toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2021 Cumartesi

İcat Edebilmek İnsan Olmaktır

 


Toplum Kimliklerine Gerçekçi Bir Bakış

Kimliğimizi nasıl ediniyoruz?


 

Bazı  toplum kiimlikleri “kendiliğinden” ve “doğal” oluyor da bazıları “uydurulmuş” mu oluyor?

 

Bu soruyu sormamın sebebi Türkiye’de  yaratılmak istenen kimlik karmaşası ve Türklük düşmanlığı.

 

Kürtçülere, solcuların  büyük çoğunluğuna, liberallere ve şeriatçılara göre  “Türklük”, Atatürk’ün uydurduğu, aslında var olmayan bir kimlik.

 

“Milletin icadı”, “ hayali cemaatler” vs. gibi tabirlerin bu kadar  sıkça savrulmasının tek sebebi, Türk’ün “doğal olmadığı” iddiasını kanıtlamak   çabası.

 

Ama sorun şu: Türklük bir “icatsa” Kürtlük ne kadar “doğal”?

 

Buradaki saçmalık aslında  sağlıklı ve serinkanlı bir akıl yürütmeyle   derhal görülebilir.

 

İnsanoğlunun bütün toplum kimlikleri aslında birer kurmacadan ya da icattan ibarettir. Hiçbir insanın “doğadan gelen” bir kimliği yoktur.

 

İnsan kendi toplumunun kimliğini kendisi oluşturur çünkü var olabilmek için buna mecburdur.  Yani doğada zebra gibi yaban domuzu gibi, meşe ağacı gibi kurbağa gibi bir “Kürt” yaratığına rastlanmaz. “Kürt”, Tanrı’nın Kürt diye yaratıp da ortaya saldığı bir hayvan türü falan değildir. Buradaki  Kürt ismini Türk, Ermeni ya da Rum olarak da değiştirebilirsiniz.

 

Toplum kimlikleri, insanın, “anlam oluşturma”  zaruretinin sonucunda ortaya çıkmıştır.

 

Hayvanlar ve bitkiler hayatta kalmak refleksiyle yaşarlar. Dolayısıyla diğer canlılarla ilişkileri bu reflekse göre belirlenir.  Bir maymun için “anlam”  beyninin gelişme derecesine göre onun, yaşamını destekleme derecesinden ibarettir. Bundan ötede, onda, yalan söyleyecek, hayal edecek, kurgulayacak, tasvir edecek, hatırlayarak aktaracak kısaca edebiyat yapacak bir beyin yapısı yoktur. Ve herhangi bir maymun, kendisini “doğal düşmanlarını tanımlayan” diplomasi yapabilen, gururlu bir canlı olarak görmez; sadece doğanın onun kalıtımına işlediği reflekslere göre harekete geçer.

 

Peki insan toplumlarının kimlikleri nasıl oluşur? İnsanlar maymun, kaz, ördek, yabandomuzu, kurbağa gibi kendiliğinden ve doğal olarak mı “Kürt” olarak doğar?

 

Elbette hayır. İnsan, çevresindeki dünyayı  anlamlandırmadan yaşayamayan tek canlıdır. Yani insan “kurgulayamadan” yaşayamayan tek canlıdır.

 

Hayvanlar farklılıkları, yiyebildikleri ve kendilerini yiyebilecek varlıklar olarak “algılarken” insanlar her bir varlığın birbirinden  farkını önce  adlandırmayla sonra da bunlar arasındaki ilişkileri “tanımlayarak” keşfeder.

 

Dolayısıyla insanın Kürtlüğü onun kurbağalığı, yabandomuzluğu ya da balıklığı gibi onun yaratılışının doğası değildir.  Kendisine “Kürt” diyen canlı, iki ayaklı, dik durabilen ve “Kürtçe” diye adlandırılan bir iletişim vasıtasıyla benzerliğini daha kolay idrak edebilen bir insan gurubunun anlamlandırma sürecine ve kurgulama alışkanlığına bağlı olduğunu söylüyordur.

 

“Ben Türk değilim ki varlığım neden Türk varlığına armağan olsun?” diye soran Kürtçü Kürt’ü, Homo sapiensin bir alt türü sanmaktadır. Oysa insanın doğayla tek ilgisi ya da doğanın ona emredebildiği tek tür özelliği Homo sapiens olmasıdır. Bunun dışındaki bütün beraberlik adlandırmaları tamamen “kurgudur”, “icattır”.

 

İnsan toplumlarının kimliklenmesinde, dünyayı anlamlandırmaya çalışan dil, kavrayış biçimi, anlamlandırma biçimi ve yaşam biçimi  etkilidir. Böylesi bir fark hayvan sürülerinde yoktur.

 

Bütün bunlar da insan toplumlarının egemenlik kurma, örgütlenme, etkileşim becerileriyle gelişir.

 

İnsan toplumları sadece “hayvanca etiketlerle” birbirlerinden ayrılan primat sürüleri değildir. İnsan toplumları, yukarıdaki biçimleri çeşitli derecelerde becerilerle ortaya koyan  beraberliklerdir ki bu beraberliklerin en gelişmiş ve “insan”  kavramını en iyi koruyan türü de millettir/ulustur.

 

Bunun neden böyle olduğuna başka bir yazıda bakmak belki de yerinde olacaktır.

 

O halde bize “insan olmanın” gereğini ve Türk olmanın gururunu aşılayan yüce Atatürk’ün sözüyle yazımızı bitirelim:

 

Ne mutlu Türküm diyene!”

3 Haziran 2015 Çarşamba

Şeriatçılığa Takılan Ülkü Maskesi


“Ülkücü” camianın sevilen   yazarlarından biri, “Davamız, İslâm ahlâkına dayanan bir cemiyet düzeni kurmaktır.” demiş.

Neresini nasıl düzelteceğimize bir bakalım istedim.



Çünkü bu cümle, Türk milliyetçiliğini doğrudan doğruya şeriatçılık, faşizm  gibi şiddet ve baskı düşüncelerine kaydırmak mantığının çarpıcı bir özeti.

Öncelikle kadim bir Türk “ülküsü” vardır. Bu ülkü de dünyayı Türkçe yönetmektir. Atalarımız dünyayı kızıl (altın) bir elma olarak görmüş , dünyada Türk töresince hükmetmeyi arzulamışlardır. Dünyanın az sayıda imparatorluk vasfında kural devletine ayrıldığı zamanlarda bu ülkü, devletleşmenin omurgası olmuştur. Bu “ülkünün” toplumsal  omurgası Türk, mantığı da Türkçe’dir.

