Müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2017 Salı

Türkiye’de Saptırılmış Ahlâkî Yükümlülük Sorunu


Çok uzatmayacağım. Sanırım twitter bu konuda çok etkili oldu. Bazı şeyleri düşünürken işi uzatırsam gene de kusura bakılmasın.
Önce aklıma “şantaj rejimi” terimi gelmişti. Bu terim, fiili durumu özetlemek için uygundu ama işin felsefi bağlamını tam ifade edemiyordu.

Türkiye’deki şantaj rejiminin etik bağlamına sanırım “ Saptırılmış Ahlâkî Yükümlülük/ Mükellefiyet “diyebiliriz.

Saptırılmış ahlâkî yükümlülüğün iki yönü var. Bu iki yön ile bizi açmazlara sürüklüyor.

Birinci yön Müslümanların, dinlerine dayanarak geliştirdikleri, cinsel ayrımcılığa, cinsel  tecrite ve cinsel aşağılamaya dayalı “femofobik” yani kadın korkusuna dayalı  ahlâk.

Bu ahlâkın, temel hakların korunmasına dayalı “ zarar vermemek iradesi” ile uzaktan yakından alâkası yok.

İkinci yönü de:  Bu saptırılmış ahlâkı, “ahlâk kelimesini  açıkça sömürerek bağlamından çıkarmak,  daha sonra da sapkın ahlâk anlayışının normlarını bu saptırılmış bağlamla ahlâkın gerçek anlamını benimseyenlerin üzerine yüklemek.

Sorun ahlâk kelimesinden kimin ne anladığında düğümleniyor. Meselâ  cinsel eğilimlerinden veya zaaflarından dolayı Müslümanların şantajına uğrayan ( Ki bu şantaj ahlâkı Müslüman iktidarının temel yönetim aracı haline gelmiş bulunuyor) insanlar, Müslümanlara “Senin ahlâk dediğin ne ki beni kendi ahlâkınla yargılayabiliyorsun?” diyemeyecek bir duruma geliyorlar.

Saptırılmış ahlâkî yükümlülük durumu, başka ve sapkın bir ahlâkî kabulün, normal insanlar üzerine bir deli gömleği gibi giydirilmesi halidir.

Bu halin ortadan kaldırılabilmesi için cahil ve şantajcı Müslüman muktedir çoğunluğun kınaması , ayıplaması değersizleştirilmelidir. Ülkeye egemen olan  şeriatçı  Müslüman  seçmen kitlesinin neyin ahlâkî sayılacağına dair en ufak bir ilgisi ve bilgisi yok.Resmi şeriattan korunmak için önce  fiilî şeriat normlarının egemenliğine karşı çıkmalıyız. Türkiye’nin bilime ve devlet ciddiyetine ulaşabilmesinin tek yolu budur.



4 Şubat 2015 Çarşamba

Ebedî Gerinin Yönü: Doğu



Bertrand Russel “Sorgulayan Denemeler” adlı kitabında makineleşmeyle ilgili olarak “ …Daha alt düzeyde duygularına hitap eden  yayınları kolaylaştırırlar” (1) der. ( Tahmin edebileceğiniz gibi  şu anda okuduğum kitaptır)

Sosyal  medya ortamlarının birinde, metroda kitap okuyan Japon kızları ve ellerinde son model akıllı telefonlarıyla Türk gençlerini beraber gösteren bir görsele rastladım.

Son olarak  sanalağ üzerinde pornografik sayfaların, Müslüman ülkelerde  inanılmaz boyutlarda olduğu sık sık telâffuz edilir, oldu. İslâm’a karşı batının önyargısına bağlayıverecek olsak da mesele o kadar basit değil.

Matbaanın yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde,   erotik/pornografik  kitapların veya dergilerin yaygın olarak basıldığını öğrendiğimde de çok şaşırmıştım. Demek ki modern uygarlığın kurucularında da  bu  cinsel açlık yaşanmış.

Bütün bunlardan ne çıkarmalıyım, ne anlamalıyım?

Bertrand Russel, “sanayii devrimini” yapan bir milletin mensubu. (İnsanları güdülerine göre yargılayan sığ ve ikiyüzlü  “Marksist ahlâka” göre onu reddedivermek elbette pek kolaydır… Marksist,  normatif ahlâkı başka bir yazıda düşünmeli… İlginç konudur.) O makineleşme hakkında düşünürken, makineleşmeyi yaratan zekâların düşünüş biçimlerini, felsefelerini birebir yaşayarak eleştiren bir insan. Dolayısıyla bizim gibi arabayı, elimizde tespit gibi taşınan bir uzaktan kumandayla çalıştırılan bir itibar nesnesi falan olarak görmüyor.

Beni düşündüren makineleşmenin, bugünkü yaygın kullanımıyla teknolojinin, “daha alt düzeyde duygularına hitap eden yayınlarla ilgisi… Aslında tam olarak bu da değil… Çünkü teknoloji bunu kendi başına yapmıyor. Yani hiçbir bilgisayar insanlara kendiliğinden bir porno sayfası hazırlamaz.

Batıda pornografi başlı başına bir sektör… İnsanlar bu işten ciddi paralar kazanıyorlar.

Müslüman toplumlar/toplulukların teknolojiye  ciddi bir katkıları yok. Kapitalist seri üretim ( ki böyle söylenince hemen arkasından “insanlık dışı” gibi bir kötüleme beklemek neredeyse refleks olmuştur…) her bir  birim tüketim malını, git gide daha ucuza mal ettiği için de Müslümanların teknoloji üretmek, yaratıcı süreçlere katılmak gibi bir heves duymalarını beklemek şu saatten sonra zor görünüyor. Teknolojinin yaratıcıları gerek maliyetleri düşürmek gerekse yaratıcılıktan duydukları zevkle her gün yeni yöntemler icat ediyor bu icatlarla yeni imkânlar keşfediyorlar. Bunu yaparken  ilk zamanlarda  yaygın pornografi ile kendisine gelir elde etmiş matbaanın birikimini, mirasını kullanıyorlar.

Akıllı cep telefonlarının mucitlerinin toplumlarında insanlar, birbirlerinin fikirlerinden aldıkları ilhamlarla yepyeni düşünce çerçeveleri çiziyor, yeni icatlar için bambaşka bilimsel önermeler ortaya koyuyorlar.

Oysa büyük bir Müslüman nüfus barındıran doğu, elindeki akıllı cep telefonundan dünyanın en aykırı porno sitelerine rahatlıkla girebilirken bütün bunlardan habersiz bir yaşam sürdürüyor…

Belki de doğuyu artık yeniden tanımlamalıyız. Doğu salt kültürel bir yön veya çerçeve değil artık. Doğu, insanı var eden uygarlık anlayışının birey kavramına, bu kavrama dayalı özgürlük, hukuk ve saygı kurumlarına karşı toplumsal direnç geliştirmiş, bütün insan beraberliklerinin genel adı veya yönü.

Doğunun en doğusundaki Japonya ve Güney Kore’de belki şirketler hâlâ eski kabile geleneklerine göre idare ediliyor ama toplumsal düzen, yani devletle bireyin  ilişkilerinde kabileciliğin yerini açıkça liberal demokrasini normları ve kuralları almıştır. Telif hakları, fikir mülkiyeti bu ülkelerin kültürel üretiminde de ciddi bir şekilde kendisini gösteriyor.

Doğunun uygarlığa katılması, batılılaşmayla oluyor. Belki içlerine, eskiden bilmedikleri pek çok aykırılık ve belki “ahlâksızlık” da giriyor ama kabileciliğin güce dayalı ikiyüzlülüğü yerine bireyin sorumluluğu anlayışıyla yaratıcılık için özgür bir ortam oluşturabiliyorlar.

Buna karşılık petrol zengini Arap ülkelerinde satın alınan en son teknoloji ne bir özgürlük ortamı yaratabiliyor  ne de hukuk devleti… Çünkü Arap toplumunun batınınki gibi sürdürebildiği ve dahası geliştirebildiği bir entelektüel mirası yok. Dolayısıyla doğu, teknolojiyi tuzluk  gibi kullanmaktan fazlasıyla tatmin olan bir  ilkel insan beraberliği olarak yaşamını sürdürüyor.
 
Buna karşılık, ellerindeki akıllı cep telefonlarını durmadan kurcalayan “Müslüman gençlerin” kaçta kaçının, o cep telefonlarındaki elektronik kitap seçeneğini kullandığını şahsen çok merak ediyorum.

