örf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
örf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2015 Cumartesi

Çokta Kaybedilmiş Ahlâkî Savaş



Eyalet Senatosu Etik Komisyonu ve dayak yiyen etik
Öyle görünüyor ki herkesin bir  aklâkî endişesi var.

Dinbazlar kadının görünürlüğünden endişe ederken, sol hırsızlıktan ve yolsuzluktan yakınıyor. Milliyetçilere gelince onların da ahlâktan anladığı aynen Arap  selefiliğinin kadından korkan hastalıklı sakınganlığı… Etnik ırkçıların bütün derdi “Boş testiyi doluya vurup kırarak istediklerini elde etmek. Onlar zaten “kol kırılır yen içinde kalır” zihniyeti ile kendi cinsleri arasında her tecavüzü, cinayeti serbest bir şekilde işleyebilecekleri bir bağımsızlık dışında ahlâkla pek de ilgilenmiyorlar.

Ülkede bütün ahlâk, siyaset tarafından bu iki ana eksende  yapılandırılıyor.

Yani lâik ama milliyetsiz, paylaşım etiketli  bir sosyalist  sadaka ahlâkı…

Ve dinbazların, ölçüsüz bir cinsiyet sınırlamacılığı ve ayrımcılığı…

O halde  ülkedeki iki ana reel ahlâkî yönelimi ele almak, belki de mevcut seçmen algılamasını anlamak için faydalı olabilir. Çünkü en nihayetinde seçmenler , akılcı analizler yerine kaba ahlâkî güdülenmelerle oy kullanıyorlar Türkiye’de…

Bunlardan  “küçük” olanı, Marksist  ahlâkî yönelimdir.  Marx bütün toplumsal olayların, “kollektif bir zekâdan” çıktığını ve “ekonominin tarihsel doğasına” uygun geliştiğini düşünmüştür.  Bundan dolayı da proleter diktatörlüğünün “tarihi bir zorunluluk” olduğunu söylemiştir. Marx’ın bu kehanetinde ahlâkın yeri yoktur.

Marx, işçinin sömürüsünün,  sosyalizme giden yolun zorunlu bir aşaması olduğunu söylemiştir ama bunun ahlâkî bir eleştirisini yapmamıştır. Bu da Marx’a göre  doğaldır, çünkü böyle bir eleştiri yapabilmek için “burjuva ahlâkı” denen normatif ahlâkı benimsemek gerekirdi ki bu da açıkça idealizmden başka bir şey değildi.

İşçi sömürüsüne romantik bir ahlâkî eleştiri Marksistlerden gelmiştir. Ama bu eleştiri ideolojinin yapısında, temelinde yoktur. Bu tamamen Marksistlerin duygusal yönelimleridir. Herhangi bir olayı ahlâkî olarak değerlendirmek bir yargıya varmaktır ki bu da “değerlerle” yapılır. Herhangi bir değer, “sahip olunmak istenen ve sahip olunduğunda da korunan varlık” demektir. Burada “sahip olunmak istenen varlık” açıkça “idealleştirilmiş” bir varlıktır.

Türkiye’de sol “akılcı ve bilimsel kalmak” iddiasıyla bir yandan  “Her şeyin temelinin ekonomi” olduğunu iddia ederler. Bu, insanların eylemlerini sınırlayan normatif ahlâkın aslında “metafizik” veya “saçma” olduğunu iddia etmektir. Buna karşılık “En yüce değer emektir!” sloganıyla idealizmin doruklarına çıktıklarını fark edemezler.

Marksistler için akılcılık, duygulardan arınmış salt objektif bir bilgi elde edebilmektir. Onlara göre  Marx böyle bir bilgi geliştirmiştir.

Ama sorun böyle bir bilginin insana ahlâk denen sınırlayıcı anlayışı veremeyecek olmasıdır. Hiç kimse hem “Mülkiyet hırsızlıktır!” deyip hem de işçi emeğini savunamaz. Çünkü işçi emeğinin çalındığını söyleyebilmek için işçinin emeğinin, işçinin mülkiyeti olduğunu kabul etmek gerekir. Peki işçi nin mülkiyetindeki emeği onun “hırsızlığı” mıdır?

Görüldüğü gibi her seferinde insanlardan yolsuzluk dosyalarıyla oy toplamaya çalışan sol  siyaset hem insanların değerlerini, değer yargılarını “üst kurum” olarak görmek hem de burjuva   bir sapma olarak görüp aşağılamak yoluna gitmekte hem de normatif ahlâkın verilerini kullanarak halkçılık etmeye kalkmaktadır.