Yazarın bahsettiği “dava”  Türkçe bir terim  değildir. Türk  milliyetçilerinin içine de düşüncesinde Türklük mutlağı olmayan NFK gibi İslâmcı edebiyat hokkabazlarınca sokulmuş bir terimdir. Dolayısıyla Türklerin “husumet”, “çekişme”, “ haset” gibi kavramlarla ilişkili olan “dava” ile bir işi olmaz. Çünkü Türk Milleti tarihin en eski devirlerinden beri “belirleyici” olmak  vasfının farkındadır ve bu vasıf ona bir “üstünlük” duygusu vermiştir. Aynı duyguya, ulusal devletlerini kurmuş bütün toplumlarda rastlayabilirsiniz. Bu duygu, “ tarafsız bir hâkimin hükmüne muhtaç” bir dava tarafı olmak yerine,  “kendine ait kanunları olan bir taraf” olmak  arzusunu gösterir.

“Dava” kelimesinin mantığı, ülkeleri, İngiliz ulusal politikalarının oyuncağı olarak kullanılırken hâlâ şerefli ve onurlu olduklarını zanneden Ortadoğu Arap kabileciklerinin mantığıdır.

Demek ki  “dava” kelimesiyle ifade edilen şeyin Türkle bir ilgisi yoktur.

Gelelim “İslâm ahlâkına”… “Herkes için ve her zaman geçerli bir İslâm” diye bir şey yok. Ancak İslâm denen inancın temellerini kendilerince kabul edip toplumsal düzenlerinde buna kendilerince yer veren toplumlar var,o kadar.

 İslâm denen inancın kabul edilen iki asgari müştereği var ve bunlar da zaten inancın temelleri: Allah’ın varlığı ve birliği… Hz. Muhammed’in peygamberliği… Bunların dışında İslâm’ın diğer Müslüman toplumlarla bizi  benzeştirdiği hiçbir özelliği yok! Çünkü bir yaratıcıya iman ile  örfün değişmesi, herhangi bir gerekirlik/illiyet taşımıyor.

İki örnek verilebilir: Arapların ilkelliği İslâmla bitmemiştir. Arap toplumunun cahiliye dönemi ilkelliği ve ikiyüzlülüğü, İslâm’dan sonra örf olarak hem de artarak sürdürülmüştür.

Türk örfü, İslâmla “düzeltilmemiştir”; aksine İslâm’ın kabulünden sonra “kurala bağlılık” davranışı, şeriatın “hile-i şeriyeleri” ile sürekli bozulmuş ve  Türk toplumu, Arap riyakârlığı ile İslâm adına zehirlenmiştir.

Ahlâk insan toplumlarında “zarar vermemek” iradesi olarak yaşar. Davranışların yararlılığına  bakılmaz, zararlı olmak potansiyellerine bakılır. Yaygınlaşmaları halinde toplumun dağılmasına sebep olacak olan davranışlar da toplumda, “kınama” ve en nihayetinde dışlama (hapis) gibi tepkilerle reddedilir. Dolayısıyla insan aklı, zaten kendiliğinden,  zararlı olanı ayıklamaya çalışır. “Ahlâkî kınama”, zararlı olanı, yani bireylerin toplum içinde yaşamasına imkân vermeyeni, eleme sürecinin ilk  basamağıdır.

Dolayısıyla bunun için herhangi bir ilâhî inanca gerek de yoktur.  Çünkü insan toplumunun devamını sağlayan bireysel rızanın sağlanması için kuralın, kaynağına bakılmaz; kuralın çalışıp çalışmadığına bakılır.

Bu durumda şunu görüyoruz: Ahlâk, İslâm’dan çok çok önceleri zaten vardı. Ahlâk, toplumlaşmanın başlangıcıdır. Topluluklarda da şüphesiz bir ahlâk vardır ama bu ahlâk daha somut ve ilkeldir. 

İslâm’ı anlatan Hz. Peygamber, ahlâkın, Arap kabilelerinin idrakinin üstünde daha genel, daha kapsayıcı, daha soyut bir şey olduğunu anlatmaya çalışmıştır ama dikkat edilirse Araplar ondan sürekli,  günlük yaşayışlarını doğrudan düzenleyecek  basit hükümler vermesini istemişlerdir. Hz. Peygamber  bu sorulara genel ilkeler ışığında cevaplar vermiş, cevapsız kalınan ayrıntılarda da Arap örfünün “uygun” kurallarının sürdürülmesini buyurmuştur.

Dolayısıyla “İslâm ahlâkı” denen şey, Arap kabileciliğinin  günlük ve basit sorunlarına verilmiş cevapların genelleştirilmesinden ibaret kalmıştır. Bugün “ahlâk” denildiğinde, “kadının erkekten her  şekilde ayrılması  hali” dışında bir şey düşünülememesi ilkelliğinin sebebi de  budur.

“Bir cemiyet düzeni kurmak”… Azıcık sosyolojik mantığa, sosyal bilimler  kitaplığına sahip hiçbir insanın edemeyeceği kadar büyük bir lâf… Neden?

Toplumsal düzenler, cemaatler, partiler, dernekler vs ile kurulmaz. Hiçbir bireyin,  hiçbir cemaatin aklı, bir “cemiyet düzeni” kurmaya yetmez! Toplumsal düzenler “kurulmaz”, “oluşur”!

Herhangi bir topluluğun bir toplumsal düzen kurması demek, o topluluğun/cemaatin, “topluma herhangi bir  şekilde davranmayı emretmesi” anlamına gelir. Bu denenmiştir, özellikle sosyalizm tarafından.

Toplumsal düzenler sanıldığı gibi herhangi bir âkil adamlar heyetinin şeriata göre uydurduğu içtihatlara dayanarak İslâm ahlâkı vs  yorumlarıyla inşaa edilemez, kurulamaz.

 Toplumsal düzenler, ahlâkın, yukarıda bahsettiğimiz zararlıyı yararlıdan ayıklayan, “ akılcı eleme” usulüne bağlı olarak ortaya çıkar ve bu elemenin, zaman bağlı olarak değişmesiyle de sürekli evrilir.

