Kitap eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2011 Perşembe

İnsan Eylemi


:  Ludwig Von Mises’in Abidevî Kitabı


Ludwig Von Mises, Avusturya İktisat Okulu’nun dahi iktisatçısıdır. Kendisi Avusturya’nın 1. Dünya Savaşı’ndan sonraki hiperenflasyondan çıkmasını sağlamıştır.

Mises iktisadı hayatın dışında bir akademik iştigal sahası olarak görmemiştir. Mises’e göre iktisat, insan davranışının düzenliliklerinin özünü teşkil eder. Ona göre  iktisatçıların tanımladığı anlamda, Homo economicus’un iktisdi davranışı diye bir şey yoktur. İktisat doğrudan doğruya insanın varoluş çabasının adıdır.

Buna rağmen o, iktisadı incelerken kesinlikle psikolojizme  başvurmaz.İsan davranışını veya  aslında daha doğru kullanımıyla eylemini,  psikanalize girmeksizin inceler. Bunların ruhsal sebebplerini iktisadi analize sokmaz.

 İnsan davranışının düzenliliklerinin psikoloji dışında, tabiatın düzenlilikleriyle ilgisi üzerinden neden ve sonuçlarıyla ilgilenir. Böylece o insanın canının her istediği şekilde değil, yaratışının gereklerine uymak kaydıyla  eyleme geçmesi halinde hayatta kalabileceğini savunur ki bu eylemin parasal boyutu, iktisat bilgisini oluşturur.

Mises’in iktisat felsefesi aksiyomatiktir. Doğru kararları vermek, insanın kendisine zarar vermemek için yapması gereken şeydir ve  bundan dolayı insan, daima “doğruluğu apaçık belli” olan önermeleri hareket noktası olarak seçer.

Mises akıl yürütmesine “İnsan eylemde bulunur…” aksiyomuyla başlar. Eserin adının “insan Eylemi” olmasının sebebi budur. İnsan eylemde bulunduğunda aslında iktisadi bir iş yapmaktadır.

Aksiyomunu destekleyen yaklaşım faydacılıktır. Eyleme geçme sebebini, rahatsızlığa bağlar. “Eğer kişi her açıdan tatmin olsaydı asla eyleme geçmezdi.”  fikrini savunur.

 Bu açıdan Mises ileri okumalarda özellikle ahlâkla ilgisi olmayan,  sinik ve hatta immoralist biri gibi görünebilir. 

Mises âmir bir etik oluşturmaktan kaçınır ve “zararsızlık” prensibini gözetir. Eğer bir araç   fayda  olarak farz edilen amaca uygun değilse aracın geçerliliği olamaz. Burada faydan bireyselliği önemlidir. Her fayda birey tarafından tespit edilir.

Mesele şudur: Eğer birey başkalarına zarar verecek şeyleri fayda olarak görüyorsa ne olacaktır? Buna, insan doğasının işbirliğine yönelmeye dayandığını göstererek cevap verir. Ne ki işbirliğine zarar veren bir araçtır, onun “eylem” açısından veya iktisat açısından bir anlamı yoktur.

Yalnız onun felsefesinin etik anlamda Keynes’den farkı şurada yatar: Mises faydayı, “Acıdan kaçınmak” üzerine kurar. Burada ana akım iktisadın sürekli bahsedip de kapitalizm düşmanlığına sebep olduğu  “kar maksimizasyonu” efsanesini bir kenara atar. Hayat sürekli bir hareket halindedir ve  bu hareket içinde kısıtlı imkânların sebep olduğu rahatsızlık, insanları bu rahatsızlığı gidermek için eyleme geçmeye yönlendirir.

Böylece insan, bütünüyle olmasa da kısmen, içinde yaşadığı anın rahatsızlığını giderir ve daima eksik kalan noktaları tamamlamak için her seferinde tekrar tekrar uğraşır. İşte Mises’in kâr öğesini bağladığı faydacılık babası budur.

