mensubiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mensubiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2016 Çarşamba

Türk Aydınında Kimlik Ve İdeoloji Karmaşası

Gerçek bir aydın, milletinin yüz akı bir yazar

“ Türk aydını” derken kastım, Türkçe konuşan, Türk Ulusu’nun sorunlarıyla hemhal olan, bir şekilde “Türk” diye tanınan okumuş insanlar.

Türk aydınında iki önemli sorun gözleyebiliriz. Bunlardan biri kimlik diğeri ideoloji sorunudur. Aslında kimlik sorunu da büyük ölçüde ideolojiyle ilişkilidir. Ve  fakat ideolojinin  kültürle yönelimini de kimlik sorunu belirler.

Türk aydını denen insanların farklı etnik kökenleri olabilir. En nihayetinde bizimle sorunsuz konuşabilen ve kültürümüzü paylaşan insanları, etnik kökenlerine bakmaksızın benimsemek kültürümüzün başlıca özelliğidir.

Kimlik sorununda öncelikle farklı etnik kökenlerden gelip de Türk kimliğinin kapsayıcılığını ve uzlaştırıcılığını alamamakta ısrar eden kabile okumuşlarının önemli yeri var. Bunların başında da Kürt okumuşları geliyor. Nüfus baskısına güvenerek toplumu silahla veya mahalle baskısıyla tehdit etmeyi benimsemiş Kürt  okumuşları kimlik sorununu, “şekillendirilmemiş bir iç savaş”  düzeyine taşımışlardır.

Bu durum Kürt kabileciliğinin eritilememiş olması ile anlaşılabilir. Kimlik sorununun bu yönü ontolojiktir.

Kimlik sorununun daha derine işlemiş ve daha bölücü olan kısmı ise ideolojiyle ilgili olan kısmıdır.

Ünlü köşe yazarlarında biri bir zamanlar, “ Eskiden  bütün solcular Kürtçü, bütün Kürtçüler de solcuydu” diye yazmıştı.

Ünlü televizyonculardan Enver Aysever de Celal Şengörle bir söyleşisinde “ Solcunun Türk’ü mürkü olmaz, solcu solcudur!” demişti.

Bugün aynı şeyi liberaller de söylüyor ve Türkiye’yi bölünme noktasına getiren İslamcı- Kürtçü koalisyonunun temellerini de onlar attılar.

O halde Türkiye’de ideoloji ile kimlik arasında, Türk Ulusal varlığı açısından  pek de “yapıcı” olmayan bir ilişki söz konusu.

Herhangi bir ideolojiye bağlananlar ideolojilerini derhal “kimlik üstü bir dine” çeviriyorlar. Daha sonra bütün dünyayı bu yeni iman çerçevesinden görmeye başlıyorlar. Bu  bir tür hamakat yani “ahmaklık” . bu hamakatin solcu basın organlarında hâlâ sürmesi özellikle ilginç. Mesela Bayram Yurtçiçek isimli bir yazar PKK’nın aslında antikomünist bir kontrgerilla örgütü olarak kurulduğu gibi bir komplo teorisiyle antikomünist düşüncenin insanlık dışı bir şekilde bütün solcuları katlettiğine kadar bir alay zırvayı köşesinde yazıyor ve dahası şerefli pek çok Türk milliyetçisini de militanlara jurnalliyor veya karalıyor.

İdeolojilerin dünyayı açıklama ve yeniden yapılandırma tasavvurları, onları, aydınlanma devrinin yeni dinleri haline getirmiştir. Dinlerin açıklayıcı ve düzenleyici işlevleri için Prof. Dr. Celal Şengör’ün ilgili bağlantıda yayınlanmış dersi izlenebilir.*

Türkiye’de “aydınlar” ideoloji sahibi olmayı akıl/fikir sahibi olmak için yeterli sanmışlardır. Bu sanının sebebi de “imandır”. İdeoloji dinine iman edenler onun yanılabileceğini asla düşünemez, bunu akıllarından bile geçiremezler. Bu bakımdan meselâ 2008 ekonomik krizini para arzı, kredi genişlemesi gibi gerçeklerle  değil de Marx’ın hurafeleriyle açıklayabileceklerini söyleyenlerle Muhammet’in dışkısının gül koktuğunu söyleyenler arasında hiçbir fark yoktur.