Bugün solun iki  grubu vardır. Nispeten Türk denebilecek veya Türklüğe sıcak bakan okumuş sol ve Kürtçülüğe  eroin gibi bağımlı hale gelmiş  sosyete ve kenar mahalle solları. Nitekim solun temsilcisi parti etnik ırkçı katillerin başlarından meselâ Seyit Rıza'nın yanında saf tutabilmiştir. Veya içinde açıkça PKK yandaşı olan vekilleri hâlâ ideolojik bir gönül hoşluğuyla barındırabilmektedir. Çünkü CHP için "ahlâk" devlet eliyle beslenmekten ve hırsızlığa yol açmayacak bir mülkiyetin ortadan kaldırılmasından ibarettir.

Solun “ahlâk” adına savunduğu “salt bilimsel Marksizm” hurafesi hırsızları ifşa etmekte popüler olmakla beraber insanlara hayatları için bir etik sunmaktan çok uzak.

Ülkenin ikinci ahlâkî bloğu, İslâmcı blok ki bu bloğa siyasal milliyetçiler de dahildir.

Bu ikinci blok, köy kökenli kenar mahalle dindarlığının siyasal egemenliğini temsil ediyor. Bu bloğun özelliği, akıldan nefret etmesi, salt nakilci ve  cemaatçi olmasıdır. Burada cemaatten kasıt, her yönden benzeşmek için uğraşan ve ancak benzeşmekten dolayı huzur bulan insanların kapalı toplumsal yapısıdır.

İslâmcı blok için ahlâkın kökeni  dindir.

İslâmcı blok için din, “Arapların uyguladıkları her şeydir.”

İslâmcı blok için gerçek Müslüman, Arap olanıdır. Diğer Müslümanlar da Araplara benzeyebildikleri ölçüde Müslümandır. Bundan dolayıdır  ki Arapça ibadet etmek ehemmiyettir.

İslâmcı blok için ahlâka dair “yeni” bir şeyler düşünmek dinden ayrılmaktır. Bu yüzden de dine bağlı kalmak isteyen herkes Arapların kadınlara davrandığı gibi kadınlara davranmalı ve kadınları da Arap kadınları gibi giydirmelidir. Çünkü Hz. Peygamber Araptır, din Arapça inmiştir! Öyleyse “gerçek islâm” dururken başka bir ahlâkı savunmak irtidattır, küfürdür! Bu gün siyasal milliyetçiliğin taraftarları içinde şeriatı savunmak kadar doğal bir şeyin olmamasının sebebi de siyasal milliyetçiliğin, köy kökenli  kenar mahalle dindarlığına dalkavukluk etmeyi, siyaset yapmak sanmasıdır.

Peki ama bu iki ahlâkî bloğu anlamamız ne işimize yarar?

Bu şu işe yarar:

Ülkemizde Türk düşmanlığını açıkça ilân etmiş iki kesim var: Siyasal İslâmcılar ve Kürtçüler.

Siyasal İslâmcılar  otoriter ve ikiyüzlü yapmacık Emevî ahlâkını, Kürtçüler kahir ekseriyetle güçlü olanın, tehdit edebilenin emrettiği otoriter ahlâkı savunuyor. Ve bu “ahlâkın” temelinde Marksist/Leninist fırsatçılık ve güce tapınmacılık yatıyor.

Ülkemizde  kendilerini muhalefet sanan CHP ve MHP de sırayla Marksist ve İslâmcı ahlâk söylemlerini benimsiyor. Yani ahlâki tercih plânında ülke “Türk düşmanı, Türksüz, kimliksiz ve değersiz” etik anlayışların egemenliğinde bulunuyor. Bugün ne CHP ne de MHP Türklüğün doğasına ve tarihine uygun bir etik savunabiliyor. Bunu Atatürk cumhuriyetin ilk yıllarında yapmış olmasına rağmen siyasal fırsatçılık ve çıkarcılık siyasetin ahlâğı sorumsuzca sömürmesini doğurmuştur.

Bu gün CHP  Marksist , salt ekonomik sözde etik felsefesiyle PKK’nın,  MHP ise kadın paranoyasına dayalı Arap özentisi sözde Müslüman ahlâk anlayışıyla AKP’nin uydusu  haline gelmişlerdir.