Bütün bunlar bana doğunun bu üretim çağında, matbaanın icadından sonra meydana gelen ve aradaki kapanamayacak kadar derin bilgi ve felsefe mirası yüzünden ebediyen kendi başına gelişemeyeceği düşüncesini uyandırıyor. Elbette toplumsal olaylarda “çizgisel bir nedensellik” aranmaz ama “başımıza gelenler” de belli davranışlarımızın ve bunların “birikimlerinin” bir sonucu olmalı gibime geliyor.

1) Russel B.; "Sorgulayan Denemeler"; Shf:92: TÜBİTAK Yayınları:2005



20 Aralık 2014 Cumartesi

Köyünün Yağmurlarında Yıkanan Erkek Türk Milliyetçisi


Türk milliyetçileri her aykırı görünen fikir beyanında, birbirine ağız dolusu hakaret etmeye meyilli. Mensuplarının çoğu maalesef yaşının gerektirdiği olgunluktan yoksun bir camia.

Bunun sebeplerinden biri sanırım siyasallaşmanın getirdiği yaygınlaşma tutkusuyla ortaya çıkan  köylüleşme.

Bu  köylüleşme ile birlikte milliyetçilik, erkeklerin icra ettiği bir köy odası etkinliği haline gelmiş.

Böylece köylülüğün getirdiği iki problem, milliyetçi camiayı inanılmaz derecede geri bırakmış.

Bu problemlerden biri “erkeklik” rolünde köylülüğün etkinleşmesi…

Diğeri de bütün fikri faaliyetlerde köylü  “siyasetçiliğinin”  egemen olması.

Problemlerin ilki bizi, gerekli medeni ilişkileri kurmakta zorlanan, ancak benzerleri arasında rahat edebilen bir erkek tipine yöneltmiştir.

Köylü erkek tipimiz, “kadına egemen”,  ailenin tek reisi, her şeyi bilen, herkesi güden, zor kullanmaya eğilimli, savaşkan, tahammülü az bir  erkek idealine göre  oluşturulmuş. Aslında bu tip, psikolojik anlamda incelendiğinde, hayata uyumunda problem taşıyan, yetişkinliğe girememiş, en fazlası ergen bir erkek karakteri ortaya çıkar.

Bu tip erkek sürekli pohpohlanmak ister. Kendisine itaat edilmesini ister. Hayatı tamamen kendi bildiğince düzenlemek ister. Tipik bir milliyetçi erkek, adını koymak istemse de “El ne der?” korkusunda ifadesini bulan şeriatçı, köylü ilmihal dindarlığı ile hareket eder.

Bundan dolayı milliyetçilerin kahir ekseriyeti toplantılara, sosyal ortamlara karılarını götürmez. Hayatındaki önemli ve hatta önemsiz hemen hiçbir kararda karısının fikrini almak gereği duymaz. Çünkü köyünden getirdiği ilmihal Müslümanlığına göre  kadın “aklen ve dinen eksiktir.”

Bu yüzden milliyetçi camiada kadınlar, en fazla kadın kollarında veya “ hanımlar icra heyeti” gibi hilkat garibesi yerlerde kendilerini oyalamalıdır.

Milliyetçiliğin köylü erkek tipi, siyaseti de felsefî bir alt yapıyla anlamak yerine bir oy avcılığı olarak görür. Ama meselâ iktidar olduğunda neyi nasıl düzeltmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktur. Çünkü milliyetçi erkeğin kendi köyü dışında bir dünyası veya ufku yoktur! Bu yüzendir ki ancak iki bin yılda bir gelebilecek bir iktidar fırsatını yakalayabilmiş MHP’nin, Türk siyasetindeki  genel kadrolaşma işiyle iyilik dağıtmak dışında hiçbir faaliyeti maalesef olmamıştır.

Dolayısıyla erkeklerle yürütülen köy kökenli milliyetçi siyasetin içinde, sinemanın, tiyatronun, edebiyatın, resmin vs bütün yeri, bu siyasete  verdiği fayda kadardır. Onun içindir ki bu gün bir türlü milliyetçi siyasetten bağımsız bir sanat etkinliği düzenlemek işi milliyetçilerin aklına bile gelmemekte. Onun içindir ki meselâ Emine Işınsu dışında tek bir kadın yazarı yoktur milliyetçi camianın.  Sevinç Çokum bugün hâlâ bir şeyler yazmakta mıdır o da meçhuldür.

İşin kötü tarafı, bu köylü erkeği egemenliği, milliyetçiler arasında kadınlarca da benimsenmiştir. Bunun da sebebi, neredeyse genlerimize işlemiş olan ilmihal Müslümanlığıdır. Dini ilmihal dışında anlamaktan ürken köylü kafası, şehre geldiğinde yalnızca daha şiddetli bir değişimin şokuyla daha hızlı bozulmuştur. Yoksa köylülüğün kapalı toplum zihniyeti hâlâ yerli yerinde durmaktadır:  “Şeriata/ ilmihale bağlı Müslüman erkeğin güttüğü toplum!”

Bu durum, milliyetçileri,  toplumun geri kalanından ciddi biçimde yalıtmaktadır. Milliyetçiler, büyük ölçüde, kendilerinden çekinilen, kaba saba, görgüsüz, tahammülsüz, düşüncesiz, duyarsız, ilkel insanlar olarak kabul edilmektedir.

Çünkü köylü erkeğinin Durkheim okumuş Gökalp’i, Rus İhtilali’ini yaşamış  Akçura’yı, Togan’ı, Ağaoğlu’nu, “Dilde, işte, fikirde birlik!” diyen Gaspıralı’yı  anlaması mümkün değildir.  Bütün bunların ötesinde, anasının ak sütü gibi helal telif ücretine, misafirlerini yanında bakmaktan ar eden Atsız’ın şehirli nezaketini kavramasını beklemek aptallıktır.

Kaldı ki o, zaten bu isimleri tanımaya dahi ihtiyaç duymamaktadır. Peki bu isimlerin özelliği nedir? Bu isimler biz  bir köylü toplumu olarak kendi dar dünyamızda debelenirken dünyanın gidişatını bizzat yaşamış, şehirli fikir adamlarıdır!

Bugün Türk milliyetçileri bu ilkel  bilinç ve ergen psikolojisiyle en başta birbirlerine düşmanlık geliştirmekteler.  Gün geçmiyor ki birinin geçmişteki bir hatası yüzüne vurularak itibarsızlaştırılmasın. Bu itibarsızlaştırma, karalama ve dışlama psikolojisi milliyetçi camianın başat güdüsü!

Çünkü ancak kokusunu ve dokusunu tanıdığını, sürüsünden belleyen köylü kafasında, soyut düşüncenin müştereklerinde birleşmek, kişisel zaafların ötesinde bir  fikir inşaa edebilmek kabiliyeti gibi şeylere yer yok!


Bana öyle geliyor ki Türk milliyetçileri, önce yaşlarının gerektiği olgunluğa ve tahsillerinin gerektirdiği entelektüel nezakete kavuşmadıkça Türk Milleti’nin sorunlarına çözüm getirmek bir yana kendi toplumlarında ayrık otu muamelesi görmekten kurtulamayacaklar.

28 Haziran 2014 Cumartesi

Hem Sığınır Hem Yıkarım

Adam karısına: "Biliyorsun Fatma, burası Britanya'da, içimi nefretle doldurmayan tek yer!" diyor. Elindeki pankartta "İngiliz askerleri katil, suçlu ve teröristtir!" yazıyor. Ve aile sosyal yardım bürosundan yardım almaya gelmiş.
 Batılı Ülkelerdeki Müslüman Doğulu Göçmen Sorununda Açmazlar
Gelişmiş ülkelerde  yaşayan Müslümanlara bakıyorum, hemen hepsi türbanlı, çarşaflı, sakallı, sarıklı tipler.

Bunların bir kısmı ülkelerindeki dinci baskılardan kaçan insanlar.

İşin garip  tarafı da bu zaten. Bu insanların bir kısmı dinci baskılardan kaçıp geliyor ama sığındıkları ülkelerde, dinlerini, gene  şeriatçı bir kafayla yaşamaya devam ediyorlar.

Batı ülkelerine sığınanların, göçenlerin kafasında, bu ülkelerin âdil, demokratik ülkeler oldukları ve insanlık gereği kendilerine yer vermeleri  gerektiği fikri var. Kime sorsanız bu ülkelerde Müslüman’ların daha fazla söz sahibi olması gerektiğinden bahsediyor. Gerçek öyle mi?

