felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2023 Salı

Felsefe Ve Gerçeklik Sorunu 1

Felsefenin, üzerinde en çok durduğu konu sanırım “gerçeklik”.

 

Gerçeğin bilinip bilinemeyeceği öyle çok tartışılıyor ki felsefe, bu tartışmalar yüzünden girdaplarla dolu kapkara bir denize benziyor. Felsefe bu yüzden, aklımızı aydınlatmak yerine, bizi cevapsız soruların bataklığına çekiyor ve cevaplar vermekten çok bizi sorulara boğuyor.

 

Peki ama gerçek neden bu kadar önemli?

 

Eğer  hiç bir şey gerçek değilse hayat anlamını yitirir. Yaşamak gerçek değilse ölmemizi engelleyen ne kalır ki? Kendi hayatımıza son vermek bir yana başka hayatları yok etmemizi ne engelleyebilir ki?

 

O halde gerçeklik arayışımız sadece bir mantık veya fizikokimya sorunu olamaz.

 

Gerçeği neden arayıp durduğumuz sorusu belki de gerçeğin varlığını ispatlamaktan daha önemlidir.

 

Çünkü en nihayetinde gerçekliğin varlığı bizi “anlama” götürecektir.

 

Belki bu noktada plâğı tersten dinlemeliyiz. Yani gerçeklik arayışımızı “anlam oluşturmak” faaliyetimizden başlayarak incelemeliyiz.

 

Gerçek var mı yok mu diye yıllardır tartışıyoruz, çünkü her seferinde karşımıza onun ya da o sandığımız şeyin farklı “görüntüleri” çıkıyor. Bütün bu yeni görüntülere bakarak iki sonuca ulaşıyoruz:

i- Gerçeği  bilemeyiz.

ii- Gerçek diye bildiğimiz görüntülerden ibarettir ve aslında gerçek bir yanılsamadan ibarettir.

Her iki sonuç da görünüşte son derece bilgece ve alımlı “vargılar” olarak karşımıza dikiliyor ve son sözü söylemiş gibi bize alaycı bir biçimde gülümsüyor.

 

Peki ama bu bilgeler bize “gerçekten” birer cevap sunuyorlar mı? Eğer gerçek hakkında bütün bilebileceklerimiz ancak bu olası cevaplardan ibaretse örneğin temel bilimler neden hâlâ atom altı parçacıklarla uğraşıyor?

 

Buradaki esas yanlışlık insanı felsefenin dışına atmaktan  kaynaklanıyor. İnsan, diğer nesneler gibi bir  nesne değil.

 

Öncelikle şu  “sorumsu cevap” aklımızın bir köşesinde durmalı: “ Ne fark eder?” Bu kestirme cevaba nasıl ulaşıverdiğimize az sonra bakacağız. Ama önce insanın, kendi kendine var olan bir otomatizm evreninde istisnai bir varlık olduğunu  varsaymamız gerekiyor.

 

Felsefenin “en başındaki” soruları atlayıvermiş olablir miyiz? Şüphesiz evet. O halde o soruları cevaplamadan bu varsayıma nasıl ulaşabiliriz ki değil mi?

 

O halde bilimin bize öğrettiği inkâr edilemez ve tartışılamaz bir veriyle başlayabiliriz ki o da insanın sınırlılığı.

 

Bu ne demek? Bu, insanın ancak duyularının sınırlı kaynağının izin verdiği kadar anlam ve bilgi oluşturabildiği anlamına geliyor. Sözgelimi dil ve gerçeklik tartışmasına girdiğimizde “dilimizin anlamsızlığı” veya yetersizliği gibi bir tartışmaya girerek gerçeğin bilinmezliğinden bahsetmek bu yüzden saçmadır.

 

Eğer gerçek bilinemez, kavranamaz ve dolayısıyla varlığı inkâr bedilebilir bir şeyse  sayesnde bunca tartıştığımız dili neden terk ederek hayvanlar gibi yaşamadığımızı biri cevaplamalı.

 

Dikkat edersek aslında bir ters mühendislik yürüttüğümüz görülebilir. Neden böyle yapıyoruz? Eğer her şey anlamsızsa ve gerçeklik yoksa “ne  fark eder ki?” Eğer gerçeğe yaklaşabiliyorsak ve  ayağımızı basacak bir zemin elde edebiliyorsak “ne fark eder ki?”

Yazıya devam edeceğiz.

6 Aralık 2023 Çarşamba

Tencere Dibin Kara Ahlâkı

 


Nasıl düşüneceğimiz bize öğretilmediği için el yordamıyla ve kesin inançlarımızla kendi düşünme şeklimizi belirliyoruz.

