Kürtçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürtçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2019 Perşembe

Sol Türk Kalbinin Neresinde Yaşar?



Geçen gün lisemizin   sosyal medya  grubundan atıldım. Sebebi de  bir arkadaşımın bakışını PKKlılıkla özdeşleştirmemdi. Bu ağır bit itham şüphesiz.

 Yalnız burada iki sorun var.

Birincisi PKKlılığı bir  suç ya da kötülük olarak görmek… İkincisi ise yürütülen mantığın sonuçlarına katlanamamak.

Olay şu: Bir cümlede “PKKlı piçler” ifadesi kullanmışım ve sevgili dostum “ Ülkücülere piç denmesi” halinde bunu kabul edip etmeyeceğimi sordu.

 Her kıyas doğru mudur? Buradaki temel mantıki ve ahlâkî sorun budur.

Kıyas aynı kategorşye girenler arasına yapılır. Atları atlarla domuzları domuzlarla kıyaslarız.

Sevgili dostumun kıyası bu açıdan yanlıştı. Ama o meseleye her iki tarafı da birer silahlı güç sayarak girdiği için kendisini “aklın merkezinde” sayarak tartışıyordu.

Elbette burada “kötü ülkücü”, “katil ülkücü” kabulünü güler yüzle ve sessizce ifade ediyordu. Ona göre ülkücüler herhangi bir kan dökücü cani gruptu. Bu durumda da başka bir katil grupla kıyaslanabilirlerdi, ona göre.

Peki böyle  bir kıyaslamayı yapmak insanı nereye yerleştirir. Sevgili dostum kendisini aklın yanında dolayısıyla yargılanamaz bir mevkide görüyordu şüphesiz. Fakat kıyasındaki temel hata şuydu. 12 Eylül’den önce birbirleriyle çatışan grupların amaçları neydi? Eğer ülkücüler silahlı çatışmalara girmişlerse neden girmişlerdi? Ya da sol “silahlı propaganda” denen şeyi uygularken gerçekten adil, insani ve ahlaki bir iş mi yapıyordu? Ne yazık ki bur soruları sormak son otuz senedir hiç kimsenin aklına gelmedi. Sebebi de Attila İlhan’ın, Türk olmadığını en başından belirttiği basın yayının  soldan bir melekler ordusu yaratmak gayretiydi.

Sevgili dostum bu soruları sormayı gereksiz gördüğü içindir ki PKK ile ülkücüleri aynı kefeye koyuyor ve PKK’yı tahkir etmemi “ centilmenlik dışı” hareket olarak görüyordu.  Gençliği PKK sempatizanları  ile sirske temasında sol gruplarda geçmiş nice arkadaşım için onun tutumu son derece doğaldı.
Fakat bu tutum ve anlayış gerçekten normal ve kabul edilebilir miydi?

Bir eylem iki unsura göre değerlendirilir. Teşebbüs aşamasında eylemin amacı, sonuçlanma aşamasında ise  eylemin sonucu yargılanır.

Türkiye’de Kürt  adını terörle , ayrılıkçılıkla, iç savaşla özdeşleştirmek isteyen bir Kürtçü kamp var. Bu kampın Marksist ve şeriatçı alt kampları  olmakla birlikte birbiriyle uzlaşmaz gibi görünen bu iki alt kamp Türk düşmanlığında ve Türk devleti karşıtlığında sıkı bağlarla birbirine bağlı.

Yani Türkiye’de silahlı çatışma yoluyla ülkenin bir bölümünü Kürdistan yapmak isteyen bir Kürtçü hareket mevcut. Bu hareket, ideolojik ve eylem planında Stalinist/Marksist bir çizgiyi benimsiyor ve Türk solunun hakim ideolojik çizgisiyle büyük ölçüde uyuşuyor. Dikkat edilirse “Türk” dememek için uğraşan hümanist solcuların en büyük müttefikleri de Kürtçüler.

Kürtçüler Türkiye’yi silahla bölmeğe çalışırken silahsız militanlarıyla da bu çatışmayı, bu kalkışmayı, bu ihaneti meşrulaştırmağa çalışıyorlar. Bir çatışmanın, çarpışmanın propagandasını yapmakla o çatışmada silah kullanmak arasında pek bir fark yok. Ne yazık ki solcularımızın bir kısmı  bunu bilmedikleri ve pek çoğu da beyin ve kalp olarak Türk olamadıkları için Kürtçülüğün insanlık dışı kalkışmalarını ve ihanetlerini doğal kabul edebiliyor.

Vatansızlığın,ve ahlaksızlığınifadesi:.Türk askerini
şehit saymamak  soysuzluğu
Sevgili dostum kendisini aklın yargı mevkiine koyduğunu sanıp da alaycı bir medeniyetle beni dışlarken konuştuğu dili, gölgesine sığındığı bayrağı, seyahat edebildiği ülkeyi, çalışabildiği şehri kimin kurduğunu, kimin koruduğunu görmezden geliyordu. Bunu da doğal sayıyordu. Çünkü solun anlaşılan Enver Aysever’in “Solcunun Türkü mürkü olmaz!” vecizesi gereği vatanı ve milleti yoktu. Dolayısıyla sevgili dostum için “korunması” gerekn  bir Türk Milleti, Türk vatanı, Türkçe, Türk egemenliği falan da  yoktu.

