundan gizlenmek isteyeceğiniz ama bunu asla başaramayacağınız bir hükümdar olmuştur.

Peki ama bir insanın davranışlarında hangi duygu egemen olacaktır?

Sevgi var olmak isteği olduğundan varoluşun mutlak kaynağıyla bütünleşilebileceğini bilmek insanı varoluşu sürdüren eylemlere yöneltecektir. Böylece “yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” var oluşu  koruyacak şeyleri yapmaya bizi yöneltir.

Korku, varoluşu tehdit eden şeylerden kaçınmak duygusudur. Özünde  bir uzaklaşmayı veya mücadeleyi içerir. Korkan hayvanlar ya kaçar ya da savaşır yani tehdidi yok etmeye çalışır.

Tanrının hem sevilip hem de ondan korkulacağını söyleyenler insan aklını sakatlarlar. Çünkü insan  yaklaşmak istediği varlıktan aynı zamanda kaçamaz ya da onu yok etmeye çalışamaz.

Tanrı korkusundan bahsedenlerin aslında habersiz oldukları bir başka duygu vardır ki o da “saygıdır”.

Saygı sadece insanda var olan bir duygudur ve “doğal” ya da kendiliğinden değildir. Saygı, türetilmiş bir duygudur. Saygı bir “zararsızlık mesafesi geliştirme duygusudur”. Zararsızlık geliştirme  duygusunun  yarattığı kurumun adı da “Ahlâktır”. Var oluşun kırılganlığının bilincine vararak ulaşılan “ Zarar vermemek iradesine”, AHLÂK denir.

Bu açıdan varoluşa yönelen ve onu koruyan ilgisiyle saygı,  sevgiyle ilgili gelişen bir duygudur. Bu yüzdendir ki  korkuya dayalı korunan mesafeyle hiçbir ilgisi yoktur. Korku o kadar karanlık bir kaçınma durumudur ki onun karanlığında “saygının” renkleri ayırt edilemez.

Dünyadaki bütün zorba liderler ve rejimler sevgi, saygı ve korku üzerinde Tanrısal bir irade kurmak yöntemini benimser. Bu yüzden bu varoluşsal duygularımızın Tanrı’ya yönelme şekilleri  birey-iktidar ilişkilerini incelemek açısından önem arz eder.

Sevgiyi benimsemiş toplumlarda iktidarların muhtemel tutumlarıyla, korkuya dayalı toplumların iktidarlarının tutumları arasındaki fark demokrasi ile diktatörlük arasındaki farktır.

Çünkü iktidarın barışçı şekilde el değiştirmesi  olarak tanımlanabilecek demokrasi ancak varoluşu korumayı isteyen saygı duygusuyla ayakta kalabilir.

Bir diktatörlük ise sonsuz dek korunmak istenen bir hükümranlık rejimidir. Bir diktatörlük için egemenliğin “ne pahasına olursa olsun” sürdürülmesi amacı, varoluşun korunmasına dair bütün kaygıların ve saygı duygusunun ötesindedir.

Burada dinden bahsedilmesinin sebebi, dinin, kul- tanrı ilişkisindeki emredici ve düzenleyici-aracı  varlığının önemine dikkat çekmektir. Çünkü dinsiz bir iktidar ve iktidarsız bir din olamaz.

Görünen odur ki sevgi, korku ve saygı üzerinde etraflıca düşünmeden varoluşu sürdürebilecek ve adil davranabilecek bir toplumsal düzen kurmak zordur.









14 Haziran 2016 Salı

Davranış, Eylem, Politika



“Eylem” ile “davranış” arasındaki farkı anlamak, günümüz politik yönelimlerini ve demokrasinin çıkmazlarını anlamak için son derece önemli görünüyor.

Davranış,  otomatikleşmiş veya rastgele bir amaca yönelik, herhangi bir canlı hareketidir.

Eylem ise “düşünen insan” için , belli sebeplerle girişilen ve belli bir sonucu hedefleyen ve buna uygun araçsallığı temin etmeyi de içeren  bir “davranıştır”. Dolayısıyla her eylem bir davranıştır ama her davranış bir eylem olmayabilir. Burada “düşünen insan” ayrımı, insan eylemlerinin türlerini ayırt etmek açısından önemli bir kayıttır.