 

Aslında düşünmüyoruz da… Düşündüğümüzü sanıyoruz. Yani nasıl?

 

Şöyle… Kesin inançlarımız ve kabile güdülerimizle şartlanmış kafalarımızla, ezberlediğimiz sözleri ve bize belletilen sloganları, kaba kıyaslamalarla destekliyoruz.

 

Bu mukayeseleri nasıl yapıyoruz? Bu mukayeseleri, “Tencere didin kara, seninki benden kara” çarpık mantığıyla yapıyoruz.

 

İyi de bunun ne önemi var ki?

 

Şu önemi var: “Kötü örnek, örnek sayılamaz.”( Sui misal emsal teşkil etmez) ilkesi gereği, kötü davranışlar, suçlar birbirlerine örnek/emsal teşkil etmez. Eğer böyle bir şey kabul edilirse  kötülüğün, suçun önü alınamaz.

 

Oysa günümüzde, Türkiye’de siyaset tam da bu ilkenin tam zıttına sığınılarak yürütülüyor. Haydaaa! Bir anda felsefeden siyasete nasıl atladık, değil mi?

 

Düşünmeyi öğrenmek için felsefeyle uğraşmak lâzım. Felsefeyi lüzumsuz bir iş gibi gördüğümüzde, düşüncelerimizin akşının ahlâkla, faydayla ilişkisi kaybolur. Yani düşüncenin kendisi kaybolur. Çok mu muğlak oldu?

 

O halde şöyle söyleyelim: İnsan düşünmeden yaşayamaz. Neden? Çünkü insanın vücudu, içgüdülerle yaşayan canlıların vücutları gibi doğaya dayanamaz. İnsanın var olabilmesi için  bütün ihtiyaçlarını kendi başına, kendi aklıyla gidermesi gerekir. Bunu yaparken insan “inşa eder”.

 

İnşa etmek, tutarlılığı gerektirir.  Tutarlı olmayan düşüncelerle hayatı devam ettirecek yapılar kurulamaz.

 

İşte “Tencere dibin kara seninki benden kara…” sözde mantığı, karşıtımızın kötülüğünü açıklamak dışında hiçbir işe yaramaz. Bu mantık karşımızdakinin ahlâkî tutarsızlığını belki gösterir ama kendi ahlâkî tutarlılığımızın geçerliliğini kanıtlayamaz.

 

İyi de “ahlâkî tutarlılığın” konumuzla ne ilgisi var?

 

Çünkü ahlâk “ zarar vermemek iradesi” dir. İnsanlar ahlâkın bu tanımını belki tam bir açıklıkla ifade edemez ama zararsızlık iradesi yönündeki yaygın uzlaşma yoluyla bir arada kalabilirler. Oysa  “tencere dibin kara” diyen insan için bunun tam tersi  söz konusudur.

 

Ahlâk, insanî inşaların, insanî ilişkilerle sürdürülebilmesinin tek yoludur. Oysa kötü örnek  kabulü ile insanların bir araya gelerek insanî yapıları/kurumları kurabilmeleri mümkün değildir.

 

Çünkü tencere dibi mantığı ile herkes insanî inşaları meydana getirecek insanların, birbirlerine zarar  vermeyeceğine dair üstünde uzlaşılan zararsızlık ilkesi geçersizleştirilir. Bir kez insanların birbirlerine zarar verebilmeleri  söz konusu olursa karşımızdakiyle herhangi bir işbirliğine girebilmemiz için hiçbir sebebimiz ve imkânımız kalır.

 

Peki ama gene de bir arada kalabiliyorsak bu nasıl mümkün olabiliyor?

 

İnsanların “medeniyet” yaratabildikleri beraberlikleri ahlâkî tutarlılıkla bir arada tutulan beraberliklerdir. Medeniyetten uzaklaşıldığında ilkelerden uzaklaşılıyor demektir. Peki ama ilkelerin yerini alabilecek bir şey var mıdır?

 

İlkelerin yerini başka hiçbir şey alamaz ama  onları dışladığımızda yerlerini derhal “kabile mensubiyeti” alır. Böylece aynı ilkelerle bir araya gelmiş farklı insanların beraberliğinin yerini, tenlerinin dokusunu, kokusunu, rengini, dillerinin farklılığını,  fark edilebilir kabile mensubiyetlerini koruyan kalabalıkların zoraki beraberliği alır.

