tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2019 Cuma

Tarih Öyle Mi Olsun Böyle Mi Olsun?



halil inalcık ve tarih felsefesi ile ilgili görsel sonucu
İlber Ortaylı’nın otoritesinden sonra tarihçilerde bir popülarite  ve bilgiçlik yarışı başladı sanki. Her kanal “uzman bir tarihçi” çıkararak gerçeği bulmak dahası ona hükmetmek derdinde.

Ayşe Hür, Mustafa Armağan gibi isimler bildiklerimizin aslında yanlış olduğunu, “tarih Tanrısının” o eşsiz ve objektif bilgisiyle göstermeğe çalışıyor.

Tarihle ilgili iki sorun var.

Bunlardan birincisi, tarihe kaynaklık eden metinlerin ve eserlerin kökenleri… Kısaca tarihi kimin yazdığı veya oluşturduğu . Tarihçiler “güvenilir” saydıkları bilgi kaynaklarına bakarak geçmişle bugünün ilgisini kurmağa çalışan insanlar.

Tam da bu noktada İlber Hoca’nın “Tarihi devletler yazar.” Sözü aklımıza geliyor. Neden böyle? Çünkü toplumsal olaylara dair en doğrudan bilgiye devletler sahiptir. Belli bir tarihteki  buğday rekoltesinden, vatandaşların toplam gelirlerine kadar pek çok bilgi ancak devlet otoritesince derlenebilir ve kaydedilebilir. İşte sorun da burada başlıyor: Devletler objektif, tarafsız bilgi kaydedicileri midir?

Böyle olduklarını söylemek pek de mümkün değil. Çünkü her devlet belli bir toplumsal yapıya dayanır. Toplumsal yapılar  da  hayata cevap veriş biçimi (kültür), teknoloji, her ikisinin birleşimi  olan medeniyet ve daha da önemlisi algılama biçimiyle birbirlerinden yarılır. Dolayısıyla bu toplumların meydana getirdikleri “devletler” de bütün bunlara bağlı olarak oluşur. Sözgelimi kültürel yapısı basit/animal, teknolojisi düşük, algılama biçimi içe kapanmacı bir toplumsal yapıdan bugün anladığımız ve örnek aldığımız bir liberal demokrasinin çıkması mümkün değildir.

Hal böyle olunca tarihçilerin sürekli allamelik ederek   bilebildikleri kaynaklarla sidik yarıştırmalarının bir anlamı olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü en tartışılmaz  sayılabilecek bir takım sayısal verilerde bile savaşların tarafları arasında ciddi tutarsızlıklar olduğuna her gün şahit oluyoruz.

Tarih disiplinin “kaynak eksenli”  sorunu bu.

Ama tarihin asıl sorunu, “yorumlayıcı eksenli” malumat sorunu. Kaynaklar kendi başlarına hiçbir anlam ifade etmezler. Bu kaynakların “bir şeylere işaret ettiklerini” söyleyenler tarihçilerdir. Demek ki tarihçinin esas işi anlam oluşturmaktır. Aksi takdirde olayların kayıtlarını ortaya dökerek yalnızca bir çamaşır sepetini salonun ortasına boşaltmış olurlar.

İş gelip bu anlamlandırma sürecine dayanıyor. Çünkü  aynı olaylara dair farklı kaynaklardan kaçınılmaz olarak  gelen  bilgilerin neden farklı olduklarını anlamak da tarihçinin işi. Aksi takdirde  tarih kaynaklarla sürdürülen bir sidik yarışı haline gelir. Sözgelimi Türk’lerin güneye  inmelerini engelleyen Çin Seddi’nin sahiplerinin “ Türk’lerle savaştık ama olayları tarafsızlıkla kaydetmezsek gelecek nesillere ayıp olur..” gibi bir endişeleri acaba var mıydı? Yoksa kayıtlarına  bir Türk önyargısı mı damga vuruyordu? İşte bunun neden ve nasıl olduğunu anlamazsak “gerçeğe” yaklaşamayız.

Oysa bugün tarihçilerin çoğunun anladığım kadarıyla gerçekle ilgisi yok. Tarih Türkiye’de ideolojik kamplaşmanın,  Kürtçüler için etnik asabiyetin, dinciler için Türk ve Atatürk düşmanlığının meşrulaştırıcısı bir kayıt kültünden ibaret.

