John Locke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
John Locke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2021 Çarşamba

Ulusların Ortak Aklı Var Mıdır?

 


Zaman zaman siyasetçilerimizin herhangi bir sorunda uluslararası akıldan bahsettiklerini işitiyoruz.

 

Meali şu: Dünya bir köy olursa biri
mutlaka ağa olmak isteyecektir.

“Uluslararası” bir meşruiyet veya adalet alanı mıdır? Ulusların  paylaştıkları “ortak” bir akıl var mıdır?

 

Galiba herkes, “uluslararası ilişkileri”  ilâhî bir mahkeme falan sanıyor. Herkes uluslararası ilişkilerin tarafsızlıkla  adaletle ve  duygudaşlıkla yürütüldüğünü falan sanıyor.  Peki böyle mi oluyor? Hiç ilgisi yok.

 

Daha 18. YY.’da John Locke, “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” demiş. Yani? Yanisi “Uluslararası ilişkilerde gücü gücü yetenedir.” demiş.

 

Peki bu söz  gerçekle bağdaşıyor mu? Mesele bu… Evet bu söz gerçeği bütün çıplaklığıyla  gösteriyor.

 

Çünkü gerçekten de hiçbir ulus  bir diğerine duygudaşlıkla  merhametle veya adaletle yaklaşmaz.  İstisnalar da kaideyi bozmaz.

 

Bu ne demek? Bu şu demek: Hiçbir ulus bir diğerinin toprak bütünlüğünü, egemenliğini “benimsemez” yani kendi toprak bütünlüğü veya egemenliği gibi kabul etmez.  Kulağa ne kadar korkunç geliyor, değil mi?

 

Yani şimdi meselâ bizim ülkemizin bütünlüğü tehlikeye girse Yunanlılar “ Aman ha! Türkiye bölünüyor, onu derhal koruyalım!” falan der mi? Ya da Suriyeli Araplar meselâ “Yahu Türkler iyi komşumuzdur aman onların ülkesini koruyalım!” falan der mi? Böyle diyeceklerini sanıyorsak ancak ahmağızdır. Böyle bir şey olmaz.

 

Her ulus, sahip olabildiği en geniş sınırlara sahip olmak ister. Hiçbir ulus daha azıyla yetinmez.

 

O zaman nasıl oluyor da barış oluyor? Çok basit: Bütün uluslar diğer uluslar tarafından engelleniyor da ondan. Yani hiçbir ulus “ Aman ha ağzımızın tadı kaçmasın!” diyerek öyle kendi başına uslu uslu  durmuyor.

 

İyi de  neden böyle?

 

Çünkü ulusları aşan bir ortak kimlik ve benlik oluşturmak mümkün değil. Çünkü hiç kimse komşusunu kendi ailesi kadara sevemiyor.

 

Kaldı ki  komşumuz bile ailemizle aynı dili konuştuğu, ailemize benzediği için birazcık bizim sevgimizi kazanabilirken başka bir ulusun bizi yetiştiren “ortak akılla” hiçbir ortak yönü bulunmuyor.

 

Ha şu olamaz mı? Bütün uluslar bir gün ortak bir aile gibi yaşayamaz mı? Olabilir. Ama o zaman da o aileyi kuracak bir araya getirecek ulus kim olursa onun dilini konuşmak onun aile reisliğini kabul etmek zorunda kalırız ki hiçbir ulus bir başka ulusun  ona böyle bir şey dayatmasını kabul etmez.

 

O zaman? Herhangi bir konuyu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ne oluyor?  Herhangi bir sorunu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ya cehalet ve hamakat ya da bunların arkasına  saklanmış bir ihanetten ibaret oluyor. Çünkü hiçbir ulus  kendisini diğerinden üstün görmekten ve kuralları kendi başına belirlemek arzusundan vazgeçmiyor. Vazgeçmemesi de normal…

 

Yani enternasyonal marşı okuyarak “insan” falan olunmuyor sadece ailesini satan bir hain olunuyor. Olan biten bu.