 

İşte Türkiye’de düşünmeyerek beyinlerinin mantarlaşmasından rahatsız olmayan kitlelerin zoraki beraberliğinin ana hatları budur.

 

 

20 Ekim 2023 Cuma

Felsefî Türkçülük ve Türkçü Felsefe

 



Atsız’ın tavizsiz idealizminden ve romantizminden beslenen kuşakların,
başlığa itiraz etmesi kuvvetle muhtemeldir. Ve daha kötüsü, Atsız’ın tavrını “romantik” diye küçülttüğümün düşünülmesi daha da muhtemeldir.

Fakat Atsız’ın romantizminden bahsetmek, onun ilmî ve pratik derinliğini  küçümsemek değildir.


Atsız’ın “romantizmi”, Türklük duygusunun gerek ahlâkî gerekse ülkücü yönlerinin en saf, en katıksız, en kristalize ve tavizsiz halinin ifade edilmesidir.

 

Atsız’ın romantizmi, Türklük duygusuna, lâyık olduğu mevkii vermek gayretidir.

Atsız’ın romantizmi, kalplerin Türklük gururu ve sevinciyle atması demektir.

O halde felsefî bir Türkçülükten ya da Türkçü bir felsefeden bahsettiğimizde, biz bu yüksek duygu dünyasını red ya da ,inkâr etmeyiz, edemeyiz.

O halde felsefî bir Türkçülükten neyi murat ederiz?

 

Bu, Türkçülüğü felsefenin boyunduruğuna sokmak mıdır? Elbette hayır!

Felsefî Türkçülük, Türklük bilincinin, sürekli bir uyanıklık ve farkındalık içinde kalmasını sağlamak, bunu sağlamak için de onun içerdiği ve onu çevreleyen kavramlar/olgular  dünyasını Türk aklıyla yorumlamak demektir.

Peki ama o halde Türkçü felsefe ne demektir? Felsefenin Türkçüsü olabilir mi? Felsefe “kimlikler üstü” bir kavrayış, insanlığı ortak bir malı değil midir?

 

Maalesef bu çocukça bir yorumdur ve dünyanın gerçekliğiyle bağdaşmaz.

Mantık için bir evrensellikten bahsedilebilir ama felsefe daima kültürün gölgesinde kalmaya mahkûmdur.

 

Felsefe gerçeğin aranması için uğraşmak demekse “gerçek” konusunda her ulusun kendi kültürünün ağırlık merkezinin kavramlar uzayını kendine göre biçimlendirdiğini bilmemiz gerekir.  Kütle çekiminin ışığı bükmesi gibi kültürler de kendi büyüklüklerine göre kendi gerçeklerini oluşturur, gerçeği kendilerine göre bükerler.

 

Söz gelimi Plevne bizim için şanlı  bir müdafaa harbiyken Ruslar için bir zaferdir.

 

İstanbul bizim için fethedilmiş bir şehirken Rumlar için işgal edilmiş bir şehirdir.

 

O halde şu açıkça anlaşılmalıdır ki toplumların kavrayışlarında objektif bilimsellikten eser bulunmaz.

Söz gelimi Alma idealizminin babası Hegel için “evren” Alman aristokrasisinin ve bürokrasisinin kadir-i mutlak gücüyle şekillenmiş bir saray mutfağı gibidir.

 

O halde Türkçü felsefe Türkçülüğün akıl yürütme biçimini ve gerçekleri oluşturma yetisini geliştirmek demektir.

 

Peki bunlar neden önemlidir?

 

Aslında Orhun yazıtları bunların doğrudan cevabıdır. Onlar, Türk olarak neyi, kimi, nasıl  kavramamız gerektiğini bildiren Türkçülüğün ilk felsefe metinleridir.

 

Bütün bunlar neden gereklidir?

 

Hayatı kendi gözleriyle göremeyen, kendi aklıyla yorumlayamayan, kendi gerçeklerini oluşturamayan toplumlar geri toplumlardır ve böyle toplumlar da av olmaya mahkûmdur.

 

Çünkü uluslararası ilişkilerde her koyun kendi bacağından asılır. Uluslararası ilişkilerde adalet, merhamet, empati ve tevazu yoktur. Her ulus kendi dünyasını ancak ve yalnız kendisi oluşturmalıdır.

 

Bu açıdan aslında Kutadgu Bilig ve Divan-ül Lügat-it Türk, modern Türk kavrayışının temel eserleridir dense herhalde çok da yanılmış sayılmayız.