Her şeyden önce şu anlaşılmalı. Göçmen alan ülkelerin hiç kimseyi ülkelerine göçmen olarak almak gibi bir borçları yok!

İkincisi de göçmenlerin, göçtükleri ülkelerin ulusal birliğini, egemenliğini, hukuk birliğini ve yaşam tarzını tartışmak gibi bir hakları yok!

Göçmen alan gelişmiş ülkelere bakışımız genellikle dünyaya âdil davranmaları gereken toplumlar oldukları yönünde. Bu bakış bile kendiliğinden onları “üstün” görmeye dayanıyor. Ne yazık ki onlar karşısında  hissettiğimiz aşağılık kompleksini bir türlü fark edemiyoruz.

Göçmenler daha iyi hayat şartları,  kanun önünde eşitlik, sosyal güvenlik ve iş güvencesi gibi beklentilerle batılı ülkelere akın ediyor. Buna mukabil, bir de bakıyorsunuz ki “şeriat mahalleleri” kuruyor, sığındıkları ülkeyi dönüştürmeye kalkıyorlar.

Bu aslında, özellikle Müslüman doğu insanının güce tapınıcı, kuralsız, ikiyüzlü  ve zorba olduğunu gösteriyor.  Bundan dolayı da  kendi ülkesindeki zorbalıkları  yıkıp, rejimi demokratikleştirmek, mülkiyeti korumak mücadelesini vermek yerine, bunların verili olarak yaşandığını düşündüğü batılı ülkelere sığınmayı daha kolay buluyor. Buna karşılık sığındığı ülkeyi daha gelişmiş  yapan kurumları benimsemekten kaçınıyor, ilkelliğini o ülkelere yaymaya çalışıyor. Bu davranış, kim ne derse desin, tipik bir parazit davranışı.

Hem batının üretim hacmini ve refahını paylaşıp hem de bunu şeriatçı kafayla elde etmeye çalışmak gene kim ne derse desin yalancılık, ikiyüzlülük.

Müslüman doğulu, nasıl Batılılaşacağını belki bilmiyor ama  bilmek ya da dönüşebilmek için de uğraşmıyor. Kural tanıyan, bireye saygılı, mülkiyete saygılı, empati geliştirebilen, nazik, mesafeli bir Müslüman olabilmek için uğraşmak yerine Araplaşarak kalabilmeyi kendine daha güven verici buluyor.

Aslında bütün bunlar, sadece batıya sığınanların değil Müslüman doğunun problemi. Altından tuvaletlere def-i hacet eden* şeyhlerin şeriatından medet uman fakir Müslümanlar, bu ilkelliğe ve ikiyüzlülüğe itiraz etmedikleri müddetçe batının ikinci sınıf sığıntıları olarak yaşamaya mecbur kalacaklar.

Öte yandan batılı ülkeler, şeriatçı Müslümanlığı ülkelerine artık daha fazla sokmamak hususunda  titiz davranmalı ve kendi toplumlarına entegrasyon kaabiliyeti olmayan insanları daha fazla barındırmamalı ve göçmen olarak da almamalı.
* Selcen Hanım'ın uyarısıyla daha  "edepli" bir tabir seçilmiştir.





14 Haziran 2014 Cumartesi

Müslüman Bilincinin Gavurca İfadesi

Giyim kuşam aslında fikirlerin açıkça ifade  edildiği modern demokrasiden çok önce otoritenin emirleriyle şekillenmiş bir ifade aracı.

Bağlılık ve mensubiyet uzun zaman giyimle gösterilmiş.

Bu, hem belli bir grubun üyesi olmayı hem de belli değerleri benimseyi ifade ediyormuş. Bugün bir Yahudi'yi özel ayrıntılar dışında giyiminden ayırt etmemiz imkânsız ve bir o kadar da önemsiz. 

Günümüz Türkiye'sinde ise özellikle kadın bedeni, Ortaçağ giyim anlayışının bir devamı olarak kullanılıyor. Kadın bedeni, kadınlara dikte edilen otoriter bir din söylemiyle açıkça biçimlendiriliyor.

"İnandığı gibi yaşamak" belirsiz ifadesiyle kadın, "kendisi gibi insanlarla beraber olduğunu göstermeye" mecbur ediliyor.

Kadın, Müslümanlığını giyimiyle göstermeye mecbur edilirken aynı mecburiyet erkekler için tanınmıyor. Müslüman erkekler batı tarzı giyim ile siyaset yapıp otoritelerini batı görüntü  kodlarına dayandırıyorlar. İşin garibi bunu da candan ve yürekten benimsiyorlar.

Çünkü batı görünüm kodlarının akılcı ve özgürlükçü toplumlara ait olduğunu biliyorlar. 

Sözde Müslüman erkekler giyimleriyle mensubiyetlerini göstermek gereği duymuyorlar.

Aslında bu, batıya duyulan hayranlığın ve içten içe zehirli bir biçimde beslenen aşağılık kompleksinin bir ifadesi. Nereden anlıyoruz? Sözde, kadını gizlemeye yönelik tesettürün dahi dünya güzeli mankenlerle sunulmasından, kadının çekiciliğinin "Müslümanlaştırılmaya" çalışılmasından, sözde Müslüman kadının seçkinliğini batılı marka aksesuarlarla  göstermeye çalışmasından. 

Bir yandan batı modernizmini verili kabul edip onun estetik değerlerini ölçü alarak diğer yandan örtünerek cazibeyi gizlediğini sanmak cehaleti, böylece kendini ele veriyor.

Türkiye işte böyle bir cehalet ve aşağılık kompleksiyle çağdaş uygarlıktan uzaklaştırılıyor.


2 Mayıs 2014 Cuma

İslâm Ve Müslümanlık

 Müslümanlar Neden İslâm’da Huzur  Bulamıyor?

Dolmuşların arka camlarında sıkça rastladığımız bir söz vardır: “Huzur İslâm’da!”

Yani? “Allah’ın varlığını ve birliğine, Hz. Muhammet’in onun kulu ve peygamberi olduğuna inananlar huzura erer…” Sanırım bu sözün anlamı budur.

Neden böyledir? Çünkü İslâm, kendisine mensubiyeti, bireyin kendi aklına ve vicdanına bırakmıştır da ondan. Müslüman olmak,  İslamiyet’ten önceki dinlerden farklı olarak tamamen kişinin kendi inisiyatifine bırakılmıştır. Müslümanlık bir toplumsal kabul ve seremoni dini değildir! Hiç kimsenin sizin Müslüman olduğunuzu onaylaması falan gerekmez.

Bunun önemi nedir? Bunun önemi dinin, insanın kendi kabulüyle elde ettiği bir “değer” haline gelmesidir. İnsan ancak kendi aklı ve vicdanıyla bir değer haline getirdiği bir varlığa gerçekten bağlanıp onu hayatının bir parçası haline getirebilir. Müslümanlık, kendilerini İslâm’a mensup görenlerin yaşayış tarzıdır. Yani Müslümanlık, “Müslümanların İslâm’dan ne anladığı” demektir.

Peki Müslümanlığın İslam’la bir ilgisi kalmış mıdır? Maalesef Müslümanlığın İslam’la hiçbir ilgisi yok. Kendilerine Müslüman diyen bir cahil zorbalar yığını, dünyada kendilerince İslâm’ı temsil etmek iddiasında.

İslâm’a, Müslümanların hayat tarzına göre baktığımızda, varacağımız sonuç, acaba gerçek bir huzur ve barış dünyası mıdır?  Gene maalesef hayır… Çünkü Müslümanlar, genel olarak kendileriyle Allah arasında başka hiçbir aracıyı kabul etmeyen, cemaat kabullerinden uzak ve dinin siyasi istismarına karşı uyanık insanlar değiller.

Bugün Müslümanlık, adı Müslüman olan insanların, her biri birer siyasal parti gibi davranan mezheplere, tarikatlere, cemaatlere  mensup olarak  yaşadıkları değişik bir dini hayat tarzıdır.

İşin kötüsü şu ki dolmuşunun arkasına “Huzur İslâm’da!” yazan şoför, bu huzurun, kelle kesen vahşiler sürüsünün egemenliği ile geleceğine inanacak kadar cahil.O şoför, huzurun, Müslüman’ın kalbinde, Allah ile olan temiz ilişkisinde yattığını düşünmüyor, bilmiyor, düşünmek de istemiyor. O, huzurun, insanların birbirlerine Arapça selam vererek koyun sürüsü gibi iç içe yaşamasından, birileri tarafından güdülmekten  kaynaklandığını düşünüyor. Dolayısıyla şeriatçı bir hükümetin insanları kamçılayıp ellerini kestiği, taşladığı bir  memlekette huzurun kendiliğinden yeşereceğini sanıyor.

