Türkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2024 Cuma

Hangi Türkçülük?

 

Rahmetli Attila İlhan, bir televizyon programında “ Saldırgan Türkçülük-Savunmacı Türkçülük” gibi bir ayrımdan bahsediyordu.

 

Aslında  bir akademisyen arkadaşım da  kendi tez savunmasında bu konudan bahsedildiğini söylemişti. Jürideki bir hoca Atatürk’le Atsız’ın Türkçülüklerini kıyaslamış.

 

Tamam da bu ayrım gerçek mi? Yani gerçekten “saldırgan ( faşist/ırkçı) bir Türkçülük” ve “savunmacı bir Türkçülük” var mı?

 

Kısa yoldan söyleyelim ki böyle bir ayrım yok.

 

Bu ayrım, Türklük bilincini Marksist enternasyonalizmle uyuşturamayan solcuların Atatürk dışındaki Türkçüleri itibarsızlaştırmak için giriştikleri yapay bir ayrım.

 

Keza aynı işi Türk Dünyası’ndaki Türkçüleri de zamanında mensup oldukları sosyalist ittifaklar üzerinden veya laik ve ilerlemeci görüşlerinden dolayı sosyalizme yamayarak tekrarlıyorlar.

 

Öyle bir noktaya geliniyor ki Atatürk dışında tek bir “Türkçü” kalmıyor. O da “Atatürk milliyetçiliğinin” kurucusu olarak görülüyor. Milliyetçiliğin içindeki “Türk” özünü sildiğinizde, ortada enternasyonalist, hümanist, radikal barışçı ve  Sovyet ittifakından dolayı Marksist  bir üçüncü dünya sosyalist lideri olan Atatürk portresi kalıyor. Böylece Atatürk milliyetçiliği , Türkçülüğün saldırganlığından kurtulmuş, barışçı, uzlaşmacı, pasifist, zararsız bir üçüncü dünya  ülkesi laik amentüsüne dönüşüyor.

 

Peki ama böyle mi? Yani meselâ Atsız “saldırgan bir Türkçü” müdür? Türkiye’de Türkçüler ellerine kılıç alıp ata binerek komşularını istila etmek isteyen, “Türk ırkını bütün ırklardan üstün gören” nazi özentisi ırkçılar mıdır?

 

Elbette böyle değiller. Bunlar kendi siyasi emelleri için proleter devrimi hayalleri için karşıtlarını her şekilde tahkir etmeyi/alçaltmayı kendilerine hak bilen   solcuların kaba karikatürleri.

 

Atsız dahil hiçbir Türkçü, Almanların savundukları şekilde sözde bilimsel verilerle bir “üstü ırk” teorisi falan savunmamıştır. Bu Türkler gibi zaten son derece kalabalık ve yaygın bir ulus için anlamsız olurdu. Öte yandan “ırk” sözcüğünün özellikle yirminci yüz yıl başında bizde ancak “modern ulusu” karşıladığı düşünüldüğünde, (“Kahraman ırkıma bir gül…”) batı tipi ırkçılığın bizde hiç doğmadığını görürüz.

 

Biz görürüz de solcular bunu görebilir mi? Maalesef göremezler. Çünkü bilinçlerinin “üst yapısı” ideolojilerince şekillendirildiğinden dünyayı ancak “kimliksiz(vatansız) Marksistler” [ Kimse kızmasın Marx’ın kendisi “ Proleterlerin vatanı yoktur!” diyordu.] olarak algılayabilirler. Dolayısıyla ideolojilerinin dayatması yüzünden “Türk olarak düşünmeleri” neredeyse imkânsızdır. Onların “biz ve ötekiler” algısı “Proleterler ve düşmanları” şeklinde çalıştığından, Türklük onlara zaten yabancıdır.

 

Şunu da belirtmeliyiz ki bu mekanizma şimdilerde kendilerini “Müslümanlar” olarak tanımlayarak Türklüğü inançları gereği inkâr edenler içinde bire bir geçerlidir.

 

Demek ki Türkçüler ne ellerine kılıç alıp önlerine  geleni kesmek ve dünya imparatorluğu kurmak istiyor ne de “kalıtsal üstünlük” iddialarıyla önlerine geleni hakir görüyor.

 

Peki ama Türkler kendilerini üstün görmüyorlar mı? Elbette her ulus gibi kendi üstünlüklerine inanıyorlar. E ama oldu mu şimdi?

 

Dünyada “biz ve ötekiler” ayrımı var oldukça “bizi” diğerlerinden ayrı ve üstün görme güdüsü de var olacaktır. Sorun bu üstünlük duygusunun neye dayandığı ve dahası nelere yol açtığıdır.

 

Türk’ün üstünlük duygusu, Atatürk’ün defalarca dile getirdiği yüksek ahlaki erdemlere, üstün cesarete, eşsiz fedakârlıklara ve üstün öz disiplinle örgütlenebilmek yeteneğine vs.  dayanır. Türk göz rengiyle, kas yapısıyla vs üstünlük elde etmeyi umursamaz. Demek ki Türkçüler solcuların yabancılaşmış zihinleriyle ancak algılayabildikleri batılılar gibi “ırkçı” değildir.