Dolayısıyla da ağzını açan tarihçi “Ama falanca da böyle diyor, n’aber?” gibisinden muarızına allamelik taslamak dışında pek bir şey yapmıyor.

Tarihi kaynaklarda rastlanan öznellik  tarih yorumculuğunda da ortaya çıkıyor. Böylece   amaçsal bir kaynak derleyiciliğinin yanı sıra amaçsal bir yorumculuk durumu da ortaya çıkıyor. Burada  da titrler ve unvanlar  söz konusu “bilginin” dokunulmazlık kalkanı işlevini görüyorlar.

Peki ama tam tarafsız, adil ve adeta melek bir tarih yorumcusu diye bir şey var mıdır?

Düşünce namusuna sahip tarih yorumcuları elbette var. Kaldı ki “düşünce namusundan” kastımız ne olabilir? “Düşünce namusundan” kastımız, belki  kendi toplumsal önyargılarına rağmen “düşmanın” varlığına saygı göstermek olabilir.  Bunun dışında ve ötesinde çatışmaları tam bir tarafsızlıkla ele almak mümkün müdür? Meselâ savaş başlatıcı  Nazi rejiminin “düşünce namusuyla” meşruiyetinin ispatlanması  mümkün olabilir mi?

halil inalcık ve tarih felsefesi ile ilgili görsel sonucu “ Tam tarafsız bir tarih yorumundan herhangi bir anlam çıkarılabilir mi?” tarihçiler buna “ Tarihin işi anlamlandırmak değildir, ortaya koymaktır.”  diye cevap verirlerse onlara o halde neden durmaksızın her gece  bir televizyon kanalında, kanal politikalarına  uygun tarihsel yargılar sunduklarını sormak isterim. Tarih daima elindeki delillere göre ortaya bir hüküm koyar ki bu hüküm de mensup olunan ulusun dağarcığına bir anlam bakiyesi olarak katılır.

Bundan dolayıdır ki Viyana kuşatmaları Avrupalıların heykellerinde ezilen yeniçeriyle temsil edilirken hiçbir tarihçi “düşünce namusu” ile hareket ederek meselâ “ Ama Türklerin de yayılmağa ve fethetmeğe hakkı yok muydu?” falan demez.

Nasıl kaynak oluşturucu, kaynak yaratıcı toplumlar kaynakları kaçınılmaz olarak kendi parmak izleriyle yaratıyorlarsa kaynak anlamlandırıcısı tarihçiler de bu anlamları  kendi bilinçlerine göre meydana getirirler. Sözgelimi Marksist bir okuryazar için Türk tarihi, ancak resmi tarihten ve Türk yanlısı bir kayıttan ibarettir. O, tarihi ancak sınıfsal mücadelelerin bir kaydı olarak görecektir. Herhangi bir Kürtçü için  tarih, ezen Türk’lerin silmeğe çalıştığı sözde bir  Kürdistan İmparatorluğu kaydından ibarettir. Bir şeriatçı için tarih, Arap’ların dini yaymak için giriştikleri fetihlerin kayıtlarından ve asr-ı saadet menkıbelerinden ibarettir.

Bundan dolayıdır ki Türk düşmanlığı  tarihin   sözde kaynaklı  tarafsızlığına dayanarak Türk adına ve tarihine sürekli saldırmakta ve onu tahkir etmektedir.

Bundan da dolayıdır ki kaynaklara aşinalıkta rekabete girişmenin ulusun bilgi dağarcığına, anlamlandırma yeteneğine herhangi bir katkısı olmaz. Bu, ancak tarihçi egolarını tatmin eder.

Tarihçilerin sürekli  kendi gerçeklerini birbirleriyle yarıştırması ne gerçeği anlamamız sağlıyor ne de Türk çocuklarına sağlam bir varoluşsal anlam…



1 Ağustos 2016 Pazartesi

Millî Kimlik Sorunumuz


Kimlik varoluşun ifadesidir. Varoluş insanın bilincidir. Bilinç kaybında, insanda  hayata dair hiçbir irade ve  istek kalmaz.

Siyaset  bu yüzden, ancak belli bir kimliğe sahip insanlar arasında yürütülebilen bir “belirleyicilik” işidir. Bu belirleyicilik, ekonomik  telâkkiden,  kültürel bakışlara kadar bir  dizi farklılığın  rekabeti sonucu elde edilir.

