fiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2016 Pazar

Gelir Dağılımı Hurafesi


Gelir dağılımı ekonomistlerin en sevdikleri terimlerden biridir. Bu terime duygusal bağlılıkları öyle yüksektir ki gerçek olup olmadığını düşünmeye bile yanaşmazlar.
Gelir dağılımı kutsal bilgi kaynağı Wikipedia’da şöyle tanımlanıyor:
“Gelir dağılımı, bir ekonomide ortaya çıkan gelirin, oyunculara nasıl paylaştırıldığını gösteren ekonomik göstergedir. Ülkeler düzeyinde, gelirin sosyal sınıflar arasındaki dağılımıdır.”

Tanımın başlangıcına baktığımızda  “ortaya çıkan gelir”  anlatımının ne kadar  iktisat dışı olduğunu derhal görebiliriz. Aynı kutsal bilgi kaynağında gelir de şöyle tanımlanıyor:
“Gelir, kişinin dönem başındaki servetinin dönem sonundaki servetine eşit olması koşuluyla, o dönem içinde tüketebileceği mal ve hizmet miktarı toplamıdır.”

Bu tanım iktisadi açıdan daha da anlamsızdır.   Çünkü tanımda geçen servetin kökenine dair hiç bir  açıklama getirmediği gibi neden belli süre boyunca değişmemesi gerektiğine dair de hiçbir  açıklama sunmamaktadır.  En azından “gelire” esas olarak yapılan vergi hesaplamasında kullanılan “gelir” olgusuyla hiçbir ilgisi görünmemektedir.

Gelir, mal veya hizmet üretenlere, müşterilerin ödemeye razı oldukları fiyattır. Bu da “değişmeyen servetle” vs ilgisi olmayan, aksine piyasanın değişen şartları altında sürekli değişebilecek bir değerdir.

Dolayısıyla  bir ekonomide ortaya çıkan gelir  diye bir şey yoktur. Ekonomide ortaya çıkan şey, sadece üretimdir. Bu üretim de somut mallar veya hizmetlerden ibarettir.  Burada  “ortaya çıkan gelir” ile kast edilen ancak bir toplumun belli bir süre içinde  yaptığı toptan üretimin, üretilen malların fiyatları üzerinden  hesaplanan değeri  olabilir.

Öyleyse gelir dağılımı tanımında bahsedilen gayri safi  milli hasılanın “paylaştırılması” söz konusu olamaz. Yani insanlar, üretimden elde etmeyi umdukları gelirin bir havuzda toplanarak başkalarına paylaştırılması amacıyla herhangi bir üretim yapmazlar. Onlar  kâr etmek amacıyla üretim yaparlar ve ürünleri için istedikleri fiyatların içinde ,  onların kâr taleplerinin olduğunu bilgisi de herkes tarafından paylaşılır.

Kâr , başkalarıyla paylaşmak için elde edilmez ve salt bencilce   edinilse bile, insanlara  rızaları karşılığında gerçek bir değer sunmaktan dolayı elde edildiği  sürece, kesinlikle dokunulmaz bir menfaattir.
İnsanları dolandırmadan, tehdit etmeden, onların rızasıyla oluşmuş bir fiyatı elde edebilen insanların topluma tek borçları,  topluma, gerçek değerler sunmalarıdır.

Dolaysıyla “gelir  dağılımı” terimi, gelir elde edebilen gerçek üreticiler, girişimciler ve tüccarların meşru  menfaatlerini, bir tür kolektif mülkiyet olarak görmeyi gerektirir ki bu açıkça “toplum adına gaspa kalkışmak” demektir.

 Elindeki bir kilo limonla herkesin sevdiği  bir limonata yapıp daha sonra işinin büyüten bir girişimcinin elde ettiği gelir, toplumda ortaya çıkan gelirden bir pay mıdır? Yoksa öyle bir “gelirin” oluşmasını sağlayan bireysel bir çabadan mıdır?

Öncelikle toplum, kendi başına bir üretim yapabilecek bir birey falan değildir. Bireyler de onun  niteliksiz  ve homojen parçaları değildir. Homo economicus  bile insanları bu şekilde tekdüzeleştiremez.

Ekonomi denen şey öncelikle bireylerin niteliksel eşitsizliğine sonra da fayda ölçeklerinin eşitsizliğine dayanır. Çok olanın az olana, malını  “değeri karşılığı” aktarması olmazsa üretim yani “çoğaltım” meydana gelmeyeceği gibi “aktarım” yani ticaret/mübadele de meydana gelemez.