“ İslam ahlâkına dayalı bir düzen” telâkkisi ancak herhangi bir otorite tarafından insanlara “İslâmî” olduğu düşünülen davranış biçimlerinin emredilmesi anlamına gelir ki (“toplumsal düzen kurmak”  denen şey tam olarak budur) bu da açıkça şeriat düzenini arzulamak demektir.

Bugün şeriat denen kavramın dinle özdeşleştrilmeye çalışmasının sebebi de dinin getirdiği inanç dokunulmazlığını ve kutsallığını, insanların hayatına din adına müdahale etmek vahşetini eleştiriden masun kılmak için istismar edebilmektir.  Kısacası bu, zulmü payidar/kalıcı kılmak arzusunun inanç yoluyla gerçekleştirilmesidir. Çünkü insanlara onların iradeleri dışında bir davranış biçimini “ahlâk” diye dayatmak ancak ve yalnız zulümdür, zorbalıktır!

Bugün “ülkücülüğün” yaygın olarak sayın  yazarın sekiz kelimelik cehaleti ile anlaşılması, şeriatçılığın Türk ülküsünü nasıl istismar edebildiğinin bir kanıtı.

Şeriatçılık, yani insan toplumunu din adına Arap örfüyle kesip biçmeyi hayal eden toplum mühendisliği sapkınlığı,  Türk varlığını ve bilincini yok etmek için “ülküyü” kendine göre biçimlendirmiştir.

Şeriatçılık “ülkü” denen kutsalın derisini yüzmüş ve ondan kendi Arap yüzüne göre bir maske yapmıştır.

Türk örfünün tarihi derinliği, şimdilerde adına “ülkü” denen “Arap şeriat davasının” önündeki en büyük engeldir. Sekiz kelimelik cehaletiyle yazarımız, arzuladığı toplumsal düzenin gelmesi halinde ülkenin  yaşayacağı toplumsal yıkımı ve vahşeti fark edemiyorsa bunun sebebi, onun sapkın arzusunun hâlâ derin ve köklü Türk ahlâkı ile  engelleniyor olmasıdır. Türk ahlâkı ve örfü yıkılırsa ne İslâm kalır ne de uygarlık.

“Yüksek Türk,  senin için yüksekliğin hududu yoktur!” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK





9 Ağustos 2014 Cumartesi

Ortadoğu Neye Benzer?


Başbakan “Ortadoğuyu bataklığa benzetmek ırkçılıktır!” dedi.


Yani Ortadoğu aslında ideal ve  huzurlu bir yer ayrıca burada insanlar ayrımcılık yapmaksızın, huzur içinde  bir “kimliksizlik hümanizmi cennetinde” yaşıyor.

Ortadoğu denen yeri belirleyen iki şey var: Birincisi uluslaşabilmiş toplumlarla uluslaşamamış toplumların kimlik çatışmaları…

Bunun yanında, dinin toplumsal hayat ve devletle ilişkilerinin derecesi.

Bataklık, şüphesiz ekosistem için gerekli bir oluşumdur.

Buna mukabil insan hayatı için uygun bir ortam değildir. Bataklık bina yapımına uygun sağlam bir zemin içermeyen bir yerdir. Ayrıca insan sağlığına zararlı pek çok canlıyı barındırır.

Dolayısıyla bize sağlam bir zemin veremeyen, içine girdiğimizde  bizi ölüme götürecek bir  yerdir.
 
Peki Ortadoğu bu açıdan bir bataklığa  benziyor mu, benzemiyor mu?

Oluşumları ne kadar yapay olsa da bellibir ulusal çoğunluğa göre oluşmuş, “Arap devletlerinin” bu ulusal yapısına karşın başta Kürt etnisitesi olmak üzere uluslaşamamış toplulukların  yapay isyanlarının yarattığı kaos, bölgedeki bütün ülkelerin sağlığını tehdit ediyor.

Dinin ideolojileştirilmesi, ayrı bir etnisite kaynağı olarak görülmesiyle; Müslümanlar bir de dine dayanarak bölünüyor. Dinle devlet ve toplum ilişkileri anormal şekilde iç içe geçiriliyor. Bunun sonunda ulusal devletlerin sağladığı hukuk birliği ve emniyet tekeli ortadan kalkıyor.

Yukarıdaki iki sebepten dolayı Ortadoğu, yaşamak için emniyetsiz, kaypak ve hastalıklı bir coğrafya haline geliyor.

Ortadoğu mevcut iktidar partisinin ideolojimsi bağnazlığı ve onun Arap kökenleri ile  Ortadoğu’da  yerleşik bir bataklık ortamı oluşturuyor. Bunun ayrımcılıkla ya da ırkçılıkla bir ilgisi yok. Bu, düşmanlıkların bilenmesiyle yaratılan toplumsal bölünmelerin güvensizliğinin ve  kirliliğinin yerleşmesi demek, hepsi bu.

 Bir de üstad ne diyor ona bakalım.


4 Temmuz 2014 Cuma

AKP Seçmeninin İdraksizliğinin Ülkeye Maliyeti

AKP seçmeninin ruh hali ve  düşünme şekli aslında başlı başına bir inceleme konusu olmalı.

Neden?

Çünkü açık gerçeklere karşı AKPli seçmenin cevapları, tepkileri gerçekten çok düşündürücü.

Bir yandan sınırımızın dibinde   süren ve yavaş yavaş şehirlerimize sıçramak üzere olan dinci terör, diğer yanda devletimizin milletiyle bölünmez bütünlüğüne  karşı otuz yıldır savaşan etnik terör örgütünün büyüyen tehdidi hayatımızda gittikçe daha fazla yer işgal ediyor.

Peki AKP seçmeni için bu açık ve objektif tehditler ve tehlikeler ne anlama geliyor?

Açıkçası AKP seçmeninin bunları algılayabildiğini düşünmüyorum. Daha da ileri gidersem; AKP seçmeninin herhangi bir şeyi algılayabilecek  insani bir zekâya sahip olduğunu düşünmüyorum. Neden böyle düşünmüyorum?

Çünkü insan, kimden yana ve kime karşı olduğuna dair  ahlâkî ve akılcı bir tercih yapan tek canlıdır. Bu tercih keyfî bir tercih değildir. İnsanın dost-düşman algısı siyasi bir zorlamanın sonucu değildir. Bu tercih öncelikle insanın varoluşuna uygun hareket etmeyenleri kınamak açısından ahlâkîdir.