 

İnsanlığın imparatorluklar kurdukları dönemlerde herkes nasıl davranmışsa, Türkler de aynısını yapmışlardır. O devri bugünün “değer yargılarıyla” yargılamak ahmaklıktır.

 

Peki Türkçüler elde kılıç dünyayı fethetmeyecekse ne demeye sürekli Türk der? 


Şundan dolayı: Elçibey’in dediği gibi “Biz Türk olduğumuzu unutsak bile düşman unutmaz.” Dolayısıyla dünyada kimliğimizden vazgeçerek ya da bilincimizi uyutarak barış içinde yaşamamız  mümkün değil! Dünyada yalnız ve ancak Türk olarak var olabiliyorsak bu kimliğin  tarihiyle, bilinciyle hareket etmemiz ya da “durmamız” gerekiyor. Dünyada hiçbir ulus da yerinde durmadığından Türkler olarak bizim de kendi kimliğimizle, aklımızla ve diğerlerinin de sahip olduğu “üstünlük” duygumuzla” hareket etmemiz gerekiyor.

 

Ama bunları yapabilmemiz için bir Türklük farkındalığına sahip olmamız gerekiyor. İşte bütün Türkçülük bu! O yüzden “Tanrı Türk’ü korusun!” diyenler sizin sandığınız gibi faşistler falan değildir. Sizin henüz farkına varamadığınız kimliğinizi korumak isteyenlerdir.

Ne mutlu Türküm diyene!

 

 

 

 

 

 

 

 

20 Ekim 2023 Cuma

Felsefî Türkçülük ve Türkçü Felsefe

 



Atsız’ın tavizsiz idealizminden ve romantizminden beslenen kuşakların,
başlığa itiraz etmesi kuvvetle muhtemeldir. Ve daha kötüsü, Atsız’ın tavrını “romantik” diye küçülttüğümün düşünülmesi daha da muhtemeldir.

Fakat Atsız’ın romantizminden bahsetmek, onun ilmî ve pratik derinliğini  küçümsemek değildir.


Atsız’ın “romantizmi”, Türklük duygusunun gerek ahlâkî gerekse ülkücü yönlerinin en saf, en katıksız, en kristalize ve tavizsiz halinin ifade edilmesidir.

 

Atsız’ın romantizmi, Türklük duygusuna, lâyık olduğu mevkii vermek gayretidir.

Atsız’ın romantizmi, kalplerin Türklük gururu ve sevinciyle atması demektir.

O halde felsefî bir Türkçülükten ya da Türkçü bir felsefeden bahsettiğimizde, biz bu yüksek duygu dünyasını red ya da ,inkâr etmeyiz, edemeyiz.

O halde felsefî bir Türkçülükten neyi murat ederiz?

 

Bu, Türkçülüğü felsefenin boyunduruğuna sokmak mıdır? Elbette hayır!

Felsefî Türkçülük, Türklük bilincinin, sürekli bir uyanıklık ve farkındalık içinde kalmasını sağlamak, bunu sağlamak için de onun içerdiği ve onu çevreleyen kavramlar/olgular  dünyasını Türk aklıyla yorumlamak demektir.

Peki ama o halde Türkçü felsefe ne demektir? Felsefenin Türkçüsü olabilir mi? Felsefe “kimlikler üstü” bir kavrayış, insanlığı ortak bir malı değil midir?

 

Maalesef bu çocukça bir yorumdur ve dünyanın gerçekliğiyle bağdaşmaz.

Mantık için bir evrensellikten bahsedilebilir ama felsefe daima kültürün gölgesinde kalmaya mahkûmdur.

 

Felsefe gerçeğin aranması için uğraşmak demekse “gerçek” konusunda her ulusun kendi kültürünün ağırlık merkezinin kavramlar uzayını kendine göre biçimlendirdiğini bilmemiz gerekir.  Kütle çekiminin ışığı bükmesi gibi kültürler de kendi büyüklüklerine göre kendi gerçeklerini oluşturur, gerçeği kendilerine göre bükerler.

 

Söz gelimi Plevne bizim için şanlı  bir müdafaa harbiyken Ruslar için bir zaferdir.

 

İstanbul bizim için fethedilmiş bir şehirken Rumlar için işgal edilmiş bir şehirdir.

 

O halde şu açıkça anlaşılmalıdır ki toplumların kavrayışlarında objektif bilimsellikten eser bulunmaz.

Söz gelimi Alma idealizminin babası Hegel için “evren” Alman aristokrasisinin ve bürokrasisinin kadir-i mutlak gücüyle şekillenmiş bir saray mutfağı gibidir.

 

O halde Türkçü felsefe Türkçülüğün akıl yürütme biçimini ve gerçekleri oluşturma yetisini geliştirmek demektir.

 

Peki bunlar neden önemlidir?