Aynı şeyi özelikle Marksistlerin etik romantizmleri için söyleyebiliriz. Marksistin  imanı o kadar güçlüdür ki  içinde normatif ahlâka dair tek satır barındırmayan ve bütün tarihi ahlakdışı bir tür otomatizm olarak gören bir yazarı bir tür ahlâkî peygamber haline getirebilir.

Bu din algısıyla ideolojinin müminleri için başka bir tür ümmet meydana gelir. Sosyalist Enternasyonal bu tür bir ümmet arayışından başka değildir. Kimliğinizi hayali bir tür ümmete bağladığınızda, artık kendi ulusunuzun da tarihinizin de bir önemi kalmaz. Bunlar size ancak geri kalmış insanların geri kalmış bağlılıkları olarak görünmeye başlar.

Kaldı ki bu aydınlar ciddi bir yazılı kültürel mirasa sahip değillerse karşılaştıkları daha büyük miraslar karşısında komplekse kapılarak kendi toplumlarına yabancılaşmaları da mümkündür. Bu durumda “kendi başına” ve özgün bir kültür geliştirmek yerine üstün kültüre taabi olmak geri ülke aydınına en  makul davranış gibi görünür. Bu fikir ona, ideolojinin yaratıcısı kültürün aşıladığı kompleksten kaynaklanır.

Türk aydını, Osmanlı’nın gerilik mirasını devralmış ve batılı bir  entellektüeli model almak yerine “iman sahibi” bir medreseli olmayı seçmiştir. Dolayısıyla da Atatürk’ün “Kendi başına düşünen, ulusal kimliğinden bütünüyle gurur duyan, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” genci olmak yerine  aşağılık kompleksli ikinci sınıf bir batılı haline gelmiştir.  Bir kere kendi kimliği hakkında yeterli psikolojik ve bilişsel donanımı olmadan unvan ve para kazanan “aydınlarımız” elbette “efendileri” olan batılıların ideolojilerine de birer “akıl dini” muamelesi” yaparak iman etmişlerdir.

Türk kimliğinin üstünlük duygusundan mahrum kalındığında , bu insanlar, ideolojilerini, üstün ve kendi başına var olan bir ulusun menfaatleri veçhesinden yorumlamak  ve uygulamak yerine mensup oldukları ulusu, kendi ideolojilerine göre şekillendirmeye kalkmışlardır. Bu sadece solcu ve liberal aydınlar için geçerli değildir.  Ülkemizde İslamcı aydınlar da  aynı sapkınlıkla maluldür.

Özellikle sol yayınları bu açıdan okumak önemlidir. Çünkü meselâ Marksizmin geri ülke aydınında meydana getirdiği kimlik kompleksi ortaya çıkarılmadıkça   Türkiye’nin içine düştüğü etnik vahşetin vs insani kökenlerini anlamak da mümkün olmayacaktır. Çünkü özellikle sol aydının köksüz  enternasyonalist imanı ve seçkinlik duygusu, ne yazık ki bütün ulusal gururun üstünde görünmektedir. İdeolojinin kimlikte yarattığı tahribatı gidermek  yalnızca ulusal bütünlüğümüzü korumak için gerekli değil. Bu aynı zamanda akıl sağlığımızı koruyabilmemiz açısından önemli. Çünkü ideolojik kimliksizliğin yarattığı yabancılaşma, geri ülke aydınında kendi ulusu hakkında öldürücü bir kayıtsızlık yaratıyor.

 *https://www.youtube.com/watch?v=I4dPPqXfksY





18 Haziran 2015 Perşembe

Milliyetçilik Aşırılık Mıdır?


Türkiye'nin en yakıcı  sorunu  sanırım Kürt etnik terörü.
Bu sorun tartışılırken başlarda konuya müdahil olan liberaller,  Balkanların elimizden çıkmasının sebebinin Türkçülük olduğunu iddia ediyorlardı. Oysa Türkçülük tam da bunun aksine tepkisel bir duygu olarak Balkan faciasından sonra ortaya çıkmıştı.

Yani Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar Mehmetçik'e silâh çektiklerinde; henüz Türk olduğumuzu pek de düşünmüyorduk.
Dinci ve etnik bölücülüğün maşası  liberaller, milliyetçiliğin bir aşırılık olduğunu topluma büyük ölçüde kabul ettirdiler.