Mises  liberal felsefenin tanımda negatiflik ilkesine sonuna kadar bağlıdır. Ne olması gerektiğini değil, mantıksal tutarlılık ışığında ne olmaması gerektiğini söyler. Önceden bir “iyi davranış ilkeleri paketi” sunmaz. Mevcut  eylemlerin, insan tabiatının sınırları ve tabiatın kurallarıyla uyumlu olup olmadığına bakar.

Bunun yanında onun faydacılığı Benthamgil bir faydacılık da değildir. Bentham faydayı, ölçülebilir, sayılabilir bir şey olarak tasavvur etmişken, Mises bu yaklaşımın geçersizliğini daha en başından beyan eder.

Mises, esasen iktisadın matematiksel ve ölçülebilir bir araştırma  alanı olmadığını ve bu yüzden  pozitif bilimlerden ayrıldığını söyler. Mises, iktisadın uğraştığı bütün rakamların aslında tarihe mal olmuş veriler olduğunu ve bunlara dayanılarak kesin  bir gelecek modellemesi yapılamayacağını gösterir.

Buna rağmen, Mises’in kapitalizm müdafaası, onun, iktisadi hesaplamaya imkân veren tek sistem olmasına dayanır.” İktisadi hesaplama ile eylemde bulunan insanın başarmak istediği görev, girdi ve çıktıyı karşılaştırarak sonucu tespit etmektir… Pratik  manası kişinin üretmek için gelecek kapasitesini engellemeden ne kadar tüketme imkânına sahip olduğunu göstermektir” (1)der.

 İktisat, bize matematik yoluyla servetin kesin  yolunu gösteren bir keşif aracı, bir kristal  küre  değildir. Bu yüzden  iktisadı ekonometri ve modelleme haline getirmek beyhude bir faaliyettir.  “”Niceliksel iktisadı”, “niteliksel  iktisat” dedikleri ile ikame etmeye çalışan iktisatçılar kesinlikle yanılıyorlar. İktisat dalında sabit ilişkiler yoktur ve sonuç olarak ölçüm imkânsızdır”(2) Nükteli bir örnekle bunu açıklar: “ Eğer  bir istatistikçi muayyen bir zamanda Atlantis’te patatesin arzında yüzde onluk bir yükseliş, fiyatında yüzde sekizlik bir düşme yarattığını tespit ederse, bu, başka bir ülkede veya zamandaki patates arzının ne olduğu ve ya olabileceği hakkında hiçbir iddiada bulanamaz.Patatesin “talep esnekliğini”  “ölçmemiştir” “(3)

Ayrıca Mises, Marx’ın asla tanımlayamadığı "değeri" net bir biçimde tanımlar ve iktisadın temelini oluşturan sübjektivite ve marjinal fayda  öğelerinin   daha rahat anlaşılabilmesini sağlar:
“Değer, eylemde bulunan kişinin nihai amaca verdiği önemdir”.(4)
Böylece değerin, eşyanın özünde saklı bulunan değişmez ve kendiliğinden bir varlık olmadığını gösterir. Bu neden önemlidir? Üretim merkezli klâsik iktisat ve onun Marksist devamında değer sorunu “kullanım değeri” mübadele” değeri  düalitesi ile çözülmeye çalışılmış ama değerden insanın dışlanması yüzünden, fiyat denen kavramın açıklanması mümkün olmamıştır da ondan…

Kitap, iktisadın yoğun olarak ilgilendiği fiyatlandırma, sermaye, sermaye malları, faiz gibi konuları Marksistlerin asla ulaşamayacakları bir derinlik ve basiretle açıklar. Bunu yaparken  sadece Marksist argümanlarının değil, günümüz müdahaleci/popülist  karma hükümet  ekonomisi  yöntemlerinin ve felsefesinin argümanlarının da yerinde yanlışlamasını yapar.