Dolayısıyla üreticilerin/ girişimcilerin kendi sınırlı bilgileriyle  müşterileriyle karşılaştıkları devasa piyasa hiç kimsenin toptan bilebileceği ve hele düzenleyebileceği bir  “dağılım” veya “bölüşüm” ortamı değildir.

Toplumda hiçbir gelir elde edemeyen şanssızlar elbette var olabilir  Ama bir toplumda bunların istisnai olması gerekir ki ancak bu şekilde  ekonomi denen üretim ve mübadele eylemi yürütülebilsin.

Eğer bir toplumda “gelir dağılımı bozuksa” bu ne anlama gelir? Bu iki anlama gelir:
1-       O toplumda  herhangi bir gelir elde etmek yeteneğinden mahrum insanların son derece yüksek olduğu anlamına gelir. Yani üretmeden tüketmeye alışmış insanların oranı ne kadar artarsa “gelir elde edebilecek” insanların yüzdesi o kadar azalır.
2-      O toplumda devletin, her insana bir gelir sağlamayı vaat ettiği ve bunun içinde sürekli olarak  gerçek gelirleri siyasi menfaatler vs için gasp ettiği, etmek istediği anlamına gelir.

Gelir dağılımı bir tür istatistiki terim olarak bir topludaki bireylerin genel refahı hakkında bir ölçü verebilir ama bunun dışında hiçbir anlamı yoktur.

Çünkü en gelişmiş ve müreffeh topluluklarda bile niteliksiz işçiler en düşük gelire sahip olacaktır.  Ve böyle toplumlarda da hiç kimse  “ Toplam gelirin yüzde seksenini toplumun yüzde yirmisi alıyor!” gibi saçmalıklara iktisadi bir anlam yüklemeye falan çalışmayacaktır. Çünkü böylesi bir cehalet veya yalan  bahsedilen yüzde yirmilik kesimin aslında elimizdeki malların neredeyse tamamını ürettiğini gizlemeden ifade edilemez.

Eğer gelir dağılımında ciddi ve samimiysek "ortaya çıkan gelirde” meselâ Afrika ülkelerinin  ne kadar payı olduğunu  göstermemiz gerekir. Batı teknolojisinden tarımda veya enerji üretiminde yararlanmak yerine “özgürlük soslu” diktatörlüklerin silahlı devamı için yararlanan ilkel toplulukların, hibrid motorların yarattığı  servetten veya tasarruftan yararlanmak için ne tür bir “hakları” olabilir?

Bu durum ülke içi ekonomik faaliyetlerde de geçerlidir. Eline sadece  yasama gücünü geçirmiş ve gerçekte bu gücün hukukiliği konusunda hiçbir  endişesi olmayan seçilmiş iktidarların akıllarının asla eremeyeceği üretim  ve mübadele süreçlerini,  aptalca dört işlem mantıklarıyla  düzenlemelerine “gelir dağılımı” gibi  saçma sapan bir terimle izin verilebilir mi; dahası buna izin vermeli miyiz?

İnsanların  zorlamasız ve yalansız  bir mübadelede hür iradeleriyle  elde  edilmiş gelirlerin “ daha adil” olması mümkün değildir. Gelirin miktarı konusunda  tek “adalet”, tüketicinin  kendi fayda algısıdır.  Tüketici kendi faydası için “değecek” bir fiyat olduğunu düşündükçe üreticinin  bu  rızadan elde ettiği gelirin adil olup olmadığın sorgulamaya hiçbir memurun veya siyasetçinin hakkı yoktur.

Gelirin gönüllü ve adil bir mübadeleye dayandığı, topraktan bitmediği ve bu yüzden de hiç kimse tarafından paylaştırılmasının mümkün olmadığı anlaşılmadığı müddetçe  üretim dışı gelir elde etme algısının, beklenti  manipülasyonlarının, siyasi kayırmacılığın ve enflasyonun  önüne geçmek mümkün olamaz.

İktisatçılar basit bir ekonomik gösterge olmaktan ileri gitmeyen  “gelir dağılımına” , evrensel bir siyasi yol gösterici gibi bakmaktan acilen vazgeçmelidir. Çünkü “gelir dağılımı” saçmalığının varacağı nokta, sosyalist bir yağma cehenneminden başka bir şey değildir.