Toplumsal düzen ve siyaset ilişkisi açısından da toplumlaşmak, uluslaşmak, devletleşmek süreçlerinde kendi değerlerine ve normlarına sahip bağımsız bir beraberlik oluşturmak davranışı, bu davranışı benimseyenler ve benimsemeyenlere karşı bir  tercih geliştirmek mecburiyetini doğurur. Dolayısıyla “düşman” algısı, savaş seven devletlerin uydurduğu bir şey değildir.  
“Düşman”,  uluslaşma sürecindeki toplumların bağımsız davranmak ve devlet erkine karşı olan birey veya topluluklar demektir.

Şimdi takkeyi önümüze koyup düşünmek zamanıdır. AKP seçmeni bunları müdrik bir insan mıdır?  Maalesef öyle değil. Çünkü AKP seçmeni kimin dost kimin düşman olduğuna dair herhangi bir kimlik sahibi değil!  Siyasiler sürekli ona bir “Müslüman” kimliği biçmeye çalışsa da AKP seçmeni dünyada insan olmanın gerektirdiği  varoluşsal ve dolayısıyla ahlâkî tercihlerden elinden geldiğince kaçıp bir yandan da insanların üretimlerinden, yaratımlarından yararlanmak isteyen, hazır yiyici ve bir ölçüde parazit davranışını benimsemiş bir “insan yığını”.

Neden  AKP seçmenini bir “yığın” olarak görüyorum?

Çünkü yığınlar tektür ve edilgen birimlerden oluşurlar. Tuz tanelerinin başlarına gelecekler konusunda ne bir fikirleri ne de tesirleri olabilir.  Bu da tuz tanelerinde bir varoluş bilincinin olmamasından kaynaklanır.

AKP seçmeni denen insan tipi de insanca  davranmaktan korkan ama insan haklarından yararlanmak isteyen bir etkisiz  bireyler yığını olarak memleketin kaderini yönetmektedir. AKP seçmeni bu kadar etkisizken nasıl yönetmektedir? AKP seçmeni taraftarlığını hiçbir ahlâkî sorgulamaya taabi tutmaksızın  “kendi yaptığı puta tapmaktadır”. Siyasein emrine aklını ve vicdanını teslim eden bu kitle neye dokunduğunu bile bilmeden  bir domino etkisi yaratıp Türk ülkesini yıkıyor.

AKP seçmeni insanlığın bedelini ödemeksizin insanların sırtından geçinmeye çalışıyor.

AKP Türk insanını, beyni, midesinde ve kasıklarında kimliksiz bir parazit canlı  tipi haline getirdi. AKP seçmeni, Arapça konuştuktan sonra midesine  her şeyi sokuşturabilen ve alabildiğine  sevişmek için her fetvayı araştıran insan altı bir canlı  tipi olmayı “bedava insan” olmanın yolu zannediyor.

Bu ahlâk ve akıldışı kitle  ancak akılcı ve ulusal bir anayasal kısıtlama ile engellenebilir ve engellenmelidir. Çünkü demokrasi insan olmaktan vazgeçenlerin insanları seçim yoluyla sömürmesi değildir ve olmamalıdır.




20 Aralık 2013 Cuma

Dinî Hassasiyetçilik Ve Şeriatçı İşbirlikçiliği

Dinciliğin  aramıza sızması, genellikle “dinî hassasiyet” kisvesiyle  gerçekleşiyor.

Dinciliğin hedefi, toplumu, “dine göre düşünen, dine göre davranan” yeknesak bir kitle haline getirmek. Bu amaç için çalışmaya da “hizmet” diyorlar. Onlara göre İslâm’ın hikmeti, herkesi günahsız “müminler haline getirmek.

Dinciler  “amel imandan bir cüz değildir.” İlkesinden habersiz değiller elbette ama bunu gizlemek işlerine geliyor.

Dikkat edilirse dinciler sürekli, insanları günahlarından arındırmak ve “imanlarını” kurtarmakla meşgullerdir. Said-i Kürdi ve Fethullah GÜLEN’in yazılarına baktığınızda, günahları yüzünden cehennemin kıyısında dolaşan ve ancak  İslâmla ( şeriat)  bundan kurtulması mümkün olan  bir tür “metodolojik   Müslüman bireyinden” bahsederler. Onlara göre her dakika şeriatla meşgul olunmazsa din elden çıkıverecek bir değerdir.

Dini o kadar “önemserler” ki din adına insanlara yapılanları algılayamazlar bile.  Onlara göre insan din içindir, din insan için değildir. Kur’an’ın bir yerinde “İnsanın Allah’ı zikretmek için yaratıldığını” görmüşlerdir  ama onun aynı zamanda irade sahibi ve sorumlu  tek canlı olduğunu görmezden gelirler.  Meleklerin de Allah’ı zikrettiğini ama bunun ve görevlerinin dışında  bir “boş zaman geçirme” iradelerinin olmadığını görmezden gelirler. Bu, dinde, “işine gelen yeri görmek,  gelmeyen yeri gizlemek” demektir ki herhalde en hafif dinî  tabirle “ münafıklıktır”.

Peki ama  dini hayatın her anında uygulamak mümkün müdür?

Öncelikle “din” denen değerin nasıl anlaşılması gerektiği sorunuyla karşılaşırız. Eğer Kur’an’ı birebir uygulamak ise bunun yeterli olmadığı mezhep denen uygulamaların icadıyla ortaya çıkmıştır. Bu demektir ki dini günlük hayatın her anında uygulamaya çalıştığımızda karşımıza sayısız ayrıntı ve sorun çıkmaktadır. Bu sorunların her birini  dine uygun çözmek  hiçbir insani zekânın başaramayacağı bir iştir. Bunun yapılabilmesi için birilerinin yirmidört saat boyunca  fetva üretmesi lâzımdır.

Kaldı ki artık sorunlar o  kadar çeşitlidir ki  geçmişin her işten anlayan “ulema”  sınıfı artık mevcut değildir. Dolayısıyla “ Diş dolgusuyla gusül olur mu?” gibi günlük sorunlara karşı cevap geliştirmek işi ruhbanların akıllarının ötesinde artık çeşitli  uzmanların bilgisine bağlı hale gelmiştir. Artık sözde dine dayanan fetvalar ancak seküler uzmanlıkların   yarar/zarar görüşlerine, bilgilerine bağlanmıştır.

