dincilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dincilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2014 Pazar

Hayatla Savaşan Dincilik Ve Demokrasi


Dinciliğe karşı sürekli dinin özüne dair savunmalar geliştiriliyor. “İslâm aslında bu değil… İslâm’da bu işin hikmeti şu…” tarzı savunmalarla dincilerin aklına hitap edilmeye çalışılıyor.

Sorun dinciliğin akıl dışı özü.

Dincilik zaten akıl yerine körü körüne bir imanı benimsemiş insanların tavrı. Dolayısıyla onların herhangi bir yeni problem hakkında  kendi akıllarını kullanmak gibi bir yeteneği ve arzusu yok.

Dincilik her soruya aynı cevabı vermek demek. Dincilik hayatı dine  hapsederek yaşamak demek.

Dincilik modern liberal demokrasinin bütün temel kabullerini fütursuzca kullanıp bunlardan meşruiyet devşirmeye çalışıp  sonrasında liberal demokrasiyi rafa kaldıran bir Arap ikiyüzlülüğü.

Dincilik, bu yüzden tartışmaların akılla yapıldığı, iknaya dayalı hür seçimler rejimi olan  demokrasi ile bağdaşmayan bir kabul.

Dincilikle din ekseninde, akılcı din yorumları yöntemiyle baş etmek mümkün değil.

Çünkü dinciler zaten dini, bir “akıl alanı” olarak görmüyor. Dinciler için “din” içine girildiğinde çıkılamayan, çıkılmaması gereken bir siyasal parti, “hizip” ve kör bağlılık/ sadakat alanı. Böyle bir alanın mensuplarına, bağlılıklarını sorgulamaları gerektiğini  söylemek nafiledir. Çünkü zaten bu kör sadakatin temelinde aklı  bir fitne unsuru olarak görüp susturmak arzusu yatıyor.

Demokrasilerde insanlar fikirlerini özgürce değiştirebilirken dinciler, bırakın dini mensubiyeti değiştirmeyi, kıl kadar bir farklı düşüncenin gelişimini bile fitne ve küfür olarak görebilen aşırıcı insanlar.

Bu insanlar  sizin dinin özüyle ilgili samimi düşüncelerinizle vs ilgilenmiyor.  Bu insanların bütün arzusu sizi kendi bildikleri gibi yönetmek. Onlarla dini terimlerle konuşmak tartışmayı onların  kör ve akıl dışı kabullerinin zeminine çekmek oluyor.

Demokrasi bu yüzden dinciliğe izin veremez.

Dincilik gibi bireyi  kabul etmeyen, hayatı, ancak din ekseninde ve topluca yaşanan bir sürü yaşantısı olarak gören bir anlayışın, barışçı  yönetim değişikliği rejimlerinde yani demokrasilerde bir yeri olamaz.

Çözüm dinciliğin liberal demokrasilerin argümanlarını, yöntemlerini kullanmasını engellemektir. Dinciliğin toplumsal düzeni demokrasi yoluyla değiştirmesini  engellemektir.


Dinciliğin siyasal alanda yasaklanması bu yüzden demokrasinin, bireyin ve barışın korunması açısından elzem.

27 Mayıs 2014 Salı

Kötülüğü Nereden Ediniyoruz?


İslâm’ın ne kadar mükemmel bir din olduğunu  söyleyip duruyoruz. “İslâm’ın hiçinde hiçbir kötülük, İslâm’ın dışında hiçbir iyilik yoktur…” denir meselâ...

Gerçekten böyle mi artık ciddi şekilde düşünmemiz gerekiyor bana kalırsa.

Çünkü dünyaya  bir kanser gibi yayılan İslâmcı vahşet, kendisini doğrudan doğruya Kur’an ile meşrulaştırıyor. Kur’an o kadar tartışmasız bir kaynak ki hiç kimseyi, içindekilerin yorumlanış şekline göre ikna etmek mümkün olmuyor. İslâm’ın Kur’an’a göre anlaşılması gerektiğini söylediğinizde karşınıza meselâ derhal kâfirlerin öldürülmesi gereği ile ilgili lâfzı kuşku götürmez şekilde açık ayetler çıkarılıyor.

“ Ayetlerin cımbızlanmaması gerektiğine” dair savunmanın artık hiçbir iler tutar yanı kalmamış görünüyor. Çünkü ayetler,  artık ateistler veya müşrikler tarafından cımbızlanmıyor, bizzat kelleş kesici Müslüman katiller tarafından cımbızlanıyor. İşin kötüsü şu ki bu yöntem başta bizim ülkemizdeki Araplaşmış dinciler olmak üzere dünyanın geri kalanındaki uluslaşamamış Müslüman topluluklar ve Arap Müslümanlar arasında, şiddetin en şehvetli meşrulaştırıcısı olarak kullanılıyor.

Bu şunu gösteriyor ki iyilik ve kötülük dinin kendisinden kaynaklanmıyor. Hiçbir din tek başına iyiliği tesis etmeye yetmiyor, adaleti  meydana getiremiyor. Din ancak insanlar ondan ne almak ve ne anlamak isterse o oluyor.

Bir başka önemli nokta da şu ki dinin insanlar tarafından ortak anlaşılması diye bir şey söz konusu değil. Çünkü dinin anlaşılmasında  dinci rejimlerde asla bireysel bir eşitlik söz konusu olmuyor. Dinci rejimler, dini, sizden iyi bilenlere itaat ederek yaşamanız gereken rejimler.

Şurası artık kesin ve değişmez bir gerçek olarak ortaya çıkıyor. İslâm büyük kitleler tarafından siyasi bir ideoloji, kurucu bir rejim,  bir tür anayasa olarak algılanmaya başlamıştır ki bu algılayış dünyanın en mükemmel dinini bile bir kan ve vahşet rejimine dönüştürmeye yeterlidir. Çünkü insanlar, neyin  haklı olduğuna kendileri adına  din otoritelerinin karar verdiği yerde adam öldürmekten de ırza tecavüzden de kaçınmayacaktır ve kaçınmamaktadır da.

Din şüphesiz var olacaktır. Sorun onun, tıpkı diğer  kurumlar gibi yerini ve sınırlarını belirlemek olacaktır. Dinin sınırlanmasını  ilâhî kaynaklı olduğu için geçersiz görenler olacaktır. Buradaki sorun onun kaynağı değildir. Buradaki sorun dinin insanlar  tarafından anlaşılmasındaki kaçınılmazlıktır.  Aklı  ve idraki sınırlı bir yaratık olarak insanın özünde mükemmel olduğu iddia edilen bir sistemi mükemmelen anlayabilmesi mümkün değildir.