19 Ocak 2016 Salı

Üretim Fazlası Efsanesi


Ekonomik cehaletin dayanılmaz romantizmine bir örnek
Arz yönlü iktisat, Marxla beraber bir din haline gelmiştir. Arz yönlü iktisadın maliyete dayalı değer biçme anlayışı, maliyet muhasebesi  sayesinde  kendisine  bir bilimsellik urbası edinebilmiştir.

Şüphesiz üretilen  mallar olmaksızın mübadele de meydana gelemez.

Sorun şudur ki üretilen her şey bir “mal” haline gelmeyebilir. Yani insanlar her üretileni, kendi ihtiyaçlarıyla ilişkilendirmeyebilir.

Klâsik iktisadın “maliyete” dayalı  “değer” kavramı, ürünün “mal”  haline gelmesini anlayamadığı   içindir ki fiyatın  sübjektiviteye dayanan doğasını da  anlayamamıştır.

Kollektivist bir dostum “üretim fazlası” diye bir kavramdan bahsetti. Buna göre  birileri bir şeyleri fazladan üretiyor ve “ihtiyaçtan fazla olan” bu üretimle “kâr” ediyordu. Sonra üretim fazlası…

Ne yazık ki dostum, insanların neden “ daha fazla ürettiğini” veya bir üretimin kime veya neye göre “fazla” sayılması gerektiğini  söylemiyordu.

Herhangi bir üretim fazlasının, herhangi bir bireyin fayda skalasında  bir yeri olup olmamasının önemini ne yazık ki göremiyorlardı.

Bütün dertleri tüketici malının maliyetinden ibaretti. Üretim faktörlerinin her birinin ayrı ayrı mal  niteliği taşıyıp taşımadığıyla ilgilenmediler.

İnsanların ilgilerinin ve fayda skalalarının malların değeriyle ilgisini kavrayamadılar.  Üretim fazlası dedikleri şeyi kârla ilişkilendirerek birilerinin fazlasının diğerlerinin eksiği olduğuna dair basit bir “eşitlik geliştirdiler. Ne yazık ki göremedikleri şey ekonominin sıfır toplamlı bir denklem olmadığı idi.

Çünkü sıfır toplamlı bir denklemde ortada hiçbir değer kalmaz. Oysa bireylerin fayda skalalarındaki farklılık, mübadelenin, her iki taraf için de maksimum faydanın sağlanabildiği kanaatiyle gerçekleşmesini sağlar. Bir malın üretici tarafından belirlenen fiyatı sizin fayda  kanaatiniz için uygunsa  bu, sizin için   malı edinmenizin , o fiyatı ödemekten  daha önemli olduğu anlamına gelir.

Eğer ekonomi sıfır toplamlı bir denklem olsaydı hiç kimse mübadeleye girmezdi. Sıfır toplamlı bir denklem, bir yağmanın ta kendisidir!

Ayrıca daha önce bahsettiğimiz gibi ekonominin tek inceleme konusu tüketim malları değildir. Ekonominin asıl belirleyici unsuru sermaye mallarıdır. Çünkü sermaye mallarının miktarı toplam üretimi doğrudan doğruya belirler.  Sıfır toplamlı arz yönlü iktisadi anlayışta sermaye mallarının hepsinin tek seferde tüketildiği zımni kabulü de başlı başına büyük bir yanlıştır.

Esasen kâr, üretimin fazlalığından kaynaklanmaz, üretimi sürdürmeyi sağlayan maliyetleri karşılayabilecek taleplerden kaynaklanır. İnsanlar meselâ bir kere televizyon edindikten sonra başka televizyon üretilmeyecek midir? Ya da televizyonun temel gıda olarak ne gibi bir “değeri” vardır? Ya da bir üretim neden kesintisiz devam eder? Ya da bir üretimi gün gelip de durduran şey nedir?

Eğer üretim fazlası “fazladan” bir üretimse bu terim açıkça saçmadır. Çünkü böylesi bir kullanım bir toplumdaki toplam ihtiyacın kesin şekilde belirlenebileceğini düşünmeyi gerektirir ki bu sosyalistlerin cennet hayalinden başka bir şey değildir.

Eğer üretim fazlası, üretimle elde edilen “fazladan” bir paraysa bu da kârın hiç anlaşılamadığı anlamına gelir. Kâr kapitalistlerin icat ettiği bir namussuzluk türü müdür? Yoksa üretimin bir kere yapıldıktan sonra tekrar gerçekleştirilmesi için gereken bütün maliyeti karşılayabilmenin yegâne yolu mudur?

