Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2021 Salı

Ortadoğu’nun Altındaki Nükleer Bomba: Kürt Bölücülüğü

 

Ortadoğu  Barışının Karşısındaki Gerçek Tehdit


Hayır… Ortadoğu sorunu sanıldığı gibi  İsrail Filistin çatışması falan değil. Çünkü Filistinliler çoktan bir kamp varoşu kabile devletçiliği rejimine alıştırıldılar. Karşılarında çok güçlü ve kendi düzenini dayatabilen ulusal bir devlet var: İsrail. Hamasa vs artık “kan dökücü Müslüman” karikatürlerinin birer figüründen öte değiller.


Son otuz yıldır Ortadoğu bambaşka bir hastalıkla enfekte. O hastalık da Kürt bölücülüğü. Amerikan  petrol zenginlerinin ve  ekâbir devlet adamlarının el birliğiyle palazlandırdıkları Kürt aşiretleri ve onların  kendilerinden daha hırçın katil çocuğu PKK  Ortadoğu’daki dört devleti gözler önünde acıka tehdit ediyor.

Artık sosyal medya hesaplarının en “vatanseverlerinde” bile Kuzey Irak kürt yığışmasına “Kürdistan” denmeye başladığı için okurları uyarmak istedim.

Kuzey Irak bir “Kürdistan” falan değil. Orası sahipli bir köpeğin zincirinden bağlandığı oyun sahası. Yemeğini, enerjisini veren yabancıları ısırmakta tereddüt etmeyen bu köpek tabiatlı güruh, Suriye gibi  gelişmemiş bir ülkeyi de bölmeyi aşardı.

Bazıları Kuzey Irak Kürt yığışmasının PKK’dan rahatsız olduğunu falan söyleyerek bu yığışmanın meşru bir özelliği olduğunu falan anlatmaya çalışıyor.

Kuzey Irak Kürt yığışması,  Ortadoğu’nun barışına ve huzuruna  yöneltilmiş tehditlerin neredeyse “nükleer” seviyede  yığıldığı  açık bir cephaneliktir.

Kuzey Irak Kürt yığışması, sözde bir bayrak ve  ucuz kalaşnikoflarla devlet ve ulus olunabileceğini sanan  Kürtçü ihanetinin kaynağıdır.

Kuzey Irak’ın Kürdistan olduğunu vs savunarak hiçbir Kürt’ün bize ısınmasını sağlayamayız. Bu aksine Kürt kökenli yurttaşlarımızda PKK’ya ve eli silahlı Kürtlere boyun eğdiğimiz, ülkemizin bölünmesine rıza gösterdiğimiz algısını uyandırır.

“ Bir Kürt kedisini bile teslim etmeyeceğini” söyleyen bir Kürt aşiret ağasıyla “dört devletten toprak talep eden” bir başka hadsiz Kürt aşiret ağasının “devlet” düzeyinde ciddiye alınması hiç kimseye huzur getiremez.

Bugün Kürt bölücülüğüne gösterilen en küçük bir hoşgörü yarın bize yeni silâhlı kalkışmalar, yeni Sur kalleşlikleri olarak geri dönecektir.

Ne yapmalı? Yapılacak şey basittir. Öncelikle Türkiye’de etnik siyaset ceza kanunlarıyla ve Anayasa hükümleriyle sonsuza dek yasaklanmalıdır.

Sonra Suriye ve Irak Arap yönetimleriyle anlaşarak bölgede eli silâhlı tek bir Kürt kalmayana kadar  Kürt bölücü terörüyle mücadele edilmelidir. İçinde Kürt kökenli yurttaşları olan devletlerin bu toplulukla ilişkileri kendi egemenlik sahasına terk edilmelidir. Ortadoğu’da Kürt silahlanmasının bölmeye çalıştığı dört ülke bu konuda derhal bir pakt kurmalıdır.

Silâhlı yapıları  dört ülkenin ortak operasyonlarıyla kesin ve kararlı biçimde  yok edilecek Kürt ihanetinin içerideki siyaset ayakları da derhal cezalandırılmalı, parti yöneticileri hapsedilmeli, ikinci derece yandaşlar vatandaşlıktan çıkarılmalı sınır dışı edilmeli  veya suçlarının derecesine göre “kısıtlanmış vatandaş” olarak kaydedilmelidir.

Bütün bunlar yapılmaksızın bir sözde Kürt devletinin oluşumuna izin verilirse ne olur?

Kürt terörü daha da azar ve İsrail’den çok daha tehlikeli bir biçimde bütün ulusal yapıları yok etmeğe yönelir.

O  yüzden Ortadoğu’yu temelinden yıkmaya  kurulmuş silâhlı Kürt ihanetinin sonsuza dek susturulması, Ortadoğu’da barışın ve huzurun tek çaresidir.

 

 

 

 

 

26 Haziran 2021 Cumartesi

İcat Edebilmek İnsan Olmaktır

 


Toplum Kimliklerine Gerçekçi Bir Bakış

Kimliğimizi nasıl ediniyoruz?


 

Bazı  toplum kiimlikleri “kendiliğinden” ve “doğal” oluyor da bazıları “uydurulmuş” mu oluyor?

 

Bu soruyu sormamın sebebi Türkiye’de  yaratılmak istenen kimlik karmaşası ve Türklük düşmanlığı.

 

Kürtçülere, solcuların  büyük çoğunluğuna, liberallere ve şeriatçılara göre  “Türklük”, Atatürk’ün uydurduğu, aslında var olmayan bir kimlik.

 

“Milletin icadı”, “ hayali cemaatler” vs. gibi tabirlerin bu kadar  sıkça savrulmasının tek sebebi, Türk’ün “doğal olmadığı” iddiasını kanıtlamak   çabası.

 

Ama sorun şu: Türklük bir “icatsa” Kürtlük ne kadar “doğal”?

 

Buradaki saçmalık aslında  sağlıklı ve serinkanlı bir akıl yürütmeyle   derhal görülebilir.

 

İnsanoğlunun bütün toplum kimlikleri aslında birer kurmacadan ya da icattan ibarettir. Hiçbir insanın “doğadan gelen” bir kimliği yoktur.

 

İnsan kendi toplumunun kimliğini kendisi oluşturur çünkü var olabilmek için buna mecburdur.  Yani doğada zebra gibi yaban domuzu gibi, meşe ağacı gibi kurbağa gibi bir “Kürt” yaratığına rastlanmaz. “Kürt”, Tanrı’nın Kürt diye yaratıp da ortaya saldığı bir hayvan türü falan değildir. Buradaki  Kürt ismini Türk, Ermeni ya da Rum olarak da değiştirebilirsiniz.

 

Toplum kimlikleri, insanın, “anlam oluşturma”  zaruretinin sonucunda ortaya çıkmıştır.

 

Hayvanlar ve bitkiler hayatta kalmak refleksiyle yaşarlar. Dolayısıyla diğer canlılarla ilişkileri bu reflekse göre belirlenir.  Bir maymun için “anlam”  beyninin gelişme derecesine göre onun, yaşamını destekleme derecesinden ibarettir. Bundan ötede, onda, yalan söyleyecek, hayal edecek, kurgulayacak, tasvir edecek, hatırlayarak aktaracak kısaca edebiyat yapacak bir beyin yapısı yoktur. Ve herhangi bir maymun, kendisini “doğal düşmanlarını tanımlayan” diplomasi yapabilen, gururlu bir canlı olarak görmez; sadece doğanın onun kalıtımına işlediği reflekslere göre harekete geçer.

 

Peki insan toplumlarının kimlikleri nasıl oluşur? İnsanlar maymun, kaz, ördek, yabandomuzu, kurbağa gibi kendiliğinden ve doğal olarak mı “Kürt” olarak doğar?

 

Elbette hayır. İnsan, çevresindeki dünyayı  anlamlandırmadan yaşayamayan tek canlıdır. Yani insan “kurgulayamadan” yaşayamayan tek canlıdır.

 

Hayvanlar farklılıkları, yiyebildikleri ve kendilerini yiyebilecek varlıklar olarak “algılarken” insanlar her bir varlığın birbirinden  farkını önce  adlandırmayla sonra da bunlar arasındaki ilişkileri “tanımlayarak” keşfeder.

 

Dolayısıyla insanın Kürtlüğü onun kurbağalığı, yabandomuzluğu ya da balıklığı gibi onun yaratılışının doğası değildir.  Kendisine “Kürt” diyen canlı, iki ayaklı, dik durabilen ve “Kürtçe” diye adlandırılan bir iletişim vasıtasıyla benzerliğini daha kolay idrak edebilen bir insan gurubunun anlamlandırma sürecine ve kurgulama alışkanlığına bağlı olduğunu söylüyordur.

 

“Ben Türk değilim ki varlığım neden Türk varlığına armağan olsun?” diye soran Kürtçü Kürt’ü, Homo sapiensin bir alt türü sanmaktadır. Oysa insanın doğayla tek ilgisi ya da doğanın ona emredebildiği tek tür özelliği Homo sapiens olmasıdır. Bunun dışındaki bütün beraberlik adlandırmaları tamamen “kurgudur”, “icattır”.