Türkiye bugün kesinlikle Türk olmayan ahlâkî blokların mücadelelerinin savaş alanıdır. Ve bu savaş akla düşman, çıkarcı bir seçmen kitlesi yaratmakta maalesef çok da başarılı olmaktadır. Bu savaşta “laikler” PKKnın ideolojik, “milliyetçiler” islâmcıların “dinî”  yaverliğinden başka bir şey yapmıyor. Galiba Türk toplumu, ahlâk savaşını  çoktan kaybetti.



17 Aralık 2013 Salı

Türk İslam Kavramı Var Mıdır Haklı Mıdır? II

O halde tarihi ve sosyolojik anlamda içeriksiz olan bu düşüncenin siyasal yönü nedir?

Milliyetçi siyaset maalesef tamamen oy kaygısı ve cehaletle  “Türk İslâm” hurafesine adeta bir kurtarıcı  gibi bağlanmıştır.

Kültür unsurlarının  oy ticaretinin malı haline getirilmesi iki büyük zarar vermiştir.
Öncelikle bunların “tartışılabilir/yıpratılabilir” icatlar olduklarının zımnen kabul edilmesine yol açmış ve  bunların değer olmak vasfını ortadan kaldırmıştır.

İkincisi de  kültür üstünde kurulan siyasi tekel, bu kültürün bütünleştiriciliğini ortadan kaldırmış, ona karşı olanlar ve  onun taraftarları olarak iki büyük kitlenin oluşmasına sebep olmuştur.

İşte bu iki sebep milliyetçiliğin siyasallaşmasının   zararlarını gösterir.

Siyasallaşma kalıplaşmayı, doktrinleşmeyi, sloganlaşmayı gerektirir.

Siyasallaşma toplumsal düzenin temeliyle ilgilenmeye başladığında ortaya bugünkü yaygın fitne hali çıkar.

Türk siyasi  milliyetçiliği, belki de köylü bir tabana dayanmasından dolayı  milletin zaten kendiliğinden yaşadığı değerleri anlayamamış,  milliyetçiliği, bu köylü tabana anlatmak yerine dincilerin komprime hale getirdiği din yorumunu halka aynen aktararak onun değerlerine sahip çıktıklarını göstermeye çalışmıştır. Unutulan şey şudur: Dinciler halkın kendi içinde yaşadığı “Türk İslâmını”  en büyük düşman olarak görmüş, halkın masum endişelerini sürekli kaşıyarak ona din adı altında Emevi siyasal İslâm’ını telkin etmişlerdir.

Bunu da “ dinin, hayatın her alanında uygulanması gerektiği” söylemiyle yapmışlardır.

Maalesef milliyetçi siyaset, oy kaygısı ve dönemin çetin şartları içinde Türk halkına, kendi örfünce yaşadığı dinin açıklamasını ve bununla milliyet duygusuyla ilişkisini açıklamak yerine dincilerin “zararsız görünen” metodunu ve izahını benimsemiştir.

İşte “Türk islâm Ülküsü” denen şey,  Kur’an’ı mızrağın ucuna geçirmekle, aslında siyasal İslâm’ı ilk kez sembolize eden totaliter dincilikten, milliyetçilik çıkarılabileceğini sanan  sığ siyasal söylemin ta kendisidir.

Bu anlayıştır ki Tüklüğü “değer yoksunu” bir  cesede indirgemekte beis görmemiştir.

Bu anlayıştır ki kanı akıtılan Türk evlâdının ancak muhayyel bir “İslâm” ümmetinin zaferi için öleceğini söyleyebilmiştir.

Bu anlayıştır ki  Türklük’te bulduğu gurur ve şuurun, aslında ahlâk ve faziletten yoksun olduğunu, bu eksikliği de İslâm’dan edinebileceğini söyleyebilmiştir.

Türk milliyetçiliğinin temel  siyasal sloganları görünen odur ki Türk’ü ancak İslâmla tamamlanmış ve insanlaşmış   bir hayvan ırkı olarak görmekte; İslâm’a sözde kategorik bir üstünlük izafe etmektedir. İşte bu noktada zaten en başta “  Bütün milliyetçilikleri ayaklarının altına almış bir dinci yönelimin kendiliğinden üstünlüğünü ve kavrayıcılığını” kabul etmiş olmaktadır.

“Türk İslâm” ifadesi masum bir sanat tarihi terimi olarak kullanılmak yerine  bir siyaset belirleyici doktrin haline getirildiğinde ancak “Türklüğü bir tür değiştirilebilir aksesuar olarak görüp değersizleştirmektedir.