Şeylerin birer iktisadi mal olabilmelerinin ilkeleri  Karl Menger tarafından “İktisadın Prensipleri’nde” tanımlanmıştır. Eğer bu ilkelere dikkat edilirse insanların kendilerince bir ihtiyaç saydıkları, edinmeye değer buldukları şeylerin varlığı gözlenirse herhangi bir sanatçının, dansçının nasıl para kazandığı anlaşılabilir. Görünüşleri, oyunları, dansları veya kitaplarıyla insanların ihtiyaç skalasında yer alabiliyorlarsa  araba ya da terlik üretmeleri gerekmez. Çünkü insanlara bedelini ödeyerek almak isteyecekleri bir “mal” sunuyorlardır.

Kısacası gayri meşru veya lüzumsuz bir üretim fazlası  falan yoktur.

25 Ocak 2015 Pazar

Marx’ın İnsansız Değer Eşitliğine Naif Bir Bakış

Aynı malın "soyut emekten" ve  "sonut emekten" kaynaklanan
 değişim ve kullanım değerlerinin var olduğunu söylemek
bal gibi metafiziktir ama kimin umurunda?


Marx mübadelede bir “değer eşitliği” durumunu öngörmüş/şart koşmuştur. Buna göre “Değişim/mübadele değerleri eşitlenmiş mallar birbirleriyle mübadele edilebilir.”

Bu düşünüş doğru mudur?

Bu düşünüş, “değerin değişimden önce var olduğunu” kabul eder. Öyle ki zaten maddede içkin halde bulunan “değer”,  bir şekilde ortaya çıkar ve o ortaya çıktığında da insanlar hangi malların mübadeleye gireceğine, “değerlerin denkliğine göre” karar verir.

Dikkat edilirse bu açıklamada malları üreten ve sonra mübadele eden insanların bütün yaptıkları, “Zaten var olan bir mübadele emrini yerine getirmeleridir.”

Emek değer hipotezinin aritmetik temelini teşkil eden hesaplamada emeğe biçilen fiyatı esas alır ve sonra üretilen malın satış fiyatı ile yaptığı mukayeseden, emeğin sömürüldüğü sonucunu çıkarır.

Burada emek fiyatıyla mal fiyatı arasında daima sabit bir oran olacağını düşünür. Aksi takdirde anlık fiyatlandırmalarla bu tip bir sömürü çıkarsamasına gitmesi mümkün değildir.

Yanlışlığın başlangıcı,  bir üretim faktörü olan emeğin esas aldığı fiyatının zaten eleştirdiği mübadele sitemince belirlenmesidir. Marx  emeğin fiyatından hareket ederken onun zamanla değişebilen bir değere sahip olabileceğini hiç düşünmez. “Nitelikli emek” düzeltmesi dahi bunu karşılamaktan, açıklamaktan uzaktır. Çünkü bugün “arzu edilir bir nitelikle” donanmış emeğin gelecekte  aynı  fiyattan alıcı bulup bulamayacağını düşünmemiştir.

Bunun önemi nedir? Bunun önemi şudur ki emekte fiyatlandırmanın, diğer mallara göre daha yavaş işlediğini anlayamamasıdır. Bu da şu anlama gelir:

Bir işçi bir haftalık toplam üretimi için belirli bir ücret alıp  üreticiye, kapitaliste   bir risk stoğu yüklerken üretilen malların satışında risk stoklanmaz, ya gerçekleşir ya da gerçekleşmez. Risk stoğu nedir? İşçinin, kapitalist tarafından alınan emeğinin ancak ücret dönemlerinde ortaya çıkan kâr-zarar muhasebeleştirilmesi durumudur.  İşçi çalıştıktan sonra ücretini haftalık olarak alır.

Kapitalist, normal bir üretim hızıyla çalışan işçiye ancak malların üretimi gerçekleştikten sonra  emeğinin karşılığını verir.

Sorun  şudur ki işçinin sözleşmeyle belirlenmiş  ücreti üretimi  gerçekleştirdiği için  mutlaka ödenmelidir.( Sözleşme ihlallerini sui misal olarak göreceğimizden aksi örnek saymamız mümkün değildir.)  Peki ama işçiden emeğini satın alan kapitalistin satmaya çalıştığı malın talep görüp görmeyeceğini kim söyleyebilir? Bunu hiç kimse söyleyemez. Kapitalist/işveren kendince bir tahminle bir üretim bandı oluşturarak  emekten yana belli bir tercih  kullanmıştır.