 

İnsan toplumlarının kimliklenmesinde, dünyayı anlamlandırmaya çalışan dil, kavrayış biçimi, anlamlandırma biçimi ve yaşam biçimi  etkilidir. Böylesi bir fark hayvan sürülerinde yoktur.

 

Bütün bunlar da insan toplumlarının egemenlik kurma, örgütlenme, etkileşim becerileriyle gelişir.

 

İnsan toplumları sadece “hayvanca etiketlerle” birbirlerinden ayrılan primat sürüleri değildir. İnsan toplumları, yukarıdaki biçimleri çeşitli derecelerde becerilerle ortaya koyan  beraberliklerdir ki bu beraberliklerin en gelişmiş ve “insan”  kavramını en iyi koruyan türü de millettir/ulustur.

 

Bunun neden böyle olduğuna başka bir yazıda bakmak belki de yerinde olacaktır.

 

O halde bize “insan olmanın” gereğini ve Türk olmanın gururunu aşılayan yüce Atatürk’ün sözüyle yazımızı bitirelim:

 

Ne mutlu Türküm diyene!”

2 Kasım 2017 Perşembe

Ortadoğu’da Silahlandırılmış Kürt Tehdidi Ve Bulanık Savaş Konsepti


Bugüne kadar Ortadoğu sorunu hep  bir İsrail-Filistin sorunu olarak ele alındı.

Olayın tarihçesi içinde, gerek popüler Amerikan sinemacılığında gerekse Amerikan diplomasisinde sorun, temel olarak “terörist Arap” olarak karikatürleştirildi.

Camp David toplantısıyla bu imge eskidi ve ciddi anlamda yıprandı.  Artık Ortadoğu eskisi kadar içine kapanık bir yer değildi. Teknoloji gelişmiş, ülkeler daha tanınır hale gelmiş ve daha da önemlisi yeni petrol yataklarının denetimi konusundaki ihtiyaç daha da büyümüştü.

Sorun ABD’nin arzuladığı petrol yataklarının SSCB güdümündeki Arap diktatörlüklerinin elinde olmasıydı.

İşte bu noktada Kürtler “duvardaki çatlak” olarak yeniden keşfedildiler. Ortadoğu’da Amerika’nın kontrolü dışındaki yönetimleri “adam edecek” silahlı güç Kürtlerdi.

Ortadoğu’daki en büyük sorun Türkiye idi. Çünkü bürokrasinin içine doğrudan yerleştirilmiş ajanlarına rağmen ABD,  Atatürk’ün mirasını bir türlü aşamıyordu. Ve fakat ülke  içinde, bir rivayete göre Çin eliyle bölerek kontrol ettiği işbirlikçi sol militanlarını ve  solun tarihi enternasyonalizm sapkınlığını kullanarak ülkede aslı esası olmayan bir Kürt efsanesi yarattı.

Kürtlerin kullanışlı hırçınlar olduğunu, SSCB de düşünüyordu. Nitekim Barzani ailesi açık bir Rus piyonu olmayı, Molla Mustafa Barzani’nin Moskova’da misafir edilmesinden sonra kabul etmiş görünüyordu.

Nitekim ‘70’lerin başında  Mesut Barzani’nin İsrailli istihbarat yetkilileriyle çekilmiş bir fotoğrafı, bu kullanışlı hırçınların sadece ABD’nin ve SSCB’nin ilgisini çekmediğini de gösteriyordu.

Türkiye’de Kürtçülüğün solcu olmanın gereği sayıldığı bilinen bir gerçek. Kürt etnik terörünün tırmandığı son  on beş yılda ise solda, Türk olmanın  yaşamsal önemine dair bir basiret gelişmeğe başladı.

Bu gelişimde “devrim” kelimesi artık “eline silah alan her köy ahalisinin adam öldürerek kendi kaderini tayin edebilmesi” veya “Eline silah alan herkesin kendi komününü kurabilmesi” hayalinden yavaş yavaş Atatürk inkılaplarının akılcı dönüşümcülüğüne doğru evrildi.  Ama bu ayrı bir tartışma konusu.

Bizi ilgilendiren nokta Kürt silahlanmasının Ortadoğu’daki yaygın vatana ihanetinde izlenen temel  yöntem.

Türkiye’de Kürt etnik bölücülüğü yıllardır bir “kirli” savaş söylemi kullanır. Bu söylem, Türk Ordusu’nun, bölücü Kürt ihanetine karşı sözüm ona  “gayrı nizami” bir savaş yöntemi benimsediğine işaret eder. Kürt etnik bölücülüğüne göre Türkiye’de bir iç savaş yaşanmaktadır ve Türk Ordusu bu iç savaşta “centilmenlik” göstermemektedir.

Suriye’nin, Türkiye’nin şeriatrçı politikalarının da işbirliğiyle zaafa uğramasının ardından bölücü Kürt silahlanması, anında Suriye’de de , saha önce zayıflatılmış Irak’ta olduğu gibi palazlandırıldı. İran Kürt  bölücülüğüne karşı nispeten sert davranmasından dolayı belki orada bu güçlenme yaşanmadı.

Ve fakat  silâhlandırılmış Kürt etnik ihaneti, başta Türkiye olmak üzere  Ortadoğu’da derhal algı sapmasına yol açan   bir çatışma stratejisi benimsedi ki buna “Bulanık Savaş Konsepti” diyebiliriz.

Bulanık Savaş Konsepti iki öğeye dayanıyordu. Bunlar “bulanık özne” ve “bulanık hukuk” idi.
Bunlardan birincisi olan “bulanık özne”,  karşınızda resmen muhatap alarak savaşacağınız bir özne olmaması durumuydu. Eğer karşınızda “resmi bir düşman” olduğunu kabul ederseniz, kendi ülkenizde bir iç savaş olduğunu da resmen kabullenmeniz gerekiyordu. Böylece kendi elinizle “haklılığı ulular arası ilişkilerde araştırılabilecek” bir resmi düşman edinmiş oluyordunuz.

“Bulanık hukuk” ise “bulanık öznenin” hukuki durumundaki belirsizliğin sömürülmesi anlamına geliyordu. Silâhlı Kürt hainleri ve onların silâhsız  işbirlikçileri, taabi oldukları vatandaşlıkların hukuksal bağlamını alabildiğine istismar ediyorlardı. Eline silâh alıp asker, öğretmen, çocuk öldüren hainler, “vatandaşlık” bağı sayesinde usul hukukuyla korunmaları gerektiğini iddia edebiliyorlardı. Öte yandan Türk hukukunun yargı  kararlarına “düşman  ülke  söylemiyle karşı çıkıyorlardı. Bulanık hukuk, vatandaşlık “hakkı”  ile yargısal sorumluluk arasındaki bağın koparılmasına dayanıyordu. Buna “ silah kullanmayı bir siyaset biçimi olarak” kabul eden bir kısım sol hukukçular da doğrudan ve dolaylı olarak destek verdiler.

Bulanık savaş konsepti veya stratejisi , Kürt etnik silahlanmasına ve ihanetine, gerektiğinde başka bayraklar altında çatışabilmek imkânı da sağladı. Bu hile , büyük bir  ülkenin resmi  düşman sayılmasının tehlikesinden dolayı  herkesi caydırırken  Kürtlerde de büyük devletlerin, su ve petrol coğrafyasındaki, kayırılan küçük kardeşleri oldukları izlenimini uyandırdı.

Bulanık savaş konsepti, yurt içinde hukuksal belirsizlik ve yurt dışında da diplomatik açmazlar yaratarak egemen ulusların egemenliklerinin yıpratılmasını hedefliyor. Bu sayede Kürtler ucuz bir “ulusal bağımsızlık” savaşı verebileceklerini düşünüyorlar.

Bugün artık Ortadoğu’nun temel problemi Kürt silâhlanması ve onun bulanık savaş konseptidir. Bu konsepte karşı bölge ülkeleri, derhal  bir güvenlik işbirliği anlaşmasına giderek Kürt silâhlanmasını, “ulusal güvenlik” konseptiyle derhal ortadan kaldırmalıdır. Sonrasında Kürt kökenli yurttaşların bölücü siyaset yapmalarının ve her türlü silahlanmasının önüne kalıcı biçimde geçilmelidir.

Ulusal egemenliklerin bulanık savaşla yıpratılmasına derhal son verilmezse Ortadoğu’da patlamağa hazır bir Kürdistan her an ortaya çıkabilir.



20 Eylül 2016 Salı

Ey Sol Bana Bir Çare!




Değerli okurlarımızdan Orhun Bey, solun kendi içinde üçe ayrıldığını, bu üç kesimin neye nasıl baktıklarını, bir mesajla bildirmiş.

Evvelâ kendisine gayretleri için teşekkür ederiz.