Doğada otomatikleşmiş canlı hareketlerini izlemek bilimin başlıca işlerindendir. Çünkü karmaşık ekosistemlerdeki hayat, tamamen birbiriyle iç içe geçmiş çeşitli otomatik davranışların etkileşmesiyle yürür. Çevre bilincinin gelişimiyle birlikte insan da  en nihayetinde tabiatın bir parçası olduğunu anlayarak varoluşunu sürdürebilmesi için tabiatı yaşatması gerektiğini anlamıştır. Dolayısıyla  en küçük ve önemsiz gibi görünen canlıların davranışlarını incelemek gerektiğini düşünmüştür.


İnsan dışındaki canlıların temel davranışı, hayatta kalmaktır. Canlılar, belli sınırlar içinde onları hayatta tutacak donanımlarıyla beraber  dünyaya gelir. Canlılar üstlerindeki  donanıma  ve şartlara uygun davranışlar gösterirler. Kendi seçtikleri bir başka amaçla ya da araçla harekete geçmek gibi bir imkânları yoktur.

Canlılar içinde kendine, hayatta kalmak dışında  bir amaç seçebilen tek canlı,  insandır. Bunun dışında insan, hayatta kalması için gerekli donanımla dünyaya gelmeyen de tek canlıdır. İnsan hayatta kalması için gereken araçları kendi başına edinmek zorundadır.

Öyleyse insan neden salt hayatta kalmakla yetinmemiştir? Belki de bu sorunun cevabı, insanın, aynı zamanda “daha fazlasını isteyen” tek canlı türü olmasıdır. Bunun ahlâkî bir eleştirisi yapılamaz. Çünkü bu insanın varoluşunun temel güdülerindendir. İnsanın yaratıcı zekâsının “yaratıcılığı” varlıklar içine daha fazla varlık kazandırmasıyla ortaya çıkar.

Yaratıcı zekâ mevcut araçları birleştirmek ve geliştirmekle olduğu kadar bu güne kadar düşünülmemiş şartlar veya imkânlar ortaya çıkarmakla da kendisini gösterir.

Böylece yaratıcı zekâ hem  araçlar geliştirmek hem de yeni amaçlara ulaşmak arzusunu ortaya koyar.

Yaratıcı zekâ “eyleme geçer”. Eylem amaç, araç ve zamanı göz önüne alarak girişilen özel bir davranıştır.

Eylem bir amaca yönelmesi açısından bir yön/istikamet içeren bir davranıştır. Amaca ulaşmak için belli bir zamana  ve belirli araçlara/vasıtalara ihtiyaç duyar. Amaç zaman ve araçların belirli bir mantıkla bir araya getirilmesi onların “nedensel beraberliğini” ortaya çıkarır. Bu nedensellik amaç, araç ve zamanla ilgili bilgi sahibi olan herkes için değişmez olacağından eylem, vektörel bir doğrusallık olarak resmedilebilir. Elinde bir çekiç ve bir çivi olan herkesin çivi çakacağı ortadadır.

Bir resmi duvara asmak için  elimizdeki çiviyi duvara çakmamız gerekir. Elimizdeki çiviyi gücü yeten herhangi katı bir cisimle duvara çakabileceğimiz için resim asmak için gereken asıl araç çividir. Resmi duvara asmak  amacını gerçekleştirmek için öncelikle çiviyi çakmak amacını gerçekleştirmeliyiz. İşte resmi duvara asmak için gereken başlangıç eylemi sıfır noktasından başlayan ilk amaçsal/ vektörel eylemdir. Çivi çakıldıktan sonra amacımız, resmi o çiviye asmak ve duvara yerleştirmektir. Bu da resim arkasında uygun bir tel ve çerçeve ve aynı zamanda belirli bir zamanı gerektirir. Bunlar da var ise resmi duvara asabiliriz.

Çiviyi duvara çakmak ve resmi duvara yerleştirmek iki ayrı  eylem olarak ortaya konarken bunların hizmet ettiği “ evi güzelleştirmek” amacına ulaşılmış olur.