 

Aslında Orhun yazıtları bunların doğrudan cevabıdır. Onlar, Türk olarak neyi, kimi, nasıl  kavramamız gerektiğini bildiren Türkçülüğün ilk felsefe metinleridir.

 

Bütün bunlar neden gereklidir?

 

Hayatı kendi gözleriyle göremeyen, kendi aklıyla yorumlayamayan, kendi gerçeklerini oluşturamayan toplumlar geri toplumlardır ve böyle toplumlar da av olmaya mahkûmdur.

 

Çünkü uluslararası ilişkilerde her koyun kendi bacağından asılır. Uluslararası ilişkilerde adalet, merhamet, empati ve tevazu yoktur. Her ulus kendi dünyasını ancak ve yalnız kendisi oluşturmalıdır.

 

Bu açıdan aslında Kutadgu Bilig ve Divan-ül Lügat-it Türk, modern Türk kavrayışının temel eserleridir dense herhalde çok da yanılmış sayılmayız.

 

Felsefe asla korkakların sığınağı olmadığı gibi  Türkçülük de Kürtçülüğün/etnikçiliğin/ırkçılığın ayna görüntüsü  bir kabilecilik fanatizmi değildir.

 

İşte bu yüzden özgüvene ve özsaygıya sahip bir toplum olmanın gereğini ancak  kendimize özgü bir felsefe kavrayışı yaratarak yerine getirebiliriz.

 

Ancak o zaman “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünün anlamını kavrayabiliriz.

 

 

19 Mayıs 2023 Cuma

Felsefede Türkçülük Türkçülük’te Felsefe

 


Felsefi bir Türkçülük ve Türkçü felsefe nedir?


Felsefi bir Türkçülük, Türkçülüğü, gerçeği aramak ve gerçekle ilişkilendirmek işidir. Böylece Türkçülüğün varoluşsal (ontolojik) ve bilgibilimsel (epistemolojik) geçerliliği üstünde düşünmek demektir.

Türkçü bir felsefe ise dünyayı, olguları ve kavramları Türk mantığıyla, Türk bakışıyla değerlendirmek demektir.

Türkçü bir felsefe felsefeyi zedeler mi?

Hayır.

Çünkü insan beraberliklerinin en gelişmiş hali olan millet/ulus ancak nesilden nesle aktarılan ortak bir algılama biçimi ve ortak tefekkürle sürdürülebilir.

Felsefi bir Türkçülük arayışı Türkçü siyaseti dışlamak, inkâr etmek değildir. Felsefi bir Türkçülük, milletin kaderini etkileyecek bütün politikaları, kavramların geçerliliğini ve olguların gerçekliğini gözeterek geliştirmek için gerekir.

Felsefenin kaygan zeminli bir çaba olduğu ve bununla Türkçülüğü ilişkilendirmenin Türkçülüğü sulandıracağı düşünülebilir.

Bu da yanlıştır. Çünkü Türkçü bir felsefe geliştirebilmek için milletin/ulusun varoluşu, gerçekliği ve hayatıyla ilgili her kavramın ve olgunun çok ciddi bir mantıkla kavranabilmelidir.

27 Ocak 2023 Cuma

Nasıl Bir Milliyetçilik?

 



Neden bu soruyu sordum?

 

Milliyetçiliğimizin nasıl olması gerektiğini Atatürk zaten tanımlamamış mıydı, değil mi?

 

Aslında bu konuyu en iyi Ümit ÖZDAĞ özetledi: “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği”.

 

Tamam işte! Mesele Atatürkçülük ise CHP, VP, İyi P. Vs hep zaten bundan bahsetmiyorlar mı?

 

Sorunlardan birisi, mevcut Atatürkçülük, Kemalizm gibi Atatürk’e dayandıklarını iddia eden  “ideolojimsilerin”,  gerçekte milliyetçilikle ilgilerinin olmaması.

 

Sorunlardan bir diğeri, her gün milliyetçiliği kullanan “muhafazakâr” siyasetin de aslında milliyetçiliğin öznesiyle hiç ilgilenmemesi.

 

Bir diğer sorun, milliyetçiliğin doğrudan siyasetini yapanların, milliyetçiliği dinle meşrulaştırmaya çalışması.

 

İşte bu noktada “Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği” tanımını netleştirmemiz gerekiyor.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği neyle ya da kiminle ilgilenirdi? Böyle bir milliyetçiliğin önceliği ne olmalıydı?