Kaldı ki din diye bildiğimiz ilkelerin, kuralların Allah’tan bizim bildiğimiz şekliyle gelip gelmediği de artık tekrar düşünülmeli.  İçinde hiçbir kötülük olmadığı söylenen dinin “içinde kalanların” yaptıkları kötülükleri neye dayandırdıkları  dürüstçe ortaya konmadıkça Müslümanlar ancak dünyada uygarlığı ve hayatı gitgide daha fazla tehdit eden kelle kesiciler olmaktan öteye gidemeyecekler gibi…

8 Ocak 2014 Çarşamba

Cemaat- Nakşî Çatışmasında MHP Milliyetçiliğinin Aczi

Osmanlı Ülküsü ne ola ki? Şeriat devleti mi?
Türk milliyetçilerinin siyasal görüşleri mevcut iktidar cemaat  çatışmasında,  bir kez daha ve bu sefer çok daha çetin bir sınava girmiştir.

Herkes  kendine, bu savaşta nerede durması gerektiğini sormaktadır. Çünkü siyasal tavrın içindeki dinî yaklaşım, çatışmanın taraflarını ister istemez muhatap kılmaktadır.

Şurasını kesin olarak biliyoruz ki “ülkücüler” özellikle hapishane şartlarında  bugünkü savaşın  iki tarafınca da ayartılmaya çalışılmıştır. İşin kötüsü bundan bir ölçüde başarıya ulaşılmıştır.

Hapse milliyetçi girip nurcu veya Nakşî  olarak çıkan pek çok ülkücü var.  Bunun sonucunda bugün  “fikirlerimizin iktidarda” olduğunu savunabilecek pek çok ülkücü de var.

Sahi nedir  “bizim fikirlerimiz”? İçinde ancak Kürşat’a -o da birbirinden kötü illüstrasyonlarda- yer verip de bütün Türk tiplemelerini sakallı, tespihli, sarıklı Araplaştırlmış bir savaşçı  olarak resmeden bir tasavvurdan mı ibarettir fikirlerimiz? “Ahlâk” dendiğinde kadını kendine ayrılmış haremliğe tıkıp da siyaseti,  fikri, erkek eliyle yürüten bir kabadayılar zihniyeti midir bizim fikrimiz?

  Bugün adına Türk milliyetçiliği denen fikir hareketi, yarı deli bir Kürt imamına “Bediüzzaman” güzellemeleri yazıp da Türk milliyetçilerine yabancılaşmış, çürümüş hurafeleri “ahlâk ve fazilet” kaynağı olarak göstermekten başka bir şey değil maalesef…

Bir çoklarına insafsızca gelecek bu tespitten sonra şunları açıkça sormak istiyorum:

MHP içinde Said-i Kürdi hurafelerini, Nakşi- Kadirî sultasını açıkça kim eleştirmiştir?

Kim, İslâm adına ülkücü gençlere öğretilen şeriatçı sayıklamaları, açıkça reddetmiştir?

 Tük milliyetçiliğinin lâik, medeniyetçi, akılcı  kurucularının kitapları yerine, sözde “ulemanın” kitaplarını okutan MHP değil midir?
Kimse kusura bakmasın...

Türk milliyetçiliğinin abide kişiliği Atsız’ı “kuru Türkçü”, “şaman”, “dinsiz” olarak görerek yasaklayan MHP değil midir?
Hayatında Türk milliyetçiliğiyle ilgisinin  ne olduğu meçhul Arvasi gibi bir insanın içimize Arapçı bir şeriat fitnesini “ahlâk ve fazilet” adıyla sokmasına  sebep olan MHP değil midir?

Dinciliğiyle maruf NFK’dan milliyetçilere akıl süzmeye çalışan MHP değil midir?

Şüphesiz MHP kuruluş yıllarında, kurucularından birinin ifadesiyle “ Türkiye’nin dört bir yanında kendini milliyetçi sanan gençlerin” ortaya çıkmasını sağlamıştır ve bu hizmeti de kısa sürede ifsat edilmiştir.

Gelinen noktada MHP’nin aczi kendi sözde fikrî tercihinin sonucudur. Evet MHP acz içindedir. Çünkü yarısı Nurcu yarısı Nakşî olan  teşkilatının bu kavgada edeceği tek bir söz yoktur. Bu noktada hâlâ tasavvuf adıyla içimizde tarikatçiliği ayakta tutan Namık Kemal Zeybek gibi isimler ne Türk’e ne Arap’a göre bir tavır geliştirebilmektedir. Akıllarındaki kadından korkan, kadın eli sıkmayan, haremci/selâmcı, sakallı, dinci fanatik savaşçı hayali “Müslüman Türk” imajıyla zihinlerimizi uyuşturmaktan başka bir iş yapmamaktadırlar.

İslâmcılık Türk milliyetçiliğini zehirlemiştir. Bundan dolayı Türk milliyetçilerinin siyasal kolu tam bir hipnoz veya narkoz halindedir.  Çünkü bugüne kadar gerek fikri gerekse menfaat açısından borçlandıkları dinci  cemaatlerin savaşında diyetlerini suskunlukla ödemek mecburiyetinde kalmışlardır. Türk milliyetçileri bugün ciddi bir ahlâkî vebalin altında ezilmektedir.

Yanındaki hacı emmilerin Türk'ten haberi var mıydı Muhsin Reis?
Çözüm nedir? Çözüm, Türk aklına ve idrakine uymayan Emevî safsatalarına daha fazla din muamelesi etmeden,  hareketlerimizde aklı, mantığı ve bilimi esas almaktır.

Çözüm, gerek partinin gerekse milliyetçilerin siyasal İslamcılıkla bütün insanî, aklî ve  örgütsel ilişkilerini kesmesidir.

Çözüm, dincileri  artık milliyetçilik içinde barındırmamaktır.

Çözüm Türkleşmek, titremek ve kendimize dönmektir.




22 Aralık 2013 Pazar

Kavgam Geldi: Hangi Uzlaşma?

Türkiye'de adına "muhafazakâr" denen kitlenin Türk adını reddettiğini söyleyebilir miyiz?

Genelleme yapmamıza yetecek kadar örnekle evet!

Eğer ülkenin yarısı Türk Milleti'ni tarihten silmeyi kendine görev biliyorsa bu artık muhafazakârlık denen taassup anlayışının "düşman" ve yabancı olduğunu gösterir.

Dinciler bir "Türk dindarlığı" istemiyor. Hepimizi Araplaştırmak istiyor, bizi tebliğe muhtaç dinsizler ve günahkârlar olarak görüyor.

Ayrıca temelleri Türk milliyetçiliği ile atılmış  Türkiye Cumhuriyeti'ni de anormal ve hatta gayri meşru görüyorlar.