Milliyetçi duygularına rağmen sol eğilimli "ulusalcılar" dahi "milliyetçi"  sayılmamayı tercih ettiler.
Milliyetçilik, etnik Kürtçü hainlerce faşizm, İhvancı  AKPli çoğunluk için ırkçılık ve kavmiyetçilik olarak duyuruldu. Hali hazırda sosyal  paylaşımlarda, yerleşik ve neredeyse yıkılmaz bir milliyetçilik karşıtı önyargı karşınıza derhal çıkıyor.

Milliyetçilik karşıtlarındaki  milletin tabiatına dair  yaygın bir cehalet bu önyargıyı besliyor.
Hangi insan  beraberliklerinin bir "millet" sayılabileceğine dair bir  bilgileri yok.  Buna ek olarak "mensubiyet duygularının" oluşma biçimiyle toplumsal gelişmişlik arasındaki ilgiden de habersizler.
Burada bu "hümanistlerin"  solun "halklar" söyleminden etkilendiğini  hemen görebiliyoruz.
Çünkü sol "pratik" için bahsi geçen  insan beraberliklerinin hangi seviyede  olduklarının bir önemi yok.
Zamanın Bolşevik diktası için oluşturulmuş bir  terminoloji bugün insanlığın evrensel ilkeleri gibi sunulup duruyor.
Bu terminolojinin içeriği ayrı bir tartışma konusu ama düşünme şeklindeki sakatlık daha ilk bakışta ortaya çıkıyor.
Bu aynen sağlıklı gözlerin görüşünü gözlükle bulandırmaya benziyor.
Çünkü "sol sözde hümanizm"  insanları, gökten öylece  inivermiş, sebep sonuç ilişkilerinden bağımsız "halk yığınları" olarak görüyor.

Bunun sonucunda da bütün "halklara eşit bakmak iddiasını" ortaya atıyor.
Burada sorun, sosyalizmin "halklara" nasıl baktığı değil; "halkların" birbirlerine nasıl baktıkları.
İş bu seviyeye indiğinde sosyalizmin söyleyecek hiç bir sözü kalmıyor. Çünkü o zaten "halklar" dediği beraberliklerin oluşumundaki rızayı ve kültürel biçimlenmeyi hiç bilmiyor.
Bu neye sebep oluyor? Bu bilgisizlik, Pigmelerle, Fransızlar, Hotantolularla İngilizler, Ermenilerle Türkler arasındaki  toplumsal gelişmişlik  farkının yarattığı davranışsal sonuçları idrak edememeye sebep oluyor.

Dünyayı ancak yaşadığı sınırlı coğrafyadan ayrılmamakla anlayabilen ulusa altı topluluklarla  dünyaya yayılmayı amaç edinip yoğun kültürel etkileşimlere girip zenginleşen ve kural altında beraberlik oluşturma  becerisi kazanmış  toplumlar (uluslar) arasındaki  kavrayış farkını,  "enternasyonalist hümanistler" olarak sosyalistler ve liberaller maalesef anlayamıyor.
Her mensubiyet duygusu bir dışlamayı da beraberinde getirir.
Mesele bu dışlama davranışının  ortaya çıkma şekli ve çapıdır.
Milliyetçilik genel bir mensubiyet şuuru olarak düşünüldüğünden, insanların mensubiyet şuurundan kurtulduğunda, hiç kimseyi dışlamayacağı  sanısı gülünesi bir saflıkla  düşünce dünyamızı işgal ediyor.
Milliyetçilik yalnızca milletlere özgü bir mensubiyet bilincidir. Uluslaşamamış/milletleşememiş toplulukların "milliyetçiliği"  yoktur. Onların mensubiyet duyguları, aşiretçilik, kabilecilik veya kavmiyetçiliktir.
Milletleşememiş topluluklarda mensubiyet bilinci ,doğrudan doğruya bir aileye üye olmakla ilgilidir. Bir Kürt'ün Kürtlüğü aşiretinden gelir. Aşiretsiz Kürt yoktur. Aşiret duygusunu aşabilmiş hiç bir Kürt de yoktur.

Ermeniler  için Ermeni doğmak dışında bir şans yoktur.
Sırplar Balkanların vahşi Slav kabilesi olarak vardır.
Bu "etnik topluluklar" asla uluslaşamamış ve uluslaşamayacak "ara toplumlar" dır.(Ertürk)
Bahsedilen toplulukların bir kaç özelliği ortaktır.