Bu durum, aslında bize “din” diye dayatılan ayrıntıların, akılları ve bilgileri sınırlı bir takım insanların yorumlarından ibaret olduğunu göstermektedir.

Hal böyleyken   sıradan Müslümanlara “ dini hassasiyet” aşılamak, aslında  bu insanların, geçerliliği tartışmalı sözde din yorumlarına itaat edilmesini istemekten  başka bir şey  değildir.

Bu iş o  noktaya gelmiştir ki geleneksel seslenişlerimizin, dileklerimizin kalıpların yerine bile Arapça bir takım kalıplar yerleştirilmeye başlanmıştır. “Çok yaşa!” yerine “Yerhamükallah!” gibi  ne anlama geldiği belli olmayan , Arapça oldukları için Müslümanca sayılan kalıplar, seslenişler “ dini hassasiyet” adına kafamıza  dolduruluyor. Çocuğa nazar değmemesi için “maşallah!” demek bile bu hassas arkadaşlar için yetmiyor, “maşallah suphanallah!” gibi  daha önce duymadığımız, nereden geldiğini de bilmediğimiz “düzeltilmiş” İslâm kalıplarıyla karşılaşıyoruz.

Dincilik  bizim sıradan Müslümanlığımızı beğenmiyor, bunu yeterli bulmuyor. Hatta açıkça söylersek bizi bir tür “yani cahiliye dönemi insanı” sayıyor. Onlara göre biz, “imanları sahih olmayan” insanlarız. Bunun için her vesileyle “hassas” bir şekilde  hayat tarzımızı , ruhbanlarının egemenliğine sokmaya, imanımızı tashih etmeye/düzeltmeye çalışıyorlar.

İşin kötüsü bu anlayış Türk milliyetçilerinin içine de sızıyor ve  “ dini hassasiyetler taşıyan”,  makbul bir milliyetçilik geliştirmek iddiasıyla içimize şeriatçılık düşüncesini sızdırıyor.

Türk milliyetçilerinin bir kısmı menfaat ve ikbal beklentisiyle diğer bir kısmı ise bu fitnenin içlerine saldığı “imanı kaybetmek” vesvesesiyle,  endişesiyle   bu “hassasiyet”  aşırılığını destekliyor.

Türk milliyetçileri içindeki bu dinci destekçilerinin sebepleri ne olursa olsun, nihayetinde,  milliyetçi camia içinde  önce “din varken Türk’ü öncelemenin” o kadar gerekli olmadığı, daha sonra  bunun “millete” yabancı olduğu, en sonunda da “ kötülenmiş” olduğu kanaati yavaş yavaş büyüyor, gelişiyor, yerleşiyor.

İçimizdeki bilinçsiz şeriat işbirlikçisi milliyetçilerin görece fazla olması hiç de sevinilecek bir durum değil. Çünkü onların bilinçsizliği,  dini değerlerin insafsız sömürüsüyle bir kesin inanca dönüşüyor. Böyle olunca da akılla ve mantıkla ikna edilebilmeleri de mümkün olmuyor.

Menfaatçilerin durumu, dinciliğin maddî gücüne bağlı olduğundan, iktidarın güçte düşmesi halinde başlarını   ilk açıp ilk traş olacakların, onlar olduklarını,  kuvvetle varsayabiliriz.

Türk milliyetçilerinin lâikliği savunması, bu açıdan hayatî önem arz ediyor. Türk milliyetçileri, kendi içlerindeki dinci yönelimleri kesin şekilde dışlayıp artık Arapça kaynaklardan milliyetçiliği meşrulaştırmaya çalışmaktan vazgeçmeli. Kur’an indiğinde bile belki de binyıldan fazladır millet bilincini taşıyan bir  büyük toplum olduğumuzu unutmamalıyız.

MHP'nin veya milliyetçiliğin tarikat olduğunu bilmiyorduk.
Türk milliyetçiliğinin “dinî hassasiyetlere sahip” olmasını istemek onun  “yeterince Müslüman olmadığını” söylemek demektir.  Takva ancak Allah ile kul arasında bir dindarlık derecesidir. Takva kullar arasında  gözetilecek bir üstünlük derecesi değildir. Türk milliyetçilerine dini hassasiyet telkin edenler, dinciliğin, takvayı insanlar arasında bir gösteriş haline getiren fitnesine hizmet ettiklerini maalesef göremiyorlar.

Maalesef  ana akım Türk siyasal milliyetçiliği, “Türk islâm Ülküsü” boş inancıyla  halka yaranabileceğini sanıyor. Bu söylemle, halkın arasında yayılmış  hurafelere teslim olup riyaya bulaştırılmış dinci takva aşırılığına el ulaklığı ediyor.

Türk milliyetçiliği en kısa zamanda “dini hassasiyet”  fitnesinden kurtulmalı, halka, onun hurafelerini benimseyerek yaklaşılamayacağını görmelidir. Türk milliyetçilerinin öncelikli görevi halkı hurafelerine teslim olmadan, onu aklın, mantığın, felsefenin yoluna özendirmektir. Düşünmekten ve keşfetmekten zevk almayı bilmeyen hiçbir toplum dinci aşırılığın şiddet çukuruna yuvarlanmaktan kurtulamamıştır. İşte milleti sevmenin anlamı, milleti, bu çukura düşmemesi için uyarmaktır.




25 Eylül 2013 Çarşamba

Türk Milliyetçiliği Ve Din İlişkisi Üzerine

Milliyetçilik, bir milletin değerlerine ve varlığına öncelik vermek, onu diğer milletlerden ve toplumlardan görece olarak daha fazla sevmek demek.

Bu, insanoğlunun tabiatından gelen bir duygu. İnsanın aile üyelerini diğer insanlardan daha fazla sevmesi nasıl doğalsa, kendi milletini daha fazla sevmesi de aynı şekilde doğal.

İnsanın kendi milletini sevmesi çok farklı şekillerde tezahür edebilir.  İnsan edindiği kültür gereği bu sevgiyle beraber diğer toplumlara karşı bir düşmanlık da geliştirebilir ama işin özü değişmez. O hâlâ kendi milletini diğerlerinden fazla seviyordur.