“İnsan Eylemi” yoğun iktisadî içeriğine rağmen salt bir iktisat kitabı değildir. Veya aslında salt bir iktisat kitabıdır ve iktisadın mevcut kullanım ve öğrenim kapsamının çok daha ötesinde bir yeri ve önemi olduğunu anlatır.  “Kapital” ve takipçisi  neo-marksist  kitaplar gibi hayali evrenlerin yamama tutarlılığıyla gerçekleri açıklamaya çalışan, fantastik felsefe kitaplarının hiç birinin ulaşamadığı ir derinliğe sahiptir.

O, sadece iktisatçıların değil, sosyal bilimlere meraklı herkesin başucunda bulundurması gereken kaynak bir kitaptır.  Okumayı kendini inşaa ve tadil etmek olarak gören herkesi, “İnsan Eylemi’ni” okumaya davet ediyorum.






1-       İnsan Eylemi: Ludwif Von Mises: Liberte (2008): Shf:208-209
2-      A.g.e, Shf: 28
3-      A.g.e, Shf:28-29
4-      A.g.e, Shf: 94

20 Ağustos 2011 Cumartesi

İnci Sokağı

Trevenian’ı (Rodney William Whitaker)“Şibumi” ile tanıyanlar için bambaşka bir kitaptır, “İnci Sokağı”.

İnci Sokağı, İrlanda kökenli göçmenlerin hayal kırıklıkları, fakirlikleri, sosyal uyumsuzlukları ve bilhassa büyük buhrandaki hali ile  Newyork/Albany’de çok bilinen bir mekân.

Kitapla ilgili tanıtımlarda, otobiyografik özellikler taşıdığından bahsediliyor ki bu kadar derin ve çarpıcı bir anlatımın içinde yazarın özünden bir şeyler olmaması düşünülemezdi, zaten. Öte yandan çok iyi tanınan bir çocuğun ruh halinin, bulanık suların durulduğu anlarda bulutları yansıttığı gibi yansıtmak da  empatiyi aşan, doğrudan tanımayı gerektiren bir iş.

Romanın  dikkat çeken özelliklerinden biri, klâsik Amerikan kısa öyküleme tekniğinden ayrılıp klâsik Avrupa  anlatım tekniğine daha yakın durması. Bu açıdan bölümleri birer bağımsız öykü gibi dursa da hacim açısından  uzun öyküyle roman arasında kalan bir özellik sergiliyor. Bu açıdan, ekonomik, çarpıcı ve destansı Amerikan anlatımı yerine romantik bir Avrupalılık sergiliyor, diyebiliriz. 

 Bazıları, fizikî mekân ve insanlık durumlarının çarpıcı şekilde yalın tasvir edilmesinden dolayı romanı naturalist olarak değerlendirebilir, elbette. Ama romanı Amerikalı kılan şey, kaskatı bir çaresizlik ortamında bile geleceğe ümitle bakan, girişimci  Amerikan insanının portresine sıkı sıkıya bağlı kalması, nihilizme asla saplanmaması.

Bu açıdan roman, yer yer sınıfsal çözümlemelere giriyor gibi görünse de insanın karar alan ve irade sahibi bir canlı olduğunu unutturtmayan gene de çarpıcı sayılabilecek bölüm  sonlarıyla  dogmatik Marksist doktrine dirsek çeviriyor. İnsanın sınıfın kurmalı oyuncağı olmadığını, hayallerinin peşinden koşmak ve içinde bulunduğu anı güzelleştirmek için mücadele ettiğini ve emeğinin asla karşılıksız kalmadığını göstererek bulutlu göğün  üstündeki maviliği bize hatırlatıyor.