Bunlar sınırlı coğrafyalarda yaşamış, bu yüzden asla büyük nüfuslara ulaşamamış topluluklardır.
Bu topluluklar bu yüzden de rızayı  gözeten ve adalete dayanan  bir kural beraberliği de oluşturamamıştır ve oluşturamayacaktır.
Peki bu ara  ulusaltı "ara toplumların" dünyaya bakışları nasıldır?
Bu topluluklar için dünya kendi kabilelerinden ibarettir. Kabilelerinin varlığı, ancak genetik saflığı korumakla mümkündür.
Bu bakıştan dolayı beraberliklerinde aile üyeliği, kan bağı rızanın üstünde ve kesin emredici bir ölçü olarak hayatlarına hükmeder.

Ulusaltı topluluklar, kültürel etkileşim açısından fakir olduklarından  beraberlikleri yoğun bir yabancı korkusuna dayanır. Bu korku onları şiddet uygulamaya iter. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Kürt nüfusunun Ortadoğu'nun diğer ülkelerine göre bu denli fazla olması elbette doğum oranıyla açıklanabilir ama diğer ve asıl açıklayıcı etken ise   Kürt saldırganlığının, bölgede "kuşatılmış" olarak yaşayan bazı Türkmen obalarında yarattığı asimilasyondur.
Ulusaltı toplulukların sınırlılığı bu toplulukların mensuplarında ciddi bir kompleks yaratır. Karşılarında kendilerinin havsalasına sığmayan bir dünyanın farkına varan kapalı toplumlar dünya ile ilişkilerini "kaç ya da öl" tepkisi düzeyinde oluştururlar.
Bu yüzden de kurala  dayalı bir beraberlik oluşturmak için savaşmak ve bu uğurda büyüyüp devletleşmek idealinden yoksundurlar..

Bu da ulusaltı topluluklarda beraberliğin başkasına düşmanlıkla şekillenmesine yol açar.
"Dünyanın geri kalanın" topyekûn düşman sayılmasıyla  var olabilmek hâli , etkileşimi ortadan kaldırdığı gibi kural oluşturabilmek yeteneğini de yok eder.
Şüphesiz uluslararası ilişkilerde dar bir çerçeve dışında örtülü bir mücadele söz konusudur amma ve lâkin uluslar kendilerini düşmanlarıyla tanımlamaz, tarihi birikimleriyle tanımlar. Milliyetçilik,  milletleşmenin getirdiği bütün soyut  değerler takımını sahiplenmek ve bu değerleri geliştirmeyi millet mensubiyetinin şartı saymaktır

Bu yüzdendir ki uluslar/milletler için düşmanlık belirleyici değildir.
Bu ne anlama gelir?
Bu, ulusaltı toplulukların mensubiyet şuurunun insandan ziyade hayvan sürülerinin güdülerine benzediği anlamına gelir.  İşte asıl aşırılık budur. Bu aşırılıkla hukuk birliğini sağlayan ulusal egemenlik bir arada bulunamaz ve bulunmamalıdır.
 Milletleşmenin  medenileşmeyle ilgisi anlaşılmaksızın milliyetçiliği doğru anlamak mümkün değildir. İnsan topluluklarını belli bir kural  idealinde birleştiren ve onlara ortak bir kimlik kazandıran ulus/millet yapısının doğal  mensubiyet bilinci milliyetçiliktir. Bu bilinç  bir aşırılık değildir. İnsanların milletlerini inkâr etmeleri onları " daha insan" yapmaz; yalnızca onları körleştirir, köksüzleştirir.





14 Haziran 2014 Cumartesi

Müslüman Bilincinin Gavurca İfadesi

Giyim kuşam aslında fikirlerin açıkça ifade  edildiği modern demokrasiden çok önce otoritenin emirleriyle şekillenmiş bir ifade aracı.

Bağlılık ve mensubiyet uzun zaman giyimle gösterilmiş.

Bu, hem belli bir grubun üyesi olmayı hem de belli değerleri benimseyi ifade ediyormuş. Bugün bir Yahudi'yi özel ayrıntılar dışında giyiminden ayırt etmemiz imkânsız ve bir o kadar da önemsiz. 

Günümüz Türkiye'sinde ise özellikle kadın bedeni, Ortaçağ giyim anlayışının bir devamı olarak kullanılıyor. Kadın bedeni, kadınlara dikte edilen otoriter bir din söylemiyle açıkça biçimlendiriliyor.