Türk milliyetçiliği de Türk Milleti’nin egemenlik, hürriyet ve refahına öncelik  vermekten ibarettir.
Burada milleti, milliyeti oluşturan bütün değerler milliyetçiler için değerlidir
Elbette din de bunlardan biridir.

Sorun “dine verilen önem ve değerin derecesidir.”
Din şüphesiz milletlerin değerlerinden biridir ama sanıldığı gibi birinci derecede önemli değildir.
Din toplumsal hayatımızda uymamız gereken bazı normlara ve dolayısıyla bir ölçüde  ahlâkımıza kaynaklık eder ama bunların asla tek başına kaynağı değildir. Çünkü din, toplumsal kabul görmeden önce de toplumlaşmanın gereği olarak mutlaka belirli ahlâkî kodlar meydana getirilmiştir.

Dinle ilgili iki yaklaşım söz konusu:

Birincisi, bugün dünyayı kana bulayan dini hezeyanların temelindeki anlayıştır. Bu anlayışa göre din, toplu kabul edilip toplu yaşanan ve dolayısıyla toplumun tamamına, hayatın tamamında âmir olması gereken, ilâhî ve tartışmasız bir tür doktrindir. Bu anlayış siyasal İslâmcılığın temelidir.

İkici yaklaşım ise dinin bireysel olarak kabul edilip yaşanması gerektiğidir ki bu da bütün lâik devletlerin temelidir. Bu yaklaşımda bireyin kendi inancını “kendi bilgisi ve mantığı” dahilinde, özgürce yaşaması gerektiği kabul edilir. Bu anlayışta da dinin toplumun genelinde belirli bir şekillendiriciliği olduğu kabul edilir ama   bütün toplumu standart bir şekle sokacak, sokması gereken bir doktrin olduğu kabul edilmez.

Siyasal İslâmcılar inanç ve  ifade hürriyeti yoluyla şeriat devleti propagandası yapabileceklerini sandıklarında işte lâikliğin bu anlayışını istismar ettiklerini gizlerler.

Çünkü lâikliğin temelinde, insanın ancak ve yalnız kendi aklı ve vicdanıyla kabul ettiği kadarıyla dini yaşaması vardır. Lâiklik, birilerinin, din adına veya dini kullanarak diğerleri üzerinde aklî ve vicdanî hegemonya kurmamasının teminatıdır.

Bu yüzdendir ki memleketin yönetimine talip olan partilerin, bu partilerin taraftarlarının  ne tür br toplumsal  düzen  tasavvur ettikleri önemlidir.

Parti programlarında, felsefelerinde, dine bu iki yaklaşımdan hangisine yer verdikleri, siyasal partileri birbirinden ayıran çok önemli bir  ölçüdür.

Türk milliyetçiliğinin en büyük açmazı, salt siyasal bir hareket olmamasıdır.
Bu açmaz, siyasetin, Türk milliyetçiliğinde, gerek entelektüel gerekse ahlâkî olarak baskın hale getirilmiş olmasıyla iyice derinleşmiştir.

Sorun Türkiye’de sağ siyasetin temelde, ideolojisiz oluşudur.

Türkiye’de sağ siyaset belli bir ideolojik taban oluşturmak yerine, büyük halk kitlelerinin yaygın eğilimlerinin peşinde koşmak ve onları çeken vaatlerde bulunmak dışında bir şey yapmamıştır.

Hal böyle olunca   siyasi Türk milliyetçiliği de kalıcı, istikrarlı, gerçek bir ideolojik tercih yapmak yerine, halka hoş görüneceğini düşündüğü bir takım vaatleri, “ideolojileştirmeye” çalışmıştır.

Türk milliyetçiliğinin ideolojisizliği, onun din ve toplum ilişkisine bakışında, ciddi bir boşluk meydana getirmiştir.

Siyasi Türk milliyetçiliği bir yandan “toplumcu” olmak iddiasını güderken bir yandan sosyalizm karşıtı bir tutum benimsemiştir. Buna mukabil sosyalizm eleştirisini metodolojik birey üzerinden yapmadığı gibi aynen sosyalistler gibi toplumun bireyin üstünde ve onun hâkimi olduğu kanaatiyle hareket etmiştir.

Hal böyle olunca, dine,  kendiliğinden/zımnen “kollektif yaşanan  bir doktrin” olarak bakmak eğilimine girmiştir.
Bir kere bu eğilime kapıldığında, dinin, bir partinin ideolojik ve siyasi endişeleri arasında yer almaması gerektiğine dair lâik bağlamın dışına çıkmıştır.

Dinin,  hükümetlerin yürütme erklerinin işi ve yetkisi olmadığını kabul etmek yerine, sözde halk için halk adına, din hakkında ve din için  siyaset üretmek fikrini benimsemiştir. Bunu da  “Türk İslâm Ülküsü” diye ifade etmiştir.

Siyasî milliyetçilik, geçmişte,  toplumların, dinî mensubiyete göre şekillenmesinden kaynaklanan bir  siyasi bakışı, bugüne taşıyarak “muhafazakârlık” ettiğini sanmıştır. Oysa bu günün “toplumları”, belli hukuk ilkelerine, temel haklar kabulüne, tarihe ve kültüre daha  fazla önem veren modern uluslaşma dinamiklerine göre oluşmaktadır.
Siyasi Türk milliyetçiliği ne yazık ki  medenî milletlerin milletşme/uluslaşma dinamiklerini, ideolojik gelişimlerini ve tercihlerini incelemek yerine, Türk toplumunun köylülüğünün, taklitçi muhafazakârlığını kutsamayı tercih etmiştir.

Bu durum onu, Türk köylülüğünü din ile istismar eden siyasal İslâmcılarla aynı çizgiye çekmiştir.
Siyasal Türk milliyetçiliği, dinin siyasi otorite tarafından korunması gereken bir şey olarak görmüştür ki  bu görüşün altında yatan dinci bakış maalesef hâlâ fark edilebilmiş değildir. Dini, toplum adına korumak, kollamak fikrinin, fiilen, şeriatçılık olduğu ne yazık ki anlaşılamamıştır.

Bu yüzendir ki dindarlığın, milliyetçilik için bir ölçü olamayacağı bir türlü anlaşılamamıştır.
Milliyetçilik gerek hedefleri gerekse mensubiyet şuuru açısından dinî referans taşımaz, taşımamalıdır da.
Türk milliyetçiliğini sürekli, “dindarlıkta yarışmakla”  yani dincilikle ilişkilendirmek, onu özünden kopartıp kendiliğinden Arap/vahabi fanatizminin mecraına  çekmektir.