Marx bu tercihi yaparken kapitalistin, mal  içindeki “saklı emekten” yararlandığını söylemektedir. Sorun şudur ki kapitalistin malı alıcı bulamayabilir de.  Bu durumda “malın içindeki emeğe” ne olmaktadır? Hiçbir şey olmamaktadır. Çünkü onun bedeli sözleşme gereği ya önceden ya da haftanın sonunda mutlaka ödenmiş olmaktadır.

Bu bize neyi gösterir?

Herhangi iki malın üretim zamanlarına bağlı objektif  değer eşitliğini tespit edebilseniz dahi bunun mübadelede hiçbir önemi olmayacaktır. Bir kilo bulgurun, emek değer hesabıyla iki yüz elli gram kahveye eşit olduğunu söylemenizin kahve ve bulgur takası yapacaklar açısından anlık bir önemi olabilir ama hiçbir müşteri kahve veya bulgur alırken sizin uzun uğraşlar sonunda keşfettiğiniz bu sözde eşitliği umursamayacaktır. En nihayetinde kendisine adeta tapılan “emekçinin”  bu iki metanın üretiminde ücretlendirilmesi da farklı olacaktır.

Bu durumda mallar mübadeleye birbirlerine karşı takaslanmak üzere girmezler. Çünkü böyle girerlerse belki kendilerine göre eşit miktarlarda takas edilebilirler ama bedeli parayla hesaplanan ücretin karşılığının hesaplanması imkânsız hale gelir.

Marx burada iki şeyi atlamıştır:

Birincisi para iktisadının  mal değerleri arasındaki  standart değer etkisini tam anlayamamıştır.

 Emeği paraya göre fiyatlandırıp “mübadele değerlerini”   üretim zamanlarına bağlı olarak birbirlerine göre “değerlendirmesi” elmayla armudu toplamak demektir.  Ne emek, fiyatı kapitalistin tek yönlü dayattığı  bir üretim faktörüdür ne de fiyatlar malların içlerinden çıkıveren  “doğal ve verili” ölçülerdir.

İkinci olarak da herkesin, hem üretici hem tüketici olduğunu anlayamamıştır. Bu da herkesin almak veya satmak istediği mallarda, başkalarının  fayda sıralamalarıyla kaçınılmaz şekilde  bağımlı olmasıdır.

Emek  kapitalistçe alınırken diğer mallar müşterilerce alınır. Bir mal özelliği taşımasıyla emek de arz ve talebe göre değerlenir. Emeğin her zaman, ihtiyaçtan fazla olacağı kehaneti bu açıdan tam bir saçmalıktır. Çünkü insanlar fişe takıldıklarında, her işi aynı verimle yapabilecek robotlar değildir. İnsanların çocuklarını en nitelikli ve az bulunur mesleklere yönlendirmeleri emeğin arz ve talebe göre değerlenmesinin en büyük kanıtıdır.

 Meselâ hiç kimse bir doktor emeğinin yüz şoför emeğine denk olduğunu falan iddia etmez. Oysa Marx’a göre  emek tipleri arasında da bu tip “değerlemeler veya mukayeseler” yapılabilmelidir.

Marx emeği kutsarken işin içindeki insanı ıskalamış bir idealisttir. En büyük zararı da problem hakkındaki  bu insansız ve yanlış akıl yürütmesinin idealaştırılmış olmasıdır.



19 Aralık 2013 Perşembe

Mikrodan Makroya Ekonomi Ve Yolsuzluk

İktisatla ilgili sosyal bilimlerde,  daha en başta  ekonomi, “mikro” ve “makro” olarak iki ayrı türde anlatılıyor.

Öğrenci bunların birbirlerinden ayrı ayrı düşünülmesi gereken kavramlar olduğunu ezberliyor. Hele iş, gösterişli terimler ve çıldırtıcı istatistik formüllere bulanınca  iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Son yolsuzluk  iddiaları, ülkemizdeki ekonomi algısının yanlışlığını ispatladı. “Tüyü bitmedik yetimin hakkını yemek”  kavramını yeniden bize hatırlattı. Bir yetimin hakkıyla milyon dolarlar arasındaki ilişkiyi görebilen  toplumsal akıl bütün  o gösterişli ekonomi öğrenimini ve kuramlarını yanlışladı, çökertti.