Bu durumda memleketin meselelerine onların referanslarını kullanarak çözüm bulabilir  miyiz?

Dinciliğin akıl yürütmesini ve kaynaklarını benimsersek acaba  vatandaşlarımıza hoş görünebilir miyiz gerçekten?

Maalesef buna "evet" diyemiyoruz. Çünkü her be kadar sonsuz ihtimallerden, quantumdan bahsedip de hüküm vermek sorumluluğundan kaçmak istesek de dünya hayata verilen cevaplarlar dönüyor.

Dinciler bu cevabı kendilerinin kayıtsız şartsız iktidarı olarak vermiş, veriyor. Bu konuda da hiç bir tartışma kabul etmiyorlar.

O halde bu tip bir istilâcı zihniyetle ne tür bir asgari müşterek geliştirilebilir? Şüphesi aklı ve vicdanı olan hiçbir Türk milliyetçisi böyle bir uzlaşma olamayacağını bilir.

Dincilik, ahlâkı, işine geldiği gibi çarpıtmalara beis görmüyor.

Bu tavır yakında Türkiye'yi geri dönülmez bir şeriat rejimine sürükleyecektir., sürüklemekte de...

Türk  milliyetçiliği bu yolda önümüzdeki son engeldir. Şeriat yolunun çılgın sürücüsü ile uzlaşmaya çalışmak onu yavaşlatmaz, sadece haklılık duygusunun güçlenmesine yol açar.

Bu yüzden Türk milliyetçileri artık hayır demeyi öğrenmelidir.


15 Aralık 2013 Pazar

İdeal İslâm Başarısız Müslüman

Türk milliyetçiliğinin siyasî kolunda meşhur bir slogan vardır: “Türklük cesedimiz İslâmiyet ruhumuzdur!” diye

Bu  zayıf bir dikotomi fakat  güçlü bir kışkırtmadır.

Şöyle ki aklı başında hiç kimse  bedenin ve ruhun ayrı ve uzlaşmaz iki parça olması gerektiğini düşünmez. Dolayısıyla İslâm ve Türklük gibi iki ayrı kavramında böyle bir tezatla özdeşleştirilemeyeceğini bilir.

Çünkü bu slogan, tek başına Türklüğün bir anlamının olmadığı, onun içi boş bir hayvanî kalıp olduğunu, ancak İslâmla “ruh sahibi” olup insan haline geldiğini söylemektir. Bu da hali hazırda İslâm dışında kalan bütün soydaşlarımızı deyim yerindeyse insan saymamak demektir.

Aslında  slogan, kendi içinde  ve gitgide şiddetlenen dincilik bağlamında tutarlıdır. Çünkü siyasal İslâmcılar için herhalde “Allah indinden  din ancak  İslâmdır!” ayeti gereğince “insan” sayılabilecek tek canlı grubu Müslümanlardır. Kaldı ki bu grup da kendi içinde yaşamayı hak eden ve etmeyenler olarak ufalanıp gitmektedir  dincilere göre. Bunu nereden çıkarıyoruz? İslâm ülkelerinde gitgide hızlanan mezhep çatışmalarından. Adı “Ali” olduğu için bir gencin kafasını kesmekten çekinmeyen kasaplar da ağızlarından İslâm kardeşliğini düşürmeyen tipler.

O halde önümüzde iki seçenek vardır:
Ya İslâm kelime anlamıyla hiç de barışla ilgili bir din değildir. Ve bu açıdan insanlara va’z ettiği  şeyler yalnızca savaş ve şiddetten ibarettir?
Veya  Müslümanlar,  henüz insanlığın idrakine ulaşamamış ve İslâm’a mensup olduğunu sanan bir ilkeller sürüsüdür.

Bana ikinci daha  doğru görünüyor, gerçeğe daha yakın…

Peki ama  1400 yıl evvel inen din belli, kitabı da elimizde. O halde sorun bu dinde değilse nedir?

Sorun sanırım şu:
Araplar asla İslâm’ın onlara  getirdiği “ Hak/hukuk önünde eşitlik “ idealini  benimseyemediler. İslâm, onların toplumsal yapısında hiçbir değişiklik yaratamadı. Çünkü Araplar, dinin ahlâk getirici mesajlarının, asıl onların toplumsal düzenlerinin çarpıklığına karşı geldiğini anlamak istemediler.

Dolayısıyla Peygamber devrinde dahi olan,  cahiliye Araplarının, dini, kendi çarpık otoriter toplumsal yapılarına uydurmaya çalışmalarıydı.  Bu anlayış Emevi militan  devlet anlayışının temelini teşkil etti. Günümüzde de Arapların, kendi dillerinde yazılmış bir kutsal kitabı okuma şansına sahip olup da onu anlayamamaları, aslında Arap cahiliyetinin bitmediğinin en kuvvetli delilidir. Bu devir, açıkça bir “Arap Müslüman cahiliyesidir”.

Arap toplumunun kendine inen bir dinle yaşadığı tecrübe bize göstermektedir ki dinin ilkeleri ancak onları yaşamaya hazır ve istekli toplumlar için  bir anlam ifade edip bir fark yaratabilir.

Bunun bizi açımızdan önemi nedir?

Ülkemizde bütün dinci faaliyetler “standart bir Müslüman birey”  yaratılabileceği kabulüyle harekete ediyorlar.  Onlara göre İslam’a mensup olmak ,  en geniş ve kavrayıcı  toplumlaşma  vasıtası ve ölçüsü.

Siyasal İslâmcılar, İslâm’ı bir tür ahlâk otomatı olarak görüyor. İslâm’a girildiği anda ferdin kendiliğinden ahlâklı olacağı kanaatini telkin ediyorlar.  İnsanlar Müslüman olunduğu için adına İslâm denen bir makine tarafından derhal ahlâklı bir hale getirileceklerini sanıyorlar. Bir takım milletvekillerinin türban taktıktan sonra “resetlendiklerini” söylemeleri tam da bu  anlama geliyor.

İslâm’a kendisinde  mevcut olmayan böyle  bir işlev yükleyenler insanlara uymaları gereken “sevap paketleri” sunuyor. Bazıları Arapça bilen bu insanlara, diğer insanlar, bilgilerinden dolayı güveniyor. Ve böylece,kapanmış olduğu halde günlük  hayatına  açıkmış gibi devam eden, buna karşılık giyimiyle siyasal İslâmcılığın simgesel  egemenliğine ve biraz daha dolaylı olarak onun  çeşitli  ülkelerde sergilediği vahşete farkında olmadan –belki de olarak- destek veren kökensiz, yozlaşmış bir  “Müslüman cahiliye cemaati” ortaya çıkıyor.