"İnandığı gibi yaşamak" belirsiz ifadesiyle kadın, "kendisi gibi insanlarla beraber olduğunu göstermeye" mecbur ediliyor.

Kadın, Müslümanlığını giyimiyle göstermeye mecbur edilirken aynı mecburiyet erkekler için tanınmıyor. Müslüman erkekler batı tarzı giyim ile siyaset yapıp otoritelerini batı görüntü  kodlarına dayandırıyorlar. İşin garibi bunu da candan ve yürekten benimsiyorlar.

Çünkü batı görünüm kodlarının akılcı ve özgürlükçü toplumlara ait olduğunu biliyorlar. 

Sözde Müslüman erkekler giyimleriyle mensubiyetlerini göstermek gereği duymuyorlar.

Aslında bu, batıya duyulan hayranlığın ve içten içe zehirli bir biçimde beslenen aşağılık kompleksinin bir ifadesi. Nereden anlıyoruz? Sözde, kadını gizlemeye yönelik tesettürün dahi dünya güzeli mankenlerle sunulmasından, kadının çekiciliğinin "Müslümanlaştırılmaya" çalışılmasından, sözde Müslüman kadının seçkinliğini batılı marka aksesuarlarla  göstermeye çalışmasından. 

Bir yandan batı modernizmini verili kabul edip onun estetik değerlerini ölçü alarak diğer yandan örtünerek cazibeyi gizlediğini sanmak cehaleti, böylece kendini ele veriyor.

Türkiye işte böyle bir cehalet ve aşağılık kompleksiyle çağdaş uygarlıktan uzaklaştırılıyor.


15 Mart 2013 Cuma

Liberal Demokrasi Pratiğinde Metodolojik Bireyden Sapma


Liberalizmin temel değerlerinden biri birey… Bunun anlamı şu: 

Toplumsal düzenler, yapıp ettiklerinin bilincinde olan, sorumluluk sahibi özgür bireylerin eylemlerinin etkileşimi ile meydana geliyor. Bundan dolayı da liberal teori, bu sorumluluk sahibi özgür bireylerin davranışlarındaki genel düzenliliği keşfetmeye çalışıyor. Ve “ metodolojik bireyden” bahsettiğinde de  dünyanın her yerinde görülen  genel davranış  düzenliliklerini anlatmaya çalışıyor.

Bunun ne önemi var? Bunun önemi şu: Herkes için ve her zaman geçerli kuralların yani hukukun uygulanabilmesi için herkes için ve her zaman geçerli insanî davranış düzenliliklerinin anlaşılması gerekiyor.

Öyleyse liberalizmin sorunlarımıza bir türlü çözüm getirememesinin sebebi nedir?

Yanlışlık liberalizmde midir? Yani aslında temel haklar, bireyin korunması, hukuk devleti, sınırlı demokrasi, piyasa ekonomisi gibi kavramlar yanlıştır ve zararlıdır da  insanlar bunu sadece çevrelerine zarar vermek için mi kullanırlar?

Yaygın akıl yürütme, bu değerleri savunduğunu söyleyen batı ülkelerinin,  başkaları için aynı ilkelere uymadığı yönündedir.

Bu doğrudur. Kendilerine benzemeye çalıştığımız, sakatlanmış da olsa liberal demokrasi ile idare edilen ülkeler, söz konusu diğer ülkeler olunca hiç de liberal davranmamaktadırlar.

Aslına bakılırsa onlar liberalizmin  kurucu babası sayılabilecek Adam SMITH’in “Milletlerin Zenginliği’nde”  daha en başta kendilerinden şikâyet ettiği  “kayırmacı ekonominin” başrol oyuncularıdır.

O halde aslında, liberal kuram bir hayal dünyasından mı ibarettir?

Hayır elbette değildir. Liberal kuram insan davranışlarının düzenliliklerinin barış, dürüstlük ve hayata saygıya dayandığı kabulünü geliştirmiştir ki bunun en büyük delili insan neslinin korunması ve kötülüğün istisnaî olmasıdır.
Sorunun iki sebebi var:
Bunlardan birincisi batı ülkelerinin, liberal demokrasiyi kendi gelişmiş toplumlarına özgü bir şey olarak kabul etmeleri. Böylece onlar “metodolojik bireyden” bahsederken kendi toplumlarının bireylerinden bahsederler.