 

5 Nisan 2018 Perşembe

İdrak Binasının Tuğlaları: İdeler



İdeler gerçek midirler?
Belki bu soruyu “ İdeler gerekli midirler?” diye sormalıyız.

Platon  ideleri yaratılışın temelinde, göksel bir yere yerleştirmişti. Böylece onlar bize göklerden geliyordu. Taşan bir ilahi iradenin eserleri olarak ele alındıklarında üzerlerinde tartışılacak pek bir şey kalmıyordu.

John Locke ise dünyaya boş bir tahta gibi geldiğimizi söylüyordu. O halde ideler bize yaratılışımızla  beraber verilen göksel veriler değillerdi.

İde kavramsallaştırması önemli bir keşifti ama bu keşif olaya yanlış bir pencereden bakılarak gerçekleştirilmişti.

Platon, felsefeyi “ilahî olanın anlaşılması” gerektiği şeklinde anlıyor ve insanların da doğanın geri kalanı gibi uyması gereken “yasaları” bulmağa çalışıyordu. Şüphesiz doğanın insanlar dahil her unsurunun kaçınılmaz olarak uyduğu bazı “yasaları” vardı.

Platon’un temel hatası insanları, insan gibi düşünerek açıklamak yerine her şeyi Tanrı gibi düşünerek açıklamağa çalışması olmuştur. Sanırım ki o Tanrı’yı anlayabilirsek her şeyi anlayabileceğimizi düşünmüştü. Oysa  insanın doğayı anlama biçimi üzerine eğilseydi etik ve diğer konulardaki hatalarımızı daha kolay açıklayabilirdi.

O halde düşünmemiz gereken ilk konu idelerin   var olup olmadıklarıdır. Platon’un idelerin kökenini Tanrısal iradeye ya da var oluşa bağlamasına yönelik itirazlar gerçekte idelerin reddine imkân verir mi? Hayır. Kökenlerinin yanlış saptanmasına rağmen ideler “ var olmuş veya var edilmişlerdir.”   Fakat ideler Tanrı tarafından ya da “ hiçliğin taşmasından” doğmamışlardır. İdeler  insan idrakinin eserleridir. Üstelik bir kerede yaratılmış ve bitmiş şeyler de değillerdir. Gelişen teknolojiler ve ilişki biçimleri, sürekli yeni ideler yaratmamızı sağlamaktadır.

İşte bu son durum bize idelerin gerçeklikleri ile gereklilikleri arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

Bu yargıya nereden varabiliriz?
İdelerin  bir hayal dünyasının “var olmayan elemanları” olduğunu söylemek mümkündür. Fakat tel bir alt kümesinin var olduğunu kesin olarak bildiğimiz boş kümenin “varlığındaki”  kaçnılmazlık bizi “en az bir gerçek idenin var olması” ihtimaline götürür. Buraya kadar ki akıl yürütmemizin matematiğin metafiziğinde  varlığı kanıtlamak olduğu fakat bunun “gerçek hayatla” ilgisinin olmadığını söyleyen birisi mutlaka çıkacaktır.

Buradaki temel açmaz idelerin varlığından kaynaklanmaz. Buradaki temel açmaz “dillerin varlığından “ kaynaklanır. Dillerin varlığı, “anlamlandırma ihtiyacından” kaynaklanır. Anlamlandırmanın ilk aşaması “adlandırmadır.” Fakat sorun şudur: Bir Türk neden elmaya “elma” demiştir de “apple” dememiştir? Bu soruya cevap verebilmemiz mümkün değildir. Fakat şurası kesindir ki genel şekilleri, tatları, ağaç biçimleri ve daha pek çok ortak özellikleri açısından birbirine benzeyen meyvelere “ortak bir ad” verilmiş olması, “ide” denen şeyin ortaya çıkışına ışık tutmaktadır. İde anlayabildiğimiz kadarıyla kavramsallaştırmanın temelidir. Kavramsallaştırma olmaksızın insanın bir şeyi idrak edebilmesi mümkün değildir. Kavramsallaştırma , “algılanan nesnelerdeki özellikleri adlandırmak ve daha sonra nesneleri bu özelliklerine göre “genel sınıflara” ayırmak soyutlamasından” ibarettir.