Yazar, en berbat karakterleri bile bir çocuğun henüz  bozulmamış masumiyetinin penceresinden, hoşgörü ve şefkât nazarıyla anlatıyor. Sanırım romanı asıl güçlü kılan da yazarın,  büyümeyi, çocukluğun reddi olarak görmemesi ve   çocuk saflığı ve heyecanını, öyküde  anıtlaştırabilmesi…

Ders vermek iddiasında olmayan,  yaşayan Türkçe’ye bağlı kalınarak yapılmış tercümesi, romanın havasını anlamamızda, en büyük paya sahip olan şey.
“İnci Sokağı”, bütün iyi metinler gibi bittikten sonra kafanızda kendi fotoğrafını bırakıyor. Hayatın ümitli bir şey olduğunu, sürdüğünü ve herkesin mücadelesinin, aslında insanlığı sürdüren yegâne şey olduğunu gayet sade ve heyecanlı bir dille anlatıyor. Bazılarına iddialı gibi görünse  ve kronoloji beni yalanlasa da  “İnci Sokağı’nın” , “Şibumi’nin” felsefî ve edebî öncülü sayılabileceğini düşünüyorum. Çünkü aynı edebi dünyanın iki eserinden “İnci Sokağı’nda” yazar, "Şibumi’nin" süper kahramanının gerçek kökenlerini adeta ortaya çıkarır. Düştükçe her seferinde ayağa kalmayı başaran çocuk kahramanıyla “İnci Sokağı” bize kurulmuş bir hayal kahramanının  gerçek portresini sunar gibidir.

“İnci Sokağı”  edebî  ağırlığı ve damağımızda bıraktığı, cidden asil lezzetiyle kütüphanede bulundurmaktan gurur duyulacak bir kitap…


12 Ağustos 2011 Cuma

Ölü Ruhlar Ormanı: Grangé’den Beklenmeyen Bir Hayal Kırıklığı

Grangé gerçekten iyi çalışan,  romanlarında sayısız bilgi de sunan, kurguyu ince ince işleyen  bir yazardır.

Romanlarının olmazsa olmazı  “fantastik kötülük gruplarıdır”.

“Ölü Ruhlar Ormanı’nda”  bu trüğü terk ediyor ve roman beklenmedik şekilde çözülüp dağılıyor.

Roman yazarın kurmacada yaşadığı ciddi bir kararsızlığın ürünü gibi görünüyor.  Yazar olayları hangi mecraya sokacağına  bir türlü karar veremiyor ve öykü  son derece yavan bir sürprizle bitiyor.

Bu açıdan bütün kitaplarını okumuş bir okuru olarak en fazla sıkıldığım kitabı olduğunu söylemeliyim. Bildiği yoldan şaşıp da işi sadece egzotizm ile halletmeye çalışarak sadece gezi dergiciliği yapmış oluyor.

Psikanaliz unsurları  bilgi sunumu açısından zayıf olduğu kadar, romanla ilişkilendirilmesi yönünden de  başarısız.  

Kadın bir kahramanın tahlili kesinlikle havada kalmış. İş kadınlara gelince kimsenin bilmediği lüks markalar hakkındaki malûmat saçmak pek de bir çözüm olmuyor, bu bir. İkincisi kadın cinselliğiyle ilgili empati geliştirme çabaları romanın psikolojik temellerini zayıflatıyor ve metni gülünç bir hale getiriyor. Kahraman seçiminde iyi yaptığı işi bırakması kesinlikle isabetsiz olmuş ve romanın tadını kaçırmış.

Daha ilk sayfalarda o kadar sıkıldım ki sırf yazara duyduğum sadakatten dolayı  romanı bitirdim. Ayrıca sanki 60’ların başında Küba’ya  füze yerleştiren ve Amerika kıtasında her işin içine ajanlarını sokan Sosyalist blok hiç var olmamış gibi ham solculuk yapması da ağır yağlı bir ideolojik  yemek gibi mide bulandırıyor.

Her yıl bir roman  yazan Grangé’nin ilk şişirilmiş işi değil elbette bu… “Leyleklerin Uçuşu” da bir o kadar hava kabarcıklıydı ama en azından  yazarın yarattığı dünyayı sürdürüyordu.