Türk Milleti’ni sevmek, Arap tarihine, Arap mitolojisine, Arap kahramanlarına atıfla apılacak veya öğrenilecek bir şey değildir.

Türk milliyetçileri, maalesef kendilerini, dinciler gibi topluma standart bir ahlâk va’z  etmek  mecburiyetinde hissetmektedirler. Yazılarında  sürekli, Arap Müslümanlarına öykünmek tutkusu belirmektedir.

Türk milliyetçileri, islâm’ın misyonerleri, imamları, şeyhleri vs değildir. Zamanında din yaymak işiyle meşgul Alperenlerin görevlerinin, aslen siyasî olduğunu maalesef unutmuş görünmektedirler. Alperenler Türk siyasî hâkimiyetinin temellerini, o günün geçerli ölçülerine göre din ile atmışlardır, o kadar. Bu, milliyetçiliğin bir dinî tebliğ, imamlık, örnek insanlık, dervişlik, şeyhlik, imamlık  işi olduğu anlamına gelmemektedir.

Oysa bugün siyasal milliyetçilik her genci, birer imam gibi yetiştirmek gayesindedir. Her gence sözde bir din büyüğü örnek verilerek dinî taassup tartışılmaz şekilde o genç dimağlara kazınmaya çalışılmaktadır. Böylece gençlerin, ahlâkı kendi akıl ve vicdanlarıyla geliştirmeleri engellenerek toplum, hayalî bir standart sahabeler topluluğu haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Türk milliyetçiliğinin siyasi aktörleri, ne yazık ki lâikliğin ahlâkî, ideolojik ve siyasal gerekliliğini idrak edememiştir. Bu yüzden siyasî milliyetçilik türbanın, siyasal İslamcılığın, tarikatçiliğin ve cemaatlerin güdümüne girmiştir. MHP liderinin bütün gayretlerine rağmen bu bir hakikattir. Bu
gün ülke siyasal İslâmcıların hurafelerine kapılmış “eski ülkücü” tarikatçilerle doluysa bunun sebebi, budur.

Lâiklik,  milletin  her ferdi için her zaman geçerli hukuk kurallarının, dolayısıyla emniyetli bir hayatın oluşturulabilmesinin tek yoludur.

Türk Milleti’nin medeni ve müreffeh bir hayata ulaştırılmasının bu yegâne yolunun, bir asr-ı saadet hayali uğruna terk edilmesinin kaçınılmaz sonucu, “Arap baharı” denen vahşet rejimlerinden veya Kuzey Irak hayvan barınağı benzeri etnik yığışmalardan başka bir  şey olmayacaktır.
Türk milliyetçileri, milliyetçiliğin özüyle ilgili işte bu kadar hayatî bir yol ayrımındadır.




6 Ağustos 2013 Salı

Kendimize Blogumuza

Aslında cep telefonunda blog yazmaya başladıktan sonra bilgisayarı tuzluk gibi kullandığımı fark ettim. Çok daha verimli kullanılabilir…
Blog şüphesiz bir açık günlük ama aynı zamanda bir yazı sorumluluğu.

Bu hem kendi yazı alışkanlığımı, ifade  gücümü geliştirmem açısından hem de içinde yaşadığım toplumun sorunlarına karşı bir sorumluluk.
Hayır… Biz toplumdan soyutlanmış atomize bireyler değiliz.

Nedense bir kere toplumsal bir endişe duyduk mu kendimizi toplumun malı haline getirmemiz gerekiyormuş gibi düşünüyoruz.
Toplumun bir  parçası olmakla kendimiz olmak arasında, sanki uzlaşmaz bir çelişki varmış gibi geliyor bize ama yok.

Aslında toplumdaki bazı değişimleri gözleyerek belki önyargılarımızın, bilinç altımızın nasıl değiştiğini de gözleyebiliriz.

Bu, topluma paralel de olabilir topluma ters yönde de gelişebilir.
Blogu neden önemsiyorum?

Çünkü  blog kişiselliğimizi topluma ulaştırmamızı sağlayan naif, sınırsız ve maliyetsiz bir ortam.
Öbür yandan   matbu ortamla çok geç tanışmış  bir toplum için medeniyeti hızlandırıcı bir işlevi olabilir diye düşünüyorum. Umarım  öyle olur.
Bu ne işe yarar?

 Bu, konuştuğunuzda anlaşılabilmenizi sağlar. Bir gecekondu demokrasisinde, bir ağacın neden korunması veya içki içerken neden endişelenmemeniz gerektiğini daha rahat anlatabilmemizi sağlar.

Bu bize yazının bu dünyada insanlığa dair bırakılmış bir izi olduğunu anlatabilir.
Bu, aslında hayatı nasıl yaşamayı istediğimizle ilgili bir seçimdir.

Düşüncenin içinde mi  yoksa  dışında mı olmak istediğimizi gösteren bir seçimdir.

Bu, “güce” bakışımızla ilgili bir seçimdir.

Gücün bizim dışımızda  emredici bir zorbaya mı ait olduğunu yoksa var oluşumuzdan kaynaklanan bir sevinç mi olduğunu anlamamızı sağlayacak bir seçimdir.

Sanırım ben blogumu bundan dolayı seviyorum.
Gün ışıdı.

Endişelenmeli miyim?
Bakalım Enya bu konuda ne diyor?


15 Mart 2013 Cuma

Liberal Demokrasi Pratiğinde Metodolojik Bireyden Sapma


Liberalizmin temel değerlerinden biri birey… Bunun anlamı şu: 

Toplumsal düzenler, yapıp ettiklerinin bilincinde olan, sorumluluk sahibi özgür bireylerin eylemlerinin etkileşimi ile meydana geliyor. Bundan dolayı da liberal teori, bu sorumluluk sahibi özgür bireylerin davranışlarındaki genel düzenliliği keşfetmeye çalışıyor. Ve “ metodolojik bireyden” bahsettiğinde de  dünyanın her yerinde görülen  genel davranış  düzenliliklerini anlatmaya çalışıyor.

Bunun ne önemi var? Bunun önemi şu: Herkes için ve her zaman geçerli kuralların yani hukukun uygulanabilmesi için herkes için ve her zaman geçerli insanî davranış düzenliliklerinin anlaşılması gerekiyor.