Platon her nesnenin bir ideal şekli olduğunu düşünmek yerine, insanın benzer gördüğü şeyleri ortaklaştıracak adlar bularak düşünmeğe ve konuşmağa başladığını düşünseydi  idealizm çok daha yararlı olurdu.

Peki ama insanın “ortak özelliklerden başlayarak” düşünmeğe başladığını düşünmemizi neye dayandırabiliriz?

Bütün hayvanlar dünyayı “kendi benzerleri ve diğerleri” şeklinde algılarlar da ondan. Kaldı ki yırtıcılar kendi sürüleri ve besinleri arasındaki benzerlikleri algılayamasalar ve dahası bunu bir sonraki nesle aktaramasalardı, nesillerini koruyamazlardı. Aslan yavrusu, kanın, etin kokusunu beslenirken alır ve daha sonra neyi yemesi gerektiğini böylece öğrenir. O kokuyu getiren etin  hangi şekilli canlılardan geldiğini de avları gözleyerek öğrenir. Böylece “avların ortak özellikleri” konusunda  kafasında bir sınıflama meydana getirir ki insan bunu sadece avları  ile ilgili yapmaz, hayatında karşılaştığı her şeyi  bunun çok daha ayrıntılı biçimiyle kafasına kaydetmek zorundadır. Çünkü dünyaya hiçbir hazır korunma mekanizmasıyla gelmemiştir. Bu durum dünyayı daha ayrıntılı tanımasını zorunlu kılmıştır. Ayrıca  varoluşunun her zaafının ayrı ayrı giderilmesi gerekliliğini de doğurmuştur.

İşte bu son gereklilik  insanın iş bölümünün temelidir. İnsan yalnız başına hayatta kalabilseydi belki dili icat etmek zorunda kalmayacaktı. Oysa ihtiyaçlarını gidermek için hemcinsleriyle bir arada yaşamak zorunluluğu bu beraberliğin sürdürülebilmesi için hem eylem hem de düşüne birliğinin korunması ihtiyacını doğurmuştur. Dolayısıyla “yenecekler şeylerin ne olduğu konusunda ortak bir ifade geliştirmek” gerekliliği, “yiyecek” idesini geliştirmekle sonuçlanmıştır. Böylece insan sadece o anki sürüsünde değil sürüsünün ileriki nesillerinde de kullanışlı olacak “göstergeler” geliştirmiştir ki bunlar “idelerdir”.

Somutluklardan bunların ilişkileri konusuna sıçradığı anda ise yeni adlandırmalara girişmek ve anlamlandırmaları bu ilişkiler açısından ortaya koymak zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu aşama soyutlamanın bir üst aşamasıdır ki hukuk gibi kavramlar bu aşamada ortaya çıkmıştır.

Görünen o ki idelerin “gerçekliği”, onların gerekliliği ile ortaya çıkmıştır. İdeler Tanrılar tarafından bize yollanmamış ya da hiçliğin taşmasıyla ortalığa saçılmamışlardır. İdeler gerçekliğin idrak edilmesi ihtiyacından doğmuş ve “gerçeklik” alanına getirilmişlerdir. İdeler bu yüzden onlarsız düşünemeyeceğimiz ve mantığın mimarisini  hayata geçiremeyeceğimiz düşünce tuğlaları ve hatta atomlarıdır.

İdelerin hurafe olması ihtimalini doğru sayarak düşünmeğe çalışalım ve sonra neden artık daha fazla düşünemeyeceğimizi görelim. Belki “olmayana ergi” bize bu konuda yardım edebilir.

20 Nisan 2016 Çarşamba

Felsefenin Şişman Çocuğu Emperyalizm



Aziz dostum Derya Talipağaoğlu, bana son günlerde neden solculara bu kadar çattığımı sordu.

Sosyal medyadaki bazı  tartışmalarımız yazı konusunda beni harekete geçiriyor. Bunlardan biri “Emperyalizm”!