Sosyal medyada sol ile ilgili genellemeler genellikle incitici sayılıyor. Bunun bir sebebi, solun, entelektüel ve ahlaki  bir tekel olduğuna dair beslenen kesin inanç.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki solun sahip olmakla övündüğü ahlâk, Marks’tan ya da sosyalizmden gelmez, toplumdan gelir.  Marks’ın ya da sosyalizmin normatif ve yargılayıcı bir ahlâkı yoktur. Nasıl Türkler İslâm’ın özünde olmayan bir şefkat ve hümanizm halesini kendi töreleriyle yaratmışlarsa, solcular da Marks’ta adı bile geçmeyen hak ve ahlâk kavramlarını kendi ulusal örflerinden türeterek Marksizme/sosyalizme mal etmişlerdir.

Dolayısıyla ahlâklı, hakkaniyetli vs olmak, solun tekelinde olmadığı gibi aslında solun ideolojik özüyle ilgili de değildir.

Herif haklı...
Görünen o ki solun bir kısmı artık özel mülkiyete  eskisi kadar kökten karşı değil.

Sol  artık gündemini, dünyayı kana bulayan etnik savaşlarla belirliyor. Her etnik terör örgütünü, Leninist/Stalinist bir şablonla birer kurtuluş örgütü olarak görmek romantizmiyle bilhassa Türkiye’de, PKK’yı bilinçli ya da bilinçsiz desteklemek, şu anda Türkiye solunun belirleyici karakteristik özelliği olarak ortaya çıkıyor.

Vatan Partisi kerhen veya siyaseten bir milliyetçi çizgi belirlemiş görünüyor ama  özündeki ideolojisiyle ondan sağlam bir Türk duruşu beklemek, Talat Paşa Komitesine rağmen çok da mümkün değil. Çünkü geçmişindeki açık PKKlı/Kürtçü militan çizgisi, bütün silme çabalarına rağmen basılı kâğıtların üstünde kara bir leke gibi duruyor.

Komünist örgütlerin zaten HBDH gibi PKK yandaşlığıyla fırsat buldukları anda silaha sarıldıkları, herhangi bir iç savaşta Türk askerini vuracakları açık bir gerçek.

Geriye kala kala CHP tabanı kalıyor ki onların aklında da Türkle ilgili en ufak bir duyarlılık yok. Bu insafsız bir genelleme mi? Hayır değil. Çünkü at sahibine göre kişner. Bir partinin tabanında genel eğilim neyse yönetime de bunu yansıtır.

Peki bütün bunların ötesinde solun Türkiye’nin etnik ve mezhepsel bölünmesine dair geliştirdiği çözümler neler?
 
Solu temsil eden en büyük parti CHP “HDP Meclise girmeli” diyerek Kürt etnik kompleksine yaranmaya çalışırken diğer yandan “ parti de bir de dinci olursa AKP’den oy alırız” mantığıyla   Atatürk düşmanı bir dinciyi yönetimine alıyor. Yani CHP’nin solun temsilcisi olarak bütünleşmekten anladığı tek şey Türk düşmanlarına yaranmak.

En milliyetçi tonlu Vatan Partisi’ne  rağmen solun, genel olarak Türk adını ve  Türk ulusal egemenliğini birer mutlak ve kutsal değer olarak benimsemesi şu an için mümkün görünmüyor.

Çünkü sol kendisini “ulusal” olarak tanımlamayı tercih etmiyor dahası Türk’e dair her değeri “faşizm korkusu “ ve oy kaybı endişesiyle PKKllar ve şeriatçılarla aynı tezleri kullanarak reddetmeyi uygun buluyor.

Bugün solun derdi, Anadolu’da Türk varlığının bekası falan değil. Solun derdi, zaten yok edilmiş Türk ulusal varlığını dinciler ve Kürtçülerle beraber nasıl paylaşacağını düşünmek.

Bu sözlerimiz pek çok vatansever solcuya çok ağır gelebilir ama en nihayetinde verdikleri oylarla başa getirdikleri temsilcilerinin yaptıkları bunlardan ibaret.

Sol, diyalektik materyalizm safsatasıyla düşünme meleksini çöpe atarak yargılama sorumluluğundan da kurtulduğu hayaline kapılıyor.
 
Ayrıca  Marksizmin terminolojisinden dini bir haz ve ümit alarak Türkiye gerçeklerine gözünü yumabilmenin huzurunu tadıyor.Hal böyle olunca Türk vatanında Türk olmadan sosyal adalet sağlayacağı avuntusuyla milyonlarca seçmeni uyutup oylarını sömürüyor ve Türk Ulusu’nun  enerjisini de ziyan ediyor.
Sol, sosyalizmin öğrenilmiş çaresizliğinin beslediği derin bir kindarlıkla hepimizin hayatlarını çalmaya devam ediyor. Olmuş himmete muhtaç bir dede, nerede bize himmet ede.








4 Haziran 2016 Cumartesi

Kürtlerin Cehennem Özleminin Adı: “Kürdistan”


Hayallerine sınır tanımayan bebek katillerinin haritası

Türkiye’de dinci çılgınlık ve cehaletin, her şeyi yerle bir etmesine  izin verilir de bir Kürdistan kurulacak olur ise neler olur?

Amaç basittir. Ortadoğu’da Suudi krallığı kadar pahalıya patlamayan bir petrol sömürgesi kurulmak istenmektedir. Kürtlere koklatılan bağımsızlık ve özürlük masallarının hiçbir önemi ve anlamı yoktur.

Hiç kimse Kuzey Irak’taki Kürt yığışmasının  neye benzediğini tartışmıyor. Oysa  Amerikan güdümündeki bu sömürgecikte bile içten içe bir kaynama var.

Öncelikle şu bilinmeli. Irak Kürtleri Barzan aşiretinden ibaret değil. Çok yakın zamana kadar Talabani’nin devlet başkanı olmak tavizi  verilmeseydi, Irak Kürtlerinin iki büyük aşireti arasında korkunç bir kıyım büyüyebilirdi. Buna karşılık Barzan aşireti tarafından baskılanan, devlet yönetiminde asla söz sahbi olamayacak Kürt  aşiretlerinin ne fırsatlar kolladığını da bilemiyoruz.

Ortadoğu Kürtleştiriliyor. Kürdistan pahasına bölgede Türk, Arap ve Fars kimliklerinin sınırlanmasına veya silinmesine çalışılıyor.

Peki ama Kürtler uysal ve kanaatkâr petrol bekçileri olacaklar mı?

Şahsen hiç sanmıyorum. Bu, sömürgeciliğe isyan edecekleri anlamına gelmiyor elbette. Kürtlerin, menfaat  güdülü toplumsal yaşayışlarında, kendilerine menfaat sağlayan herhangi bir güçlü devlete taabi olmak dışında bir düzen telâkkileri yok. Türk topraklarından geçerlerken bağımsızlık aşığı Kürtlerin, “Serok Obama !” diye bağırmaları bunun en belirgin deliliydi.

Kürdistan sanılan coğrafyada, Kürtlerin yerel ulusal kültürlerle etkileşimleri ve toplumsal yerleri, çok farklı. Irak’ta ancak amelelik yapmalarına izin verilmiş, Suriye’de pasaport dahi alamamış Kürtler,  Türk devletinde, toplumsal hayatın içinde kabullenilmişlerdir. Dolayısıyla muhtemel bir Kürdistan durumunda, daha en başta toplumsal düzenin belirlenmesi konusunda  “Kürdistan’ın  hangi parçasının” belirleyici olacağı sorunu ortaya çıkacaktır. Kuvvetle muhtemeldir ki Kürtler nüfus yoğunluklarına göre kendi bölgelerinde egemenlik iddiasında bulunacaklardır. Çünkü kürt toplumsal yapısı herhangi bir “Büyük Kürdistan’a”  liderlik edecek kapasitede herhangi bir  insana sahip değildir. Bu aşamada Apo denen bebek katilinden  medet umanlar için  onun kafasındaki Stalinist ve seküler  sosyalist Kürdistan’da yaşamaya kaç aşiretin rıza göstereceği meçhuldür.

Şu unutulmamalıdır ki , doğu ve güneydoğunun Türkiye’de ayrılması halinde bu güne kadar bölgeye para akışını sağlayan bütün devlet  teşebbüsleri bir anda yok olacaktır. Muhtemelen Kürdistan coşkusu içindeki ahali ilk gülerde üstünde Türk Bayrağı gördükleri her yeri tahrip edecektir.

Bölgede asfalt dahi dökülemeyecek ve aşiretler kendi aralarında bu güne kadar gizledikleri bütün  kan davalarını ve nefreti ortaya dökeceklerdir. Şu bilinmelidir ki Kürdistan hayali hiçbir Kürt aşireti için bağlayıcı bir “ideal” falan değildir. Bunun en basit göstergesi “Kürt belediyesi” sayılan belediyelerle menfaat çatışması yaşayan aşiretlerdir.

Bir de bu denkleme Suud ailesine debdebeli bir hayat sürme imkânı sağlayan petrol üzerinde söz sahibi olmak konusunu getirdiğinizde, ortada ne demokrasi ne tahammül ne de vatanseverlik kalacaktır. Suudi bayağılığının dünyada yaşayabilmesi, bir avuç aile ferdinin bu serveti sımsıkı tutmasından ve batı bankerlerinin bu görgüsüz mudilerine dağladığı itibardandır.