Bu iki eylemin amaçsal ayrılığı,  gerektirdiği  araç sayısı ve zaman açısından farklı üç boyutluluklar meydana gelir.  Bir  amacın gerçekleştirilmesi için gereken her  alt eylm kendi  dikdörtgen prizmasal üç boyutluluğunu meydana getirir. Amaç araç tutarlığı gözetilmezse doğrusallık sağlanamaz. Düşünen insanın amaçsallığında, tesadüfiliğe/rastlantısallığa  yer yoktur.

Sıfırdan başlayarak belli sayıda aracı belli bir zaman kullanarak ulaşılan ilk amaçla beraber bir E1 eylem vektörü meydana gelir. Nihai amaca ulaşana kadar başka araçlar için başka bir  süre boyunca gerçekleştirilen ikinci bir amaçla da bir E2 eylem vektörü elde edilir.

Her seferinde değişik amaçlar ve araçlar kullanılsa bile  herkesin bütün bunları tutarlı hale getirdiği bir nihai amacı vardır. Nihai amaca varıldığında ise   başlangıç noktasıyla nihai amacın (Xn, Yn, Zn) koordinatlarıyla başlangıç noktası arasında çizilecek  bir nihai vektör, bütün çabaların bileşke vektörü olacaktır.

Eylem belli bir düşünsel  çabanın sürdürülmesini gerektirir.

Peki ama bunun politikayla ne ilgisi vardır?

Politikanın yaygın tanımı, onun “ Kaynakların dağıtımı sanatı” olduğu yönündedir. Bu tanımdaki “kaynak” teriminin iktisadi kaynaklarla bir ilgisi yoktur.  Burada kast edilen “kaynak” , her türlü mal anlamına gelir. Politikacılar için bir malın yaratılma süreci önemsizdir.

Dünyanın en gelişmiş  ülkelerinde dahi politika, iktidar eliyle  yandaşlara  doğrudan doğruya mal veya dolaylı menfaat sağlamak işi olarak icra edilir. Dolayısıyla politikanın sınırlandırılmadığı ve demokrasi eliyle dokunulmazlıkla kutsandığı ülkelerde politik menfaat temini, mübadeleye dayalı menfaat temininin önüne geçer.

Mübadeleye dayalı menfaat temini esnasında  bireyler faydalarını maksimize ederken/enbüyüklerken bunu başkalarının faydalarına hizmet ederek yapacaklarını düşünürler. Faydaların karşılıklı temin edileceğine dair yaygın güven “Benim amacım için herkesin amacı”  fikrinin toplumda paylaşılmasını sağlar. Bunun en geçerli kural olduğunu düşünen herkes için objektif  davranış kodları, eylemin mantığını da belirler.

Bunun yanı sıra insanın varoluşsal  yetersizlikleri neyin yapılıp neyin yapılamayacağına dair zımni bir sınırlama getirir. Buna uygunsuz davranışlara yönelik toplumsal kınama mekanizmasını da eklediğimizde insanın meşru amaçları seçmesi, bu meşru amaçlar için meşru amaçlar seçmesi da  eylemde doğruallığı yaratan bir tutarlılık meydana getirir.

Oysa  aşırı politik toplumda, özellikle sınırlandırılamamış demokrasilerde politik menfaat temin etmek güdüsü, mübadeleyle menfaat temin etmenin üstüne çıkar ve onu akıldışı bir idealizm olarak gösterir. Böylece politik toplumda  eylem tutarlılığının  tek ölçüsü, muktedir çoğunluğun arzularına uygunluk olarak ortaya çıkar. Muktedir çoğunluğun makul bir fayda dizini oluşturulabilir mi? Maalesef hayır. Çünkü muktedir çoğunluk, artık kendisini sınırlayabilecek hiçbir şey olmadığı kanaatiyle tam bir güç sarhoşluğu yaşar. Bunun sonucunda eylemleri oluşturan bütün tutarlılık fikirlerinden ve ahlâk sınırlamalarından vazgeçer.

Çünkü  muktedir çoğunluk, sınırlanmamış demokrasilerde yaratılmış ya da toplanmış her türlü mal üzerinde sınırsız yetkiye sahip olduğunu bilmektedir.