Ne yapılmalı? Yapılacak iş İslâm’ın özüyle bu günkü Müslümanlığın ilgisiz olduğunu sabırla anlatmak, açıklamak.
Bu yapılmadığı zaman Müslümanlık, İslâm’ı cemaat yaşayışına ve taassubuna bağlayan, dindaşlarını kendi içinde ayrımcılığa taabi tutan, kendilerini Allah yerine koyan insanların sınırsız şiddetiyle korkutulmuş insanlar yaratan bir tür Arap mağara adamları hayat tarzı haline gelecektir, gelmiştir de.



22 Mart 2014 Cumartesi

Türban Fitnesi Ve İntihar Özgürlüğü Sapkınlığı


Nevruzu yazmak isterdim ama bugün  televizyonda haber seyretmeye yüreğim el vermedi.  Bir milletin kabile ırkçılığı ve terörü karşısındaki aczini seyretmek istemedim. Ama aklıma başka bir konu geldi: Türban.

Gerçi bu konuda çok konuşuldu ama en nihayetinde liberal haklar kuramının haklılığını savunan bir insan olarak türbanın dini emir olmak iddiasıyla temel haklarla ilişkilendirilmesinin yanlışlığını düşündüm.

Peki ama bunun bugünle ne ilgisi var? Bu popüler bir yazı konusu olabilir mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Bugün bizi etnik ırkçılık önünde aciz duruma düşüren şey, ülkede kendini Müslüman sayanların, dinlerinin, türban fitnesiyle sömürülmesine gösterdikleri rızadır.

Nur Suresi 31. Ayeti dışında başörtüsü veya türban denen eşya ile ilgili  hiçbir delil yok. Görünen bu. O delilin bile zayıflığı ortada. Kaldı ki  bir kadının saçlarının neden bir cinsel çekim unsuru olması gerektiğini hiç kimse bilmiyor. Hadis denen rivayet torbasından nass uydurmak  yobazlığı ile iş kotarılmaya çalışılıyor. Demek ki baş örtmenin Müslümanlığın gereği ile ilgisi ya yok ya da yok denecek kadar az!

İş dönüyor dolaşıyor “temel haklar” konusunda düğümleniyor. Neymiş efendim: “Biz böyle olduğuna inanıyoruz!” denerek, inancın akıl dışı ve tartışılmaz bir şey olduğu iddia ediliyor. “İnandığı gibi yaşamak” diye bir şey yok mu? Elbette var! Sorun şu: İnandığınız şekilde yaşarken aklı yok saydığınızda, davranışlarınızdaki aklî sorumluluktan kurtulmuyorsunuz! İnandığınız gibi yaşamak, sizi yapıp ettiklerinizin, akla dayanan hesabını vermek sorumluluğundan kurtarmıyor!

Temel haklar üzerinden “inancı yaşamayı” savunanlar, işte bu akıldan ve sorumluluktan bağımsızlığı arzuluyorlar. “Biz akılsızca inansak da kimse bunu tartışmamalı!” diyorlar aslında.

Peki  davranışların diğer insanları etkileyen sonuçlarını ne yapacağız? “İnandığı gibi yaşamak isteyenlerin” akıl dışı inançlarıyla bir iktidar mevkiinde, ülkeyi yönetmelerinin sonuçlarını nasıl yargılayacağız?

İnancı tamamen akıl dışı, tartışma dışı bir sahaya çektiğinizde; yaptıklarınızın akıl ve tartışma dışı kalacağını mı sanıyorsunuz? Eylemleri akıl ve tartışma dışı olan tek bir varlık vardır: Tanrı!

“Biz inandığımız gibi yaşamak istiyoruz, şeriata inanıyoruz ve onu yaşamak istiyoruz!” dediğinizde, şeriat rejiminin, sizin inanç hürriyetiniz altında korunarak tartışmadan uzak kalabileceğini mi sanıyorsunuz?
Türban, akıl dışılığın, yobazlığın, aklı ve akla dayanan haklar kuramının ilkelerini sömürerek kendi iktidarını kurmasının bir sembolüdür.

Türban, “haklar” söylemiyle şeriatın haklarımızı, aklımızı, özgürlüğümüzü yok etmesinin bir istismar aracıdır.
Türban veya başörtüsü dinin açık emri olmadığı, yoruma dayanan bir uydurma farz olduğu için açıkça bid’attir.
Ayrıca beşeri hukukun akla dayanan ilkelerini kullanarak akıl dışı bir inanç iktidarı yaratmanın vasıtası olduğu için de yalan ve fitneden başka bir şey değildir.

Türban, insan beynine, akıl yürütmenin araçları olan dilin ve mantığın girmesine engel olan bir   yobazlık miğferidir. Bu yüzdendir ki kendilerini modern Müslümanlar olarak gören türbanlı kadınların hiçbirine, neye niçin inandıklarını soramazsınız.
Peki hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarını istismar ederek iktidarı elde edip  daha sonra kendilerini tartışılmaz inançlarının sözde temel haklar dokunulmazlığı ile koruyarak şeriat düzenini getirenlere karşı mesela “temel haklar” kuramının  en baştaki savunucuları olan liberal camia ne söylemiştir? Hiçbir şey!

Bugün gelinen nokta şudur: Geçmişte henüz tarafların eylemlerinin sonuçları ortaya çıkmadığından hüsn-ü zan ile oluşturulan “ başörtüsüne özgürlük” kanaati bugün anlamını yitirmiştir. Çünkü başörtüsünün veya türbanın, ona özgürlük sağlayan ulusal hukuk birliğine, ulusal egemenliğe, beşeri hukuka karşı düşmanlığın bir  aracı olduğu ortaya çıkmıştır.

Şurası kesindir ki türban artık özgürlük kapsamında ele alınamaz. O, iktidarın kendi yandaşlarına gösterdiği kayırmacılığın, muarızlarına karşı sınırsız öfkesinin ve vahşetinin, ulusa ve beşeri hukuka düşmanlığının sembolü ve işaretidir.

Bu yüzdendir ki artık  dini müşevvikli siyaset, Türkiye’de  ebediyen yasaklanmalıdır.  Türban, nasıl kendisini tartışmadan, akıldan münezzeh görebiliyorsa; biz de onun aklı, mantığı yok etmesini artık kesin şekilde engellemeliyiz.  Bir fitneye özgürlük tanımak, hayatımızı inkâr etmek demektir. Hayatı inkâr ise intihardır ve “intihar özgürlüğü” diye bir şey yoktur.


20 Aralık 2013 Cuma

Dinî Hassasiyetçilik Ve Şeriatçı İşbirlikçiliği

Dinciliğin  aramıza sızması, genellikle “dinî hassasiyet” kisvesiyle  gerçekleşiyor.

Dinciliğin hedefi, toplumu, “dine göre düşünen, dine göre davranan” yeknesak bir kitle haline getirmek. Bu amaç için çalışmaya da “hizmet” diyorlar. Onlara göre İslâm’ın hikmeti, herkesi günahsız “müminler haline getirmek.

Dinciler  “amel imandan bir cüz değildir.” İlkesinden habersiz değiller elbette ama bunu gizlemek işlerine geliyor.

Dikkat edilirse dinciler sürekli, insanları günahlarından arındırmak ve “imanlarını” kurtarmakla meşgullerdir. Said-i Kürdi ve Fethullah GÜLEN’in yazılarına baktığınızda, günahları yüzünden cehennemin kıyısında dolaşan ve ancak  İslâmla ( şeriat)  bundan kurtulması mümkün olan  bir tür “metodolojik   Müslüman bireyinden” bahsederler. Onlara göre her dakika şeriatla meşgul olunmazsa din elden çıkıverecek bir değerdir.

Dini o kadar “önemserler” ki din adına insanlara yapılanları algılayamazlar bile.  Onlara göre insan din içindir, din insan için değildir. Kur’an’ın bir yerinde “İnsanın Allah’ı zikretmek için yaratıldığını” görmüşlerdir  ama onun aynı zamanda irade sahibi ve sorumlu  tek canlı olduğunu görmezden gelirler.  Meleklerin de Allah’ı zikrettiğini ama bunun ve görevlerinin dışında  bir “boş zaman geçirme” iradelerinin olmadığını görmezden gelirler. Bu, dinde, “işine gelen yeri görmek,  gelmeyen yeri gizlemek” demektir ki herhalde en hafif dinî  tabirle “ münafıklıktır”.