“Ulusal” bir uzlaşma konusu  olsa da “emperyalizm” hatalı ve uyduruk bir terim.

Emperyalizm terimini kimin uydurduğunu tam  bilemiyorum ama genel olarak Marx’a   izafeten kullanılır. Terimin anlamı üzerinde egemen olan Marxtır.

Marx bu terimi, doğrudan doğruya, kapitalist ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki tutumlarını nitelemek için kullanır. Ona göre kapitalizm ile emperyalizm arasında doğrudan  ve yapısal bir ilişki vardır. Acaba öyle midir?

Yani toplumsal düzenlerini bireylerin temel haklarına dayandıran, özel  mülkiyeti koruyan ülkeler diğer ulusları sömürmek mi isterler? Ya da diğer ulusları  ya da sosyalist   söylemle “halkları”  sömürmek ancak kapitalistlere has bir kötülük müdür?

Her şeyden evvel Marx’ın kendisini bir idealizm karşıtı olarak konumlandırdığını hatırlatmalıyız. Yani ona göre “ sabit kategoriler”, kimlikler vs yoktu. Her şey “birbirine göre” değerlendirilmeliydi. Bu yüzden de tanımlama yapmaya kalkmak anlamsızdı.  Her şeyin tarihsel ve materyalist bir ilişkiler ağı içinde değerlendirilmesi, ona göre en doğrusuydu. Dolayısıyla bir şeyin, tarihin bir devrindeki anlamıyla diğer devrindeki anlamı farklı olabilirdi. Hatta aslında tarihsel olarak belli bir diyalektiğe göre anlamlandırılmamış şeyler bile anlamsızdı. Kısacası “anlam”  dediğiniz şey, Marx’a göre  nihaî ve kaçınılmaz egemenlerin, yani proleterlerin emrettiği şeylerden ibaretti veya eninde sonunda öyle olacaktı.

Marksistlere göre emperyalistler dünyanın mevcut zenginliğini sömüren ülkeler. Konu doğal kaynaklar olunca bu terimin üstüne atlamamak için insan epey zorlanıyor.

Sorun, işin doğal kaynaklardan ibaret olmaması. Ama bunun ötesinde sorun, Marx’ın uluslararası ilişkiler konusunda zırcahil olması.

John Locke “Hükümet Üzerine Bir İnceleme” adlı iki ciltlik incelemesinde “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” der. Yani uluslararası ilişkilerde, toplumdaki adaletin sağlanamayacağını saptar. Böyle midir? Evet kesinlikle böyledir. Çünkü bir ulusun,  herhangi bir toprak parçasında kendi kurallarıyla yaşaması,ancak ve yalnız savaş yoluyla o toprağın kazanılması  ile elde edilen bir “haktır”. Çünkü savaş ya da şiddet, anlaşmazlığın nihai çözümüdür.

Hiçbir ülke, boş toprakların ulusları kendi aralarında çektikleri bir kurayla veya sandalye oyununa benzer bir oyunla elde edilmemiştir. Bunun sebebi de “egemenlik” denen nihai zor kullanma yetkisinin, ancak insanlar arasında meydana getirilebilecek en büyük uzlaşmaya dayandırılması gereğidir ki bu uzlaşmanın toplumsal    ve siyasal adı “ Ulustur”. Şüphesiz adı devlet olan pek çok siyasi örgütlenme vardır ve dünya üzerinde de  bunlardan neredeyse iki yüz tane vardır.  Sorun bu devletlerin çoğunun,  gerçek bir toplumsal ve siyasal uzlaşmaya değil de yalnızca silâhla sürdürülen bir “egemenliğe” dayandırılmış olmasıdır.

Dillerin doğasına kadar inmeye gerek yoktur ama en nihayetinde dillerle ortaklık geliştiren  ve bu ortaklığı yaygınlaştırarak büyüyen ve böylece de uluslaşan topluluklar bugünkü “ulusal devletleri” kurmuşlardır.