Siyasete bu bakış, ancak belli bir varoluşsal uzlaşma sergilemiş ve belli bir uygarlık düzeyine ulaşmış toplumlar için geçerlidir. Büyük bir toplumu ilgilendiren siyaset ancak büyük bir toplum haline gelebilmiş insanlar arasında anlamlı olacaktır.

Kabilelerin gönülsüz beraberliğinden müteşekkil bir büyük toplumda bütün kabileler adına  bir belirleyicilik sergilemek imkânsız olacaktır.

Bu durumda karşımıza “Nasıl bir toplum?” sorusu çıkacaktır. Böylesi bir toplum ancak, “değerleri” , menfaatlerden daha anlamlı bulan, kan beraberliğinden öte bir  değer ve kültür beraberliğini anlayabilmiş bir toplum olacaktır. Bu nitelikleri haiz toplumlar ancak uluslaşabilmiş toplumlardır.

Türkiye Türk toplumunun şu an en önemli sıkıntısı kimlik problemidir. Açıktır ki iktidar sahiplerinden etnik ırkçılara kadar kalabalık bir grup için Türk kimliği kavranamayacak kadar büyük ve bu yüzden yok edilmesi gereken bir olgudur. Siyasal İslamcılar ve Kürtçüler “kabile” ötesi bir  toplumsal uzlaşmayı ne yazık ki kavrayamamaktadır.

Vatansız liberaller, “ metodolojik birey” kabulünün kimliksiz bir insan varoluşunu mümkün kıldığı gibi bir aptallıkla Türk kimliğine yönelik saldırıları meşrulaştırmışlardır. Buradaki “vatansız” sıfatı milliyetçi açıdan  açık bir  tahkirken liberaller açısından anlamsızdır. Çünkü onlar için “vatan” zaten anlamsız  ve saldırganca bir kavramdır. Oysa aynı liberaller Türk dışındaki ulusaltı toplulukların “kimlik” probleminin bir tür iç savaş ve bağımsızlık  sorunu haline getirilmesine  sessiz kalmışlardır.

Kimlik sorunu, toplumsal gelişmişlikten ayrı düşünülemez. Toplumsal gelişmişlikse bir teknolojik ilerlemeden apayrı ve bunu çok daha aşan bir problemdir. Meselâ  en son teknolojiyi peşin parayla satın alabilen Arap kabileleri, toplumsal açıdan son derece geridirler.

Uluslaşmış toplumların kimliklenmelerinde, tarihsel  derinlik ve gelenek sürekliliği önemli yer tutar. Bu yüzdendir ki  Türk düşmanı siyasal İslamcılar ve Kürtçüler, liberallerin  ve sosyalistlerin desteğiyle sürekli tarihimizi yalanlamaya ve aşağılamaya çalışmaktadırlar.

Siyasal İslamcılar meselâ  geleneksel din uygulamalarımızı, “kültürel bir sapma” olarak görerek bizi bu yüzden Araplaştırmaya çalışmaktadır. Bu anlayış maalesef Türk İslamcı  ana akım siyasal milliyetçilik tarafından da paylaşılıyor. “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın!” saçmalığı bu sapmanın en berbat tezahürüdür.

Türk kimliği,  din üzerinden Arap kodlarıyla sulandırılırken Kürt etnisitesinin propagandalarıyla da  yavaş yavaş yok ediliyor.

Peki ama kurumların hâlâ ayakta durmasını nasıl açıklamalıyız o halde?

Kurumlarımız birer birer yıkılıyor ve bu büyük devletin büyük çöküşündeki yavaşlığı ne yazık ki Türkiye’yi yöneten kabile idrak edemiyor. Çünkü kimlik kabulünün beyinlerine çizdiği sınır, idraklerini öyle daraltıyor ki  dağarcıkları ulus olmanın gereklerini  barındıramıyor.

Türkiye yakın gelecekte Arap bile olamayacak ve muhtemelen fiilen Kürt etnik terörüne boyun eğdirilmiş bir kimliksiz kitle cumhuriyeti olmaya adım adım itiliyor.


10 Şubat 2016 Çarşamba

Ben Tarihin Peşindeyim Tarih Filmden Kaçar Gider


Türk Ocakları, tarihî filmlerde ve dizilerde,  kurgu, gerçek ilişkisinden bahseden bir panel düzenlemiş.