Kahir ekseriyeti Müslüman olmakla övünen bir ülkeyiz. Ve maalesef Müslümanlığımız, Arap’ların bitmeyen, Müslümanlıkla beraber ısrarla sürdürdükleri cahiliyelerinin Türkçe kopyasından ibaret.

Medenî seviye, okuryazarlık, yaratıcılık ne kadar değerliyse İslâm’ın mutluluk verici  özü o kadar parlıyor. Ne yazık ki İslâm ülkelerinin bizde dahil olmak üzere hemen hemen tamamı medeniyeti teknolojiden ibaret sanan  mağara adamları toplulukları  halinde yaşıyor.

Dolayısıyla peygamberi topu topu bir deste belki daha az eşyayı arkasında bırakarak ölmüş bir dinin mensupları, kul hakkını vs kesinlikle gözetmeden altın klozetlerde  oturmakta, çocuklarına şirketler kurmakta beis görmüyorlar. Oysa onlara inen din, servetin içindeki kul hakkına, hak edilmemiş kazancın pisliğine işaret eden bir din değil miydi?

İnsanlar arasında ne dine ne  soya sopa, ne servete itibar edilmesini reddeden, Allah dışında hiç kimseye mutlak otorite tanımayan ve asıl bundan dolayı beşeri hukukun ve hukuk devletinin felsefi temellerini atmış olan bir din, bu gün tam da va’z ettiklerinin aksini yaşayan, ilkel  Müslümanlarca alabildiğine yozlaştırılıyor.

Din, Müslüman’ın vicdanına emanet edilmedikçe, onun birilerinin  nakilci ve çıkarcı yorumlarına göre yozlaşması mukadderdir.  Dinin,  din profesyonellerinin elinde yozlaşmış haliyle de kimseye herhangi bir mutluluk getirmediği herhalde artık açıktır. İşte bizi geçmişte  diğer Müslüman toplumlardan daha medeni kılan şeyin, lâiklik olması bu yüzdendi. Onun sayesinde dinin kurumsal bir baskı aracı olması engelleniyor-du. Eğer aklımızın yerine Arapça bilenlerin ihtiraslarını ikame etmeye daha fazla devam edersek İslâm ancak bir vahşet ve korku makinesi haline gelerek hepimizi içinde öğütecek.



14 Aralık 2013 Cumartesi

İhanet Ve Siyaset

Siyaset yazmak belki blogun içeriğine pek uymuyor ama dayanamadım.
Eğer  herkes Türk Bayrağı’nın, Türkçe’nin, Türk millî egemenliğinin tekliği konularında mutabık kalsaydı MHP’nin hiç gereği kalmazdı.
Yakın zamana kadar bu konuların bizi birleştirdiğini sanıyordum; meğer öyle değilmiş.

Öncelikle şunu belirtmek lâzımdır ki yukarıdaki konular bağımsız bir devlet ve  millet olarak  var olabilmemizin zaruri şartı! Yani memlekette Türkçe konuşulmazsa, egemenliğimiz tartışılırsa ve bayrağımız gönderde dalgalanmazsa biz var olamayız.

İşte “ihanetin” tanımı böylece  ortaya çıkıyor.  Yani birilerini ihanetle itham ederken  neye göre davranacağımızın ölçüsü kendiliğinden beliriyor. İhanet  yukarıdaki değerleri inkâr etmek demek. Doğrudan doğruya bunlar reddedilmese bile, redlerine yol açan her türlü  davranış doğrudan doğruya ihanet oluyor.

Şöyle bir baktığımızda Türk siyasetine bu açıdan ihanetin egemen olduğunu görmemiz mümkün.

Dinciler zaten yukarıdaki değerlerin tamamını açıkça reddediyor.

Solun CHP’de temsil edilen  çoğunluğu mümkün olduğunca “Türk” demeden tuhaf bir “Atatürkiye” kurmak derdinde. İdeolojilerinin gereği olarak  “Türk” adından çoğu irkiliyor. Eğer  hali hazırda bir açık Kürt etnik ırkçılığı olmasa;  Türk adının var olduğunun farkına bile varamayacaklar. “Türk de demedim Kürt de demedim!” sözde siyasal bilgeliğinin fırsatçılığı ile seçmenleri kandırmaya çalışan bir liderin partisinin ne Türk adıyla, ne Türk bayrağıyla ne de Türk millî egemenliği ile  bir ilgisi olabilir.

Bu açıdan onlar da dolaylı yoldan ihanete eklemlenmiş vaziyette.

Kala kala bir MHP kalıyor geriye. Onun da  yumuşak  karnı dincilikten vazgeçememesi.

MHP, dini,  siyasetinin bir parçası haline getirip bir ideoloji gibi ifade etmek metoduna öyle  sıkı sarılıyor ki AKP ile arasındaki çizgi silikleşiyor. Eğer dini ideoloji olarak savunarak toplumsal düzenin içinde, emredici bir pozisyona getirmek istiyorsanız AKP’den ne farkınız kalır? Kaldı ki dinciliğin çıkarımlarının ulaştığı noktada ne Türkçe’nin ne Türk Bayrağı’nın ne de Türk millî egemenliğinin bir önemi vardır. MHP kitlelerin ümidini bağladığı bir partidir, daha dikkatli olmalı.




31 Ekim 2013 Perşembe

Gerçek Türk Milliyetçiliğine Doğru I

Aynı kafa yapısı... Şaşmak imkânsız.
1969, Türk milliyetçiliği için yaygınlaşmanın ancak aynı zamanda erimenin başladığı tarih.
Bu tarihte MHP’nin kuruluşu ile birlikte Türk milliyetçiliğinde siyasi kadroların belirleyiciliği ve daha sonrasında sultası artık tescillenmiş ve kabul edilmiş oluyor.

Siyaset kadroları, entelektüel faaliyetin her türlüsünü bir lüks, zaman kaybı olarak görerek her zaman en kısa yoldan iktidara gelmeyi hedeflerler. Bu arzu, siyasî faaliyetlerin yumuşak  karnını ve ahlâkî zaaflarının kaynağını oluşturur. Bu zaaf bütün iyi niyetlerin hedeflerini saptırır
Türk milliyetçiliği de bu zaaftan kendini kurtaramamıştır.

Bunun sonucunda entelektüel yetkinlikleri tartışmalı siyasi kadrolar Türk milliyetçiliğinin içini kendi siyasi hedeflerine uygun gördükleri şekilde doldurmaya çalışmışlardır.