Ayrıca bu ifadenin taşıdığı “siyasal hedef”, en nihayetinde “âleme İslâmla nizam vermek” olarak açıkça ifade edilmiştir. Bunun modern siyaset bilimindeki karşılığı şeriat devletidir.

Türk İslâm diye başlayan bir siyasal söylemden lâikliğin, beşeri hukukun elde edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu söylem kendi anlam içeriği itibariyle  en fazla “Türk ülkesinde sözde İslâm’a dayalı bir toplumsal düzen geliştirmek” ülküsünden başka bir şey ifade etmemektedir.

Eğer bu tür bir amacı yoksa siyaseten “Türk İslâm” diye başlayan ülkü veya sentezlerin hiçbir anlamı kalmaz. Onları “anlamlı” kılan tek şey, bir siyasi programın yönelimini belirlemek iddialarıdır.  Böyle bir iddia da ne lâiklikle ne hukukun üstünlüğüyle, ne kanun önünde eşitlik idealiyle bağdaşabilir.

Bu söylemle ne   milliyetçilerin “dinî duyarlılıkları” arttırılabilir ne de halkın dini doğru anlaması sağlanabilir. Kaldı ki genel ahlâkî kaidelere uymak dışında artık açıkça görülmektedir ki “dinî duyarlılık”  ancak Arap siyasal İslamcılığının şerî yobazlığına göre hayatı tanzim etmek arzusundan başka bir şey değildir.

Dolayısıyla basit bir tarihî adlandırmak olmak dışında “Türk İslâm”  söylemi, tamamen boş ve siyasal açıdan da haksız ve zorlayıcıdır.

BİTTİ






16 Aralık 2013 Pazartesi

Türk İslam Kavramı Var Mıdır Haklı Mıdır? I

“Türk İslâm” denen tamlama sadece İslâmiyet’ten sonraki Türk devlet anlayışını ve kültürünü tanımlamakta bir kolaylık sağlayabilir. Bu tabir tamamen tarihsel bir döneme işaret eden, özünde hiçbir açıklayıcılığı olmayan boş bir tamlamadır/terimdir.

Neden böyledir? Çünkü İslâm hiçbir topluma belirli, standart bir örf getirmemiştir. O sadece milletlere “uyulması kendileri için daha hayırlı olacağı” va’z edilmiş ana ilkeler getirmiştir. Dikkat edilirse Kur’anda “ Bu sizin için daha hayırlıdır.”  İfadesine sık sık rastlarız. Demek ki “hayırlı” olanın derecelendirmesiyle insanlara, örflerindeki,  “zarar vermemek iradesi” olarak ahlâka dayanan işlerin de “hayırlı” olabileceği mesajı dolaylı olarak verilmiştir.

Bu ne demektir? Bu, İslâmla beraber Türk medeniyetinin farklı bir medeniyet haline gelmediğidir. Medeniyetin içine aldığı maddi ve örfi unsurlar dinden gelmemiştir. Burası çok önemlidir. Türk devletleri İslâmla beraber  ne yönetim  biçimlerini,  ne de politik yönelimlerini değiştirmişlerdir. Devlet teşkilatlanmasına  sızan unsurların dinle ilgisi yoktur. Bunlar yeni ilişki  çemberleri içindeki milletlerle etkileşimlerden ibarettir.

Türkler için İslâmiyet’in kul hakkını önceleyen “zarar vermemek iradesi” yönelimi zaten  bilinen ve uygulanan bir  yöntemdir. Türkler İslâmiyetin uygulamaya/muamelata dair ilkelerini  asırlar evvelinden benimsemiş yüksek ahlâklı bir  millettir.

Bu iki yönden de Türklerin İslâmla bir şey kazandıklarını veya “şereflendiklerini” söylemek saçmalamaktır. Türk, zaten İslâm’ın “Allah’ı tek mutlak hâkim olarak görmek” inanç temeline çok önceden sahip olmuştur. Bundan dolayı da günlük hayatlarını İslâm’dan sonra bile Allah’ın yardımcısı bir takım otoritelere dayandıran Arap’larla kıyaslanmayacak kadar şerefli bir ulustur.

Türkler islâm’ı kabul ettiklerinde ne bugünkü dinciler, Türk İslâmcılar gibi bir Arap hayranlığı ve aşağılık kompleksi geliştirmişler ne de dini bir siyasî doktrin olarak kabul etmişlerdir. Onlar için ahlak plânında İslâm mükemmel  ve haklı bir sistemken siyasal anlamda müttefiklerin belirlenmesi için basit bir akılcı politik çerçeveden ileri gitmemiştir.