Romanın bir diğer özelliği,  Grangé’nin bölüm bitişlerinde çarpıcı sonları tercih etmek yerine şairliğe soyunmuş olması. Bu denemeler romanı daha çekici ve okunur kılmıyor ne yazık ki. Orta ve Güney Amerika ile ilgili  romantik, sosyalist ve mübalâğalı tasvirleri de  bir noktada  bütün imgelerin bir  sis bulutu içinde çamurlaşmasına yol açıyor.

Hasıl-ı kelâm: Grangé’yi yeni okuyacaklar için “Ölü Ruhlar Ormanı” kesinlikle iyi bir başlangıç değil.



4 Ağustos 2011 Perşembe

Koloni


 Bazen sadece kitap eleştirisi yapmak istiyorum. Memleketin ahvaline endişelenip durmakla bir yere varılmıyor.  Halbuki hemen hemen her kitap kafamda belli bir imge lekesi bırakıp gidiyor. “Hemen hemen” diyorum, çünkü bazılarını unutmak için hızla hafızamın çöplüğüne yolluyorum.

“Koloni’ye” gelecek olursak… Sabırsızlıkla  sonucu söylemeliyim ki “Taş Meclisi’nden” bu yana  Grangé’nin en sevdiğim kitabı.

Peki ama neden böyle? Filmleri çevrilen “Kurtlar İmparatorluğu”, “Kızıl nehirler” de güçlü kitapları değil miydi yazarın?

Belki  zayıflamış hafızamdaki silikleşmiş lekeleri belki…  Bilemiyorum ama “Koloni”   tek kelimeyle dopdolu bir kitap. Peki ama hangi anlamda dopdolu? Şüphesiz  bir çok satanlar  edebiyatı için dopdolu. Çok satanları bedaatle birleştiremeyenlerin çoğunluk teşkil ettiğini söyleyebilirim herhalde? Onlara sadece akıllarına gelen en uçuk şeyleri akıllarına geliverdiği gibi yazdıklarında neden Sherlock Holmes olmadığını sormak isterdim.

Kitabın zayıf yanı, daha ilk sayfalarda Türk okurlarının pek çoğunda mide bulantısı yaratacak bir tarihsel Ermenicilik dalkavukluğu yapması. Allah’tan bu yaranma çabaları,  o ilk sayfalarda kalıyor da sabredenlerimiz  cidden değerli bir maceraya devam edebiliyor.

Grangée “Koloni”de her biri bağımsız birer  kısa öykü sayılabilecek  bölümlerle çalışmış. Bu bağımsız bölümlerin her biri, kesinlikle çarpıcı sonlarla bitiyor. Çarpıcı sonlar, kısa ve  çarpıcı cümlelerden oluşuyor.

Grangé kaynakların Ermeni  yırtıcılığından ibaret olmadığı yakın tarih dışında iyi bir araştırmacı. Bunun yanında, Fransa’yı doğrudan ilgilendiren yakın tarih unsurlarını, kurmacasına  çok güzel  yerleştirmiş, gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği, eklemlendiği enfes bir bütünlük yaratmış.  Öykünün ana karakterleri dışındakiler,  bu bütünün içinde kayan yıldızlar gibi karanlığı bir anlığına  yarıp sonra  kayboluyorlar.  Her “egzotik” toplulukta”  yaşatılan o “  eşsiz güçlülük”  duygusunu sürekli okşayıp duruyor, Ermeni bir kahraman seçerek.