“Emperyalizmle” ilgili en önemli iki tanımlayıcı unsur savaşçılık ve sömürgeciliktir.  Bu iki unsur Marx’a göre birbirini sürekli besler ve böylece emperyalistler gene Marx’a göre dünyanın bütün zenginliğini sömürürler.

Marx kendisinin bir idealizm karşıtı olarak tanımlamasına rağmen gerçekte var olan, inkâr edilemeyecek uluslaşma ve egemenlik olgularına rağmen hayalindeki “proleter” ideasına göre bir hurafe geliştirmekten kendisini alamamıştır.  Marx’ın düşüncesini dayandırdığı toplumsal sınıfların hepsi bal gibi birer ideadır.

Dolayısıyla Marx’ın, uluslararası ilişkilerdeki “adil” ve barışçı dünya konsepti de bir ideadan başka bir şey değildir. Sorun, onun idealara dayandığını fark edememesidir. Sorun onun, kendi “ideaları” uğruna  olgulara  tamamen sırt çevirmesidir.

Hal böyle olunca petrol, kömür gibi doğal kaynaklara karşı gelişmiş ülkelerin  ilgilerini “emperyalizm” olarak yorumlarken o ülkelerdeki fikir mülkiyeti ile meydana getirilen  bütün soyut ve somut  ilerlemelere karşı körleşmiştir. Dünyanın en kalabalık materyalist ve hurafeci  Talmut’undan başka bir şey olmayan kitabından bile bir “değer” meydana getiren şeyin, ne olduğunu anlayamamıştır.

Buna karşılık  proleter  diktası adına kurulmuş büyük sosyalist devletlerin, politikalarını yönlendiren “ulusal çıkar” güdüsünün nereden geldiğini ve  sınıf diktasıyla neden ortadan kaldırılamadığını düşünememiştir.

Marx dünyada “emperyalistler” denebilecek sabit bir toplumsal ve siyasal kategori olduğu kanaatine kapılmıştır.  Uluslaşmanın siyasal dinamiğini bilmediği için toplumları sabit kategoriler içinde tanımlamak gerektiğini sanmıştır. Marx bu konuda, saf ve gülünesi bir hayalcidir.  Kendisini belki dinamikçi bir Heraklitosçu olarak görmesine rağmen uluslaşmayı meydana getiren hareketlerin sebepleri ve sonuçları üzerinde hiç mi hiç kafa yormamıştır. Bu konuda güya kafa yoran da ondan sonra dünyaya gelen ve dünyanın sayılı katillerinden biri olan Stalin olmuştur.

Dünyayı “emperyalist” dediği sabit sömürücü kapitalist devletlerle diğerleri arasındaki bir mücadele olarak gören Marx  aslında romantik bir idealist  yazar olmanın ötesine geçememiştir.

Bu yüzden “Emperyalizm”,  uluslararası ilişkiler olgusunu anlamakta faydasız bir terimdir. O, Marx’ın romantizmiyle tıka basa beslenmiş, felsefenin  şişman çocuğudur.







18 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye’de Liberaller Sosyolojik Düşünebilir Mi?


 Liberalin birisi bu yazıyı okusa eminim hiçbir şey anlamayacaktır.

Sebebi de şudur: En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim de belki; Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür akvaryum balığı gibi yaşarlar. Dar çevrelerinde birbirlerini gıdıklar ve asla üç saniye öncesini hatırlamazlar.

İyi de bu ne demek?

Türkiye’de liberaller, anneleri cenazede TÜRKÇE MEVLÜT okuturken, helva karıp dağıtırken, yakalarına üzerlik takıp onları büyütmüşken, kısaca onları bir Türk olarak yetiştirmişken edindikleri değerleri  unutmuş en sonunda da bunları inkâr etmiş vatansız, köksüz insanlardır.

Türkiye’de liberaller asker uğurlamasını anlamaz. Bunu Kürt halkına saldırmaya giden insanlara duyulan sevgi zannederler.

Türkiye’de liberaller, çocukların,  ellerindeki Türk Bayrağı’nı dünyanın en güzel süsü olarak sallarken asla yere düşürmemelerini anlayamaz. Bunu “ulus devletin Kürt düşmanı endoktrizasyonu” sanırlar.