Öyleyse liberalizmin sorunlarımıza bir türlü çözüm getirememesinin sebebi nedir?

Yanlışlık liberalizmde midir? Yani aslında temel haklar, bireyin korunması, hukuk devleti, sınırlı demokrasi, piyasa ekonomisi gibi kavramlar yanlıştır ve zararlıdır da  insanlar bunu sadece çevrelerine zarar vermek için mi kullanırlar?

Yaygın akıl yürütme, bu değerleri savunduğunu söyleyen batı ülkelerinin,  başkaları için aynı ilkelere uymadığı yönündedir.

Bu doğrudur. Kendilerine benzemeye çalıştığımız, sakatlanmış da olsa liberal demokrasi ile idare edilen ülkeler, söz konusu diğer ülkeler olunca hiç de liberal davranmamaktadırlar.

Aslına bakılırsa onlar liberalizmin  kurucu babası sayılabilecek Adam SMITH’in “Milletlerin Zenginliği’nde”  daha en başta kendilerinden şikâyet ettiği  “kayırmacı ekonominin” başrol oyuncularıdır.

O halde aslında, liberal kuram bir hayal dünyasından mı ibarettir?

Hayır elbette değildir. Liberal kuram insan davranışlarının düzenliliklerinin barış, dürüstlük ve hayata saygıya dayandığı kabulünü geliştirmiştir ki bunun en büyük delili insan neslinin korunması ve kötülüğün istisnaî olmasıdır.
Sorunun iki sebebi var:
Bunlardan birincisi batı ülkelerinin, liberal demokrasiyi kendi gelişmiş toplumlarına özgü bir şey olarak kabul etmeleri. Böylece onlar “metodolojik bireyden” bahsederken kendi toplumlarının bireylerinden bahsederler.

Bu  ciddi bir kibirdir. Aslı da yoktur. Çünkü liberal demokratik ülkelerde bile  seçmenler, ekonomik gerçeklerin ve gerçek yararın  gereklerine rağmen serbest ticaretin kısıtlanmasını kıyasıya talep ederler. AB emeğin ve sermayenin serbest dolaşımı hedefiyle kurulmuş olmasına rağmen bunu aşan bürokratik kitlesiyle üye ülkelerde bile ciddi sıkıntılara yol açmıştır. İngiltere  Euro’ya geçmemiş, birkaç ülke ortak bir emirname gibi görünen AB Anayasası’nı  reddetmiştir. Amerikan seçmenleri,  lobicilikle yürütülen ekonominin bütün bir ulusu fakirleştirdiğinden bihaberdir.  Vergi mükelleflerinin parasıyla kayırılan  sözde kapitalistlere karşı durmanın sosyalizmin değil, bilakis liberalizmin bir gereği olduğunu dahi  idrak edememektedirler.

Metodolojik bireyden sapmanın birinci sebebi,  bireyi esas alan bir temel haklar sisteminin liberal demokratik ülkelerde bile hükümetlerce alabildiğine ifsat edilmesi ve ortalama insanın, dünyanın hemen her yerinde, genellikle  kısa vadeli fayda dışında  pek bir şeye önem vermemesidir.

Metodolojik bireyden sapmanın ikinci sebebi   veya menbaı ise  demokrasinin, hukuk ilkeleriyle sınırlandırılamadığı bizimki  gibi ülkeler ve yönetimlerdir.

Böyle memleketlerde demokrasinin çarpık algılanışı bazı sonuçlar doğurur.
Bu sonuçlardan bazıları şunlar

Demokrasinin  her şeyin talep edilebildiği  ve  her talebin de karşılanması gerektiği bir rejim olarak addedilmesi…

Demokrasinin, bir sayısal güç dengesi olarak kabul edilmesi…  Sahip olunan oysa ayısınca özerklik gücüne de sahip olunabileceği yanılgısı…

Demokrasinin, çoğunluğun sınırsız iktidarı olarak kabul edilmesi…

Bütün bunların yanında geri kalmış ülkelerin  liberallerinde, toplumsal düzenlerin “kimliksiz bireylerce oluşturulduğu” kanaati, evdeki hesabın çarşıya uymamasının bir sebebi…

Meselâ Türk liberalleri, Türkiye’nin Türk insanına göre şekillenmesini  gayri demokratik bulmaktadır. Ama ayni liberaller Almanya’da Alman, Fransa’da Fransız, Amerika’da Amerikan uluslarının kendi hayat tarzlarını, içlerindeki azınlıklara rağmen kendilerinin belirlediğini nedense görmezden gelmektedir.

Bunun da sebebi,  uluslaşmanın büyük ve karmaşık çeşitliliğine akıl erdirememeleri.

Bugün Türkiye  artık kenar mahalleden beslenen bir cemaat ve etnik ırkçılık kapalı toplum koalisyonunun elinde olduğundan; bu yapıların, “egemenliğin” kullanıcısı ulusa göre bir demokratik siyaset belirlemesi de mümkün değil.

Liberal bir metodolojik birey ancak dinsel ve ırksal mensubiyetlerin ötesinde, kural altında bütünleşmekle birbirine kendiliğinden benzeşmiş  bireylerin, yani ulusların bireyleri arasında ete kemiğe bürünebilir. Ancak uluslaşma yolu  ile  hukuk teminatının “her bir birey için ayrımsız”  geçerli olduğu bir düzen kurulabilir.

Liberal kuramın “hukuk önünde eşitlik” ilkesinin gereği olan metodolojik birey, bugün  batı ülkelerinde bile  kayırmacılık, korumacılık ve  siyasi kibir yüzünden tehdit altındadır.

Hele demokrasinin kuralsız ve sınırsız işletildiği bizimki gibi memleketlerde “ taraf olmayan bertaraf” olur gibi bir ilkelliği, siyaset metodu olarak kullanan,  kenar mahalle dindarlığı ve etnik ırkçılık için “metodolojik birey” açıkça saçmalıktır.

Türkiye, yiyip içip itaat eden bir tür muti birey tipi yetiştiriyor. Azıcık vicdanı olan liberallerin yapması gereken, yetiştirilen bu birey tipinin,  liberal kuramın özündeki, aklı başında ve sorumluluk sahibi özgür “metodolojik birey” olup olmadığına bakmak…