Toplumsal açıdan belki bilerek belki bilmeden “etnik ırkçılığa” güzel bir kuş bakışı analiz getiriyor Grangé…  kaybolmuşluk ve köksüzlük duygusunun  yol açtığı mensubiyet açlığını, kaybolmuş bir askeri, bir kabile ilkelliğinin ritüellerine sığındırarak incelikle ortaya koyuyor.  “Kendinden başkasına” bir isim vermek (Ermeniler “odar” dermiş) geleneğinin “etnik bilincin” içindeki yerine değiniyor ve böylece gerilimi etnik ırkçılığın   doğasındaki ötekileştiricilikle sürekli besliyor.

Olayları takip edilebilir bir biçimde “montajlıyor” ve bu da belki onun  neden çok sattığını gösteriyor. Çünkü kafamızda kolaylıkla izlendikleri için sinematografik bir bütünlük  haline gelen imgeler yaratabiliyor. Bu kurguya soktuğu her bir film karesi kesinlikle sert ve  mükemmel birer “bütünlüklü” parça.  Sanırım bu yüzden kitapları hemen filmleştirilebiliyor ama şurası bir gerçek ki maalesef filmleri  kitaplarındaki  imgesel zenginliği  yansıtmakta o kadar başarılı olamıyor. Grangé filmleriyle değil, kitaplarıyla akılda kalan bir yazar.

Bu açıdan o, hem bir kurmaca hem bir kurgu ustası.

“Koloni”  belli bir olay çekirdeğinden filizlenip dallanıp budaklanan ve  en nihayetinde sizi düşme korkusu yaşadığınız tepe dallarına doğru  hızla büyüyerek sürükleyen bir  ağaç gibi.

Okumanızı kesinlikle öneriyorum.




2 Temmuz 2011 Cumartesi

Şeytanın Labirenti

Satsın istiyorsan  şeytanı  kendine ortak et. Bir de şifre bulsan, fena olmaz.

Davinci Şifresi’nin edebiyat dünyasına hediyesi belki de bu iki cümleyle özetlenebilir. Şüphesiz Davinci Şifresi bir  exorcist  metni değildi ama Katolik ilâhiyatının  ticarî kullanımının önünü çok hızlı açmıştı, diyebiliriz.

Şeytanın  Labirenti de bu açıdan, yoğun ikonografik öğeler içeren Katolik Hıristiyanlığın  tarihinin bir ucundan yapışıp yazarın  bilgisinin ve yeteneğinin el verdiğince kurguladığı entrikalara yedirilmiş ortalama bir çok satan.
 Kitabın  New York Times   çok satan listesinde yer almış olması okuyucuyu kandırmamalı. Çünkü çok satanların, Stephen KİNG, Dean R.KOONTZ,  Jean Christophe GRANGÉ,  Glen MEADE gibi ustalarının yanında John SAUL cidden çok sönük kalıyor.

Bunun en büyük sebebi,  öykünün kurmacasının  zayıf olması. Kurmaca, öykünün üzerine inşa edildiği  genel entrikal  yapının malzemesidir.  Ne gibi bir olay hayal ettiğiniz kurmacadır. Bir şeytan çıkarma ayini hayal ediyorsanız bu bir tür şeytan çıkarma sote yamak istemek gibidir.  Sote yapmakla kızartma yapmanın malzemeleri farklıdır.

Kurgudan fakı şudur ki kurgu, var olan parçaların eklemlendirilme, iskeletlendirilme şeklidir. Yani montajdır. Kurmaca ise  kurguyu meydana getiren parçaları yaratmak veya ortaya çıkarmak veya  var olanlar arasından seçmek işidir.

Kurguda, hayal ettiğiniz konu ile ilgili  seçtiğiniz kurmaca öğelerini en iyi, en çarpıcı şekilde bir araya getiremeye uğraşırsınız. Aynı malzemeyle aynı yemeği yapanların farklı lezzetlere ulaşmalarının sırrı budur.

İşte bu açıdan Şeytan labirenti öncelikle seçtiği zayıf kurmaca malzemesi ile zayıf düşüyor.