Herhangi bir Kürt devletinin, Suud refahına ulaşması da mümkün olamayacaktır.

Kürt toplumsal yapısı, ulusal bir devletin tesis edeceği medeni kurumları kurabilmekten çok uzak. Ulus olmayı, birbirlerini kendiliğinden ve doğal olarak  tanımaktan ibaret sanan ulusaltı  toplumların, sözde bir bürokrasi kurabilmeleri elbette mümkün. Sorun, Kürt bireyinde “büyük bir devlet olmanın” tarihi bilincinin olmaması dahası bu bilincin artık yaratılamayacak olması. Kürtler birbirlerini görünüşlerinden tanıyan sürüler veya kabileler gibi elleri silahlı adamların koruduğu bir takım arazileri ele geçirebilirler ama bunun ötesine geçmeleri mümkün değil.

Bunun böyle olmasının kime ne zararı olacağı sorulabilir ama Kürtler şunu bilmelidirler ki vatan  aşkına dağlarda bebeklerinin  ardından aşı için koşan Türk sağlık görevlilerinin idealizmini kedni sağlık görevlilerinde bulamayacaklar. Muhtemelen doktorun veya hemşirenin hangi aşiretten olduğu hatta hangi ülkeden olduğu ( Suriye, Irak vs..)  konuları gündeme gelecek ve sağlık hizmetlerinde ciddi aksamalar yaşanacaktır. Keza meselâ herhangi bir Kürt devletinde Kırmaçç’anın mı Soranca’nın mı resmi dil olması gerektiği de bir kavga sebebi olacaktır, çünkü bu  doğrudan bir egemenlik sorunudur.


Türk devletinde, Kürtler karşılarında “kurumları” ve kuralları bulmakta. Oysa herhangi bir Kürt devletinde, hiç kimse  kurum ve kural tanımayacak. Kürt toplumsal yapısı, toplumsal hayatı derinden etkileyecek bürokratik ve geleneksel  ve ayrıntılı kurumlar oluşturamayacak kadar zayıf. Kürdistan, bağımsızlığın anlamını bilmeyen, onunla ne yapacağını bilmeyen, ulus  olayı artık idrak etmesi de mümkün olmayan bir topluluk için ancak sömürgecilerin güttüğü bir dehşet dengesinden başka bir siyaset üretemeyecektir ki Kürtler için bunun “cehennemden” başka bir anlamı olamaz.

17 Mayıs 2015 Pazar

Mahremdeki "Yabancılar"


Kitabı henüz bitirmedim , bitirince tam bir değerlendirme yazısını “Kültür Beğendi” adlı blogumda yayınlayacağım.

Kitap  bana göre bir önceki çalışmadan daha derin ve ayrıntılı.
Burada bir ön değerlendirme bağlamında şunu vurgulamak isterim:
Türkiye’de faaliyet gösteren ajanlar aslında çok zor ve gizli bir iş yapmıyorlar. Zira iki kadeh viski, güzel yemekler,konfor ve özellikle Amerikan övgüsü bu işin yerli işbirlikçilerce gayet güzel yerine getirildiğini gösteriyor.

Kitabı okuyorum, hani wikileaks’in dahiyane  araştırmacılığı bir yana bir de bakıyorum, sızan kriptoların tamamında gazeteci, yazar vs namlı bir takım adamlar, zaten  yabancı misyon şeflerine kendileri ülkeyi anlatıp durmuşlar.

Bunun önemi ne?
Şöyle düşünelim: Herhangi bir Amerikan gazetecisinin herhangi bir yabancı misyon şefine gidip de Amerikan politikasının iç yüzü hakkında  rapor vermesi düşünülebilir mi? Soğuk Savaş döneminde komünist Amerikan vatandaşları bunu yapmış olabilirler ama burada bir fark var.
Amerikan toplumu büyük bir toplum olduğunu, büyük bir devletin sahibi ve  vatandaşı olduğunu bilir. Bu büyüklük bilinci  Amerikan Ulusunu kurban psikolojisine girmekten korur. Hiçbir Amerikan vatandaşı dünyada bir başka ülkenin oyuncağı veya etki ajanı olmayı hayal bile edemez.
Ama ABD bize çok kültürlülükten, azınlıklara saygıdan vs bahseder ve dünyanın geri kalanını kafasına göre kesip biçmeye çalışır.  Bunun böyle olması çoğumuza  “adaletsiz” gelir. İsteriz ki ABD dünyanın geri kalanına da kendi ülkesindeki gibi adil davransın!


İşte bu “adil muamele” beklentisi, sömürgeleşmenin aklîleştirilmesidir/rasyonelleştirilmesidir. ABD’den herhangi bir hakemlik, düzelticilik beklemek aslen ABD’yi egemen olarak bilmek demektir. Dünyada hiçbir egemen ulusal devlet bu tip bir beklentiyi hoş görmez! Hiçbir İngiliz kendi politikaları üstünde bir Amerikan vesayetini tartışmaz, hayal etmez. Hiçbir Fransız ticaret veya siyasette Amerikan yönetiminin ne diyeceğini merak etmez. Savaşta ABD tarafından yapılandırılmasına rağmen Almanya, kimi nasıl yargılayacağına veya ülkesinde nasıl bir toplumsal düzen kuracağına dair asla ABD onayına vs başvurmaz.

ABD misyonlarından çıkmayan , ABD diplomatlarına, ülkeleri hakkında “gönüllü bilgi” veren mürekkep esnafı, ciddi bir aşağılık kompleksinin ve toplumsal geriliğin çocukları. Onlar ( Eski başbakanımız gibi aşağılayıcı biçimde “bunlar” demekten sakınıyorum)   cumhuriyetin getirdiği ulusal çağdaşlaşma  mantığının ailelerine, mahallelerine nüfuz edemediği kenar mahalleli insanlar  veya aşiret mensupları. Türkiye’nin başına belâ olan iki toplumsal tabakanın siyaset destekli sermayelerle palazlandırılmış   meyveleri…

Dinci  fitne ve ihanet kenar mahallenin ki bu mahalleler gene de etnik gerilimlere göre şekillenir genelde, bir ürünüyken etnik terör de kendi içine kapanmış Kürt  aşiret yapısının içinden çıkıyor. Dikkat edilirse dinci ve Kürtçü sermaye, cumhuriyet  ve Türk düşmanı, ikircikli dinci siyasetin iktidarıyla alabildiğine semiriyor.

Ve gene dikkat edilirse ABD misyonlarına ülkelerini her gün marifetmiş gibi gammazlayan, ihbar eden  mürekkep esnafı da   ya dinci kenar mahalleye ya  da etnik ırkçı Kürt kabileciğine mensup insanlar. Bu insanların arasında, uluslaşmanın erdemini anlamış tek bir aile üyesi yok! Elbette hepsi böyle değil. Bazıları  ciddi  okullarda okumuş satılmış beyinler ama onlar istisna. ŞLöyle bir okuduğunuzda  gözünüze çarpan insan profili, genel olarak sermaye eliyle irileştirilmiş yarı okumuş medya kuklaları… Onlar yabancılaşmış, kanserleşmiş insansı uzantılar...

Söylenecek çok şey var şimdilik bu kadar diyelim.



21 Mart 2015 Cumartesi

Stalin’in Aklıyla Türk Olunabilir Mi?


Ulusalcı sol için söylediğimiz Stalinist nitelemesi belki bazılarına  sert ve insafsız gelecektir.

Çünkü ulusalcı sol içinde, meselâ Banu Avar gibi Türk olmaktan gocunmayan veya bundan tereddüt etmeyen birkaç kişi de var.

Ama bu bilinçli insanlar ne yazık ki Türk solunun içinde pek az. “Türk Solu” adlı  süreli yayının niteliği ise pek tartışmalı. Onun kışkırtma amaçlı çıktığına dair yaygın bir “söylenti” var. (Gerçi MHP’nin dahi İslâmcılık afyonuyla kerhen “Türk” dediği bir devirde “Türk Solu”  bayağı ilginç şeyler söylemiyor da değil…)

Ulusalcılığın Stalinizmi, onun totalitarizm özentisinden gelmiyor. Aksine ulusalcıların ifade hürriyetine bakışları basbayağı liberal.  Zaten Türkiye’de ideolojik siyasetin en temel sorunlarından biri, savunulan görüşlerin köken analizi yapılmaksızın  etiketler altında eklektik  bir biçimde sunulması.