Bunu yaparlarken maalesef ideoloji olamayacak kadar dar kapsamlı bir takım fikirleri fikir paketleri olarak gençlere ezberletmişlerdir. Bu bağlamda meselâ “Dokuz Işık” tartışılabilir, eleştirilebilir, yanlışlanabilir  bir  fikir olmaktan çıkıp adeta “Milliyetçiliğin amentüsü” haline gelmiş/ getirilmiştir.

MHP’nin kendi başına ve kendi lideriyle var olmak tutkusu, Türk milliyetçiliğinin entelektüel kökenlerini inkâra kadar  vardırılmıştır. Bugün artık daha ilk yıllarında MHP içinde Atsızın eserlerinin yasaklandığını biliyoruz. Hâlâ merhum Atsız için “dinsiz/şaman” önyargısını taşıyan ülkücü sayısının kahir ekseriyeti teşkil ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bunun en kötü sonucu Ahmed Arvasi ile Türk milliyetçiliği içine giren “iman paranoyasının” daha sonra MHP’yi başta Menzil olmak üzere çeşitli tarikatlerin ve dinî cemaatlerin etkisine sokması olmuştur.

Bu etki özellikle genç Türk milliyetçilerinin  zihinlerini Arap örfü, Arap tarihi, Arap mitolojisi, Arap hurafelerini “islâm” olarak kabul etmek yanlışıyla saptırmıştır. Aşağıdaki satırlar  “”Ahmet Yasin GÜRKAN  adlı genç bir ülkücü arkadaşımızın 31 Ekim 2013 tarihli yazısındandır. Türk milliyetçiliğinin özellikle gençlerinin dincilik le nasıl zehirlendiğini göstermesi açısından  ürkütücü bir örnektir. Genç ülkücü yazar diyor ki:

“Ülkücü gençlik şuanki hukukî düzene de, ahlâkî düzene de, fiilî düzene de karşıdır.[vi] O tamamiylemillî, İslâmî, insanî esaslar üzerinde, Kur’anî ve Turanî değerlere[vii] göre inşa edeceği yüzdeyüz yerli bir düzeni savunmaktadır. Bu bakımdan Ülkücü harekette usûl düzeni koruyucu değil, değiştiricidir.”

Şu anki hukukî düzenimiz bütün istismarlara rağmen lâik/beşeri ve pozitivist hukuk düzenidir. Pozitivizmi ayrı bir eleştiri konusu olmakla beraber yargılamalar hâlâ “beşeri hukuka” göre yapılmaktadır. Belki de halkın artık partizanca bulduğu ve güvenemediği mevcut yargı loncasından bahsediyordur?
“Tamamiyle millî, İslâmî, insanî “ esaslar ne demektir?

“Millî kısmını anlamak kolaydır çünkü aklı başında ve milletleşmiş bütün toplulukların millî egemenlikleri zaten millî bir düzen kurmak içindir.

“İslâmî esaslar” nasıl olacaktır?  Kimin İslâm’ı  ve bu İslâm’ın ne kadarı, “düzen” olarak kabul edilecektir? İslâmî bir düzenden bahsetmenin, devlet  fert ilişiklerinde dine dayanmak anlamına geleceğini, yani şeriatçılığın ta kendisi olduğunu inkâr etmek mümkün müdür?

İnsanî esaslar zaten beşeri hukukun üzerine inşaa edildiği temel  haklar  düzeni değil midir? Şimdi bir yandan  devlet fert ilişkilerinde   ferdin varlığını koruyacak temel haklar düzenini esas alıp diğer yandan  sözde İslâm’ın emirlerine göre  devlet fert ilişkilerini düzenleyeceğini söylemek ne kadar tutarlıdır?
“Kur’anî ve Turanî değerlere göre inşa edilecek düzen”  ne demektir? Burada  bir kafiye özentisinden başka ne gibi bir tutarlılık ve muhteva vardır?

Kur’anî değerleri kim, kime nasıl öğretecek ve daha önemlisi uygulatacaktır?  Burada “Birilerinin diğerleri üzerinde dinî otorite olmaları hali” zımnen kabul edilmektedir. Ahmed Arvasi’nin seyyidliği rivayetine istinaden  bir “Türk İslâm ülküsü” milliyetçiliği icat etmek akıldaneliği, bu zımnî kabule dayanmaktadır. Buna göre madem Ahmed Arvasî seyittir, bize Türk olmayı ondan daha iyi kim öğretebilir? Eğer o seyyitse bizden daha büyük ve makbul bir Müslüman olmalıdır. Bu durumda vatan sevgisi, milliyet  bağlılığı gibi konuları da en iyi ol bilmeli? Bu yaklaşım, Allah otoritesine kendi aile, servet ve mevki bağlılıklarını ortak etmeye kalkan Arapların örfünden alınmıştır, asla İslâmî değildir. Ama Türk milliyetçiliğini tekeline alan siyasal milliyetçilik,  kendi siyasi plânlarını yapmaktan bu tip felsefî farklara dikkat edecek zamanı bulamamıştır.


(Devam edecek

3 Ekim 2013 Perşembe

Başörtüsü Fitnesinde MHP’nin Vebali

MHP başörtüsünü destekleyecekmiş.

Başörtüsü, memleketin  mevcut halinde, düşünülecek en son şeyken dincilik zaafiyetiyle MHP’nin Ak Parti’yi desteklemesi son derece büyük bir hatadır.

 Hatta bu, ihanetin eşiğinde bir harekettir.

 Çünkü başörtüsü veya türban, Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik temellerine karşı düşmanlığın ve saldırının sembolüdür. Başörtüsü/türban bir inanç hürriyeti nesnesi değil, dinci fitnenin meşruiyet için kullandığı bir maymuncuktur. Bu maymuncuk, demokrasi istismarının, temel haklar suiistimalinin, kavram çarpıtmasının  en kötü, en çirkin aracıdır.
Düşmanın sembolleriyle uzlaşılmaz.
Oysa MHP bunu her zaman yapmaktadır.

İş, dinin topluma egemen kılınması gibi bir politikaya geldiğinde; MHP’nin bütün yaptığı, kraldan daha fazla kralcı olmak ve şeriatçılığa prim vermek oluyor.

MHP’nin sentetik dinci ideolojisi yüzünden artık milliyetçilerle dinciler arasındaki çizgi iyice silikleşmiştir.
MHP tarafından dayatılan dinci sentez ideolojiyle dinci/şeriatçı olmayanların, Türk’ü sevemeyeceği kanaati kafalara kazınmaktadır.