Peki ama  dini hayatın her anında uygulamak mümkün müdür?

Öncelikle “din” denen değerin nasıl anlaşılması gerektiği sorunuyla karşılaşırız. Eğer Kur’an’ı birebir uygulamak ise bunun yeterli olmadığı mezhep denen uygulamaların icadıyla ortaya çıkmıştır. Bu demektir ki dini günlük hayatın her anında uygulamaya çalıştığımızda karşımıza sayısız ayrıntı ve sorun çıkmaktadır. Bu sorunların her birini  dine uygun çözmek  hiçbir insani zekânın başaramayacağı bir iştir. Bunun yapılabilmesi için birilerinin yirmidört saat boyunca  fetva üretmesi lâzımdır.

Kaldı ki artık sorunlar o  kadar çeşitlidir ki  geçmişin her işten anlayan “ulema”  sınıfı artık mevcut değildir. Dolayısıyla “ Diş dolgusuyla gusül olur mu?” gibi günlük sorunlara karşı cevap geliştirmek işi ruhbanların akıllarının ötesinde artık çeşitli  uzmanların bilgisine bağlı hale gelmiştir. Artık sözde dine dayanan fetvalar ancak seküler uzmanlıkların   yarar/zarar görüşlerine, bilgilerine bağlanmıştır.

Bu durum, aslında bize “din” diye dayatılan ayrıntıların, akılları ve bilgileri sınırlı bir takım insanların yorumlarından ibaret olduğunu göstermektedir.

Hal böyleyken   sıradan Müslümanlara “ dini hassasiyet” aşılamak, aslında  bu insanların, geçerliliği tartışmalı sözde din yorumlarına itaat edilmesini istemekten  başka bir şey  değildir.

Bu iş o  noktaya gelmiştir ki geleneksel seslenişlerimizin, dileklerimizin kalıpların yerine bile Arapça bir takım kalıplar yerleştirilmeye başlanmıştır. “Çok yaşa!” yerine “Yerhamükallah!” gibi  ne anlama geldiği belli olmayan , Arapça oldukları için Müslümanca sayılan kalıplar, seslenişler “ dini hassasiyet” adına kafamıza  dolduruluyor. Çocuğa nazar değmemesi için “maşallah!” demek bile bu hassas arkadaşlar için yetmiyor, “maşallah suphanallah!” gibi  daha önce duymadığımız, nereden geldiğini de bilmediğimiz “düzeltilmiş” İslâm kalıplarıyla karşılaşıyoruz.

Dincilik  bizim sıradan Müslümanlığımızı beğenmiyor, bunu yeterli bulmuyor. Hatta açıkça söylersek bizi bir tür “yani cahiliye dönemi insanı” sayıyor. Onlara göre biz, “imanları sahih olmayan” insanlarız. Bunun için her vesileyle “hassas” bir şekilde  hayat tarzımızı , ruhbanlarının egemenliğine sokmaya, imanımızı tashih etmeye/düzeltmeye çalışıyorlar.

İşin kötüsü bu anlayış Türk milliyetçilerinin içine de sızıyor ve  “ dini hassasiyetler taşıyan”,  makbul bir milliyetçilik geliştirmek iddiasıyla içimize şeriatçılık düşüncesini sızdırıyor.

Türk milliyetçilerinin bir kısmı menfaat ve ikbal beklentisiyle diğer bir kısmı ise bu fitnenin içlerine saldığı “imanı kaybetmek” vesvesesiyle,  endişesiyle   bu “hassasiyet”  aşırılığını destekliyor.

Türk milliyetçileri içindeki bu dinci destekçilerinin sebepleri ne olursa olsun, nihayetinde,  milliyetçi camia içinde  önce “din varken Türk’ü öncelemenin” o kadar gerekli olmadığı, daha sonra  bunun “millete” yabancı olduğu, en sonunda da “ kötülenmiş” olduğu kanaati yavaş yavaş büyüyor, gelişiyor, yerleşiyor.

İçimizdeki bilinçsiz şeriat işbirlikçisi milliyetçilerin görece fazla olması hiç de sevinilecek bir durum değil. Çünkü onların bilinçsizliği,  dini değerlerin insafsız sömürüsüyle bir kesin inanca dönüşüyor. Böyle olunca da akılla ve mantıkla ikna edilebilmeleri de mümkün olmuyor.

Menfaatçilerin durumu, dinciliğin maddî gücüne bağlı olduğundan, iktidarın güçte düşmesi halinde başlarını   ilk açıp ilk traş olacakların, onlar olduklarını,  kuvvetle varsayabiliriz.

Türk milliyetçilerinin lâikliği savunması, bu açıdan hayatî önem arz ediyor. Türk milliyetçileri, kendi içlerindeki dinci yönelimleri kesin şekilde dışlayıp artık Arapça kaynaklardan milliyetçiliği meşrulaştırmaya çalışmaktan vazgeçmeli. Kur’an indiğinde bile belki de binyıldan fazladır millet bilincini taşıyan bir  büyük toplum olduğumuzu unutmamalıyız.

MHP'nin veya milliyetçiliğin tarikat olduğunu bilmiyorduk.
Türk milliyetçiliğinin “dinî hassasiyetlere sahip” olmasını istemek onun  “yeterince Müslüman olmadığını” söylemek demektir.  Takva ancak Allah ile kul arasında bir dindarlık derecesidir. Takva kullar arasında  gözetilecek bir üstünlük derecesi değildir. Türk milliyetçilerine dini hassasiyet telkin edenler, dinciliğin, takvayı insanlar arasında bir gösteriş haline getiren fitnesine hizmet ettiklerini maalesef göremiyorlar.

Maalesef  ana akım Türk siyasal milliyetçiliği, “Türk islâm Ülküsü” boş inancıyla  halka yaranabileceğini sanıyor. Bu söylemle, halkın arasında yayılmış  hurafelere teslim olup riyaya bulaştırılmış dinci takva aşırılığına el ulaklığı ediyor.

Türk milliyetçiliği en kısa zamanda “dini hassasiyet”  fitnesinden kurtulmalı, halka, onun hurafelerini benimseyerek yaklaşılamayacağını görmelidir. Türk milliyetçilerinin öncelikli görevi halkı hurafelerine teslim olmadan, onu aklın, mantığın, felsefenin yoluna özendirmektir. Düşünmekten ve keşfetmekten zevk almayı bilmeyen hiçbir toplum dinci aşırılığın şiddet çukuruna yuvarlanmaktan kurtulamamıştır. İşte milleti sevmenin anlamı, milleti, bu çukura düşmemesi için uyarmaktır.




15 Aralık 2013 Pazar

Türk İslâm Ülküsünün Dincilik Karşısındaki Kaçınılmaz Başarısızlığı

Ülkücülük şeriatçılıksa...
“Türk İslâm Ülkücü” düşüncesinin en  sevilen müdafaası, Kur’an’da milletlerin kökenine dair ayetler.

Yani? Sıradan insana siyaseten şöyle denmiş oluyor: “Yahu biz de Müslüman’ız! Ekmek Kur’an çarpsın Müslüman’ız! Bak kitapta yeri var, ondan milliyetçiyiz!”

Bunu demek ihtiyacı nereden hâsıl oluyor? Şuradan:
Türk milliyetçiliğinin Türkçü fikir babaları son derece dolu, entelektüel, lâiki medenî insanlar. İçlerindeki en dindarlar bile Türkçülüğü ümmetçiliğin metotlarıyla ve bakışıyla savunmamış, bu bir hakikat.

İş siyasallaşmaya vardığında milliyetçiler arasında çabucak yayılan kolaycılık, “ Ne pahasına olursa olsun yaygınlaşmak!” amacıyla kendini göstermiş. E cahil halka da Gökalp ve Atsız okutulamayacağına göre koskoca  entellektüellerin söylediklerine halkın anlayacağı bir kılıf bulmak gerekmiş. Dolayısıyla milliyetçiliğin meşruiyeti, sosyolojiyle, tarihle, psikolojiyle ve  açıklanacağına bu iş mahalle imamı mantığıyla şeyh-şıh takımının eline bırakılmış.