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, önceliğini Türk’e veren, bütün iyiliklerin ve erdemlerin merkezine Türk’ü koyan bir milliyetçiliktir. Bu, milliyetçiliğimizin faydacı yönüdür. Bu faydacılıkta Türk Milleti’nin büyük erdemleri, ahlâk oluşturucu kimliği gözetilir. Dolayısıyla bu faydacılık batılı ulusların sömürücü, incitici ve çoğu zaman saldırgan faydacılığından tamamen farklıdır.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, Türk büyükleri dışında hiçbir siyasi lideri, önder ve örnek kabul etmez. Hiçbir ulusu kendi ulusundan üstün kabul etmez ve hiçi bir ulusu kendisine örnek ve rehber kabul etmez. Bu açıdan Türk milliyetçisi, sosyalistlerin ve şeriatçıların liderlerinin hepsini reddeder ve kendi büyüklerinin onlarla kıyaslanmasını kesinlikle reddeder.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği ahlâkta ve hukukta akılcı bir yönelimi benimser. Akılcı muhakemenin hiçbir tabuyla, kesin inançla, otoriteyle engellenmesine izin vermez. Akılcılık yönüyle Türk milliyetçiliği ancak ve yalnız lâik bir toplum düzenini savunur.  Bir Türk milliyetçisi yalnızca akılla keşfedilen ve düzenlenen kuralların egemenliği sayesinde, toplum düzeninin ve genel rızanın sağlanabileceğini düşünür.  Türk milliyetçisi “rızanın” öznesinin yalnız ve ancak Türk Milleti olabileceğini ve “rızanın” millî egemenliğin reddi ve inkârı için kullanılamayacağını kabul eder.

 

Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği, vatanın doğal ve yaratılmış servetinin yalnızca milletin menfaati için kullanılması gerektiğini savunur. Millet fertlerinin teşebbüs hürriyeti ve mülkiyetleri kıskançça korunmalıdır. Bu sosyalist bir yönetimi savunmak değildir. Öte yandan, milletin doğal ve üretilmiş/yaratılmış servetinin yönlendirilmesinde asla yabancıların telkinlerine, tahriklerine ve teşviklerine itibar edilmemesi gerekir. Yabancılarla kurulacak ortaklıklarda, Türk millî menfaatlerinden daha yüksek bir değer kabul edilmemelidir. Bu, gümrük birliği gibi yeni kapitülasyon rejimlerini en baştan reddetmek demektir.

 

Sosyalizm sözde insanlık adına milletin sınıf çatışmasına sürüklenmesi ve işçi sınıfının egemenliği için iç savaş dahil olmak üzere her türlü şiddetin benimsenmesini gerektiren vahşi bir ideolojidir. İnsanın doğasına aykırı bu ideolojinin millet hayatını yönlendirmesine kesinlikle karşı çıkılır. Sosyalizmin siyasi öznesi millet değildir, sınıftır. Dolayısıyla hiçbir sosyalist için Türk kimliğinin ve bilincinin bir önemi yoktur. Sosyalizm milletle ancak sınıfla bir ilgisi olduğu müddetçe ilgilenir. Milleti ilgi odağı haline getirmemiş böyle bir ideolojinin desteklenmesi söz konusu olamaz.

 

Liberalizmin , ekonominin doğasına uygun çıkarımları kabul edilir fakat onun işbirlikçilik, enternasyonalizm ve yabancı sömürüler için bir kaldıraç olarak kullanılmasına kesinlikle karşı çıkılır.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği Türklüğü yalnızca Anadolu Türklüğünden ibaret saymaz. Dünyanın her yerindeki soydaşlarımızı bir ve eşit görerek her birinin meselesini kendi meselesi olarak görür. Buna karşılık yayılmacı ve saldırgan değildir. Dünyadaki her bir Türk’ün kendi ülkesinde hür, bağımsız ve egemen olarak yaşamasını öngörür. Türklük bilincinin Türk  toplulukları arasında güçlenmesini öngörür.

 

Atatürk çizgisinde Türk milliyetçiliği, Türk vatanında, vatandaşlığın ancak ve yalnızca Türk kimliği ve Türklük bilinciyle yaratıldığını ve korunduğunu bilir ve savunur. Bundan dolayı hem Atatürk’ü savunup hem de “Kürt sorunu” gibi yapay sorunları savunmaz.

 

Sonuç olarak Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, yayılmacılığa karşı çıkan, barışçı buna karşılık uluslararası ilişkilerde Türk’ün menfaatlerini önceleyen ve koruyan, ekonominin doğasına en uygun çözümleri gözeten, Türk vatanında ayrımsız, lâik bir hukuk devleti egemenliğini savunur.

 

Atatürk çizgisinde bir Türk milliyetçiliği, Atatürk’ün tartışmasız ve tavizsiz Türkçülüğünü kendisine örnek alır ve benimser.

 

Ve böylece Yüce Atatürk’ün şu sözünü her seferinde gururla tekrarlar:

“Ne mutlu Türküm diyene!”

 

 

 

 

Falkenbach'tan güzel bir parçayla bitirelim:

4 Haziran 2022 Cumartesi

Rusçu Olmak İyi Türkçü Olmak NATOCULUK Öyle Mi?

 



Rusya ABD’nin patronajına meydan okuyor. Bu elbette ABD sözde dünya egemenliğine karşı çıkanları cesaretlendiriyor.