Her seferinde kendilerini, dinle haklılaştırmaya çalışan siyasal milliyetçilerin bu metodu, milliyetçiliğe meşruiyet kazandırmak yerine, hayatı, dinle kesip biçmeye çalışan dincilerin, “haklı oldukları” algısını güçlendirmektedir.
Mevcut şartlar altında, ferdin kendisine bırakılmış bir özgürlük alanı olan dinin, topluluk/cemaat yaşayışı haline getirilmesi işinin resmileştirilmesi, lâikliğin yıkılması demektir ki kamuda başörtüsü “serbestisi” yalanı, bunun manivelâsıdır.
Ferdin  kendince yaşadığı, yaşaması gereken bir inanç şeklini, birilerinin anlayışına göre kolektifleştirmeye başladınız mı, toplumu o inanç ekseninde bölersiniz ki MHP sırf Müslüman olduğunu göstermek inadı yüzünden, bu dinci fitne projesine çanak tutmaktadır.

 MHP’nin anlayamadığı şey şudur:

Şu saatten sonra hiçbir dinci seçmen, MHP’yi - ağzıyla kuş tutsa dahi  -bir “Müslüman partisi” olarak kabul etmeyecektir, zaten etmemiştir de.

MHP dinciliğe verdiği bu açık çekle iki şeyi korkunç biçimde tahrip etmektedir:
Bunlardan birincisi, Türk milliyetçiliğinin millet nezdinde itibarını zedelemekte, Türk milliyetçiliğinin taklitçi ve ikiyüzlü bir din istismarcısı oy avcısı gibi görünmesine yol açmaktadır.

İkincisi ve asıl önemlisi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine kurulduğu ve uluslaşmamızı sağlayan  hukuk devleti, lâiklik ve demokrasi sac ayaklarının dincilikçe tahrip edilmesine ön ayak olmaktır.

MHP başörtüsünün, aynı zamanda etnik ırkçılığı da kullanarak memlekette oy devşirmeye çalışan dinci Ak Parti’nin, Türk düşmanlığını meşrulaştırma araçlarından biri olduğunu idrak edemezse; tekbir getirerek ciğer söken hayvan sürülerinin, ülkeye egemen olmasından birinci derecede  mesul olacaktır. MHP bugün bu vebalin farkında olmadan, olmak da istemeden, mecliste başörtüsü “serbestisinden” dahi bahsedebilmektedir.
 MHP hâlâ işin, basit bir liberal demokratik özgürlük meselesi olduğunu sanmaktadır. Oysa yapılan, eninde sonunda,  kamu yoluyla başörtüsünün resmileştirilmesi ve mecburi kılınması  olacaktır. İran örneğinden ders almaksızın durmadan bir  sentetik sözde ideolojiyle millete Müslüman olduğunu göstermeye çalışmak siyaset değildir.

MHP artık dinciliğin, insani duygular üzerindeki tasallutunun farkına varmalıdır.
MHP artık dinin siyasetin malzemesi olmadığını, olamayacağını idrak etmelidir.
MHP artık dinin resmi uygulamalarda bir fitne sebebi haline geleceğini anlamalıdır.
MHP lâikilğin, “dinsiz ittihatçıların” bize dayattığı keyfi bir rejim olmadığını, medenî ve insanca yaşamanın vazgeçilmez şartı olduğunu öğrenmelidir.

MHP dine Ak Parti gibi bakarak milliyetçilik yapamaz.  Ağzına “Allah” kelimesini alarak siyaset yapmanın ahlâk dışılığını anlayamadıkça MHP’nin bütün “milliyetçilik” söylemleri,  basit bir kabileci taklitçilikten öteye gitmeyecektir.

 Bunun ötesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin medeniyet ekseni kırıldığında ortada ne MHP ne de onun milliyetçiliğini güttüğü bir Türk Milleti kalacaktır.
 MHP başörtüsü ve İslamcılık sevdasından bir an önce vazgeçmelidir.


30 Eylül 2013 Pazartesi

Dinci Ahlâkı Tersten Okumak

Ak Parti iktidarında iktisadi büyüme oldu mu olmadı mı belli değil.

Ama fuhuşta %220 ve tecavüzlerde de neredeyse o kadar artış olduğuna dair her gün  istatistikler okuyoruz.

Şu anda Türkiye’de kadınların %70’e yakınının başörtülü/türbanlı olduğunu da yaklaşık olarak biliyoruz.

Türban, erkeği kadından ayırmanın, namuslu olduğunu göstermenin bir aracı olarak kullanılıyor ülkemizde.

O halde nasıl oluyor da cinsel suçlarda bu kadar artış meydana geliyor?

Bunun sebebi siyasal İslâmcılığın “ahlâk”  diye benimsediği şeyin, cahiliye dönemi  erkek merkezli, ilkel otoriter  Arap toplumsal  düzeni olmasıdır.

Ne hikmetse İslâm’dan sonra da Arap toplumunda kadının değersizliği hiç değişmeden sürmüştür. Cahiliye döneminin kadına yönelik vahşeti, ne idüğü belirsiz “ Kadının dininin ve aklının eksikliği”  hurafesinin  İslâmiyet’e sokuşturulmasıyla  gayet güzel devam ettirilmiş.

Bugün “İslâm” diye uğruna  kelle kesilen inancın “ahlâk” dediği şey bundan ibarettir.
Bir de bu tutumun, “kadının değerinden” kaynaklanıyormuş havasıyla savunulması “modern muhafazakârların”  tadına doyamadıkları en lezzetli yalan…

Araplar kadınlarını açıkça mal gibi görüyor. Arap kültürüne özenen küçük topluluklarda kadın çocuk olup olmadığına alınıp satılan kullanılan bir mal…

Ama hiçbir Müslüman toplum, bunu, kendi sapkın Arapçı   cinsel bağımlılık kültürüyle ilişkilendirmiyor. Adı Müslüman olan, içinde Türkiye’nin de bulunduğu  geri kalmış bütün ülkeler, istisnasız  kendi sapıklığını İslâmla açıklamaya çalışan erkek sürülerinin egemenliğinde…

Ülkemizde çocuk tecavüzlerine gösterilen müsamaha korkutucu boyutlara varmış durumda. Üzerine elbise alınırken  çocuk olduğu için fikri sorulmayan kızların ve hatta erkeklerin cinsel münasebette “rızalarının olduğu” saçmalığının,  yargıda  kabul edilmesi tam bir facia!

Bunun yanı sıra ülkemizde yabancı turist kadınların uğradığı cinsel şiddetteki artış da ilginç ve düşündürücü. Ama daha ilginci, sosyal medyada bu  kadınların uğradığı şiddetin onların “namussuzluğu” ila açıklanmaya çalışılması. “ O kıyafetlerle  gelirse başına gelenlere razı olmalıydı” türünden  sayısız twit okumanız mümkün
Bu sapkınlığın temel kabulü, dinci erkeklerin, kendilerini, peşinen birer tecavüz makinesi olarak görmeleri… Onlar, ellerine geçen her fırsatta kadını iğfal etmeyi kendilerine hak sayan ve bir de bunu utanmadan savunabilen insan müsveddeleri.