Türklerin İslâmiyetle geliştirdikleri sanatlar veya yeni kültür unsurlarında  Arap etkisi vardır. Resim yasağı gibi hurafeler Selçuklu’da  dahi dokumuzla uyuşmamıştır.  Selçuklu dönemi camilerinde dahi rahatlıkla hayvan tasvirlerine rastlamamız bunun delilidir.

Türkçesi, Türklerle İslâmiyet’in ilişkisinde Arapların iki yüzlü takiyeci yorumculuğundan ve  “üstün  kavim” kompleksinden eser  yoktur.

Bunun günlük hayattaki en güzel örneği vakit namazlarında camilerde incin top oynaması, Cuma namazlarındaki camilerin doluluğunun bayram namazlarında zirveye ulaşmasıdır.

Bu, dinin Türkçe idrakinin bir göstergesidir.

Burada Türk insanı dini “kendi anladığı, kendi bildiği, kolayına geldiği” biçimde  uygulamaktan çekinmemiştir ki standart bir Müslüman’ın “Kitap’a” dayanarak  icat edilemediği tarihin ve sosyolojinin bir gerçeğidir.

Görünen o ki Türk’ler  bir din edinerek elbette  toplumsal düzenlerinde sivil hayatlarında ona belli bir yer vermişlerdir. Buna karşılık  Araplaşmamışlardır.

Bugün dini toplumsal düzene  aktarmak, düzeni dine dayandırmak amacı güden bütün topluluklar içinse bu durum kabul edilemezdir.

Eğer bir fikri ve onun bağlamlarını dine dayandırmaya çalışırsanız din size   bir sosyolojik kalıp/standart sunamayacaktır. Hiçbir din bunu yapabilecek kudrette değildir, Musevilik hariç.

O halde dine dayalı bir düzen kurmak için bir “ülkü” geliştiriyorsanız; bu düzende standart dini ayrıntılı biçimde  tanımlamalısınız. Bunun da ötesinde bu tanımla bütün örfü, baştan aşağı tasarlamalısınız.

Bugün “Müslüman” denen kitlenin yaygın şekilde Arap kılık kıyafetleri, Arap hayat tarzına yönelmesinin sebebi Arap kavmiyetçiliğinin ve üstünlük kompleksinin , Arap  kültürünü “İslâm” diye pazarlamaktaki başarısıdır.

O halde “Türk İslâm” düşüncesi tarihi anlamda içeriksizdir.  Çünkü herhangi bir dinin  milletleşmiş bir ulusta yarattığı etkiyle kabileler üzerindeki etkisi kesinlikle farklıdır.

(Devam edecek…)

31 Ekim 2013 Perşembe

Gerçek Türk Milliyetçiliğine Doğru I

Aynı kafa yapısı... Şaşmak imkânsız.
1969, Türk milliyetçiliği için yaygınlaşmanın ancak aynı zamanda erimenin başladığı tarih.
Bu tarihte MHP’nin kuruluşu ile birlikte Türk milliyetçiliğinde siyasi kadroların belirleyiciliği ve daha sonrasında sultası artık tescillenmiş ve kabul edilmiş oluyor.

Siyaset kadroları, entelektüel faaliyetin her türlüsünü bir lüks, zaman kaybı olarak görerek her zaman en kısa yoldan iktidara gelmeyi hedeflerler. Bu arzu, siyasî faaliyetlerin yumuşak  karnını ve ahlâkî zaaflarının kaynağını oluşturur. Bu zaaf bütün iyi niyetlerin hedeflerini saptırır
Türk milliyetçiliği de bu zaaftan kendini kurtaramamıştır.

Bunun sonucunda entelektüel yetkinlikleri tartışmalı siyasi kadrolar Türk milliyetçiliğinin içini kendi siyasi hedeflerine uygun gördükleri şekilde doldurmaya çalışmışlardır.

Bunu yaparlarken maalesef ideoloji olamayacak kadar dar kapsamlı bir takım fikirleri fikir paketleri olarak gençlere ezberletmişlerdir. Bu bağlamda meselâ “Dokuz Işık” tartışılabilir, eleştirilebilir, yanlışlanabilir  bir  fikir olmaktan çıkıp adeta “Milliyetçiliğin amentüsü” haline gelmiş/ getirilmiştir.