Bu  ciddi bir kibirdir. Aslı da yoktur. Çünkü liberal demokratik ülkelerde bile  seçmenler, ekonomik gerçeklerin ve gerçek yararın  gereklerine rağmen serbest ticaretin kısıtlanmasını kıyasıya talep ederler. AB emeğin ve sermayenin serbest dolaşımı hedefiyle kurulmuş olmasına rağmen bunu aşan bürokratik kitlesiyle üye ülkelerde bile ciddi sıkıntılara yol açmıştır. İngiltere  Euro’ya geçmemiş, birkaç ülke ortak bir emirname gibi görünen AB Anayasası’nı  reddetmiştir. Amerikan seçmenleri,  lobicilikle yürütülen ekonominin bütün bir ulusu fakirleştirdiğinden bihaberdir.  Vergi mükelleflerinin parasıyla kayırılan  sözde kapitalistlere karşı durmanın sosyalizmin değil, bilakis liberalizmin bir gereği olduğunu dahi  idrak edememektedirler.

Metodolojik bireyden sapmanın birinci sebebi,  bireyi esas alan bir temel haklar sisteminin liberal demokratik ülkelerde bile hükümetlerce alabildiğine ifsat edilmesi ve ortalama insanın, dünyanın hemen her yerinde, genellikle  kısa vadeli fayda dışında  pek bir şeye önem vermemesidir.

Metodolojik bireyden sapmanın ikinci sebebi   veya menbaı ise  demokrasinin, hukuk ilkeleriyle sınırlandırılamadığı bizimki  gibi ülkeler ve yönetimlerdir.

Böyle memleketlerde demokrasinin çarpık algılanışı bazı sonuçlar doğurur.
Bu sonuçlardan bazıları şunlar

Demokrasinin  her şeyin talep edilebildiği  ve  her talebin de karşılanması gerektiği bir rejim olarak addedilmesi…

Demokrasinin, bir sayısal güç dengesi olarak kabul edilmesi…  Sahip olunan oysa ayısınca özerklik gücüne de sahip olunabileceği yanılgısı…

Demokrasinin, çoğunluğun sınırsız iktidarı olarak kabul edilmesi…

Bütün bunların yanında geri kalmış ülkelerin  liberallerinde, toplumsal düzenlerin “kimliksiz bireylerce oluşturulduğu” kanaati, evdeki hesabın çarşıya uymamasının bir sebebi…

Meselâ Türk liberalleri, Türkiye’nin Türk insanına göre şekillenmesini  gayri demokratik bulmaktadır. Ama ayni liberaller Almanya’da Alman, Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan uluslarının kendi hayat tarzlarını, içlerindeki azınlıklara rağmen kendilerinin belirlediğini nedense görmezden gelmektedir.

Bunun da sebebi,  uluslaşmanın büyük ve karmaşık çeşitliliğine akıl erdirememeleri.

Bugün Türkiye  artık kenar mahalleden beslenen bir cemaat ve etnik ırkçılık kapalı toplum koalisyonunun elinde olduğundan; bu yapıların, “egemenliğin” kullanıcısı ulusa göre bir demokratik siyaset belirlemesi de mümkün değil.

Liberal bir metodolojik birey ancak dinsel ve ırksal mensubiyetlerin ötesinde, kural altında bütünleşmekle birbirine kendiliğinden benzeşmiş  bireylerin, yani ulusların bireyleri arasında ete kemiğe bürünebilir. Ancak uluslaşma yolu  ile  hukuk teminatının “her bir birey için ayrımsız”  geçerli olduğu bir düzen kurulabilir.

Liberal kuramın “hukuk önünde eşitlik” ilkesinin gereği olan metodolojik birey, bugün  batı ülkelerinde bile  kayırmacılık, korumacılık ve  siyasi kibir yüzünden tehdit altındadır.

Hele demokrasinin kuralsız ve sınırsız işletildiği bizimki gibi memleketlerde “ taraf olmayan bertaraf” olur gibi bir ilkelliği, siyaset metodu olarak kullanan,  kenar mahalle dindarlığı ve etnik ırkçılık için “metodolojik birey” açıkça saçmalıktır.

Türkiye, yiyip içip itaat eden bir tür muti birey tipi yetiştiriyor. Azıcık vicdanı olan liberallerin yapması gereken, yetiştirilen bu birey tipinin,  liberal kuramın özündeki, aklı başında ve sorumluluk sahibi özgür “metodolojik birey” olup olmadığına bakmak…