Adı da ilginç: “Film Dizi ve Tarih: Kurgu ve Gerçek”

Türk Ocakları aslında ilginç sayılabilecek bir konuda  panel düzenleyerek iyi bir iş yapmış.

Panelistleri de milliyetçi camiada tanınan isimlerden seçerek kendince bir cazibe yakalamış.

Buna karşılık panel haberindeki özete şöyle bir göz atınca  bazı şeyleri eleştirmemek ne yazık ki mümkün değil.

Dört konuşmacının  ilki, dizilerde ve filmlerde  “Tarihî gerçeklerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmemesi gerektiği”   konusunu dile getirmiş. Yani? O kadar… Panel başkanı değerli hocamızın “Tarih, dizlerden öğrenilecek bir şey değildir.” uyarısı da  bu şekilde güme gitmiş. İlk konuşmacının  sinemaya ya da  görsel sanatlara ilgisi nedir bilemiyorum. Meselâ “Cennetin Krallığı” adlı filmde Selâhattin Eyyubi’nin Kudüs’ü geri alışı “tarihi bir gerçek” olarak ortaya konur  ama orada ancak “mert  denebilecek bir düşman” olarak gösterilir. Neden? Çünkü “Cennetin Krallığı’ında”  Üçüncü Haçlı Seferi’ni anlatanlar Hristiyanlardır. Bu da bizi şunu göstermiyor mu? “Tarih, gerçeğin algılanışlarından yalnızca biridir…” Burada asıl vurgulanması gereken nokta “Gerçeklere bağlı kalınmasından” da öte gerçeklere “Türk olarak nasıl bakmamız” gerektiği olmalıydı belki de.

İkinci konuşmacı, dizilerde milliyetçilerin kaba insanlar olarak gösterildiklerinden şikâyet etmiş. Bu pilav aslında epey su kaldırır ama… Dizilerde gösterilen  “ülkücü gençlik” profilinin toplumsal tabanı, kültürel kaynakları ve özellikle ideolojik yönlendirilmesi  milliyetçiler tarafından bugüne kadar dürüstçe ve korkusuzca ele alınmış ve eleştirilmiş midir? Hiç sanmıyorum. Ülkücülüğün, lâikliğin daha güçlü olduğu, toplumun nispete çok daha uygarca yaşadığı ’80 öncesi dönemi ile toplumun “merkez sağ” tarafından dincileştirildiği, dinciliğin devlete bilhassa egemen kılındığı ANAP dönemdeki değişimi  bugüne kadar mukayese edilmiş midir ki dizlerde “milliyetçilerin kaba” insanlar olarak gösterilmesinden  şikâyet edilmektedir. Daha da önemlisi milliyetçi olarak nitelenebilecek “film zanaatkârları” yetiştirmek konusu, milliyetçiliğin bir derdi olmuş mudur ki bu gün film endüstrisinin  milliyetçiliğe bakışından şikâyet ediliyor? Kimse kızmasın ama milliyetçilerin çoğu, cahil ve kaba olmayı “halk çocuğu” olmanın gereği olarak addetmiştir.

Üçüncü konuşmacı dizi sektöründe dünya ikincisi olduğumuzdan bahsetmiş. Bununla nereye vardığını  şahsen ben anlayamadım, dinleyicilerin de bir şey anladığını şahsen sanmıyorum.

Konuşmacılardan şahsen de tanıdığım  değerli hocamız Tufan Gündüz, filmlerdeki “çatışma unsurundan” bahsetmiş. Dört konuşmacı içinde, bahsedilen konuya kuramsal olarak en yakın düşen de o olmuş zaten. Senaryonun ancak bir çatışma/çelişki ile ortaya çıkabileceğini söyleyerek panelin en kuramsal  bildirisini sunmuş. Onun bildirisinin zayıf yanı ise bunun ticari beklentiyle ilişkisini kurmak olmuş.  İş seyirci ilgisine vs  geldiğinde  “Seyirci çatışma sever”  gibi bir izah, bana göre  titrleri hepimizi titreten  bilim insanlarından beklenenden çok daha sıradan bir izah olmuş.