Peki bunu nasıl yaptı?

İlk olarak insan davranışlarının kaçınılmaz sonuçları olduğunu anladık. Yani birinin cebinden parasını alırsak; parasını  aldığımız kişinin -biz bu işi onun rızasıyla da yapsak- daha fakir düşeceği, ortaya çıktı.  Çünkü yolsuzluklara konu olan “ihale” paralarının  “kaynağı” , vergi mükelleflerinin  cebinden “meşru” olarak alınan paralar. Deme ki ekonomi “beli modellere göre kendiliğinden hareket eden bir otomat” değilmiş, insan iradeleriyle meydana getiriliyormuş.

İkincisi  “Tüyü bitmedik yetimin hakkı” genellemesiyle, ülkedeki milyonlarca  dar gelirli vergi mükellefini işaret etti. Büyük nehirlerin, cılız derelerin birleşmelerinden meydana geldiği, ayakkabı kutularından çıkan dolarlarla ortaya çıktı. Elindeki  üç beş kuruşu üç beş dolarla sağlama almak isteyen vatandaşın cılız “ mikro ekonomik tasarruf deresinin”, nasıl “ makroekonomik bir nehre” dönüştüğü, uygulamalı olarak görüldü. Hele bu yolsuzluklarda “Türkiye bütçesi” kadar bir paranın  el değiştirdiğinin açıklanması, sanırım  yoksulluğun kaynağını daha iyi görmemizi sağladı.

Son operasyonlarla yolsuzluğun anatomisi ortaya serildi.

Görüldü ki yolsuzluk için önce “paylaşılmak istenen”  büyük miktarda para ve bu parayı kontrol edecek büyük bir güç gerekiyor.  Bu iki unsuru da bünyesinde taşıyan tek bir kişilik var, o da devlet.

Devlet, şirketler gibi “gelir” elde etmek için müşteri rızasına bağımlı olmadığından; hemen hemen  hiç kurumayan bir para nehrine sahiptir. Çünkü en nihayetinde, ne kadara fakir olurlarsa olsunlar, bütün  vatandaşları  zorla  kendisine borçlandırır.  Devletin gücünün hukukla sınırlandırılması, işte asıl bu keyfî borçlandırmanın önüne geçebilmek için gereklidir.

Devletin, elindeki sınırsız  görünen para  nehrini istenen yere akıtmak imkânı, insanların iki şekilde ilgisini çekiyor.

Birincisi herkesin bildiği şekliyle devlet ihaleleri kanalıyla… Cumhuriyet tarihinin en popüler soygunları bu şekilde yapılmış.

Önde düzenlemeler, arkada yolsuzluk
İkincisi de  para politikalarındaki “düzenlemelerle”  büyük para rezervlerinin değeri ile oynamak yoluyla ki buna en güzel örnek de sanırım 2001 devalüasyonunda Merkez Bankası başkanının  servetinin bir gecede ikiye katlanması oldu. Kaldı ki bu göze görünen bir örnekti. “Sıcak para” denen spekülatif sermayenin bu tip “düzenlemelerle” elde  ettiği  “havadan kazancın” miktarı asla açıklanmadı. Acizane kanaatimiz “ düzenlemelere” dayanan  değişimlerden   “sıfır maliyetli”   para kazananların bu kazançları yanında, ihalelerden elde edilen haksız kazançların devede kulak kaldığıdır.

Çünkü her ne kadar devlet hazinesi sınırsız gibi görünse de  keyfîliğin  gizlenemediği belli denetleme sınırları vardır.

Oysa  ülke ekonomisini, bir  demeçle  temelinden sarsacak insanları,  sizin istediğiniz değişiklikleri sağlayacak şekilde etkilemek çok daha büyük bir  menfaattir. Bu,  size normal reklâm etkinlikleriyle elde edemeyeceğiniz bir müşteri kitlesini/rızasını devlet zoruyla elde edebilmek imkânını verir.  Devletin, hükümetler eliyle kullanılan gücü, müşterileri çeşitli düzenlemeler yoluyla belli bir malı, diğerlerine tercih etmeye  mecbur edebilir. Türkiye’deki özelleştirme garabeti bunun en güzel örneğidir. Yıllardır meselâ neden Türk Telekom dışında bir başka  telekomünikasyon şirketinin piyasaya giremediği konusu nedense anlı şanlı terimlerle konuşan ekonomistlerimizi hiç ilgilendirmemiştir.