MHP’nin kendi başına ve kendi lideriyle var olmak tutkusu, Türk milliyetçiliğinin entelektüel kökenlerini inkâra kadar  vardırılmıştır. Bugün artık daha ilk yıllarında MHP içinde Atsızın eserlerinin yasaklandığını biliyoruz. Hâlâ merhum Atsız için “dinsiz/şaman” önyargısını taşıyan ülkücü sayısının kahir ekseriyeti teşkil ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bunun en kötü sonucu Ahmed Arvasi ile Türk milliyetçiliği içine giren “iman paranoyasının” daha sonra MHP’yi başta Menzil olmak üzere çeşitli tarikatlerin ve dinî cemaatlerin etkisine sokması olmuştur.

Bu etki özellikle genç Türk milliyetçilerinin  zihinlerini Arap örfü, Arap tarihi, Arap mitolojisi, Arap hurafelerini “islâm” olarak kabul etmek yanlışıyla saptırmıştır. Aşağıdaki satırlar  “”Ahmet Yasin GÜRKAN  adlı genç bir ülkücü arkadaşımızın 31 Ekim 2013 tarihli yazısındandır. Türk milliyetçiliğinin özellikle gençlerinin dincilik le nasıl zehirlendiğini göstermesi açısından  ürkütücü bir örnektir. Genç ülkücü yazar diyor ki:

“Ülkücü gençlik şuanki hukukî düzene de, ahlâkî düzene de, fiilî düzene de karşıdır.[vi] O tamamiylemillî, İslâmî, insanî esaslar üzerinde, Kur’anî ve Turanî değerlere[vii] göre inşa edeceği yüzdeyüz yerli bir düzeni savunmaktadır. Bu bakımdan Ülkücü harekette usûl düzeni koruyucu değil, değiştiricidir.”

Şu anki hukukî düzenimiz bütün istismarlara rağmen lâik/beşeri ve pozitivist hukuk düzenidir. Pozitivizmi ayrı bir eleştiri konusu olmakla beraber yargılamalar hâlâ “beşeri hukuka” göre yapılmaktadır. Belki de halkın artık partizanca bulduğu ve güvenemediği mevcut yargı loncasından bahsediyordur?
“Tamamiyle millî, İslâmî, insanî “ esaslar ne demektir?

“Millî kısmını anlamak kolaydır çünkü aklı başında ve milletleşmiş bütün toplulukların millî egemenlikleri zaten millî bir düzen kurmak içindir.

“İslâmî esaslar” nasıl olacaktır?  Kimin İslâm’ı  ve bu İslâm’ın ne kadarı, “düzen” olarak kabul edilecektir? İslâmî bir düzenden bahsetmenin, devlet  fert ilişiklerinde dine dayanmak anlamına geleceğini, yani şeriatçılığın ta kendisi olduğunu inkâr etmek mümkün müdür?

İnsanî esaslar zaten beşeri hukukun üzerine inşaa edildiği temel  haklar  düzeni değil midir? Şimdi bir yandan  devlet fert ilişkilerinde   ferdin varlığını koruyacak temel haklar düzenini esas alıp diğer yandan  sözde İslâm’ın emirlerine göre  devlet fert ilişkilerini düzenleyeceğini söylemek ne kadar tutarlıdır?
“Kur’anî ve Turanî değerlere göre inşa edilecek düzen”  ne demektir? Burada  bir kafiye özentisinden başka ne gibi bir tutarlılık ve muhteva vardır?

Kur’anî değerleri kim, kime nasıl öğretecek ve daha önemlisi uygulatacaktır?  Burada “Birilerinin diğerleri üzerinde dinî otorite olmaları hali” zımnen kabul edilmektedir. Ahmed Arvasi’nin seyyidliği rivayetine istinaden  bir “Türk İslâm ülküsü” milliyetçiliği icat etmek akıldaneliği, bu zımnî kabule dayanmaktadır. Buna göre madem Ahmed Arvasî seyittir, bize Türk olmayı ondan daha iyi kim öğretebilir? Eğer o seyyitse bizden daha büyük ve makbul bir Müslüman olmalıdır. Bu durumda vatan sevgisi, milliyet  bağlılığı gibi konuları da en iyi ol bilmeli? Bu yaklaşım, Allah otoritesine kendi aile, servet ve mevki bağlılıklarını ortak etmeye kalkan Arapların örfünden alınmıştır, asla İslâmî değildir. Ama Türk milliyetçiliğini tekeline alan siyasal milliyetçilik,  kendi siyasi plânlarını yapmaktan bu tip felsefî farklara dikkat edecek zamanı bulamamıştır.


(Devam edecek