Sorun, panelistlerin uzman oldukları konunun felsefesinden hiç bahsetmemeleri, muhtemelen tarih felsefesini hiç umursamamaları. Bana göre temel eksiklik bu.

İkinci eksiklik,  konuşmalardan edindiğim izlenim ve  yıllara dayanan şahsi gözlemlerimden öğrendiğim kadarıyla   konuşmacıların hiç birinin,  ciddi ( hadi “akademik”  deyip de işi iyice ağırlaştırmayalım)bir  sinema alışkanlığının, merakının olmaması. Halbuki böyle bir panelde en az bir konuşmacının çeşitli tarihi filmlerden bahsetmesini arzu ederdim. Tufan Hoca’nın “Kara Murat” filmlerinden bahsetmesi,  artık “kahve muhabbeti” seviyesindeki her sohbetin sıradan örneği olduğu için Burdurluca söyleyecek olursak “saylanmaz”.

Panel haberini okuduğumda,  Sakarya’da Kara Fuatla  herhangi bir çayevinde oturduğumuzda konuştuklarımızdan fazlasını maalesef göremedim.  Tarihî filmlere hele tarihçi akademisyenlerin bakışının bu denli sıradan oluşunu görünce “Milliyetçiler neden kaba insanlar olarak görülüyor, gösteriliyor!” şikâyetine de gülmedim değil. Elbette panelist hocalarımızın beyefendiliklerinden hiçbir şüphemiz yok.

 Seyrettiği son film hakkında, iki satır karalama alışkanlığını hâlâ edinmemiş milliyetçi camianın, tarihin anlatımında bir yerinin olmaması, şaşılacak bir iş değil.







13 Ocak 2014 Pazartesi

Kim Kimi İkna Etmelidir?


Etnik ırkçılıkla  ilgili en önemli problem etnik ırkçılığın bir ikna metodunun olmayışıdır.

Etnik ırkçılık asla sizi kendine özgü bir bilgi  yönetmiyle ikna etmeye çalışmaz. Çünkü içten içe aslında bir bilgiye dayanmadığını bilmektedir.

Etnik ırkçılık  kitle psikolojiisinin en ilkel halidir. Kendini ancak belli bir kitle  ile tanımlayabilen  insanın “bilgi “adına söyleyebildiği tek şeydir.

Burada “etnik” terimini “dönüştürücü ve büyük kültür sahibi olmayan, geleneklerinde ve  kültüründe çeşitlilik barındırmayan, millet altı küçük topluluklar” anlamında kullandığımızı belirtmeliyiz.

Irk etnik topluluklarda aynılığın en somut  delillendiricisi olarak görülür. Bundan dolayıdır ki millî devletlere yönelik her etnik saldırı, meşruiyet gerekçesi olarak mutlaka ırka dayanır. Nitekim Kürt etnik ırkçılığının Süleyman Nazif ve Ziya Gökalp’i “ırkı Kürt olup da Türk’e hizmet eden” hainler olarak görmeleri bundandır. Etnik bilinç, ırksal veya soya dayalı aynılık dışında, “ iradi bir benzeşme”  kavramını algılayamaz.

Bundan dolayıdır ki etnik ırkçılık “ikna” metodunu da algılayamaz.

Şüphesiz milletlerin oluşumundaki siyasi birliklerde savaş önemli bir araç olmuştur. Fakat sağlanan birliğin devamında insanlarda yaratılan emniyet ve adalet duygusu ve bu duygunun beslediği “kanaatler” olmasaydı insanlar bir arada kalmaya ikna edilemezlerdi.

Peki bugün çoğu ağa olan Kürt etnik ırkçısı feodalizm artıklarının böyle bir oluşumu anlayabilmeleri, algılayabilmeleri mümkün müdür? Elbette değildir.

Bundan dolayı onlara ne kadar akılcı,  ikna edici izahlar, deliller sunarsak sunalım, onlar kendilerinin temel “politikası” olarak uzlaşmazlığı ve şiddeti tercih etmektedirler.