 

Felsefe asla korkakların sığınağı olmadığı gibi  Türkçülük de Kürtçülüğün/etnikçiliğin/ırkçılığın ayna görüntüsü  bir kabilecilik fanatizmi değildir.

 

İşte bu yüzden özgüvene ve özsaygıya sahip bir toplum olmanın gereğini ancak  kendimize özgü bir felsefe kavrayışı yaratarak yerine getirebiliriz.

 

Ancak o zaman “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünün anlamını kavrayabiliriz.

 

 

4 Ağustos 2023 Cuma

Scruton’a Verdiğim İskandinav Mobilyası Siparişi

 



Roger Scruton’ın  “Soytarılar, Dolandırıcılar, Yaygaracılar/ Yeni Sol Düşünürleri” adlı kitabını  okuyorum. Marksist sözde felsefecilerin lâf kalabalıklarını pek güzel tiye alıyor. Aynı zevki Popper’ın “Daha İyi Bir Dünya Arayışı’nı” okurken tatmıştım.

 

Scruton’ı okurken aklıma Oscar Wilde’ın “Anlaşılan şey doğrudur.” Sözü geldi. Bunun tersi de doğru sanırım.

 

Bunun da ötesinde…. Hayatını seçkin mekânlarda çocukça takdir beklentileriyle geçiren, basit, sıradan ve çiğ tutkularına şatafatlı sıfatlar yapıştırıp bunlarda derin anlamlar olduğunu iddia eden insanları okumak, olgunlaşmak konusunda bana ilginç ip uçları verdi.

 

Ama sanırım daha güzeli… Scruton’ı okurken hissettiğim derin tatmin ve konfor…

 

İnsan neden tatmin olur? Zenginlikten mi? Şüphesiz bu çok yaygın bir tatmin aracı. Öte yandan…

 

İnsan, işe yarayan bir iş gördüğünde, gerçek bir değerle karşılaştığında, o değeri takdir edebildiğini gördüğünde ve o değerin bir parçası olduğunu hissettiğinde… Sanırım insan asıl işte o zaman gerçekten tatmin oluyor.

 

Scruton’ın kitabının yarattığı konfor hissi, insanın derinden, nadiren ve mükemmel sadelikte bir düşünce barınağı bulması gibi. Bazıları buna “cennet” de diyebilir…

 

Kitap henüz bitmedi ve eleştirdiği düşünürlerin fikirlerini aktardığı sayfalar gerçekten çok sıkıcı. Çünkü sol düşünürlerin ve onları besleyen kaynakların düşüncelerini okurken iki soru aklıma gelip takılıyor:

“Neden?”

“Nereden biliyorsun?”

 

Düşüncelerinin gerçek hayatla hiçbir ilgisinin kurulamadığı sayısız filozofun neden bu kadar önemli sayıldığını düşünmeden edemiyorum. Sözgelimi Hegel’in, öznenin bir müddet sonra nesneleştiği gibi  bir düşünceye nereden ulaştığını sanırım hiç kimse anlayamıyor. Eğer Hegel idealistse nasıl oluyor da bir şeyin başka bir şey de olabileceğini ve hâlâ tutarlılığın sağlanabileceğini düşünüyor?

 

Buna benzeyen ve benzemeyen sayısız çelişkinin içine atıldığı safsatanın ipliğini Scruton olanca sadeliğiyle pazara çıkarıyor. Kitap bitmedi, işin açığı bitirmek de istemiyorum. Bugün anamı hastaneye götürdüm, çok yoruldum. Ama bunları yazdığım iyi oldu.

 

7 Temmuz 2023 Cuma

Her Şey Ucuzladı Be Oğlum!

 

Bugün bir benzin istasyonunun marketinden üç tane sandviç aldım.


O anda dikkat etmemiştim ama tam yemek için paketleri açacaktım ki hepsinin küflendiğini fark ettim.


Son zamanlarda benzin istasyonlarında hizmette bir rekabet ve yenileşme var ki bu da sevindirici. Ne yazık ki elemanlar istasyonların market   kısımlarının işletilmesine yeterince özen göstermiyor. 


Bu kibirli bir yakınma gibi görünebilir ama mermer desenli seramikleri ve laminant kaplı dolap kapaklarını düşündüğümde hepsinin aynı kelimede buluştuğunu görür gibi oluyorum: Ucuzluk.


İşin üzücü tarafı, bizde ucuzluğun kaliteyle bağının koparılmış.


Bizde ucuzluk, malzemenin, hizmetin, malın kalitesizliği demek. 


Peki ama neden böyle?