Bu temel zaafiyetine rağmen Şeytanın Labirenti, hâlâ hayal gücü sinemasından zevk alanlar için  iyi bir eğlencelik sayılabilir. Tatilde  “tatil kitabını” yanından ayırmayan çalışkan okurlar için ölü zamanlarını değerlendirmek için birebir.

2 Ağustos 2009 Pazar

Zar Adam

Psikiyatristlerin roman yazmasını ilginç bulanlar çok herhalde… Bir Irwin Yalom çılgınlığı söz konusu olduğuna göre…

Bu yazarların yazarlıkları hakkında hep önyargılı oldum.

Çünkü hastalarının mahremiyetini teşhir etme dürtüsü ile vaka dosyalarını roman diye bize yutturmaya kalkmaları gerçekten berbat bir zavallılık…

“Biz doktoruz hem beste yapar, hem resim yapar, hem hasta bakar hem roman yazarız! Entelektüellerin Tanrısıyız!” tarzı o bildik doktor egosunun acemiceden de öte bir dışavurumu.

“Dışavurum” kelimesi de aslında sadece resmiyet ve nezaket kaygısıyla kullanıldı. Çünkü yarısına gelmeden bıraktığım ve midemi bulandıran “Zar Adam” bir kusmuktan farksız.

“Mesleğine inancını yitirmiş doktor” merkezi etrafında dönen anlatının tek ilginç yanı da bu.

Hayatın bir “anlamsızlık” olduğunu keşfederek aydınlanan doktorumuz elindeki zarlara göre yaşıyor.

Bunun okuyucuda bir heyecan ve gerilim yaratacağı düşünülmüş herhalde. Bir sonraki adımda o herkesten üstün, her şeyi bilen, bütün mesleklerin üstündeki adamın bile kendisini nasıl akıntıya bıraktığına bakarak dehşete düşeceğimiz sanılmış herhalde?

“İyi ve kötü yoktur, yalnızca dürtüler vardır!” tarzındaki salakça ve Freudyen bir nihilizmle durmadan kendi sıkıntılarını bize de bulaştırmaya çalışıyor yazar. Sanırım ciddi bir tatminsizlik içinde…, Kendi camiasına göre meslek üstü sayılan mesleğine rağmen kaldıramadığı bir aşağılık kompleksine bizi ortak etmeye uğraşıyor.

Bir doktorun size aklınızın, iradenizin, kısacası ahlâkınızın olmadığını söylemesi aslında düpedüz sapıklık ve ihanet… Bu, insan varoluşuna açık bir saygısızlık.

“Çok satan” sınıfında bu tip bayağılıklar epey tutuluyor gibi görünüyor.

İçinde ciddi bir gerilim bulacağımı sanarak almıştım. Beş para etmez, fotokopi olarak bile okumanızı tavsiye etmem.

Bu arada psikiyatrların ne yazdıklarını da öğrenmiş olduk Irwin Yalom’un da neden okunmaması gerektiğini anladık.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Atlas Vazgeçti



İnsan aklının küçümsendiği, mutlaksızlığın korkuların, ve ahlâksızlığın merkezi haline getirildiği bir çağda insanlığın cesur ve yılmaz bir müdafaasıdır “Atlas Vazgeçti”.
İnsanı tavizsiz şekilde ortaya koyar Ayn Rand.
İnsanı akıcı, omurgasız ve bulanık bir primat olarak göstermeye çalışan modern alaycı nihilizme adamakıllı bir başkaldırıdır.



İnsan varoluşunun, amaç, değer ve ahlâkla kopmaz ilişkisini muhteşem bir şekilde ortaya koyar. Ahlâkın, uyulması imkânsız bir teorik lüks olmadığını çarpıcı şekilde gösterir.
Bu açıdan “Atlas Vazgeçti” gayet kapsamlı bir felsefe kitabıdır.
Hayatın ciddi ve değerli bir şey olduğunu hatırlatır bize.