Ulusalcığın Stalinizmi, onun ulusa bakışından  anlaşılıyor. Oysa Stalin’in bir tür amentü haline gelmiş Ulusal Sorun argümanıyla ne dünyada silinmez izler bırakmış şerefli Türk Ulusu’nun uluslaşma macerası anlaşılabiliyor ne de değişmeden bu güne ulaşmış ve üstüne üstlük PKK ile   katliamcı ve sınır tanımaz bir şiddet şirketine dönüşmüş Kürt etnik bilinci…

Meselâ totaliter sosyalizme bel bağlayan  bazı ulusalcılar ki bunların başında Perinçekçiler geliyor, bir yandan bireylerin ifade hürriyetini kıyasıya savunup bireysel gelişmenin özgürlükle ilişkisini durmadan tekrarlıyor ama bunun Marxla olamayacağını veya bu amaca ulaşmak arzusunun liberal bir arzu olduğunu bir türlü fark edemiyor.

Türk Solu’nun Türk gerçeğiyle  barışabilmesi ancak Türk adının tarihi şerefine kesin ve tartışmasız bir saygı duyması ile mümkün. Stalin’in kastî/teleolojik “Ulusal Sorun” safsatasıyla  ne toplumsal barış sağlanabilir ne de  Türk ulusal egemenliği sürdürülebilir.

Umalım ki sol neyi niçin ve kimin için arzuladığını artık “kendi aklıyla” düşünmeye başlasın.





5 Aralık 2014 Cuma

Safsatayı Safsatayla Çözmek Ya Da Kürt Sorunu


“Kürt sorunu” denen yapay sorunda  iki şey, sürekli birlikte telâffuz ediliyor ve bir “çözümmüş” gibi sunuluyor.

“Azınlık” ve “federasyon” terimleri,  Kürt etnik ırkçılığının sığındığı iki terim olarak bizi epey meşgul etti, meşgul etmeye de devam ediyor.

Bu iki terimden “azınlık”, daha ziyade  etnikçiliği sömüren batılı devletlerin, soruna bakışına temel teşkil ediyor. Oryantalistler,  tasarımlamak istedikleri ülkelerin  toplumlarını demografik olarak tanımlayıp  sayıca az  olan herkesi “azınlık” olarak nitelemeyi,  politikaları için en kolay yol olarak görüyorlar.

Bu bakış geçersiz. Çünkü bir toplum içindeki her “topluluk” azınlık sayılamaz. Bu ne demek?

Bu  nüfus azlıklarının toplumla ilişkisine bakmak demek.  Bir azlık grubu çoğunlukla “uzlaşmaz derecede” farklılık taşıyorsa ona kültürel olarak bir  “azınlık” diyebiliriz. Ama iş burada bitmez. Azınlık, “ Bir başka egemen ulusun millî bakiyesi” olarak yaşayan ve hakları uluslararası anlaşmalarla tanınmış azlık grubudur.

Azınlıkların kültürel varlığı egemen ulusun koruması altındadır.  Bu da toplumun genelinden kültürel  farklılığın sergilenmesi anlamına gelir.

Buna göre Kürt topluluğu Türk toplumunun neresindedir? Kürt toplumuna bir “azınlık” demek mümkün müdür?

Kürt topluluğu kültürel olarak Türk toplumundan “uzlaşmaz derecede farklı” mıdır?

Son iki sorunun cevabı “Hayır”dır. Kürtler, Türk toplumu içinde azınlık değildir. Çünkü en başta “din”  müştereği, Kürt topluluğunun Lozan’a göre  ve toplumsal kabuller açısından “azınlık” sayılmasına manidir.  İkinci olarak  Kürt ve Türk toplumsal yapıları arasında uzlaşmaz farklılıklar olmadığını, bu iki yapının sürekli dönüşümünden anlayabiliriz. Türkiye’de bahsedilen abartılmış Kürt nüfusunun büyük bölümü “Kürtleşmiş” Türklerden oluşmaktadır ki “Kürtleşmek” demek “dönüşebilmek imkânını” içinde barındırmak demektir. Bunun yanında Türkçe’nin Kürtler arasında yaygın kullanımı Kürt topluluğunun “azınlık” sayılabilecek kadar ayrışmasını engellenmiştir. O halde Kürtleri nasıl tanımlamamız gerekir?
Kürtler, Suriye, Irak ve İran’da Arap ve Fars uluslarından kesin çizgilerle ayrılmış olan, o ülkelerin “azlık” gruplarıdır.

Oysa Türkiye’de Kürtler , “Türk uluslaşmasının, geç dönemlerinin toplumsal unsurlarıdır”. Bu tanımın dayanağı, Kürtlerin, Türk toplumunda, diğer Ortadoğu toplumlarında benimsenmedikleri kadar benimsenmeleri ve “ toplumsal bütünün ayrılmaz bir parçası” olarak kabul edilmesidir.

Bu durum, Kürtlerin, herhangi bir ayırıcı alâmet  taşımadan ulusal egemenliğin doğrudan sahibi sayılmaları yani “Türk sayılmaları” anlamına gelir. Kürtler için bu durum  yalnızca Türk Ulusu’na  has bir kabullenmedir. Bu kabullenme, Türk uluslaşmasının kendine has psikolojisinin teşkil eder.(Bugün Kürtçüler bu psikolojinin insaniliğini zedelemeye çalışarak ciddi ve gerçek bir nefret suçu işlemektedir).

Sorunun federasyon  yönü de  ancak kendine özgü çözümlerine bakılarak anlaşılabilir.

Federasyon oluşumunda, toplumsal farklılaşmadan ziyade   siyasi ilişkilerin tarihi rol oynuyor gibi görünmektedir.

Avrupa’da federasyonlar büyük ölçüde tarihi derebeylik egemenlik bölgelerine göre  oluşmuştur. Derebeyliklerin, erken dönemde uluslaşmanın siyasi oluşumunda eritildiği yerlerde federasyonun  siyasi dayanağı kalmamıştır.

SSCB’de de da tarihsel egemenlik bölgelerine göre bir federasyon oluşturulmuştu. Bugün Rusya Federasyonu’nda Ruslaştırılamayan, tarihi olarak da yaşadıkları bölgelerde egemen olmuş Türk topluluklarıyla siyasal ilişki federasyon temelinde kurulmuştur.

Türkiye’de veya Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde tarihin herhangi bir döneminde tüm Kürtleri bir arada yaşatmış  bir Kürt egemenliğinden bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla  tanımlanabilir bir Kürt bölgesi sınırı çizmek de mümkün değildir.

Türkiye’de Kürtlerin tarihi olarak egemen oldukları bir bölge olmadığı gibi onların, toplumun geri kalanından ayrı yaşadığı bir bölge de yoktur. Onlar ne ulusal egemenlikten dışlanarak bir bölgede yaşamaya zorlanmıştır ne de seyahat özgürlüğünü denetleyebilecekleri bir egemenlik bölgesine sahip olmuşlardır.

Toplumdan dışlanmadıkları, Türk uluslaşmasına dahil edildikleri için ayrıca  bedeli kanla ödenmiş bir egemenlik bölgesine de sahip olmadıklarından dolayı Kürtler için meşru bir federasyon talebi söz konusu olamaz.

Dolayısıyla “Kürt sorunu” denen yapay sorun gerek toplumsal gerekse siyasal açıdan safsata ve safsatalarla çözülmeye çalışılıyor.



4 Kasım 2014 Salı

Subliminal Kürt Delikanlılarının Harman Olduğu Ekran!


Tweitter’da epeyce bir yazdım ama dayanılacak gibi değil…
Dizilere bakıyorum, en sevilenleri, eli tabancalı feodalite artıklarının cinsel fantezileri ve çocukça şiddet özentileri üzerine kurulu vıcık vıcık ajitasyon metinleri… “Höt!” dediğin yerde silâhına sarılan, facia Türkçeli bir sürü Kürt “babayiğidi” âleme, ahlâk ve cesaret dersi veriyor, iyi mi?

Bu da bize “mertlik” diye pazarlanıyor!

Komşusunun  ineği yüzünden kan davası başlatan kültür, 20. YY’ın efsanevi icadında, baş köşeye çörekleniyor aga!

Edward Murrows’un hayatıyla ilgili “İyi Geceler, İyi Şanslar” adlı filmde Murows, televizyonun salt bir eğlencelik olmaması gerektiğine dair tarihi bir konuşma yapıyordu.

Şüphesiz eğlenmek çalışıp didinen yorgun insanın en büyük hakkı.

İyi de aklı fikri abisinin dul karısına sarkıp “emanet” diyerek yatağa atmak olan,  altındaki en lüks arabalara rağmen hayattan sürekli şikâyetçi olan, elinin erdiği her yeri yakıp yıkmak için mazeret arayıp duran, şiddet ve şehvet düşkünü kompleksli  Kürt kabadayılarının tiplemeleriyle eğlenmek nasıl oluyor? Bir eli çükünde diğeri tetikte bekleyen mağara adamı kıvamındaki tiplerin sürekli, tükürür gibi Türkçe konuşmalarından nasıl bir eğlence devşirilebilir?

Ne iş yaptıklarını anlayamadığımız, bazısı  bütün öküzlüğü ile karmaşık holdingler yönetebilen, bir kısmın kaçakçılığı bile mertçe “hazmettirilen” tipler bunlar.