Türkiye’de liberaller, 23 Nisanlarda çocukların yurdun dört bucağının kıyafetlerini giyerek ama   en çok asker üniforması giymekten gururlanarak yürümesini “faşist devletin tektipleştiriciliği” sanırlar.

Neden?

Çünkü Türkiye’de liberaller liberalizmi, bütün insanlığın aynı şekilde uygulamasıyla dünyayı kurtaracak bir tür “vahiy gibi görürler. Bu bakışa şaşıyorsanız, bugün liberallerin  neden IŞİD destekçiliğine varan dinci ikiyüzlülüğü meşrulaştırmakla uğraştığına bakabilirsiniz.
"Adalet adına ve  hukuk kalkanı altına saklanan kötü yönetimden daha büyük bir tiranlık yoktur."

Liberalizm bir ideoloji.
 Her ideoloji gibi “muhayyel/metodolojik” ve  ideal sayılabilecek bazı kabuller üzerine kurulu. Bu kabuller, ideoloji denen fikirsel önermenin geçerlilik kaydını  ve şartını ortaya koyuyor. Nedir bunlar? Veya dinci söylemle söyleyecek olursak liberalizmin edille-i şeriyesi nedir?

Hayat, mülkiyet ve  hürriyet haklarına ram bağlılık.
Hukuk devletini savunmak.
Piyasanın serbestliğini savunmak.
Bireyciliği temel haklara dayanarak savunmak.

Bu  deliller bize kimin liberal olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra bunlar aynı zamanda liberalizmin “amentüsüdür”. ( Dinci söylemle yaklaştığımı belirtmiştim.)

Liberalizmin söylediği basittir. Yukarıdaki ilkelere  en çok kim bağlı kalırsa; onun ülkesinde halk mutlu ve müreffeh olur.

Peki bu söylemde  söylenmeyen ama zımnen söylenmiş olan şey ne? Bu önermelerin bir gizli öznesi olmalıdır. Çünkü en nihayetinde bütün devletler  belli başlı iki ideoloji ( Liberalizm ve Sosyalizm) arasında bir yerde durmaktadırlar.

Türkiye’de liberallerin liberalizmden anlayamadıkları şey, liberalizmin amentüsünü yazanların HEPSİNİN birer ULUS DEVLET mensubu olmalarıdır.

Onlar Misesin’den, Mill’ine kadar istisnasız şekilde, uluslaşmış toplumların filozoflarıdır. Ve bu yüzden onlar, “insandan” bahsederken kendi insan standartlarını  esas almışlardır. Onlar için “insan” insan toplumlaşmasının en rafine ve gelişkin şekli olan uluslaşma içinde biçimlenmiş ve kendi ulusal egemenlik alanında yukarıdaki ilkeleri en iyi anlayabilecek akıl sahibi insandır.

Liberaller buna itiraz edebilir ama bu boşunadır. Çünkü maceracı sömürgecilikleriyle dünyanın dört bir yanındaki kabileleri tanımış  modern batılıların Kongo ahalisi için temel hakların anlamının olmadığını düşünemeyecek kadar aptal olmaları imkânsızdı. Eğer bu örnek çok sivri geliyorsa “Biz İnsanlar” diye başlayan o büyük yazıdan sonraki kısmı genellikle görmezden gelirler. We the People of the United States!
Bunun önemi nedir? Bunun önemi, anayasanın sahibi “insanların” kimler olduğunu resmi olarak tanımlamaktır!

Şu söylenebilir “Ama ABD çok ırklı, çok dilli bir yerdir!” Acaba öyle midir? Yoksa felsefe ve hukuk sahibi beyaz insanların, hukuk ve felsefe sorumluluğunu üstlenerek kendi dillerini, siyaset felsefelerini ve toplumsal düzenlerini egemen kıldıkları, Daniel Webster’in 1837’de söylediği gibi Tek Anayasa, tek ülke ve tek yazgı ülkesi midir?