İşin kötü yanı bu durumu dinci kadınların da kabul etmeleri. Kendilerini  erkek cinselliğinin oyuncağı olarak görmeyi hele bir de  gösterişli yandaş medyada açıkça savununca modernleştiklerini sanıyorlar.
Yani dinci tayfa, cinselliğin erkeğin  tatmininden başka bir işe yaramayan, erkek merkezli  bir iş olduğunu düşünüyor.

Dolayısıyla erkek, istediği ve uygun olan her zamanda  istediği şekilde kadına sahip olabiliyor. Bunu dine göre normal sayan dinciler, Suriye’de dinci teröristlerin insanların karılarını tekbirle gasp edebilmesine hiç şaşmış görünmüyor. Muta nikâhı gibi alçaklıkları, beylerin zevki için  seks kölesi ithal etmek fikirlerini, kocalarına arkadaşlarını ikram etmek fantezilerini bile dinin içine sığdırabiliyorlar.

Türkiye,  şu anda cinsel tatminsizlik yaşayan bir seçmen kitlesinin, sapkın ahlâkî paranoyası ile biçimlendiriliyor.

Türkiye fiilen lâiklikten vazgeçerek aile bağlarının, medeniyetin, nezaketin ve cinsel emniyetin önündeki  son kalkanı da kaybetti. Şimdi nezaketten yoksun, güçlüye itaati dindarlık sanan,  cinsel anlamda aç bir kitlenin keyfî idaresinde Afganistanlaşmaya doğru dolu dizgin gidiyor.


18 Eylül 2013 Çarşamba

Dinci Muktedirlerin Terbiyesi Nerede?

Bir paket telâşıdır gidiyor.

Elbette bu, haklı bir telâş. “Paket” denen garabet, PKKlı  katiller ve yandaşları için devletin kendini inkârı anlamında, Türk Milleti için de sınırsız demokrasinin  yeni hezeyanlarından biri olarak önümüzdeki hafta patlayacak, görünen o.

Paket üstüne paket  yapan tesettürlü hediyelik eşya dükkânımız,  bu hediyeleri hazırlarken  hediyenin sahibine hiçbir şey sormuyor.

Herhangi bir vekalet çıkarırken bile vekilin yapacağı işlerin sınırlandırıldığı, tek tek sayılarak belirlendiği bir hukuk devletinde, milletin vekilleri önce bir vekaletname alıyor sonra içini kendileri dolduruyor.
Vekillerimiz vatandaşa hakaret ediyor, büyüğü küçüğünü tokatlıyor, milleti tehdit edebiliyor (BDP) vs. vs. vs.
Bütün bu hengâme içinde  dinci parti “ahlâk” söyleminden vazgeçmiyor. Kaç-göçe, kadını örtmeye, gizlemeye, küçümsemeye  yönelik  her şeyi kanunlaştırmaya çalışıyor. Ve öyle görünüyor ki dinciler kendilerine ait, tuhaf, çarpık ve ikiyüzlü bir ahlâk geliştirmişler.
Bunlar belki kabul edilebilir de…

Şu terbiye işi çok ihmal edildi.

Kadını örterek gizleyerek ahlâk satan dinci esnafı, “Lütfen”, “Teşekkür  ederim.”, “Özür dilerim” gibi en basit nezaket cümlelerinden bile yoksun.

Çünkü bunlar onların dağarcıklarında yok.

Çünkü dinciliğin doğasında, güçlüyle güçsüzü eşitleyen terbiyeden eser yok.
Çünkü dincilik, Allah’a, ancak “güçlü ve korkulur, aşkın bir varlık” olduğu için “itaat” etmenin ideolojisi.
Dolayısıyla dinciler için en önemli şey Tanrı gibi hesap sorulamaz bir iktidara ulaşmak. Ondan sonrası, onları bağlamıyor. Muktedir olduktan sonra kimse için nazik davranmak ihtiyacı duymayacaklarını düşünüyorlar ve her fırsatta bunu gösteriyorlar. %50 takıntısı aslında bunun ifadesi. Şu an için ülkenin yarısının kendilerine mutlak muhalif olduğunu bilerek bu kadar kaba davranıyorlar.

Dinci iktidar, nezaketi, güçlü karşısında yaltaklanmak olarak kabul ediyor. Nitekim bu anlayış, en baştan itibaren şu anda toplumun bütün kesimlerinde yaygın kabul görüyor.

Bundan dolayı gezi eylemlerinde eylemcilerin polislere  tutumları da kimse için bir anlam ifade etmedi. Eylemciler polise en ufak küfür etmezken polis en son ODTÜ olaylarında,  göstericilere “Atatürk’ün p.çleri!” diye küfredebildi.

Bu da gösteriyor ki ülkemizde terbiye, artık “nezakete yönelmek ve zarar vermemek” olarak anlaşılmıyor.
Ülkemizde dinci iktidar artık terbiyeyi, mutlak şekilde itaat eden hayvanlar yetiştirmeye yarayan bir şartlı refleks geliştirme işi olarak görüyor.

Eli palalı insanları seven, polisle beraber adam dövmeye giden Ak Gençlik’in nasıl yaratıldığı, böylece ortaya çıkıyor.

Nezaketi meydana getiren terbiyenin dinci taassuptan gelemeyeceği  ortada…

Sorun sadece bir “Lütfen”den ibaret olsaydı belki kabul edilebilirdi. Sorun artık “Lütfen” demeyi gereksiz bulanların, kendilerinden olmayanları, kendilerinin eşiti “insanlar” olarak kabul etmemeleri.

Sorun artık nasıl elde edildiği belli olmayan “millî irade” nam oy yığınının, kendisini,   her türlü insanî endişenin üstünde bir Tanrı addetmesi.

Vatanın ve milletin istikbali işte böyle bir yığının  elinde, oyuncak olmuş vaziyette.


8 Eylül 2013 Pazar

Ülkücü Cihangir'de Neden Oturmaz?

Arslan Bulut ve Yavuz Selim Demirağ kusura bakmasınlar ama Yeniçağ’ı elime aldığımda, ilk baktığım köşe, Selcan Taşçı’nın köşesi. (  Zaten onların da her gün bu merak ve endişeyle kıvrandıklarına eminim ama ne yapayım?).

Neden?