Böylece  sınırsız demokrasinin politik toplumunda bireyin artık insani bir eylemden ziyade hayvansal bir “davranışa” yöneldiğini görebiliriz. Bu hayvansal davranışın güdüsü “Yakında olan her şeyi al!”dır. Yakıdakileri ne pahasına olursa olsun almanın başkalarına vereceği zararları düşünmek sınırsız demokrasinin bireyi için anlamsızdır. Çünkü o “Herkesin hırsız olmasının hırsızlığı meşru kılacağı” kanaatine sahiptir. Ve kuralsız olmanın, kurallı olmaktan daha kolay olduğu bir kere görüldüğünde, politik toplumun bireyi bir anda kan kokusu almış köpekbalığına döner.

Sınırsız demokrasinin politik toplumunda bireylerin eylemleri ancak korkutucu birer fesat gibi görünür. Çünkü  bir hırsız dayanışması haline gelmiş  böylesi bir toplumda  aklın varlığı, hırsızlığın yok edilmesi anlamına gelir.

İşte Türkiye’nin en büyük sorunu akıl ve ahlâkla  yönlendirilmemiş davranışların adeta  zoonotik bir salgın gibi  bütün benliklerimizi ele geçirmesidir.

Bu salgın, insanlığımızı menfaatlerimiz uğruna hayvanlaşmaya terk etmek davranışının yaygınlaşması şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Türkiye, tutarsız, hayvansal elde etme davranışlarının amaç, araç ve zaman üç boyutluluğunda birer kördüğüme dönüşmesinden mustariptir. Bu bir uygarlık kaybıdır. Uygarlığın inşa etme süreçlerini ancak amaç, araç ve zaman boyutlarında tutarlı  gerçek eylemlerle koruyabileceğimizi acilen öğrenmeliyiz.



25 Mayıs 2016 Çarşamba

Dağdaki Çobana Karşı Mıyım?



Siz "aptal bir sarışın" görüyor olabilirsiniz...
Kimse kızmasın ama evet, karşıyım. Neden mi? Aklı  fikri  siyasetten menfaat temin etmek olan, yazın parayı kırıp kışın yatmaktan başka zanaat bilmeyen, koyunları güdüp de koyun gibi güdülmekte mahzur görmeyen  herkesi küçümserim.

Dağdaki çoban bu ülkenin köylü tipolojisidir. Onun taşralı/ kasabalı  türü de “Zübüktür”.

Ülkeyi kuran Atatürk ve arkadaşlarından , Türk milliyetçiliğinin çeşitli düşünürlerine kadar pek çok  vatanseverin köylüyü ululadığı bir gerçek.

Sorun  bahsi geçen kişilerin dönemindeki köy şartlarıyla Dağdaki çoban’in bugün yaşadığı şartların  arasındaki büyük ve aşılamaz fark.

Türk köylüsünün ululandığı dönemde,  köylü yaşayışı, şehir yaşantısından hemen hemen tamamen kopuktur. Bu dönemde köy toplumu, dışarıya kapalı ve kendi geleneklerini üreten, kendi çapında medeniyet yaratıcısı bir toplumdur. Hayatın hemen her anının belli törenlerle biçimlendirildiği  bir yaşayış söz konusudur. Halk kültürü bu dönemde üretken ve sıcaktır.

Oysa özellikle kara yollarının, ABD’nin  petrol politikalarıyla  yaygınlaştırıldığı dönemlerden itibaren köylü, artık “elinin emeğinden” gayrısıyla geçinebileceğini, siyasete yaslanarak  geleneklerin üstünde  ayrıcalıklı bir yaşayış sürebileceğini keşfetmiştir. Zübük tipolojisinin DP  dönemi ile ilişkilendirilmesi  tesadüfî değildir.

1950 sonrasında karayolları köylüleri şehrin konforuyla öyle hızlı buluşturmuştur ki köylü için geleneklerini seremonilerin vs bir önemi kalmamıştır.

Gelişen iletişim araçları köylünün,  halk kültürünün üretici yönlerinin  törpülenmesine sebep olmuştur. Köy seyirlik oyunları, halk oyunları, çocuk oyunları yerini önce radyonun, sonra televizyonun paketlenmiş eğlencelerine bırakmışlardır. Şehrin kenar mahallelerine yerleşip de  elindeki avcundaki gelenekleri  de yitiren köylü yığınları arabesk ile avunur olmuşlardır.