Bunun yanı sıra devletin sıradan bir işiymiş gibi kabul edilen fiyat düzenlemeleri  de– ki buna faizler hakkında  verilen  demeçler de dahildir- sıradan insanların tasarruf yönlerini kesinlikle değiştirir.  Konut kredilerinin faizlerinin vatandaşı lehine düşürüleceği beyanı -ki buna benzer beyanlar Amerika’daki mortgage krizinin asıl sebebidir- vatandaşın talebinin konuta yönelmesine kesinlikle sebep olur. Bu da konut sektörünün bütün ilgili sektörlerinde, kendiliğinden, normalde karşılaşılamayacak bir talep patlamasının doğmasına yol açar.  Bu durumda bir hükümet yetkilisine, ülkedeki talepleri belli bir sektöre yönlendirecek şekilde beyanda bulunması için rüşvet vermek ,  talep patlamasıyla  zenginleşecek insanlar için “mantıklı bir yatırım” değil midir? Amerika’nın  görünen o ki en büyük sıkıntısı , lobilerin sürekli yasama organları üzerinde kendi çıkarları için yolsuzluk işleriyle uğraşması. Bu Amerika’da ciddi bir “kayıtsız sektör”…
 

Umalım  da  son yolsuzluk operasyonları, sıradan vatandaşa, oyunu birkaç kilo makarna ve birkaç ton kömüre  satmanın  maliyeti hakkında bir fikir versin. Umalım ki makarna alırken menfaatini gözettiğini sanan vatandaş, bunu yaparken  aslında soyulduğunu da hesaplayabilsin. Sıradan vatandaş belki kendi ekonomik etkisinin cılız deresini görmekten öte bir  feraset geliştiremiyordu şimdiye kadar ama gene umalım da büyük nehirlerin, küçük derelerin birleşmesiyle meydana geldiğini artık idrak edebilsin ve yolsuzluğa alet olmaktan kaçınsın.


21 Ağustos 2013 Çarşamba

Uçak Biletinden Sana Ne?

Ulaştırma bakanı,  hava taşımacılığına tavan fiyatın gelebileceğini söylemiş. Şirket yönetimleri “ Fiyatlandırma doğru yapılmalı” gibi  cevaplar vermişler.

Hiç biri de “Kardeşim şimdiye kadar fiyatları devlet mi belirliyordu ki bu saatten sonra işimize karışıyor?” diye sormamış.

Hava ulaşımında fiyatların düşmesini sağlayan şey THY’nin tekelinin Pegasus ile kırılması olmuştu. Sadece bu bile  hür teşebbüsün ve rekabetin refah getirici etkisine bir örnekti.
Pegasus hiçbir fiyat talimatı ve emri olmaksızın rezervasyon zamanı ve doluluğa bağlı bir fiyatlandırma ile  uçak seyahatini ulaşılabilir  kıldı.

Bu noktada devletin/hükümetin asla başaramayacağı, hayal bile edemeyeceğin bir işi başardı.
Hükümet hava taşımacılığında tavan fiyat hayalleriyle oy toplamak istiyor olabilir ama, maliyette hiçbir ortaklığının olmadığı bir sektörde insanlara neyi ne kadar satmaları gerektiğini söylemeye hakkı yok. Eğer çok istiyorsa THY’nin Anadolu Jet  bilet fiyatlarında  indirime gidebilir.

Şurası unutulmamalı ki devletin hiçbir fiyat uygulaması üreticiyi de tüketiciyi de memnun edememiştir. Devletin taban fiyat  biçtiği fındık, domates hep denize dökülmüştür. Buğday daima taban fiyatın altında zahirecilerin eline geçmiştir.

Tavan fiyat uygulaması fiyatların derhal tavana sıçramasına,  değişen fiyat ortamındaki  fiyat düşürücü rekabetin yerini tavan fiyatta buluşan firmaların birleşmesine yol açacaktır. Olan vatandaşa olacaktır.

Havayolu şirketleri  daha bu söylentilerin başında devlete boyun eğeceklerine,   otobüs bileti fiyatlarına karışmayan, karışmaya da hakkı olmayan devletin/hükümetin uçak fiyatlarına da karışmaya hakkı olmadığını söylemeli, popülist  politikaların ekonomiyi çarpıtmasına izin vermemelidirler.