Çünkü  köşesi ince nüktelerle, “hınzırca” tespitlerle dolu.
Selcan Taşçı milliyetçi Türk kadınlarının yüz akı, kesinlikle tartışılmaz.
Son yazısını kendi deyimiyle “ayaküstü” yazmış, iyi ki de öyle yapmış.  Şimdilerde “sokağın nabzını tutmak” denen , “Bahar geldi mangala, hele bakın kangala!” gazeteciliğini tepe taklak edip meseleyi tam da on ikiden vurmuş.

Amma ve lâkin ülkücüleri azıcık fazla kayırmış, kusura bakmasın.
Yazıdan alıntı yapmayacağım ama bir Ülkücü’nün neden Cihangir’de oturamayacağını, tatlı su solaklarının faşizmine bağlarken iğneyi kendimize batırmayı unutmuş.
Tamam… Cihangir tayfası belki solcudur, seçkincidir, ayrımcıdır, şudur, budur…
İyi de “ülkücü” kimdir?

Yani en azından kendini “ülkücü” diye tanımlayanların hayat tarzları, dünyaya bakışları nedir?
Her şeyden önce “Ülkücü” MHPlidir. MHPli olmayana ülkücü denmez. MHP’yi eleştirip de kendini “ülkücü” diye kabul eden insanları da  MHPliler dışlar, “tekfir” eder.  Nereden biliyorum? Çünkü MHP’nin şeriatçılık destekçisi tutumunu eleştiren her yazıda yazarın, birileri tarafından imansızlıkla itham edildiğini her gün görüyoruz.
Ülkücü, MHP dışında milliyetçilik yapılmasını havsalasına sığdıramayan kişidir.
Ülkücü dindar, hatta dincidir. Ülkücü denen insanın muhakkak namaz kılması beklenir.
Ülkücü içki içmez.

Ülkücü kadınlı erkekli toplantılara gitmez. Aile ziyaretlerinde haremlik selamlık düzeni tercih eder.
Ülkücünün eşi, belki kadınlar kolunda faaliyet gösterir ama mesela kocasına rakip olarak parti yönetimine girmeyi falan kendi başına isteyemez. “Beyinin” iznini istemek  “sünnettir” çünkü… Abartılı geliyorsa memlekette kadınlı erkekli ilk toplantıyı yapan Türk Ocakları’ndaki “Hanımlar icra Heyeti” denen saçmalığa bakmanızı istirham ederim. Kadınına “Senin aklın ermez, aklın ve dinin eksiktir, siyaseti, vatanseverliği bana bırak, git kek, börek çay yap, gelirken iki bardak getir abilerle içeceğiz!”  kıvamında davranan insanlar bizim içimizdedir; El kaidecilerle beraber Suudi Arabistan’da, Afganistan’da falan değil…

Ülkücü, Said-i Kürdi’ye “Bediüzzaman” der, evinde Risalelerden mutlaka bir, iki cilt bulundurur.
Ülkücü, “Türk İslâm Ülküsü” denen dinci siyaset tasavvurunu “ülkü” diye benimser. Siyasetin, lâik hayat tarzına, beşeri hukuka ve temel haklar kabulüne değil, “ulemanın” , şeyhlerin, seyyitlerin öğretilerine dayanmasından yanadır.

Ülkücü, kadınla erkeğin ilişkisinde eşitliğe inanmaz.
Ülkücü,  herkesi “İslâm ahlâkında” aynılaştırmayı “ülkü” sanır.
Ülkücü, kadife ceket giymez.

Ülkücü, ağabeylerinin emrettikleri dışında kitap okumaz. Zaten genel olarak pek okumaz. Bırakın Hayek, Mises, Ayn Rand, Bauman, Politzer, Wallerstein, Kroptkin; Stephen King okuyan bir ülkücüye rastlamanız, hemen hemen imkânsızdır.
Ülkücü için felsefe, Gazali’nin fetvasınca “küfür”; ideoloji de Cemil Meriç’ten sekizinci el ezberler gereği “deli gömleğidir.”
Ülkücü,  elleri Türk bayraklı solcuları, ateistleri vs. “Türk” gözüyle değil de “Müslüman ümmeti” gözlüğüyle “kâfir” diye görerek sevmeyen insandır.
Ülkücü, ODTÜ’de gençleri ezen, ormanı yakan, dinci fırsatçılığa “din kardeşliği”  nazarından bakıp da sessiz kalan siyasi taraftır.
Ülkücü, kendi başına düşünüp konuşan, hareket eden insanları, “ağabeyi” bile olsa dövmekten çekinmeyen siyasi fedaidir.

Ülkücü, Türk Ulusu’nun yüce sembolü Bozkurt, dincilerin elinde AKP mitinglerinde oyuncak edilmişken o mitingdeki sahtekârları durdurmadan, öylece  beklemeyi, “terbiye” sanan partilidir.
Ülkücü, Türk bayrağı, dinciliğin   panzerleriyle ezilip yırtılırken onu müdafaa etmek için liderinin emrini bekleyip de kılı kıpırdamayan, vicdanı sızlamayan “şüheda torunudur”.

Ülkücü, hem 80 öncesi komünist tehdidini canıyla durdurmakla övünüp hem de bugün sokaklardaki teröre suskun kalan bununla da övünen; etnik ırkçı terörü ve dinci şiddeti durdurmayı ,işçi, kadın, öğrenci coplayan, ODTÜlü gençlere “Atatürk’ün piçleri” diye küfreden,  cemaatin ve AKP’nin gümüş yüzüklü polislerine  havale etmeyi, vatanseverlik ve sağduyu sanıp kendi kendini nakzeden, kafası dincilikle bulanmış mahallenin kabadayısıdır.

Hal böyleyken ülkücülerin, polis panzerlerine, gövdeleriyle, Türk bayraklarıyla, çiçeklerle, kitaplarla karşı çıkan insanların, sevgilileriyle el ele dolaşıp öpüştüğü, kitap okuyup tartıştığı, Nuri Bilge Ceylân seyrederek Türk olmaktan gurur duydukları bir şehrin, Cihangir gibi bir semtinde zaten oturmayacakları açık değil mi?
Selcan Hanım’ın seçkincilik eleştirisine sonuna kadar katılıyorum da kafasındaki ülkücü tasavvurunu fazlasıyla hayalci ve iyimser buluyorum.

Ülkücü ne Cihangir’de oturmayı ister ne de Batılılaşmış bir toplum parçasıyla ilgilenir.
Ülkücü, zaten Cihangir’in yaşadığı değerlerle bir arada bulunmaz, orada olmayı istemez, orada da oturmaz. Ülkücü Cihangir’i Cihangir yapan, onu izbelikten kurtarıp da yeşerten medeniyeti anlayamaz, ona dahil olamaz.

Ülkücü, istese de Cihangir’de oturamaz.