İş bu kadarla kalsa belki bir giderilebilir bir hasardan bahsedilebilirdi. Oysa köyden kent göç durmamış ve hatta artmıştır.

Şehrin konforu köylünün gözünü kamaştırmıştır. Özellikle  Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürt köylüsü hâlâ elindeki mal varlığını  nakde çevirerek  kentin  ya da batı ülkelerinin konforuna herhangi bir   şekilde eklemlenmek için çırpınmaktadır.

Bu  yüzden özellikle Doğu ve Güneydoğu  Kürt köylüsü, kendisinden başka bir hayat süren insanların propagandalarına açık bir hale gelmiştir.

Veya kadınını eve kapamayı namusun yegâne amacı sayan ama haberlerdeki sunucunun açık saçlarına ve belki göğüs dekoltesine bakmaktan kendini alamayan köylü erkek için dünya  bazen anlaşılamaz bir çelişkiler yumağı haline gelmiştir.

Karayollarıyla başlayan yıpratıcı kültür el etkileşim içinde  köylü, eski kapalı toplum yapısını sürdürmek için şeriatçılığın çeşitli şekillerine bağlanmayı bir çözüm sanmıştır. Dinin emrettiği  tutucu yaşam biçimini, kapalı toplum yapısını sürdürmenin yegâne yolu olarak görmüştür. Özellikle Süleymancılar gibi  şeriatçı grupların köylerde kurdukları sözde yurtlarda pek çok köylü çocuğu Arap özentisiyle ve şeriat tutkusuyla şekillendirilmiştir.

Köylü toplumundaki dine dayalı içe kapanma  siyasetin de derhal ilgisini çekmiştir elbette. Böylece özellikle “sağ” siyaset dine dayalı söylemleriyle köyleri birer oy paketi olarak görmüştür. Bu dönüşümden, zihniyet açısından maalesef şehirli olmaktan çok uzak olan  meselâ milliyetçi bir parti olarak MHP bile etkilenmiş, halka Türk Ülküsünü ve uygarlaşmasını anlatmak yerine halkın hurafelerini kutsayan fırsatçı  ve dalkavukça bir  biçimde yaklaşmayı kendince aklîleştirmiştir.

1950 Türk köylüsü için bir kırılma noktasıdır. Kürt köylüsü hâlâ etnik kabile bilinciyle yaşadığı için onun yaşantısında değişen  şeyler sadece bu  etnik labileci bilinci besleyen araçların  daha modern bir hale gelmesi olmuştur.

Bugün siyasetin Türk Ulusu’nun bekası için bir tehdit haline gelmesinin en büyük sebebi, köylünün ve köylü zihniyetinin topluma egemen olmasıdır.

AKP denen şeriatçı parti,  ( AYM 2008 Kararı) kendi içine kapalı köylü toplum yapısının, yasaları kendince sömürerek  kanserli bir biçimde büyümüş halinden başka bir şey değildir. Bu partinin Anadolu şehirlerindeki tabanı, zengin veya fakir, apartmanlarında hâlâ köy yaşantısı sürdüren, kadını  dışlamayı ahlâk sayan, cinsiyet tutuculuğu dışında hiçbir konuda ciddi bir ahlâkî endişe taşımayan, hileyi şeriyeci bir  cemaatten ibarettir.

Bir kâğıda bir leke bırakmakla
o lekenin sonucu hesap etmek aynı  şey midir?
Bu toplumsal yapının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleriyle de Atatürk ilke ve devrimleriyle de hiçbir  ilgisi yoktur. (Kürt köylülerinin zaten kendilerini menfaat sağlamak dışında büyük ölçüde bizimle herhangi bir şekilde “kardeş” vs saymadığını belirtmeliyiz. Çünkü artık toplumsal yarılma Kürt köylülerinin  PKK propagandasıyla  iyice belirgin hale gelmiştir. Kürt köylü toplumsal yapısı,  etnik teröre,  ayrılıkçılığa desteği,  israfa  düşkünlüğü, şeriatçılığa yakınlığıyla ayrıca incelenmesi gereken ciddi bir sorundur.)