Sadece ABD’nin kuruluşu bile Lockeçu liberal argümanların nasıl bir sosyolojik  şekillenmeye uğradığının en anlamlı örneğidir.

ABD coğrafi bir adı  üstlerine etiket olarak alıp da ırklarının özerk bölgelerinde yaşayan ilkel kabileler koalisyonu değildir.

ABD, beyaz adamın kıtaya getirdiği Anglosakson özgürlük, hukuk devleti idealleri belki yerlilerin katlini durdurmadı ama aynı ilkeler daha sonra  bir iç savaş pahasına köleliğin kaldırılmasını sağladı.

ABD’nin ırk ve kabile bağlılıklarının ötesinde, soyut ilkeler etrafında birleşmiş bir ulus kurmak ideali modern ulusal devletlerin hepsinde vardır. Ve bu aynı zamanda modern uluslaşmanın da temelidir.

Çok sevilen liberal yazarlardan Ayn Rand bal gibi bir Amerikan milliyetçisidir ve ABD’yi bahsi geçen insanlık değerlerinin ve temel hakların yegâne temsilcisi ve koruyucusu olarak görür.

Amerikan yurttaşlarının dünyayı kendilerinden ibaret sanmaları da bunun bir başka örneğidir. Belki buna kötü örnek diyebilirsiniz ama ABD kendi içinde liberal ilkelere bağlılıkta gayet özenlidir ve bunun başkalarınca tartışılmasını asla hoş görmez.

Sorun şudur ki devletleşmek her zaman uluslaşmaya yetmemektedir. Kuzey Irak yığışması bütün ırkçı, etnik saflaştırıcı çabaları ve bürokrasisine rağmen hala bir “Kürt Ulusu” yaratabilmiş değildir ve yaratamayacaktır da…

Çünkü sözde devleti kuran topluluğun uluslaşmaya  müsait bir toplumsal yapısı  ve yeterliliği yoktur.

ABD bütün ırkları “anayasa önünde eşit  birer beyaz adam” haline getirmiştir. Ve ABD bu beyaz adamın ne konuştuğu dili ne egemenliğini  ne de  birliğini tartışmaya açar. ABD’nin beyaz bilincine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve eski bağlılıkları reddetmek  Amerikan vatandaşlık yemininin esasıdır.

Yani? Liberallerin  Yazın tatile veya uluslararası kongrelerine gitmekle övündükleri ABD , hiç de onların sandıkları gibi kimliksiz eşit vatandaşların devleti değildir. Bu Avrupa’nın eli yüzü düzgün bütün liberal demokrasileri için de aynıdır.

Görüldüğü gibi liberallerin sandıkları gibi “ulus-al devletler” ölmemişlerdir ve liberalizmin amentüsüne yer yer aksatarak da olsa en fazla sahip çıkan ülkeler olarak ayaktadırlar. Yani Türk liberallerinin çoğunluğu, sosyoloji cehaletlerinin altında ezilmişlerdir.

Yazıyı ABD’nin “kurucu balarından” Thomas Jefferson’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“ Biz ABD Anayasası’nı hazırlarken bir ulus kurduk.”




24 Ağustos 2014 Pazar

Ben Ne Diyorum Sen Ne Anlıyorsun?


Toplumdaki ayrışmanın sebebi algılama biçimlerinin ayrışması aslında.

Jefferson “Bu Anayasa ile bir ulus yaratıyoruz.” Demiş ABD Anayasası ‘nı hazırlarken.

O ulus nasıl yaratılmış?

Daha Anayasası hazırlanırken Amerikan ulusu kendiliğinden oluşuyordu.  O ulusun dili neydi? İngilizce. O ulusun toplumsal düzeninin  ahlâkî temeli neydi? Anglosakson /Protestan ahlâkı. O ulusun toplumsal düzenindeki özgürlük anlayışı neydi? John Locke’un toplumsal ve dini hoşgörü anlayışı ile biçimlenen  bir özgürlük anlayışı.