Televizyonda seyrettiğimiz tiplerin gerçekleri, zaten sokakları savaş alanına çevirmiyor mu? Serap’ı yakan uşaklar o tiplerin özenti  bebeleri değil mi? O halde burada eğlence falan yok. Burada açık  ve fevkalâde berbat bir tüccarlık var. O da kafamızda ucuz yollu bir Kürt hayranlığı ve daha kötüsü korkusu yaratmak çabası.


“Sen de iyice ırkçı oldun!” denebilir de bu adamların Kürtlükleri gözümüze her isimleriyle sokuluyor! Karılarının, bacılarının adları hep Kürtçe!  Yani artık Kürtlerin şiddet düşkünü insanlar oldukları imajı, eğlence sektörünün en  popüler ürünleriyle zaten hepimize kabul ettiriliyor. Eğlence sektörü Kürt dalkavukluğuyla kendince süreç vs oluşturmaya çalışıyor olabilir ama bilinçaltına yolladığı  mesajlar hiç de o kadar sevimli değil.

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Atatürk Aromalı Kürtçülüğün Lezzet Markası: CHP


Çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşım bana  “Doğu  ve Güneydoğu’da CHP li olarak PKK’ya terörist demenin, partiye oy kaybettireceğini” söyledi.

Bu söz, açılım denen “Apolojik İhanet tasarısına” barış diyen, PKKnın ideolojik kardeşi gibi davranan CHP için normaldi aslında. O bakımdan çok da anormal gelmiyor bana. En nihayetinde Kürt solunu koynunda besleyen bir partiden bashediyoruz.

Ama  üzücü olan yan hâlâ CHP’nin kendisini Atatürk’ün partisi olarak satmaya devam etmesidir.

Kubilay için Menemen’i yakmayı göze alan, Dersim’de Kürt eşkıyasının ağa babalarının devletçilik özentisine son veren Atatürk’ün milliyetçi kararlılığıyla CHP’nin Kürtçü sempatizanlığı aynı partide nasıl barınabiliyor, doğrusu merak ediyorum.

Bir şey daha var ki o beni daha derinden üzüyor. O da CHP gibi sözde ilkeli bir ideoloji partisinin temel endişesinin “oy” olması. Bir siyasi partinin başka ne gbi bir endişesi olabilir ki değil mi?

Siyaseti “Ne pahasına olursa olsun oy toplamak”  haline getiren merkez sağ belasının mirasını ağzı sulanarak kabul eden bu “devrimciler” partisinin hali berbat. Ben onun haline de acımıyorum. Neticede partiler geçici şeylerdir.

Ama bir yandan Atatürk’ün partisi olmak iddiasıyla sürekli seçmeni teşvik edip sonra da Atatürk’ün yüzlerine tükürmeyeceği ırkçı Kürt eşkıyalarına ve onların yardakçılarına yaranmak için kırk takla atan, bununla da yetinmeyip Hz. (!) Apo’nun hazırlayıp sunduğu programdan “Halkların kardeşliğinin”  çıkacağını sanan CHP’in   tavrına “ihanet” dememek için “salaklık” demek istiyorum.

Elbette bir parti oy almaya çalışacaktır ama hangi şartlarda? Yani ülkesi, egemenliği, ulusu tehlike altındaki bir partinin, her şey yolundaymış gibi oy hesabı yapması normal midir? PKK köylerde açık oy attırırken bunlar hiç olmuyormuş gibi Diyarbakır’da kahve toplantılarıyla CHP’ye oy toplayabileceğini sanan insanlar var.


Dahası PKKnın silahla ortadan kaldırılmasını, “ülkeyi kana bulamak” olarak görüyorlar. Bilmem ki CHPliler Kurtuluş Savaşı’ndan ne anlıyorlar? PKK savaş açacağını açıkça söylerken CHP bundan ne anlıyor? Asıl soru bu!

24 Ağustos 2014 Pazar

Ben Ne Diyorum Sen Ne Anlıyorsun?


Toplumdaki ayrışmanın sebebi algılama biçimlerinin ayrışması aslında.

Jefferson “Bu Anayasa ile bir ulus yaratıyoruz.” Demiş ABD Anayasası ‘nı hazırlarken.

O ulus nasıl yaratılmış?

Daha Anayasası hazırlanırken Amerikan ulusu kendiliğinden oluşuyordu.  O ulusun dili neydi? İngilizce. O ulusun toplumsal düzeninin  ahlâkî temeli neydi? Anglosakson /Protestan ahlâkı. O ulusun toplumsal düzenindeki özgürlük anlayışı neydi? John Locke’un toplumsal ve dini hoşgörü anlayışı ile biçimlenen  bir özgürlük anlayışı.

Aslında hiç yoktan bir ulus yaratılmıyordu. Sadece İngiliz örfünden  öğrenilen ilkeler, ABD sınırları içinde kalan bütün etnik gruplara ayrımsız uygulanıyordu, o kadar.


Öyle ki bir göçmenler ülkesi olan ABD  hiçbir  göçmen grubuna, ABD kanunlarından ayrı bir egemenlik alanı kurmak, kendi dilini resmen kullanabilmek “hakkını” vermiyor, ancak ve yalnız İngilizce konuşan ve bir Anglosakson Protestan gibi yaşayarak geçmişle ilgili bütün bağlılıkları kopartmış insanları kendinden sayıyordu.

Şurası özellikle önemlidir ki ABD’de etnik azınlıkların hak mücadeleleri asla siyasal Kürtçülüğün silâhlı egemenlik iddiası ve terörü gibi olmamıştır.

ABD’de “azınlık” grupları daima haklarını, beyaz, Anglosakson ve Protestan insanın  medeniyetinden çıkmış Anayasa içinde kalarak ve bu Anayasaya sığınarak aramışlardır. Bu hak arayışında, üstün ve uygar bir ulusun üyesi olmak iddiası, mücadelenin meşruiyet şartı olarak ortaya konmuştur.  ABD egemenlik alanında beyaz renge başka  herhangi bir rengin ortak olmasına asla izin vermemiştir,  vermemektedir.

ABD Başkanı kinci ismindeki “Hüseyin’i” “H.”  kısaltamasıyla telaffuz etmiştir.

Bu yanlış mıdır?

Asla! Çünkü canınız pahasına koruduğunuz bir devlet  kurduğunuzda toplumsal düzenin temelindeki rızanın toplumsal hayattaki uyuşmayla temellendirilmesi şarttır.

Yani “çok renkli” bir toplumun içinde renklerin ayrı ayrı egemenlik sahaları oluşturmalarına izin verirseniz, o “renklerin”  hak aramakta, düşmanla çarpışmakta, barışı anlamakta kullanacakları bir müşterekleri kalmaz.

Renklerin ancak  anlamlı ve bütünlük içeren bir büyük resmin “anlamlı” parçaları olduğunu herkes kabul ederse o ülkede  dost ve düşman algısı tekleşir ve işte o zaman ancak “ulusa adına karar veren bir yargı” teşekkül edebilir.

Bugün Türkiye’deki “çok renklilik” algısı, her rengin kendi başına bir resim oluşturmak iddiasına resmi özgürlük tanınmasına dayanıyor.

Yani meselâ Kürtlerin, sırf Türk olmaktan nefret ettikleri, kendilerini dünyadan ayırmaksızın huzur bulamayacaklarını söyleyen birileri var diye, onların meşru egemenlik alanımızdan kendilerini ırka dayalı bir şekilde ayırabilmelerine özgürlük tanımak gibi…
 
Veya  sırf kendilerini Müslüman görüp de  diğer herkesi kınayan ve herkesi de kendi bildikleri  dini cemaat ve tarikat yapısına boyun eğdirmek iddiasını özgürce savunmak isteyen şeriatçıları “renk” olarak kabul etmek gibi…

Türkiye’nin yanlışı, gerek etnik gerekse dini cemaatleşmeye, egemenliği bölmek özgürlüğü verecek kadar çarpıtılmış bir demokrasi anlayışının iktidarına izin vermesidir.

Her cemaat veya etnik topluluk elbette mensuplarının tanınmasında belli ortak özelliklere sahiptir. Sorun bu özelliklerin, ülkeyi kuran en büyük ulus anlayışına ve kültürüne rakip ve denk sayılıp sayılmamasıdır.

Dünyada hiçbir uygar ulusal ülkede azınlık gruplarının böyle bir denkliği tanınmaz. Çünkü cemaat yapılarının içinde hukuk devletinin uluslaşma dinamiği ve hukuk birliği ideali ortaya çıkmaz. Bu olmadığı takdirde de ülke egemenlik iddialarından kaynaklanan bir savaş veya iç savaşla karşı karşıya demektir.


6 Mayıs 2014 Salı

Türk Kürt Beraberliği Nasıl Mümkündür?