Sorunlar şunlar:

1-     Geçmişte ABD’ye karşı komünist bir blok vardı ve komünizmin hiç de sanıldığı gibi adil ve insani bir düzen olmadığı ortaya çıktı. Dolayısıyla Rusya’nın önderliğine soyunduğu ve bizim Avrasyacıların da peşin peşin  kabul ettikleri bir “alternatif” bloğun tekrar komünizm ile oluşturulması mümkün mü? Sanırım Avrasyacılarımızın asıl özlemleri Rus iş birliği değil, yeni bir Varşova Paktı’nda Rus ayısıyla veya Çin faresiyle kol kola  sosyalistçe adalet dağıtmak .

 

2-     Rusya önderliğindeki herhangi bir az gelişmiş/mazlum milletler bloğunda Ruslar başka bir ulusun kendileriyle eşit haklara sahip olmasına izin verirler mi? Ruslar’ın ABD karşıtlığı acaba  adalet arayışından mı yoksa ulusal egemenliği ve etki alanını genişletmek arzusundan mı?  Ne yazık ki Avrasyacı vatanseverlerimizin hiç akıllarına gelmeyen bir başka soru da bu. Yani yarın bir gün Ruslar bürokrasimizi belirlemeye başladıklarında acaba sosyalistlerimiz “ Ne yapalım? Bunca yıl ABD sömürgesiydik, biraz da Rusça öğrenmekten kimseye zarar gelmez!” mi diyeceklerdir?

 

Burada temel sorun ulusal bilincin zayıflığı. Kısacası Türk gibi düşünmemek; daha doğrusu Türk olarak düşünmemek.

 

Türk olarak düşünmemek, Türkdışı düşünmek ne demek?

 

 Dünyada bir düzen tartışması sürerken kendi başımıza var olamayacağımızı, mutlaka herhangi bir ittifaka üye olarak sırtımızı sağlama almamız gerektiğini söyleyip durmak Türkdışı düşünmektir. Bu kafa, NATO’nun ikiyüzlülüğüne karşı çıkarken namuslu davranmakla övünebilir ama öte yandan Türk’ün kaderini Rus ayısına veya Çin faresine peşkeş çekmek istediğini ne yazık ki fark edemiyor.

 

Bu kafa yapısı bir Türk Devletleri siyasi birliğini kabul edemeyen, bunu hayal sanan, Ruslar veya Çinliler tarafından zamanında güdülenmiş, yabancılaşmış bir komünist militan kitlenin kafa yapısıdır.  Bu kafa yapısının Türk’ün kendi başına, kendisi için bir şey yapabileceğini düşünmesi imkânsızdır. Çünkü düşüncelerinin ağırlık merkezi Türk değildir. Dolayısıyla bu insanların “barış” telakkisi, kendi kafalarını şekillendiren “büyük devletlerin” onlara aşıladığı, adalet dağıtıcı büyük ülkelerden birine  yaslanmak, kul olmak fikrinden başka bir şey değildir.

 

Bir Türkçü Türk’ten daha büyük ve değerli bir ulus bilmez ve tanımazken bu insanların sürekli Rusya veya Çin’den medet ummalarının sebebi de budur.  Onların kafasında Voroşilov’un  veya  Lenin’in kuklası bir Atatürk tasavvurundan başka bir şey yoktur ve bundan dolayı da Türkçüleri her fırsatta NATOCU Amerikancı vs diye yaftalamaktan çekinmezler. Onların anlayacağı dilden söyleyelim: “Ne Amerika Ne Rusya Ne Çin, HERŞEY TÜRKLÜK İÇİN!”

14 Nisan 2014 Pazartesi

Türkçülük Şeriatçı Milliyetçiliğe Karşı


Türk Ocakları  Genel Kurulunda Zihniyetler Mücadelesi

Evet Mustafa Kafalı  hocamızı destekliyorum. Yazdıklarımın bir takım yarım akıllılar tarafından, ona karşı yorumlanması riskinin de farkındayım.

Çünkü biz artık akla güvenilerek yaşanabilecek bir ülkede yaşamıyoruz.

Biz çoğunlukların gel geç heveslerinin ve içgüdülerinin yönettiği, bir "sürüler egemenliğinde" yaşıyoruz.

Mustafa Kafalı  hocamızı destekliyorum, çünkü onun “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” diyen kurucu aklın bir mirasçısı olduğunu biliyorum.

Şimdiye kadar ortaya çıkmaması için uğraşılmış  bir anlayış farkının, artık içine hapsedildiği ilkesizlik kozasını yırtarak ortaya çıktığını da Türk Ocakları Genel Kurulu arifesinde görüyorum.

Nedir o anlayış farkı? O fark, Türk İslâm Ülkücülüğü/sentezciliği ile Türk milliyetçiliğinin hayat sebebi ve çekirdeği olan Türkçülük arasındaki fark.

Bu o kadar  büyük bir fark ki “delege sayıları” ile hatır gönülle, “Partiye bir şey olmasın!
” endişesiyle vs saklanamıyor.

Peki ama iki “taraf” arasındaki fark niye bu kadar büyük olmalı?