Amaçlılık ve hak etmek onun temel fikridir. Amaçsız zevkten ve hak edilmemiş lüksten nefret eder.
Bu açıdan zevkin belki de en akılcı ve etik müdafaasını yapar.



Atlas Vazgeçti’yi, yayınlandığı 2003’ten beri altı defa okumuşum, yani yılda bir kere.
Çünkü ne zaman okusam bana ümit vermiştir. Aklımın, ne idüğü belirsiz bir kolektif akıl havuzunda çalkalanan bir yosun olmadığını bana öğretmiştir. Kafamdaki ideale göre yaratmanın önemini göstermiştir.



Düşünmekten asla vazgeçmemek gerektiğini öğretmiştir.
Tercih etmek cesaretinin bir lüks değil, her şeyden önce ahlâkî bir gereklilik olduğunu anlatmıştır.



Tercihler, bizi farklı sonuçlara götürüyorsa bu bize iki şeyi anlatır:
Tercih etmemek durumu da bir tercihtir ama sonuçlardan kaçınamayız.
Farklı sonuçlardan bahsetmemiz her şeyin farklılığının bir delilidir.



Meselâ sözde quantumu kullanarak, şeylerin farklılığını çürütmeye çalışan felsefelerin, Marksizmin diyalektik bulanıklığıyla beraber sebep olacakları etik yıkımı en güzel şekilde “Atlas Vazgeçti”yi okuyarak görebilirsiniz.



İnsanın durumlarını, onun kararları dışında bir başka etkene atfettiğinizde ortada ne ahlâk kalır ne de var oluş. Çünkü bu ikisi insan için alında aynı şeylerdir.





Kendi kuralları olan ve ancak Marx tarafından anlaşılabilen bu kurallar ile insanı yöneten bir tarih ile insana hiçbir yer vermeyen Tanrı anlayışlarını yerden yere vurur. Her ikisinin ortak noktasında, somut olarak ortaya çıkan sözde bir kollektivitenin zorbalığını gayet akıcı, doğal bir öykülemeyle ortaya koyar.



“Ben kim oluyorum ki bileyim?” diyen insanın aslında” Ben kim oluyorum ki yaşayayım!” dediğini bize en çıplak ve çarpıcı şekilde anlatır.



“Atlas Vazgeçti” muhafazakâr insanlarımızı sırf batı karşıtı olmakla yakaladığını düşünen ama batı rölativizminin kötü kopyası olan Marksist kökenli basit yerli felsefi romanlardan çok daha derin ve gerçek bir felsefî romandır.



Romanın idealizmi, bizi felsefi sahada ne kadar göz kamaştırıcı ise, tasvirlerde de bir o kadar amatörcedir aslında… Bütün kahramanlar yakışıklı, güzel ve Yunan heykelleri gibidir. Aslına bakılırsa, bilinçli ve karakterli insanların yüzlerine bu durumun yansıdığı bir hakikattir. Ama bunun aynı zamanda fizikî bir durum olması, kötülerin istisnasız birer Quasimodo olması bizi gülümsetir. Gene de bu, romanın akıcılığını ve çarpıcılığını bozmaz. Kötülüğün ete, kemiğe büründürülmesidir bu.



“Atlas Vazgeçti” Marksizmin belirsizlikler sarmalındaki sayısız terimden biri olan “üretici gücün” aslında ne olduğunu net bir şekilde gösterir. O ne tarih tarafından yönlendirilen amele birlikleri ne de toplumdur. O, belli bir amaca yönelmiş hür insan aklından başka bir şey değildir. Ve akılla zorbalık asla bir arada bulunamaz.



İnsan olmanın romantik bir imkânsızlık olduğuna ısrarla inandırılmaya çalışıldığınız günümüzde, size var oluşunuzun önemini anlatacak, size karamsarlığın, ümitsizliğin ve kötülüğün mutlak olmadığını anlatacak enfes bir kitaptır “Atlas Vazgeçti”!