Acaba? İyi düşündünüz mü?
Doğunun mevcut şartlarında artık Kürt kökenli yurttaşlarımızın kafasında Türk devleti bölgede sadece işgalci konumunda olan bir devlettir. Devletin “gönül almak” için dağıtığı her türlü sadaka veya rüşvet bu insanlar arasında “Dünya Bankasınca” verilmiş bir lütuf olarak görülmekte. Adını yazamayan köylüler dahi, aşıların, çeşitli sosyal yardımların Dünya Bankası tarafından gönderildiği, dolayısıyla hiç kimsenin Türkiye Cumhuriyeti’ne herhangi bir borcunun olmadığını düşünmektedir. Elbette böyle olmadığını bilen yurttaşlarımız da var. Ne yazık ki dinci iktidarın Türk devletinin sürekli aşağılayıp onu kendi kötü amaçları için sömürmesi yüzünden, bölgede Türk egemenliği zayıflamıştır.

Adına “Barış süreci” denen safsatada inşalara “iki uluslu bir devlet” yaratılabileceği ümidi aşılanıyor.

Bazıları, bu hülyanın sosyolojik anlamsızlığını idrak etmeye yanaşmıyor. Çünkü Kürt unsurun bir ulus olmadığı, bundan sonra da olamayacağı gerçeğini kimse görmek istemiyor. Gene bazıları kendini devlet sanan Kürt özer bölgesi yığışmasının, aslında Barzani çetesi olduğunu kabul etmek istemiyor.

Bunu sebebi şu: Eğer Kürtler Türkler gibi medeniyet yaratmış, devlet düzeni kurmuş bir ulus olsalardı; Anadolu’da egemenlik için aramızda ciddi çatışma yaşanırdı. Kürt toplumsal yapısı egemenlik yarışına girişip hukuk birliği oluşturacak devlet kurmak yetkinliğine erişememiştir. Dolayısıyla Türk Kürt ilişkilerinde “iki eşit ulusun diplomasiye dayalı ilişkisi” falan söz konusu olmamıştır.

Egemenliğin kılıçla ve sık sık el değiştirdiği dönemlerde, ne düzenli bir Kürt ordusundan ne de bürokrasisinden bahsetmek mümkündür ki bu durum hâlâ sürmektedir. Kürt toplumsal yapısının sürmekte olan aşiret egemen, kan bağını kutsayan yapısıyla, rızaya dayanan bir hukuk birliğinin kurulması mümkün değildir.

Dolayısıyla Kürt etnik ırkçılarının savundukları gibi Kürtler, adına “devlet” dedikleri bir kabile çetesi meydana getirdiklerinde; ellerine ne bir egemenlik tarihi ne de hukuk devleti geçecektir. Ellerine geçecek şey,  sadece en fazla çocuğa sahip silâhlı aşiretin, mera-otlak egemenliği olacaktır.

Bu nokta şu açıdan hayati önemi haizdir:

Hâlâ Türk Milleti’nin vatan aşkı ve milletleşme şuurundan dolayı sürdürülen toplumsal ilişkiler, “iki ayrı ulusun” var olduğu kabulü resmileştiği takdirde en iyi ihtimalle toplumsal ayrışmaya en kötü ihtimalle de iç savaşa dönüşecektir.

Bunun da sebebi şudur:

Bir vatanda iki ayrı ulustan bahsedildiğinde bu ayrılmak isteğinin toplumsal beyanı demektir. Bu “ kendi evimde seni istemiyorum!” demenin siyasi şeklidir. Nitekim “Kaynaklardan %20…” “İşgalci Türk Ordusu” söylemleri, karakol inşaatlarına silahla karşı çıkmak, asker kaçırmak, Türk’ün vatanında kendine sahiplik iddia etmenin göstergeleridir.

Bu söylemlerin ve davranış tarzının meşru kabul edilmesi kaçınılmaz biçimde Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru egemenliğini resmen yok saymak olacaktır ki bu bölünmeden başka bir şey değildir.

Mevcut söylem ve şartlar sürdürüldüğü takdirde  Türk uluslaşmasının içindeki bir unsur olan Kürtlerin bu özelliklerini daha fazla sürdürmeleri mümkün olmayacaktır. Ulus olmadan ulusluk ve egemenlik iddiasıyla ortaya çıkan Kürt etnik ırkçıları Türk toplumunun büyük hüsnü kabulüyle içinde barındırdığı bu yapıyı artık daha fazla kabule yanaşamayacaktır. Bu bir doku yabancılaşmasıdır ki önüne mutlaka geçilmelidir.

Peki Türkler ve Kürtler nasıl bir arada yaşayabilir?

Her şeyden önce apayrı iki unsurun birbiriyle yaşamasından bahsetmediğimizi hatırlatmalıyız. Türkler ve Kürtler, Türkler ve Fransızlar,  Türkler ve İngilizler gibi iki uzlaşmaz derece ayrı toplum değildirler. Bunun sebebi de Türk uluslaşmasının, büyük, kavrayıcı, benzeştirici büyük bir kültüre dayanmasıdır. Türk ulusu köylüsünün “dili dilme  dini dinime” anlayışı, şehirlisininse “hukuk birliğine dayalı egemenlik anlayışı” ile Kürt toplumsal yapısını, kendinden bir yapı haline getirdiğini düşünmüştür.

Dolayısıyla Türk-Kürt beraberliği Kürtlerin “ulus bilincine, tarihine”  rağmen oluşmuş değildir. Bu ilişki de doğal  bir eşitsizlik söz konusudur. O eşitsizlik de  Türk ve Kürt kültürlerinin doğal oluşumlarından ve tarihsel sürece dayalı gelişmişlik farklarından kaynaklanmaktadır. Türk kültürü, tarihi derinliği Kürt etnik adınınkiyle kıyaslanmayacak kadar fazla olan,  yaratıcı ve benzeştirici bir kültürdür. Bunu dünyanın dört bir yanına dağılmış Türk topluluklarının kültürel çeşitliliğinden anlamamız mümkündür.

Türk-Kürt ilişkisinde Türklerin tarih bilinci, farklı toplumsal yapıları kendisinden edebilmek yeteneği, devlet  ve ordu kurabilmek gücü ve yeteneği, hukuk birliği sağlamaktaki tarihi tecrübeleri belirleyici olmuştur. Bu açılardan Kürt denen toplumsal yapısının Türk kültürüne veya devlet yapısına herhangi bir katkısı yoktur. Türk Kürt ilişkisinin belirleyici ve sürdürücü mekanizması, bu yüzden, Türk uluslaşmasıdır. Nitekim Ortadoğu’nun  diğer ülkelerinde benzer bir toplumsal kabul ve uluslaşma mekanizması tesis edilemediği içindir ki Kürtler, Irak’ta, Suriye’de ve İran’da kendilerinden hazzedilmeyen ikinci sınıf bir  topluluk olarak görülmüşlerdir ve görülmektedirler. Türkiye’de bütün kışkırtmalara rağmen toplumsal düzeyde dahi böyle bir ayrım hele aşağılama hâl3a görülmüyorsa bunun sebebi Türk Ulusu’nun dünyaya ve diğer uluslara bakışındaki insancı bakışı ve uluslaşma  bilincidir.

O halde Türk-Kürt beraberliği resmi bir iki uluslu devlet kabulüyle sağlanamaz. Bu beraberlik ancak ve yalnız Kürt toplumsal yapısının Türk uluslaşması ve hukuk birliği içinde kalması ile mümkün olabilecektir. Şu unutulmamalıdır, hiçbir toplumsal ayrışma eşit bölüşüm, boşanma vs gibi gerçekleşmez. İki toplumun birbiriyle ilişkisi ne kadar sıklaşmışsa ayrışma o kadar zorlu ve sancılı olacaktır.

Türk _Kürt beraberliğinde  Türk ulusu içinde ayrılmaz bir unsur olarak görülen Kürt kardeşlerimizin ifade hürriyetlerine ilişkin kısıtlamalar varsa kaldırılarak onların, Türk  hukuk birliğine inançları güçlendirilebilir. Burada sınır, bu hakkın, bu hakkı sağlayan ve koruyan Türk ulusla egemenliğine ve hukuk birliğine karşı düşmanca kullanılamayacağının kesin şekilde kabul edilmesidir. Aksi  davranışların resmileştirilmesi toplumsal ayrışma ve en nihayetinde savaş dışında bir netice doğurmayacaktır.




12 Mart 2014 Çarşamba

Fethiye Benim Babamın Malıdır! İtirazı Olan?



BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Fehtiye’de HDP seçim bürosuna yönelik saldırıya ilişkin “Başbakan’ın Fethiye’deki o kaymakamı, o emniyet müdürünü derhal görevden alması lazım. Bu ülkenin her karış toprağı ortak vatandır. Fethiye kimsenin babasının malı değil” dedi.”*

Bunları söyleyen ortanın solunda demokrat bir politikacı falan değil.

“Kürtler hayatınızı cehenneme çevirecek!”, “İşgalci TC Kürdistan’dan defol!” diyen bir bebek katilleri yardakçıları sürüsünün “eş başkanlarından” biri…

Aslında bizim memleketimizde  binlerce sivil, asker, öğretmen şehit olmadı.

Biz bu memlekette  sırf  renk körü olduğumuzdan kırmızı  beyaz bir bayrak dalgalandırıyoruz!