Şundan dolayı:

Yerleşik siyasal İslamcı tasavvura yakın duran siyasal milliyetçilik ve Türk Ocakları mevcut yönetimi, dinin kollektif bir değer olmasını,  onunaynı zamanda ortak yaşanan, yaşanması gereken bir “doktrin” olduğu şeklinde anlıyor. “Madem aynı dine sahibiz, o dinin her dediğini, herkes aynı şekilde yapmalı!” anlayışı, şu anda Türkiye’de siyasetin, dine bakışını özetliyor. Bu, siyasetin, din denen şeyden anladığı…

“Türk İslâm Ülküsü” denen şey de siyasal mlliyetçiliğin doktrini, yani ülkücü siyasal eylemin,  “emredici ideolojik temeli”.  Bu ne  anlama geliyor? Şu anlama geliyor.

“Milliyetçiler milli değerlere sahip çıkmalı. Din milletimizin paylaştığı bir milli değerdir. Öyleyse dine  sahip çıkılmalıdır. Din toplumsal ilişkileri her ayrıntısıyla düzenler. Öyleyse  toplumsal hayatımızın her ayrıntısının  dine göre düzenlenmesine sahip çıkmak dine sahip çıkmaktır. O halde milliyetçiler, toplumsal hayatın dine dayalı olarak düzenlenmesine sahip çıkmalıdır!”

Ümmetçilerin aynı dine mensup insanlara “millet” demesinin yarattığı bulanıklıktan başlayalım. Üstüne bir de  yukarıda açıkladığımız  anlamda “ müşterek değer olarak dine sahip çıkmak”  görevini eklediğimizde; ortaya  “şeriatçılık” çıkıyor.

Bu da eğer bir “ulul emr” olmazsa dine sahip çıkılmayacağı, dinin istendiği gibi yaşanılamayacağı anlamına geliyor. Şeriatçılığın basit ve çarpık mantığının Türk İslâm Ülküsü adıyla milliyetçiliğe girişi de bu şekilde oluyor.

O halde neden Mustafa Kafalı hocamızı destekliyorum?

Şundan dolayı: Hocamız dini son derece iyi bilen bir insan. Bunun yanında, dinin Müslümanların vicdanlarında da gayet güzel yaşanabileceğini, bir devlet zorlaması olmadan da Müslüman kalınabileceğini bilen bir insan. O, akılcılık olmadan dinin de normal şekilde yaşanamayacağını bilen bir insan. Türk Milleti’nin kendince anladığı ve uyguladığı Müslümanlığın, Arap Vahhabi şeriatçı/siyasal İslâm’ından farkını da sürekli ifade eden bir büyüğümüz.

Türk Ocakları’nın mevcut yönetimi ise ucu, mutlaka totaliter bir şeriat devletine varacak olan Türk İslâm sentezinin  savunucusu.  Bundan dolayı mevcut ocak yönetimi, zaten sürekli olarak “Türkiye’de istikrarın, şeriatçı bir partinin hükümetine bağlı olduğunu” söyleyip duruyor.

Bu halin çok ciddi ahlâkî vebali de var ama şimdilik işin akılcı tahlilini yapıp bırakalım.

Mustafa Kafalı ve kırk yiğit Türk çerisi hak ve doğru bildiklerini savunmak için yola çıktı. Onların ahlâkî müşevviği işte bu “Hak ve doğru bildiğini savunmak” sorumluluğu. Onlar ne kadar yığınlaşabildiklerine, sürüleşebildiklerine bakmıyorlar, buna hiç aldırmıyorlar.  Nereden mi biliyorum?






12 Nisan 2014 Cumartesi

Türk Ocakları İçin Bir Bildirge


Bu köşe ne bir kamuoyu yaratabilir ne de muteber bir yazarın köşesidir. Âcizane bir uğraştan ibarettir.

Amma velâkin doğru bildiği şey için başını bir türlü dertten kurtaramamış bir  fakirin köşesidir.

Bunu neden belirtiyorum?

Çünkü biliyorum ki siz değerli okurlar “Türk Ocakları Genel Kurulu” ile ilgili profesyonel kafaların görüşlerini öğrenmek isteyeceksiniz. Öyle ya bir gazetede “yazdırılan” adamla kıytırık bir blog yazarı bir olabilir mi?

Gene de bu fakirin de bloğunda  belki işe yarar şeyle bulunabilir.

Şöyle ki: Yirmi beş yıl önce  kapısından içeri adım attığım bu kutlu kurumda bulduğum dostluk ve samimiyet, entelektüel ilgi ve merak ömrüm boyunca  bana ışık oldu. Bugün dönüp baktığımda, samimiyetlerine güvendiğimiz bazı “büyüklerimizin” aslında ne kadar yanlış yolların ayrımına bizi bir şekilde güdülediğini görüyorum. Söz gelimi Türk merkez sağ siyasetine hâkim olan “Türk/İslâmcı”  şeriat hedefli düşüncesinin bize, yer yer samimi  endişelerle nasıl telkin edilmeye çalışıldığını artık açık şekilde fark edebiliyorum.