Bu gün bilhassa okur yazar genç nesil arasında  Türk milliyetçiliğinin “ana kaynaktan” meşrulaştırmak gayreti pek  moda. Öyle ya Kra’n’da kabul edilen bir gerçeğin Müslümanlarca reddi mümkün olabilir mi?  Aslına bakılırsa gayet mümkün ve Kur’an üstelik onu siyaset aracı yapanlarca defalarca “yorumlanmış”.

Hz.Ömer’in, “Artık Müslümanlar güçlüdür, onun için insanları dine ısındırmak için zekât verilmesi  uygulaması gereksizdir!” (1) diyerek zekâtla ilgili ayeti kendine göre çekinmeden yorumladığı biliniyor meselâ.

Bu ne demektir? Bu, dini bir toplumsal düzen belirleyicisi siyasî program olarak görenlerin, işlerine gelen ayetleri “tarihsel bağlam” veya hikmet yoluyla  işlerine geldiği gibi yorumlayıp yok sayabilecekleri anlamına gelir.

Genç bir kardeşimiz araştırmacılığıyla güzel bir yazıya imza atmış onun yazısından aynen alıntılıyorum:
“Allah (c.c), Rûm sûresinin 22. Ayetinde şöyle buyuruyor: ‘’ Göklerin ve yerlerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin de farklı olması da onun (Varlığının ve kudretinin) delilllerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır. ‘’ Diğer bir ayetle desteklemek istiyorum, ki çoğumuz bu ayetle karşı karşıya kalmışızdır, bir yerden işitmişizdir: ‘’ “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.”  ( Hücûrat Sûresi, 13. Ayet ) Son olarak şu ayeti de paylaşmak istiyorum : “O, sudan bir insan yaratıp ondan soy-sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Furkân Sûresinin 54)”*
Yazının bağlantısını aşağıda verdim, isteyen tamamını oradan okuyabilir.

Şahsen ben bir Nusracı veya kaideci olsam herhangi bir milliyetçinin bu “delillerine” şöyle cevap verebilirdim:
“ Artık dünya üzerinde farklı renk, ırk, dil diye bir şey kalmamıştır. Kutsal Arapça Müslümanların dili iken başka bir dil fitne sebebidir. Ayrıca Müslümanların  kanları birbirine karıştığından artık aralarında ırk farkı kalmamıştır. Kavmiyetçilik  yasaklanmıştır. Bu ayet Müslümanlık yayılmadan önce insanları ısındırmak için inmiştir. Artık Müslümanlar güçlü olduğuna göre bahsedilen farklılıkların bir anlamı kalmamıştır. Din kardeşliği nesepten de hısımlıktan da öne geçmiştir.Hâlâ renginden, ırkından, milletinden bahseden varsa o da fitnecidir, münafıktır, günahta ısrar ederse mürteddir, katli vaciptir! Zaten ayetlerde de önemli olanın Allah’tan korkmak olduğu yazılmaktadır. Güçlü olan hüküm budur, bu hükme göre de önceki tespit ( farklı renklerde yartılmak vs) nehyolunmuştur!”

Görüldüğü gibi kan dökücü  siyasal İslâmcılığın, Kur’an’ı, sizin gibi anlaması söz konusu değildir. Bu asla olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki Kur’an’ı bir tür “İlahî kapital” gibi görenlerin kesin inançlarına, “akılcı tefsir” metoduyla yaklaşmak mümkün değildir.

Peki Türk İslâm Ülküsü fikrinin savunucuları ne düşünmektedir? İnsanların, bu ayetleri okuduklarında, milliyetçiliğin haklılığına inanacaklarını.

Yanıldıkları iki noktadan dolayı bu kesinlikle olmayacaktır:

Çünkü herhangi bir fikri akla ve mantığa değil de Kur’an’a dayandırmak, zaten  dincilerin temel metodudur ve milliyetçiler  bu “uyanıklığı” akıl etmeden çok önceleri bile  dinciler tarafından kullanılagelmiştir.

İkincisi  dinciler milliyetçiliğe zaten benzer ayetleri delil göstererek karşı çıkmaktadırlar. Yani hiç kimse, milliyetçilerin din kardeşliğinden dolayı onların sözlerinde değer vermemektedir.

Bu iki sebepten dolayı milliyetçilik gün geçtikçe akıl ve mantık ekseninden din eksenine doğru kaymaktadır. Aklı, tarihi, kültürü ve sosyolojiyi esas alan Türkçüleri  daha en başından kendisi anormalleştirdiği  için de düşmanı olan dincilerin gözünde değersiz bir taklitçi ve “haramzade” halini almıştır: Bundan dolayı da  durmadan “Allahlı kitaplı” siyaset yapılması, milliyetçiliğin oy esnafını gitgide daha sevimsiz, kaba, militan göstermektedir.

Belki ülkücüler sokaklarda yoktur ama halkın kafasında  ülkücü dendiğinde sarıklı, saldırgan, kaba bir Taliban imajının  belirmesinin sebebi budur. İş sadece siyaseten birkaç belediye kaybetmektan ibaret olsaydı susulabilirdi.  İş bugün sırf milliyetçilik üzerindeki haksız siyasal tekel yüzünden artık  Türkçülüğün  hem de milliyetçilerin yüzünden “aşırı”,”ırkçı”, “faşist” sayılmaya başlanmasıdır.  Atsız’ın tırnağı etmeyecek  yüzlerce oy esnafı bugün özünden habersiz oldukları milliyetçiliği bize Arap kafasıyla kabul ettirmeye çalışırken başımıza gelen işte  asıl bu!

1- Öksüz İ.; “Niçin?”; Bilge Kültür Sanat; 2013; Shf:72


İdeal İslâm Başarısız Müslüman

Türk milliyetçiliğinin siyasî kolunda meşhur bir slogan vardır: “Türklük cesedimiz İslâmiyet ruhumuzdur!” diye

Bu  zayıf bir dikotomi fakat  güçlü bir kışkırtmadır.

Şöyle ki aklı başında hiç kimse  bedenin ve ruhun ayrı ve uzlaşmaz iki parça olması gerektiğini düşünmez. Dolayısıyla İslâm ve Türklük gibi iki ayrı kavramında böyle bir tezatla özdeşleştirilemeyeceğini bilir.

Çünkü bu slogan, tek başına Türklüğün bir anlamının olmadığı, onun içi boş bir hayvanî kalıp olduğunu, ancak İslâmla “ruh sahibi” olup insan haline geldiğini söylemektir. Bu da hali hazırda İslâm dışında kalan bütün soydaşlarımızı deyim yerindeyse insan saymamak demektir.

Aslında  slogan, kendi içinde  ve gitgide şiddetlenen dincilik bağlamında tutarlıdır. Çünkü siyasal İslâmcılar için herhalde “Allah indinden  din ancak  İslâmdır!” ayeti gereğince “insan” sayılabilecek tek canlı grubu Müslümanlardır. Kaldı ki bu grup da kendi içinde yaşamayı hak eden ve etmeyenler olarak ufalanıp gitmektedir  dincilere göre. Bunu nereden çıkarıyoruz? İslâm ülkelerinde gitgide hızlanan mezhep çatışmalarından. Adı “Ali” olduğu için bir gencin kafasını kesmekten çekinmeyen kasaplar da ağızlarından İslâm kardeşliğini düşürmeyen tipler.

O halde önümüzde iki seçenek vardır:
Ya İslâm kelime anlamıyla hiç de barışla ilgili bir din değildir. Ve bu açıdan insanlara va’z ettiği  şeyler yalnızca savaş ve şiddetten ibarettir?
Veya  Müslümanlar,  henüz insanlığın idrakine ulaşamamış ve İslâm’a mensup olduğunu sanan bir ilkeller sürüsüdür.

Bana ikinci daha  doğru görünüyor, gerçeğe daha yakın…

Peki ama  1400 yıl evvel inen din belli, kitabı da elimizde. O halde sorun bu dinde değilse nedir?

Sorun sanırım şu:
Araplar asla İslâm’ın onlara  getirdiği “ Hak/hukuk önünde eşitlik “ idealini  benimseyemediler. İslâm, onların toplumsal yapısında hiçbir değişiklik yaratamadı. Çünkü Araplar, dinin ahlâk getirici mesajlarının, asıl onların toplumsal düzenlerinin çarpıklığına karşı geldiğini anlamak istemediler.