Türkiye’de Türk köylüsü, hükümetlerin gelip geçici oluşları, siyasi heveslerinin ve menfaatlerinin devletin ve milletin bekasına tesirleri gibi şeyler hakkında asla düşünmemiştir.  Türk köylüsü  sadece oyu karşılığında elde edeceği menfaatle  ilgilenmiştir. 1999 seçimlerinde sağın en popüler siyasetçisinin fındık taban fiyatı ile oy satın almaya çalışması bunun kanıtlarından yalnızca biridir.

Türkiye’de köy toplumu şehre ölçüsüzce akın etmiştir. Şehrin konforu ölçüsüzce ve kuralsızca sömürülürken bu konforu yaratan iş bölümüne hiçbir katkı yapılmamıştır. Bunun sebebi köy toplumunun kapalı yapısındaki iş bölümünün, şehrin karmaşık ve üretici işbölümüyle kıyaslanamayacak kadar  basit olmasıdır. Diğer yandan kapalı toplum yapısının sürdürülmesi için gereken kuralların sayısının az ve bu kuralların genellikle pek somut şeyler olmasından ötürü köylü bireyi için şehrin  yaşayışındaki  sebep sonuç ilişkileri , korkutucu  derecede karmaşıktır. Şüphesiz şehir insanı da bu ilişkileri bütünüyle kavrayamamıştır fakat  hoşuna gitsin gitmesin, iş bölümündeki her işin şehir yaşayışının konforu için elzem olduğunu sezecek kadar uygarlaşmıştır.

Türkiye’de Türk köylü toplumsal yapısı özellikle sağ siyaset tarafından ciddi menfaat temini ile güdülendirilmiştir.  Sebep sonuç ilişkileri ile sezgisi zayıf ve  menfaatleri ancak kısa vadeli ve neredeyse hayvani düzeyde olan köylü toplumu siyaseti ancak  “devleti seçimler yoluyla  sömürmek” şeklinde  anlayabilmiştir. Ne yazık ki CKMP’den   dönüşmüş milliyetçi MHP dahi  bu yöntemin dışına çıkamamıştır.

Türk köylüsü “sağ” denen dine dayalı siyasî kampın  biri menfaat diğeri din olan iki söylemiyle  kendi  ulusal köklerinden ve bilincinden uzaklaştırılmıştır.

Hal böyle olunca Suriye ve Kuzey Irak Kürt yığışmalarının  millî bekamız üzerindeki tesiri gibi konuları düşünmekten bile uzak kalmıştır. Çünkü  din  simsarlarının onlar yerine düşünmeleri ve hatta siyasi yön göstericilikleriyle köylüler dağdaki çobanın cehaletini, şehirde kalabalık nüfusları ve bulaşıcı dinî hurafeleriyle  şehir yaşantısına  egemen kılmışlardır.

Özellikle uydu çanaklarının yaygınlaşmasıyla  yerli, yabancı pek çok yayına bir anda ulaşabilmenin yarattığı kültür şoku belki de ancak on yıllar sonra anlaşılabilecektir. Bu yayınlar özellikle Kürt kökenli yurttaşlarda, yabancılaşmayı ve Türk düşmanlığını  arttırmıştır.

Bugün Türkiye’de köylü toplumu, verimli ziraatten ve hayvancılıktan koparak şehrin üretimini ekonomik ve insani olarak sömüren,  şehre de  uyum sağlayamamış, üretici olmayan  kültürünü her yere bulaştıran, akıl yürütmeden ve vicdani sorumluluklardan uzak bir sağ seçmen kitlesidir.

Bu seçmen kitlesinin, Türk Ulusu’nun ve devletinin bekası hakkında  hiçbir endişesi yoktur. Milliyetçi siyaset artık bu kitleye dalkavukluk  etmekten vazgeçmeli; devletin, bu kitleye ulusal bütünlüğü benimsetmesi için uygun projeler  tasarlamalıdır.

Dağdaki çobanın şehirdeki insanın, Türk Ulusu’nun kaderi hakkında  keyfî  ve cahilce egemenliği  basit bir “seçkinlik problemi” değildir; bu Türk Ulusu’nun hayat memat meselesidir.







Katılırsınız katılmazsınız ama sanırım o ülkenin yarısından çok daha fazla "düşünüyordu"....