Ve işte tam bu noktada aklıyla milleti, dili, kültürü vs aşarak bir “üst insan” olabileceğini sanan sevgili dostum tam da PKK’nın, liberaller, şeriatçılar ve Marksistler yardımıyla yürüttüğü “Türksüz ülke yaratma” çabalarına destek oluyordu. Çünkü gerek kendisini zımnen yerleştirdiği yer gerekse söylemleri aynen üniversitede beraber “eylem koydukları” ve yakın zamanda aslan gibi bir ülkücüyü, Fırat ÇAKIROĞLU’nu  şehit eden PKKLI PİÇLERin söylemlerini sürdürüyordu.

Herhangi bir çatışma durumunda sol nerede konumlanır? Solcular dahil olmak üzere bu soruya “Türk’ün yanında!” diyebilecek kaç kişi var, cidden bilmiyorum.







18 Ocak 2016 Pazartesi

Bizi Bekleyen Rejim: Hümanistofaşizm


Günlük  yorumlardan edindiğim izlenime göre bu ülkede bizim Türk ve egemen olarak yaşamamız, hümanistler tarafından zaten çoktan gayri meşru bir şey olarak damgalanmış.

"Yeni hümanistler" hem bu ülkede medeniyeti ve hukuku arzulayıp hem de bunu Türksüz gerçekleştirmeyi hayal eden insanlar.

“Yeni hümanistler”  Türkiye’ye özgü, vatansız, değersiz ( değer yargısız) normsuz, köksüz  “insan savunucuları”.  Onları “yeni” kılan şey, Türk kimliğine karşı sözde insanlık adına duydukları inanılmaz öfke ve nefret. Öfke ve nefretlerini “insani bir amaç” için  meşrulaştıran türeme bir grup.

Aslına bakılırsa şu anda Türkiye üç “faşist sapkınlığın” egemenliği altında: Siyasal İslâmcılık, Kürtçülük ve “hümanizm”.

Bu üçünü nasıl “faşizm” diye nitelediğime şaşacaklardır eminim; ama  aslında  olay basit:

Bu üç akım da kendilerine ortak bir öfke ve nefret objesi olarak Türklüğü seçmiş durumdalar. Türklük, onlara göre  silâhlı veya silâhsız şekilde ortadan kaldırılması gereken “insanlık dışı” bir  kavram. Bu yüzden Kürt etnikçiliği ve siyasal İslâmcılık,  Türk siyasal egemenliğini  silâhlı eylemleri için sürekli  bir bahane olarak gösterirken “yeni hümanizm” de onu, insanlık adına duyduğu  sözde meşru bir öfkenin sebebi olarak sunuyor.


Bu üçünün de  ortak noktası hareketlerindeki ölçüsüz öfke ve nefret. “ Faché”  Fransızca’da kızgın, öfkeli anlamına geliyormuş.  Faşizmi salt ekonomik ilişkiler yönünden  tanımlamaya  kalkmak bu yüzden biraz yetersiz. Faşizm,  özünde mülkiyetle falan ilgili değil. Faşizm özünde,  öfke ve nefretle ilgili. Faşizm, öfkenin ve nefretin resmi rejiminden başka bir şey değil.

Bugün Türkiye’de Türk adına duyulan resmi ve gayri resmi  bir nefret  mevcut. Bu nefret öylesine büyük ki Türk  millî egemenliğini, etnik terörün silâhlı kalkışmasına karşı savunmak bile artık gayri meşru sayılabiliyor.  Buradaki “satır arası” patoloji çok çok düşündürücü.

Ülkenin sözde barış yanlısı akademisyenleri, “aydınları” vs, Türkiye’de Türk adına karşı öyle öfke ve nefret dolu ki onun karşısındaki her türlü silâhlı, silâhsız ihanet odağını derhal meşrulaştırabiliyor, aklîleştirebiliyor.

İşte bu ölçüsüzlük, bu öfke ve nefret aslında “yeni hümanistleri”, dincileri ve Kürtçüleri bir “hümanistofaşizm” asgari müştereğinde bir araya getiriyor. Böylece “hümanizm” yepyeni  bir “öfke ve nefret egemenliği rejiminin” manifestosu haline geliyor. Hümanizmin Türk düşmanlığı, Türk adının ortadan kaldırılmasının insanlığın huzuru için gerekli olduğu fikriyle ortaya çıkıyor. Bu gün yeni anayasa hayalleri kuran, dinci ve Kürtçü saldırgan kampın hukuksal araç kutusunun, “hümanist hukukçularca” oluşturulması, bu yüzden tesadüf değil.
Hümanistofaşizm yeni bir dünyevi taassup olarak dinleşiyor ve kendini tartışılmaz kılıyor ki asıl faşizm budur. Türkiye solcuların romantik cehaletlerinin çok ötesinde  ve içinden çıkılması çok daha güç bir faşist rejime doğru tam da Türk düşmanı hümanistlerce  sürükleniyor.

İşte karşımızdaki  en  büyük tehlike bu.