Dolayısıyla Peygamber devrinde dahi olan,  cahiliye Araplarının, dini, kendi çarpık otoriter toplumsal yapılarına uydurmaya çalışmalarıydı.  Bu anlayış Emevi militan  devlet anlayışının temelini teşkil etti. Günümüzde de Arapların, kendi dillerinde yazılmış bir kutsal kitabı okuma şansına sahip olup da onu anlayamamaları, aslında Arap cahiliyetinin bitmediğinin en kuvvetli delilidir. Bu devir, açıkça bir “Arap Müslüman cahiliyesidir”.

Arap toplumunun kendine inen bir dinle yaşadığı tecrübe bize göstermektedir ki dinin ilkeleri ancak onları yaşamaya hazır ve istekli toplumlar için  bir anlam ifade edip bir fark yaratabilir.

Bunun bizi açımızdan önemi nedir?

Ülkemizde bütün dinci faaliyetler “standart bir Müslüman birey”  yaratılabileceği kabulüyle harekete ediyorlar.  Onlara göre İslam’a mensup olmak ,  en geniş ve kavrayıcı  toplumlaşma  vasıtası ve ölçüsü.

Siyasal İslâmcılar, İslâm’ı bir tür ahlâk otomatı olarak görüyor. İslâm’a girildiği anda ferdin kendiliğinden ahlâklı olacağı kanaatini telkin ediyorlar.  İnsanlar Müslüman olunduğu için adına İslâm denen bir makine tarafından derhal ahlâklı bir hale getirileceklerini sanıyorlar. Bir takım milletvekillerinin türban taktıktan sonra “resetlendiklerini” söylemeleri tam da bu  anlama geliyor.

İslâm’a kendisinde  mevcut olmayan böyle  bir işlev yükleyenler insanlara uymaları gereken “sevap paketleri” sunuyor. Bazıları Arapça bilen bu insanlara, diğer insanlar, bilgilerinden dolayı güveniyor. Ve böylece,kapanmış olduğu halde günlük  hayatına  açıkmış gibi devam eden, buna karşılık giyimiyle siyasal İslâmcılığın simgesel  egemenliğine ve biraz daha dolaylı olarak onun  çeşitli  ülkelerde sergilediği vahşete farkında olmadan –belki de olarak- destek veren kökensiz, yozlaşmış bir  “Müslüman cahiliye cemaati” ortaya çıkıyor.

Kahir ekseriyeti Müslüman olmakla övünen bir ülkeyiz. Ve maalesef Müslümanlığımız, Arap’ların bitmeyen, Müslümanlıkla beraber ısrarla sürdürdükleri cahiliyelerinin Türkçe kopyasından ibaret.

Medenî seviye, okuryazarlık, yaratıcılık ne kadar değerliyse İslâm’ın mutluluk verici  özü o kadar parlıyor. Ne yazık ki İslâm ülkelerinin bizde dahil olmak üzere hemen hemen tamamı medeniyeti teknolojiden ibaret sanan  mağara adamları toplulukları  halinde yaşıyor.

Dolayısıyla peygamberi topu topu bir deste belki daha az eşyayı arkasında bırakarak ölmüş bir dinin mensupları, kul hakkını vs kesinlikle gözetmeden altın klozetlerde  oturmakta, çocuklarına şirketler kurmakta beis görmüyorlar. Oysa onlara inen din, servetin içindeki kul hakkına, hak edilmemiş kazancın pisliğine işaret eden bir din değil miydi?

İnsanlar arasında ne dine ne  soya sopa, ne servete itibar edilmesini reddeden, Allah dışında hiç kimseye mutlak otorite tanımayan ve asıl bundan dolayı beşeri hukukun ve hukuk devletinin felsefi temellerini atmış olan bir din, bu gün tam da va’z ettiklerinin aksini yaşayan, ilkel  Müslümanlarca alabildiğine yozlaştırılıyor.

Din, Müslüman’ın vicdanına emanet edilmedikçe, onun birilerinin  nakilci ve çıkarcı yorumlarına göre yozlaşması mukadderdir.  Dinin,  din profesyonellerinin elinde yozlaşmış haliyle de kimseye herhangi bir mutluluk getirmediği herhalde artık açıktır. İşte bizi geçmişte  diğer Müslüman toplumlardan daha medeni kılan şeyin, lâiklik olması bu yüzdendi. Onun sayesinde dinin kurumsal bir baskı aracı olması engelleniyor-du. Eğer aklımızın yerine Arapça bilenlerin ihtiraslarını ikame etmeye daha fazla devam edersek İslâm ancak bir vahşet ve korku makinesi haline gelerek hepimizi içinde öğütecek.



30 Eylül 2013 Pazartesi

Dinci Ahlâkı Tersten Okumak

Ak Parti iktidarında iktisadi büyüme oldu mu olmadı mı belli değil.

Ama fuhuşta %220 ve tecavüzlerde de neredeyse o kadar artış olduğuna dair her gün  istatistikler okuyoruz.

Şu anda Türkiye’de kadınların %70’e yakınının başörtülü/türbanlı olduğunu da yaklaşık olarak biliyoruz.

Türban, erkeği kadından ayırmanın, namuslu olduğunu göstermenin bir aracı olarak kullanılıyor ülkemizde.

O halde nasıl oluyor da cinsel suçlarda bu kadar artış meydana geliyor?

Bunun sebebi siyasal İslâmcılığın “ahlâk”  diye benimsediği şeyin, cahiliye dönemi  erkek merkezli, ilkel otoriter  Arap toplumsal  düzeni olmasıdır.

Ne hikmetse İslâm’dan sonra da Arap toplumunda kadının değersizliği hiç değişmeden sürmüştür. Cahiliye döneminin kadına yönelik vahşeti, ne idüğü belirsiz “ Kadının dininin ve aklının eksikliği”  hurafesinin  İslâmiyet’e sokuşturulmasıyla  gayet güzel devam ettirilmiş.

Bugün “İslâm” diye uğruna  kelle kesilen inancın “ahlâk” dediği şey bundan ibarettir.
Bir de bu tutumun, “kadının değerinden” kaynaklanıyormuş havasıyla savunulması “modern muhafazakârların”  tadına doyamadıkları en lezzetli yalan…

Araplar kadınlarını açıkça mal gibi görüyor. Arap kültürüne özenen küçük topluluklarda kadın çocuk olup olmadığına alınıp satılan kullanılan bir mal…

Ama hiçbir Müslüman toplum, bunu, kendi sapkın Arapçı   cinsel bağımlılık kültürüyle ilişkilendirmiyor. Adı Müslüman olan, içinde Türkiye’nin de bulunduğu  geri kalmış bütün ülkeler, istisnasız  kendi sapıklığını İslâmla açıklamaya çalışan erkek sürülerinin egemenliğinde…

Ülkemizde çocuk tecavüzlerine gösterilen müsamaha korkutucu boyutlara varmış durumda. Üzerine elbise alınırken  çocuk olduğu için fikri sorulmayan kızların ve hatta erkeklerin cinsel münasebette “rızalarının olduğu” saçmalığının,  yargıda  kabul edilmesi tam bir facia!

Bunun yanı sıra ülkemizde yabancı turist kadınların uğradığı cinsel şiddetteki artış da ilginç ve düşündürücü. Ama daha ilginci, sosyal medyada bu  kadınların uğradığı şiddetin onların “namussuzluğu” ila açıklanmaya çalışılması. “ O kıyafetlerle  gelirse başına gelenlere razı olmalıydı” türünden  sayısız twit okumanız mümkün
Bu sapkınlığın temel kabulü, dinci erkeklerin, kendilerini, peşinen birer tecavüz makinesi olarak görmeleri… Onlar, ellerine geçen her fırsatta kadını iğfal etmeyi kendilerine hak sayan ve bir de bunu utanmadan savunabilen insan müsveddeleri.

İşin kötü yanı bu durumu dinci kadınların da kabul etmeleri. Kendilerini  erkek cinselliğinin oyuncağı olarak görmeyi hele bir de  gösterişli yandaş medyada açıkça savununca modernleştiklerini sanıyorlar.
Yani dinci tayfa, cinselliğin erkeğin  tatmininden başka bir işe yaramayan, erkek merkezli  bir iş olduğunu düşünüyor.

Dolayısıyla erkek, istediği ve uygun olan her zamanda  istediği şekilde kadına sahip olabiliyor. Bunu dine göre normal sayan dinciler, Suriye’de dinci teröristlerin insanların karılarını tekbirle gasp edebilmesine hiç şaşmış görünmüyor. Muta nikâhı gibi alçaklıkları, beylerin zevki için  seks kölesi ithal etmek fikirlerini, kocalarına arkadaşlarını ikram etmek fantezilerini bile dinin içine sığdırabiliyorlar.