Aslında hiç yoktan bir ulus yaratılmıyordu. Sadece İngiliz örfünden  öğrenilen ilkeler, ABD sınırları içinde kalan bütün etnik gruplara ayrımsız uygulanıyordu, o kadar.


Öyle ki bir göçmenler ülkesi olan ABD  hiçbir  göçmen grubuna, ABD kanunlarından ayrı bir egemenlik alanı kurmak, kendi dilini resmen kullanabilmek “hakkını” vermiyor, ancak ve yalnız İngilizce konuşan ve bir Anglosakson Protestan gibi yaşayarak geçmişle ilgili bütün bağlılıkları kopartmış insanları kendinden sayıyordu.

Şurası özellikle önemlidir ki ABD’de etnik azınlıkların hak mücadeleleri asla siyasal Kürtçülüğün silâhlı egemenlik iddiası ve terörü gibi olmamıştır.

ABD’de “azınlık” grupları daima haklarını, beyaz, Anglosakson ve Protestan insanın  medeniyetinden çıkmış Anayasa içinde kalarak ve bu Anayasaya sığınarak aramışlardır. Bu hak arayışında, üstün ve uygar bir ulusun üyesi olmak iddiası, mücadelenin meşruiyet şartı olarak ortaya konmuştur.  ABD egemenlik alanında beyaz renge başka  herhangi bir rengin ortak olmasına asla izin vermemiştir,  vermemektedir.

ABD Başkanı kinci ismindeki “Hüseyin’i” “H.”  kısaltamasıyla telaffuz etmiştir.

Bu yanlış mıdır?

Asla! Çünkü canınız pahasına koruduğunuz bir devlet  kurduğunuzda toplumsal düzenin temelindeki rızanın toplumsal hayattaki uyuşmayla temellendirilmesi şarttır.

Yani “çok renkli” bir toplumun içinde renklerin ayrı ayrı egemenlik sahaları oluşturmalarına izin verirseniz, o “renklerin”  hak aramakta, düşmanla çarpışmakta, barışı anlamakta kullanacakları bir müşterekleri kalmaz.

Renklerin ancak  anlamlı ve bütünlük içeren bir büyük resmin “anlamlı” parçaları olduğunu herkes kabul ederse o ülkede  dost ve düşman algısı tekleşir ve işte o zaman ancak “ulusa adına karar veren bir yargı” teşekkül edebilir.

Bugün Türkiye’deki “çok renklilik” algısı, her rengin kendi başına bir resim oluşturmak iddiasına resmi özgürlük tanınmasına dayanıyor.

Yani meselâ Kürtlerin, sırf Türk olmaktan nefret ettikleri, kendilerini dünyadan ayırmaksızın huzur bulamayacaklarını söyleyen birileri var diye, onların meşru egemenlik alanımızdan kendilerini ırka dayalı bir şekilde ayırabilmelerine özgürlük tanımak gibi…
 
Veya  sırf kendilerini Müslüman görüp de  diğer herkesi kınayan ve herkesi de kendi bildikleri  dini cemaat ve tarikat yapısına boyun eğdirmek iddiasını özgürce savunmak isteyen şeriatçıları “renk” olarak kabul etmek gibi…

Türkiye’nin yanlışı, gerek etnik gerekse dini cemaatleşmeye, egemenliği bölmek özgürlüğü verecek kadar çarpıtılmış bir demokrasi anlayışının iktidarına izin vermesidir.

Her cemaat veya etnik topluluk elbette mensuplarının tanınmasında belli ortak özelliklere sahiptir. Sorun bu özelliklerin, ülkeyi kuran en büyük ulus anlayışına ve kültürüne rakip ve denk sayılıp sayılmamasıdır.

Dünyada hiçbir uygar ulusal ülkede azınlık gruplarının böyle bir denkliği tanınmaz. Çünkü cemaat yapılarının içinde hukuk devletinin uluslaşma dinamiği ve hukuk birliği ideali ortaya çıkmaz. Bu olmadığı takdirde de ülke egemenlik iddialarından kaynaklanan bir savaş veya iç savaşla karşı karşıya demektir.