Bir türlü göremiyoruz  şu PKK renklerini. Bir görebilsek pek güzel olacak da…

Kendi  ırkçılıklarını silâh zoruyla bize öğretmeye kalkıyorlar.

Eh biz milât daha dünyada bile yokken devlet kurmuş bir millet olduğumuzdan bu ırkçı hırçınlığı bir türlü anlayamıyoruz.

Şöyle bir bakıyoruz, kravat takıp saçını taramış, kelli ferli adamların, ağızlarından çıkanı kulaklarının duyup duymadığına hayret ediyoruz.

Bakıyoruz, kız alıp verirken -ki kız vermek babanın canının bir parçasını bir başka aileye emanet etmesidir-  Kürt olup olmadığına aldırmadığımız insanlar, gün gelip suratımıza bir silâh doğrultup “ Güneydoğu’da Türkmen azınlık çok rahat edecek!” deyivermiş! Kendi memleketimizde densizin biri bizi azınlık ilân etmiş, iyi mi?

Bu abiler değil miydi “Kurtlar Vadisi’nin” senaristini Diyarbakır’a gelmemesi için tehdit eden? Aynı tehditleri her gün savurmuyorlar mı?

Evvelâ şunu ırkçı eş başkanın acilen öğrenmesi lâzım: Fethiye benim babamın malıdır! Babam onu  İstiklâl  Harbi gazisi dedelerimden miras  almıştır, bana da miras bırakıp ebediyete intikal etmiştir!

Fethiye al bayrağın altında  yuva kurmuş bütün babaların malıdır!
Fethiye ahalisi HDP denen katil artıklarının binasına Türk bayrağı dikerken “ Ya bu bayrağı kabul edip siyaset yaparsın, memlekette beraber yaşarız ya da bayraktan rahatsız olanlar kendi babalarının malı neresiyse oraya çekip gider!” demiştir.

Olayı büyütmenin anlamı yoktur. Çünkü şimdiye kadar HDP, BDP gibi  köpek yallarının artığıyla  beslenen sözde partileri, Türk Milleti gerçek partiler sanıyordu.

Artık  Türk Milleti’nin  babasının malı olan bu memlekette Kürt adıyla şiddete, tehdide, fitneye tahammülü kalmamıştır.

Fethiye, aslında PKK blöfüne bir cevaptır.

Aklı olan Kürt kardeşlerimiz artık şunu anlamalıdır:

PKK dinci Türk düşmanlığının geçici iktidarında şımarmıştır. Bu devren gelir geçer, elbet gerçekten Türk olan bir idare başa gelir, bugünlerin hesabı sorulur.

O zamana kadar Kürt  adı terörle, tehditle, ihanetle özdeşleştirilirse belki biz Diyarbakır’a ayak basamayız ama Kürtler artık kendilerine komşu olacak kimseyi bulamaz, iş bulamaz, dostluk ve sevgi bulamaz. O zaman da şehirlerde  kendi gettolarında  dışlanmış olarak yaşarlar.

Ha  Diyarbakır’a ne olur? Otobüs firmaları vs iflas eder. Çünkü Diyarbakır’dan batıya gelecek herhangi bir otobüs kalmayabilir.

Dinci şımarıklığın bürokrat kıyımından medet ummayın sevgili kekolar. Türk devleti de Türk Milleti de bürokratlar vs yokken hep vardı hep var olacak.

Fethiye benim Türk oğlu Türk  babamın malıdır! İnanmayanlara memnuniyetle ispat edebilirim!
*http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25981410.asp



13 Ocak 2014 Pazartesi

Kim Kimi İkna Etmelidir?


Etnik ırkçılıkla  ilgili en önemli problem etnik ırkçılığın bir ikna metodunun olmayışıdır.

Etnik ırkçılık asla sizi kendine özgü bir bilgi  yönetmiyle ikna etmeye çalışmaz. Çünkü içten içe aslında bir bilgiye dayanmadığını bilmektedir.

Etnik ırkçılık  kitle psikolojiisinin en ilkel halidir. Kendini ancak belli bir kitle  ile tanımlayabilen  insanın “bilgi “adına söyleyebildiği tek şeydir.

Burada “etnik” terimini “dönüştürücü ve büyük kültür sahibi olmayan, geleneklerinde ve  kültüründe çeşitlilik barındırmayan, millet altı küçük topluluklar” anlamında kullandığımızı belirtmeliyiz.

Irk etnik topluluklarda aynılığın en somut  delillendiricisi olarak görülür. Bundan dolayıdır ki millî devletlere yönelik her etnik saldırı, meşruiyet gerekçesi olarak mutlaka ırka dayanır. Nitekim Kürt etnik ırkçılığının Süleyman Nazif ve Ziya Gökalp’i “ırkı Kürt olup da Türk’e hizmet eden” hainler olarak görmeleri bundandır. Etnik bilinç, ırksal veya soya dayalı aynılık dışında, “ iradi bir benzeşme”  kavramını algılayamaz.

Bundan dolayıdır ki etnik ırkçılık “ikna” metodunu da algılayamaz.

Şüphesiz milletlerin oluşumundaki siyasi birliklerde savaş önemli bir araç olmuştur. Fakat sağlanan birliğin devamında insanlarda yaratılan emniyet ve adalet duygusu ve bu duygunun beslediği “kanaatler” olmasaydı insanlar bir arada kalmaya ikna edilemezlerdi.

Peki bugün çoğu ağa olan Kürt etnik ırkçısı feodalizm artıklarının böyle bir oluşumu anlayabilmeleri, algılayabilmeleri mümkün müdür? Elbette değildir.

Bundan dolayı onlara ne kadar akılcı,  ikna edici izahlar, deliller sunarsak sunalım, onlar kendilerinin temel “politikası” olarak uzlaşmazlığı ve şiddeti tercih etmektedirler.

Antropolojik anlamda ırk  fikrini çoktan geride bırakmış bir millete mensup olmanın kolaylığını ve gururunu bu yüzden ellerini tersiyle iterek renkleri ve kokularıyla birbirlerini tanıyan canlılar olarak yaşayıp devlet  kurabileceklerini sanmaktadırlar.  Onlar bu açıdan bir arada ancak birbirlerini yiyerek mutlak güç üstünlüğü ile yaşayan hayvan sürülerinin yaşayışını benimsemişlerdir. Aslanlar nasıl antiloplarla doğuştan gelen bir beslenme ilişkisi yaşıyorlarsa etnik ırkçılar da ancak “güçlü olan aşiretin hükmettiği bir etnik sürü yaşantısını” anlayabilmektedir.,

Onlara, bahsettikleri  toplumsal unsurlarla bir  ulusun yaratılamayacağını, şu devirden sonra etnik  bir düşünüş ve kültürle büyük ve dönüştürücü  bir kültür, koruyucu, kural koyucu ve ikna edici büyük bir sosyolojik yapı yaratılamayacağını, ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, kabile düzeyindeki bir algılayıştan kopmaya yanaşmaksızın, bir ulus olabileceklerini düşünmeye devam edeceklerdir.

Türkiye’nin  hâl-i hazırda temel sorunu, kimliklenme sıkıntısı yaşayan  kenar mahalle yığınlarının, bir şekilde elde ettikleri iktidar makamında, milletleşme anlayışını kavrayabilecek  medenî ve insanî idrakin bulunmamasıdır. Hal böyle olunca bu cahil kitle,  etnik ırkçılığın,  gerek mensubiyet gerekse düşman algısı yönünden kavranması kolay ilkelliğinin, gerçek olduğuna, kendini inandırmış vaziyettedir.

“Bu iş silâhla çözülmüyor!” cehaletinin, bu vatanın demokrasiyle elde edildiğini sanmak aptallığından başka bir şey olmadığını bu yüzden etnik ırkçılara ve d kenar mahalleli dinci seçmen kitlesine işte bu yüzden anlatamazsınız. Maalesef kenar mahalle kafalı dinci seçmen kitlesi, vatanın ve egemenliğin tartışmasız tekliğinin yalnız ve ancak savaş ile değiştirilebileceğini anlayamamakta buna karşılık etnik ırkçılığın silâha dayalı inadının geçerli ve tek makul ifade tarzı olduğunu düşünebilmektedir.

Bütün bu delillerden sonra şunu anlamaktayız: Türkiye’de hükümet acz içinde değildir, ihanet içindedir. Türkiye’de dinci iktidar, milletin vatanıyla bölünmez bütünlüğünü ve egemenliğini kabul etmek yerine etnik ırkçılığın hayvanî ilkelliğine boyun eğmekte, Türk Milletini de buna zorlamaktadır.

İşte bundan dolayıdır ki Türk Milleti’ne boyun eğdirdiği düşünülen silâhlı ihanet unsurları bir an önce son ferdine kadar yok edilmelidir. Aksi takdirde cahil dinci seçmeni Türk Milleti’nin etnik ırkçılığın hayvanî inadı, ilkelliği ve vahşeti karşında yenildiğini düşünecek ve zaten kendisine ait  odluğuna inanmadığı Türk vatanını eşkıyaya peşkeş çekmekte beis görmeyecektir.