Türkiye,  şu anda cinsel tatminsizlik yaşayan bir seçmen kitlesinin, sapkın ahlâkî paranoyası ile biçimlendiriliyor.

Türkiye fiilen lâiklikten vazgeçerek aile bağlarının, medeniyetin, nezaketin ve cinsel emniyetin önündeki  son kalkanı da kaybetti. Şimdi nezaketten yoksun, güçlüye itaati dindarlık sanan,  cinsel anlamda aç bir kitlenin keyfî idaresinde Afganistanlaşmaya doğru dolu dizgin gidiyor.


22 Eylül 2013 Pazar

Yeni Bir Kuvay-ı Milliye Derhal Kurulmalıdır

Milli bir cephe ihtiyacı son derece büyüktür.
Bu cephe Türk adının ve kimliğinin tekliği, Türkçe’nin tekliği, Türk millî egemenliğinin tartışılmazlığı üzerine kurulmalıdır.

Bu cephenin iki büyük üyesi MHP ve CHP olacaktır.
Bu iki partinin  siyasal İslâmcılık ve etnik Kürt ırkçılığı karşısında bir araya gelmeleri, yapılarındaki iki büyük çarpıklıktan kaynaklanıyor.

CHP lâiklikle ilgili bilinçli davranmakla beraber etnik ırkçılık karşısında  enternasyonalist ideolojisi yüzünden zayıf düşüyor.  Bu ideolojik zaaf ile bünyesinde hâlâ barındırdığı etnik ırkçı üyeler CHP’nin “Kuvay- Milliye”  mirasından uzak düşmesine sebep oluyor.

CHP Marksizmin etkisiyle saplandığı “ezilen halklar”, “halkların kardeşliği” söylemlerinde etnik ırkçı sosyalistlerin kendileriyle yanı şekilde düşünmediğini, düşünemeyeceğini fark edemiyor. Uluslaşmış sol ile etnik sol arasındaki farkı idrak edemiyor. Bu  yüzden etnik ırkçılığın, kendisini ideolojik zeminde kullanmasına bir türlü engel olamıyor.

MHP’nin zaafiyeti  de gene “ideolojik” olarak siyasal İslâmcılıktan bir türlü kopamaması.
Dini düşüncesinin merkezi haline getirmiş olduğundan “Türk’e göre”  düşünmek işinde ciddi zaafiyet gösteriyor MHP.

Ahlâk için dine muhtaç olunduğu kanaati MHP’de o kadar güçlü ki kendi varlık sebebini ancak dinî referanslarla ortaya koyabiliyor. Bu noktada da siyasal İslâmcı, ümmetçi AKP karşısında taklitçi durumuna düşüyor.

Ayrıca MHP’nin  en büyük büyük fikri zaafiyeti “dinden” bahsederken durmadan Arap tarihine atıfta bulunması. Asr-ı saadet dışında İslâm tarihi diye bir şey yok. Tarih milletlere göre oluşuyor. Hz. Peygamberden sonraki tarih bir döneme kadar Arap tarihidir. Talas muharebesinden sonrasında Türk katkısı başlamıştır.

Müslüman olmalarına rağmen asr-ı saadet de dahi Arap zihniyeti, Hz. Peygamber’in duyurduğu dinle, ancak “faydacı” temelde ilgilenmiştir.

Oysa siyasal Türk milliyetçiliği sahabeye adeta peygamber masumiyeti atfederek her birini birer referans kabul etmektedir. Bu durum onu fiilen siyasal İslâmcılıkla aynı çizgiye çekmektedir.

Müslüman Türkler için Hz. Peygamber’den başka örnek alınacak bir Arap yoktur ve olmamalıdır da. Çünkü din, yalnız ve ancak Hz. Peygamberin şahında, evrensel bir hüviyete bürünmüş, ondan sonra ise dinin içine, siyasal kavgaların, Arap faydacılığının ve kavmiyetçiliğinin hesapları ve yorumları girmiştir. Ak Parti işte bu hesapçılığın ve dinci fesatlığın vârisidir.

Ak  Parti, muhalefetin kendi içinde yaşadığı bu kimlik bölünmelerini sürekli istismar ederek, muhalefeti etkisiz hale getirmektedir. Muhalefetin bir ucundan siyasal İslâmcılığa diğer ucundan etnik ırkçılığa yönelmesi ancak  ülkeyi bölmek, Türk adını silmek için uğraşan BDP’nin  ve Ak Parti’nin işine gelmektedir.

Meclis muhalefet partileri yanlarına İP ve HEPAR’ı da alarak Türk vatanının  bölünmesine karşı  acilen bir güç birliği oluşturmalıdır.

Sözde yeni Türkiye Sevrciliğine karşı, yeni bir Kuvay-ı Milliye derhal kurulmalıdır.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Bu Gün PKK İçin Ne yaptın?

Günler ne çabuk geçiyor… Önceki yazının üzerinden beş gün geçmiş.
Bu beş gün zarfında neler olmuş?


PKK son bir ayda Cizre’de 160 olay çıkarmış. Ayrıca GSM şebekesi kurmaya başlamış.
Şimdi “İşin gücün PKK” diyecek  çok akil abilerim olacaktır, şüphesiz.

Aslında tabii, memleketin bir yerlerinde eli taşlı it enikleri, polisçilik oynarken bizim bununla ilgilenmemize ne gerek var, değil mi?
Memleketin “liberalleri”, bu işleri liberalizmin ve vicdanlarının içine nasıl sığdırıyorlar?

Şimdi Cizre’de görev yapan polisler ne düşünüyor, ben en çok onu merak ediyorum. “Hocaefendi hazretleri Müslümanların huzuru için her yer yalanır, öpülür…” diyerek PKKlı itlere  vaaz mı ediyorlardır?

“Ne vardı lan şu “Türk” denen herifler olmayaydı da bu beynamaz Müslüman kardeşlerimizle çatışmayaydık!” mı diyorlardır?

“Hayırlısıyla şeriat devletini kurunca Kürt Türk’e şöyle ağız tadıyla bir konfederasyon yaparız, barış gelir, anamız ağlamaz!”  mı diyorlardır?

“ Nereden geldik lan bu Kürdistan toprağına? Ne işimiz var lan bizim burada? Tayinci olsak da çekip gitsek memlekete, gümüş yüzüğümüz türbanlı karılarımızla sohbetlere katılıp huzur içinde emeklilik beklesek!” mi diyorlardır?

Askerlerin ne dediğini hiç bilemiyorum. “Aman abi, rütbe alma zamanı gammazlanmayalım boş yere! Yerel güçlerle iyi geçinip adam gibi sicil alalım. Nasıl olsa bu Allah’ın belâsı yerlerden de kurtulur gül gibi komutanlık ederiz batıda, o zamana  kadar sıkalım dişimizi. Devir vatan matan denecek devir değil! Alırlar maazallah Ergenekoncu diye içeri, nemize lâzım!” mı diyorlardır acaba?
PKKlı itlerin ne dediği yıllardır ortada. Başbakana s.r de çektiler, savaş da ilân ettiler, posta da koydular devlete.
Hakikaten yahu… Bunlarla biz niye ilgileneceğiz değil mi? Kıçı kırık vatandaşlarız ne de olsa.  Oy verip de bakan seçiyoruz diye kendimizi “baş olduk”mu sayacağız? Altı üstü ayak takımıyız.

Sahi ey okuyucu!
Siz ne okumak isterdiniz blogda?

Neden bahsetsek hoşunuza giderdi? Taksim diyeceğim orada da “Dayan Lice!” denerek zaten “Halkların kardeşliği” koalisyonu elin esrar lordlarıyla işi pişirdi! Solculuk PKKlılıkmış dense yeridir kıvamına geldik yani anlayacağınız… Öyle mi, değil mi? Çok merak ediyorum. Otuz takipçimiz var hayrına bir yorum veya cevap bekliyorum abilerim, ablalarım.

Ebru Şallı eşinden ayrılmış… 11 yıldır bir aradalarmış, Türkiye ünlü evliliği ortalamasını zaten aşmışsınız, boşandığınız iyi olmuş…

"Allah’ın yeteneksizleri" yarışmasında cüri değişmişmiş…
Benim seyretmek istediğim film Looper/Tetikçiler…

Filmin âlâsı bizim memlekette çekiliyor da milletin umrunda değil.