Antropolojik anlamda ırk  fikrini çoktan geride bırakmış bir millete mensup olmanın kolaylığını ve gururunu bu yüzden ellerini tersiyle iterek renkleri ve kokularıyla birbirlerini tanıyan canlılar olarak yaşayıp devlet  kurabileceklerini sanmaktadırlar.  Onlar bu açıdan bir arada ancak birbirlerini yiyerek mutlak güç üstünlüğü ile yaşayan hayvan sürülerinin yaşayışını benimsemişlerdir. Aslanlar nasıl antiloplarla doğuştan gelen bir beslenme ilişkisi yaşıyorlarsa etnik ırkçılar da ancak “güçlü olan aşiretin hükmettiği bir etnik sürü yaşantısını” anlayabilmektedir.,

Onlara, bahsettikleri  toplumsal unsurlarla bir  ulusun yaratılamayacağını, şu devirden sonra etnik  bir düşünüş ve kültürle büyük ve dönüştürücü  bir kültür, koruyucu, kural koyucu ve ikna edici büyük bir sosyolojik yapı yaratılamayacağını, ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, kabile düzeyindeki bir algılayıştan kopmaya yanaşmaksızın, bir ulus olabileceklerini düşünmeye devam edeceklerdir.

Türkiye’nin  hâl-i hazırda temel sorunu, kimliklenme sıkıntısı yaşayan  kenar mahalle yığınlarının, bir şekilde elde ettikleri iktidar makamında, milletleşme anlayışını kavrayabilecek  medenî ve insanî idrakin bulunmamasıdır. Hal böyle olunca bu cahil kitle,  etnik ırkçılığın,  gerek mensubiyet gerekse düşman algısı yönünden kavranması kolay ilkelliğinin, gerçek olduğuna, kendini inandırmış vaziyettedir.

“Bu iş silâhla çözülmüyor!” cehaletinin, bu vatanın demokrasiyle elde edildiğini sanmak aptallığından başka bir şey olmadığını bu yüzden etnik ırkçılara ve d kenar mahalleli dinci seçmen kitlesine işte bu yüzden anlatamazsınız. Maalesef kenar mahalle kafalı dinci seçmen kitlesi, vatanın ve egemenliğin tartışmasız tekliğinin yalnız ve ancak savaş ile değiştirilebileceğini anlayamamakta buna karşılık etnik ırkçılığın silâha dayalı inadının geçerli ve tek makul ifade tarzı olduğunu düşünebilmektedir.

Bütün bu delillerden sonra şunu anlamaktayız: Türkiye’de hükümet acz içinde değildir, ihanet içindedir. Türkiye’de dinci iktidar, milletin vatanıyla bölünmez bütünlüğünü ve egemenliğini kabul etmek yerine etnik ırkçılığın hayvanî ilkelliğine boyun eğmekte, Türk Milletini de buna zorlamaktadır.

İşte bundan dolayıdır ki Türk Milleti’ne boyun eğdirdiği düşünülen silâhlı ihanet unsurları bir an önce son ferdine kadar yok edilmelidir. Aksi takdirde cahil dinci seçmeni Türk Milleti’nin etnik ırkçılığın hayvanî inadı, ilkelliği ve vahşeti karşında yenildiğini düşünecek ve zaten kendisine ait  odluğuna inanmadığı Türk vatanını eşkıyaya peşkeş çekmekte beis görmeyecektir.



8 Mart 2013 Cuma

Mısır Patlağı Bir Paul Auster Yazısı


 Paul AUSTER'ın "Yanılsamalar Kitabı'nı" yeni bitirdim sayılır.

 Kaderin yolunu tarihin kalemiyle çizdiren bir yapısı var sanki AUSTER'ın. Bu belki de içinde yetiştiği Yahudi kültürünün bir etkisidir.

Peki ama bunu yapıyor ve biz nasıl okuyabiliyoruz bu kadar rahatça?

Çünkü sanırım oldukça iyi bir anlatıcı.  Anlatmak için kendini kasmıyor. Belki bunu birinci tekil şahsı  başarıyla kullandığı için yapabiliyor. Bu da okuru kendiliğinden hikâyenin içine çekiyor.

AUSTER böylece başarıyla bir dünya kurabiliyor.

O dünyada her şey birbiriyle ilişki içinde…

Uzun uzun anlatmak  gelmiyor içimden ama o, kafanızda bir renk bırakan yazarlardan biri… Bir iz kalıyor kafanızda ve onu okuduktan sonra kitap okumakla okumamak arasındaki farkı, izlenimlerinizin nasıl değiştiğini görerek anlıyorsunuz.

Kısa zamanda kütüphanenizde bir AUSTER rafı oluşursa şaşmayın.