Türk Ocakları,  Balkanlar’dan, soykırımlarla, hilelerle fitne ittifaklarıyla  sürülmüş büyük Türk Milleti’ne varoluş bilinci aşılayan,  dönemimin sayılı entelektüellerince kurulmuş, belki de en eski derneklerimizden biri. Kurulduğu dönemde, toplumsal  kimliklenmenin sosyolojisi üzerine bugünkü “ağabeylerin” havsalalarının bile almayacağı derinlikte düşünmüş Türk  entelektüellerinin bir büyük eseri olarak tarihe mal olmuş.

Türk Ocakları,  geçici siyasî mülahazalara kapılmayan, şerefli insanların saf millet sevgisiyle tutuşturdukları bir ocak. Ki o ocakta yemek pişirdik, tuvalet temizledik, erzak da taşıdık, iftar ettik, buz gibi gecelerde geceledik. Akranlarımız kahvelerde  kâğıt oynarken şiir üzerine konuştuk, yazdık, çizdik, konuştuk, kavga ettik, üzüldük, sevindik. Bütün bunları yaparken samimi bir gönülle kendimizi bu işlere verdik.

Şu bilinmelidir, ocaklılık gönüllülüktür. Hiçbir iş, menfaat saikiyle uzun müddet sürdürülemez. Geldiğimiz çağda görüyoruz ki kendimize “ağabey” bildiğimiz insanlar, partilerde, akademiyada, bürokraside kendilerine ocak vasıtasıyla güzel yerler edinip o yerlere  birer “şeyh”, “ hocaefendi” edasıyla kurulmuşlardır. Kimsenin mevkiinde, makamında gözümüz yoktur, zaten oralara gözümüz düşse ar eder, geceler uyuyamaz, hastalık ediniriz.

Ama şu artık aşikârdır: Türk Ocakları, içinde yanan Türklük ateşini besleyen gönüllerin, menfaat  uğruna kırıldığı bir menfaat dökümhanesi haline gelmiştir. Bu menfaat dökümhanesinde, Türk merkez sağ siyasetinin  zehirli gıdası sayabileceğimiz “Türk-İslâm” sentetik fikri, Türk demirine katıştırılmıştır.  Türk cevherinin asil özü, Arap hurafeleriyle, Emevici iktidar hırsıyla ve nakilci/ ayrıntıcı Vahhabi taassubuyla kirletilmiş, bozulmuştur.  Türk Ocakları, bir müddet yöneticilik veya  üyelik edilip sonra siyasete dalınan bir atlama tahtası haline getirilmiş, yozlaştırılmıştır.

 Bundan dolayı bu günkü Türk Ocakları’nın, kurucu babaları Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura  vs ile ne Türklük bilinci ne de entelektüel dağarcık açılarından en ufak bir ilgisi kalmıştır.  Mevcut yönetimin hiçbir entelektüel faaliyeti, edinimi, bilinci yoktur! Bu, Türk Ocakları yönetimlerinin geçici bir zaafı değildir. Bu, doksanların ikinci yarısından sonra taşra siyasetçisi kafasındaki ilkel insanların, içi boş itibarlarıyla ocağın yönetimini ve tarihini, alabildiğine sömürmelerinin itiyat haline getirilmesidir; yapısal, yayılmacı ve birikimli bir fitnenin ta kendisidir!

Şimdi ocaklı milliyetçilerin önüne bir fırsat gelmiştir. Bu da eşine ender rastlanır bir fırsattır. Bu, milliyetçiliği, sosyoloji, tarih, hukuk ile savunan  ocak kurucularının  entelektüel ve ahlâkî mirasına sahip çıkmak fırsatıdır.

Bu fırsat, Türk varlığını, Arapça öğrenmeye bağlayıp bedevi ilkelliğine ortak eden, şeriatçı özentisi siyasî menfaat odaklarına “Dur!” demek fırsatıdır!

O halde kırk çerisiyle ölümü kalbinden vuran Kürşat’ın, Anadolu’nun kalbine Türk adını kazıyan Alparslan’ın, Konstantiniye’yi Türk İstanbul yapan Fatih’in ve “Ya istiklâl ya ölüm!” diyerek  bize millet olmak azmini yeniden kazandıran Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çocukları olarak yabancılaşmış, yozlaşmış, işbirlikçi pislikleri kutlu ocağımızdan el birliğiyle temizleyelim!

Ne mutlu Türküm diyene!
TANRI TÜRK’Ü KORUSUN!



8 Ocak 2014 Çarşamba

Cemaat- Nakşî Çatışmasında MHP Milliyetçiliğinin Aczi

Osmanlı Ülküsü ne ola ki? Şeriat devleti mi?
Türk milliyetçilerinin siyasal görüşleri mevcut iktidar cemaat  çatışmasında,  bir kez daha ve bu sefer çok daha çetin bir sınava girmiştir.

Herkes  kendine, bu savaşta nerede durması gerektiğini sormaktadır. Çünkü siyasal tavrın içindeki dinî yaklaşım, çatışmanın taraflarını ister istemez muhatap kılmaktadır.

Şurasını kesin olarak biliyoruz ki “ülkücüler” özellikle hapishane şartlarında  bugünkü savaşın  iki tarafınca da ayartılmaya çalışılmıştır. İşin kötüsü bundan bir ölçüde başarıya ulaşılmıştır.

Hapse milliyetçi girip nurcu veya Nakşî  olarak çıkan pek çok ülkücü var.  Bunun sonucunda bugün  “fikirlerimizin iktidarda” olduğunu savunabilecek pek çok ülkücü de var.

Sahi nedir  “bizim fikirlerimiz”? İçinde ancak Kürşat’a -o da birbirinden kötü illüstrasyonlarda- yer verip de bütün Türk tiplemelerini sakallı, tespihli, sarıklı Araplaştırlmış bir savaşçı  olarak resmeden bir tasavvurdan mı ibarettir fikirlerimiz? “Ahlâk” dendiğinde kadını kendine ayrılmış haremliğe tıkıp da siyaseti,  fikri, erkek eliyle yürüten bir kabadayılar zihniyeti midir bizim fikrimiz?

  Bugün adına Türk milliyetçiliği denen fikir hareketi, yarı deli bir Kürt imamına “Bediüzzaman” güzellemeleri yazıp da Türk milliyetçilerine yabancılaşmış, çürümüş hurafeleri “ahlâk ve fazilet” kaynağı olarak göstermekten başka bir şey değil maalesef…

Bir çoklarına insafsızca gelecek bu tespitten sonra şunları açıkça sormak istiyorum:

MHP içinde Said-i Kürdi hurafelerini, Nakşi- Kadirî sultasını açıkça kim eleştirmiştir?

Kim, İslâm adına ülkücü gençlere öğretilen şeriatçı sayıklamaları, açıkça reddetmiştir?

 Tük milliyetçiliğinin lâik, medeniyetçi, akılcı  kurucularının kitapları yerine, sözde “ulemanın” kitaplarını okutan MHP değil midir?
Kimse kusura bakmasın...

Türk milliyetçiliğinin abide kişiliği Atsız’ı “kuru Türkçü”, “şaman”, “dinsiz” olarak görerek yasaklayan MHP değil midir?
Hayatında Türk milliyetçiliğiyle ilgisinin  ne olduğu meçhul Arvasi gibi bir insanın içimize Arapçı bir şeriat fitnesini “ahlâk ve fazilet” adıyla sokmasına  sebep olan MHP değil midir?

Dinciliğiyle maruf NFK’dan milliyetçilere akıl süzmeye çalışan MHP değil midir?

Şüphesiz MHP kuruluş yıllarında, kurucularından birinin ifadesiyle “ Türkiye’nin dört bir yanında kendini milliyetçi sanan gençlerin” ortaya çıkmasını sağlamıştır ve bu hizmeti de kısa sürede ifsat edilmiştir.

Gelinen noktada MHP’nin aczi kendi sözde fikrî tercihinin sonucudur. Evet MHP acz içindedir. Çünkü yarısı Nurcu yarısı Nakşî olan  teşkilatının bu kavgada edeceği tek bir söz yoktur. Bu noktada hâlâ tasavvuf adıyla içimizde tarikatçiliği ayakta tutan Namık Kemal Zeybek gibi isimler ne Türk’e ne Arap’a göre bir tavır geliştirebilmektedir. Akıllarındaki kadından korkan, kadın eli sıkmayan, haremci/selâmcı, sakallı, dinci fanatik savaşçı hayali “Müslüman Türk” imajıyla zihinlerimizi uyuşturmaktan başka bir iş yapmamaktadırlar.

İslâmcılık Türk milliyetçiliğini zehirlemiştir. Bundan dolayı Türk milliyetçilerinin siyasal kolu tam bir hipnoz veya narkoz halindedir.  Çünkü bugüne kadar gerek fikri gerekse menfaat açısından borçlandıkları dinci  cemaatlerin savaşında diyetlerini suskunlukla ödemek mecburiyetinde kalmışlardır. Türk milliyetçileri bugün ciddi bir ahlâkî vebalin altında ezilmektedir.

Yanındaki hacı emmilerin Türk'ten haberi var mıydı Muhsin Reis?
Çözüm nedir? Çözüm, Türk aklına ve idrakine uymayan Emevî safsatalarına daha fazla din muamelesi etmeden,  hareketlerimizde aklı, mantığı ve bilimi esas almaktır.

Çözüm, gerek partinin gerekse milliyetçilerin siyasal İslamcılıkla bütün insanî, aklî ve  örgütsel ilişkilerini kesmesidir.

Çözüm, dincileri  artık milliyetçilik içinde barındırmamaktır.

Çözüm Türkleşmek, titremek ve kendimize dönmektir.