Koca koca laflar ettiğimiz bu blog nahiyesinde gene ahududu tadında ahkâm kesecek olursak; bu bir “medeniyet erozyonu”. (Günlük siyasetin ana avrat küfürlü, ucuz taraftarlıklı ve anahtarlık tadındaki tartışmalarının tavuk dürüm kolaylığında tüketilebildiği bir yerdeyiz hacı abi…)


Medeniyet erozyonu ne demek? Medeniyet erozyonu aslında iki yetmezlikle ortaya çıkıyor. 


Bunlardan biri nedensellik yitimi. ( Hoyda bre felsefeye gel! Ne diyo lan bu?  Bırak yazsın… Yazar yazar sonra vazgeçer dingil…) Nedensellik yitimi ne demek? Olayların neden sonuç ilişkilerini düşünmek yetisini/melekesini kaybetmek/yitirmek demek. Yani? “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” sözünü unutmak, sonra da hiç anlayamamak demek.


Bunların ikincisi, birinciye bağlı olarak “değerleme yetmezliği”. Yani? Söz gelimi bir mal alırken malın içindeki katma değer farklılığını görmek yerine toplumdaki cari eğilimlere göre karar vermek demek. Bu mal, bir araba olabildiği gibi bir edebiyat eseri, bir resim, bir beste de olabilir. Değerleme yetmezliği nereden kaynaklanıyor? Değerleme yetmezliği aslında bir toplumun sahip olduğu değerleri yitirmesiyle ortaya çıkıyor. ( “Değer” dediği şey ne lan? Bilmem? Fiyat demek istiyor herhalde… Bir de böyle ukalalar var. Birkaç kelimeyi art arda sıralayınca allame oldum sanıyorlar!)


“Değer”, sahip olmak istediğimiz ve sahip olduğumuzda da korumak istediğimiz varlık demek.

Değerleme yitimi yaşayan toplumlarda, insanlar sadece somut varlıkları “değerlendirir/değerler”.  Böyle toplumlarda insanlar, elle tutamadıkları, kendilerine fiziksel bir tatmin sağlamayan hiçbir şeye değer vermezler. Böyle toplumlarda “estetik” gelişmez. Estetiğin gelişmemesi, inceliğin olmadığı anlamına gelir. İnceliğin olmaması, nezaketin yokluğu anlamına gelir. Nezaketin yokluğu, duygudaşlığın yokluğu anlamına gelir. Duygudaşlığın olmaması ortak duyguların paylaşılmaması anlamına gelir. 


Geri bir toplumda paylaşılan şeyler, somut kan bağlarının fiziksel güç baskısı, ekonomik gücün ayrıcalıklarına verilen önem, kitleleşmenin getirdiği sorumsuzluk duygusu ve fiziksel saldırganlık potansiyelinin yarattığı tatmin gibi şeylerdir.


Dolayısıyla geri bir toplumda,  sanat akımlarının, edebiyat eserlerinin düşünce/felsefe çabalarının bir değeri yoktur.


Böyle bir toplum, cemaatler halinde yaşayan bir kabileler koalisyonundan ibarettir.


Böyle bir toplum için mermeri daha ucuza elde etmek yerine mermer taklitlerini ucuza elde etmek yeğlenir. 

Böyle bir toplumda dışavurumcu bir eserdeki ışık etkilerini araştırmaktansa yüz liraya herhangi bir camcıdan alınan resmi lüks evin duvarına asmak yeğlenir. 

Böyle bir toplumda Dostoyevski’nin çarpıcı tahlillerini okuyup kafa yormak yerine hazır vaka dosyalarından kopyalanıp yapıştırılmış metinlerin yığıldığı “kitaplara” göz atmak yeğlenir.


Böyle bir toplumda “akıllılık” demek, emek harcanarak oluşturulmuş şeyleri mümkünse bedava alabilmek demektir.  Geri toplum, emeği amele pazarındaki yevmiyeyle değerlendiren ama  nitelikli herhangi bir emeğin niteliğinden gelen katma değeri asla belirleyemeyen, takdir edemeyen toplum demektir.


Geri toplum, bir yağma toplumudur. Sanırım o yüzden geri toplumların insanları “üretim araçlarının kollektifleştirilmesiyle” hâlâ aynı üretimin sürdürülebileceğini hayal etmekte bu kadar ısrarcı oluyorlar. 


Ucuzluk ne güzel değil mi?


(Her şey ucuzladı canım, ne yapalım şimdi? Ucuzladı mı? Benim niye haberim yok? Bırak lan şunun gibi dingilleri! Geri zekâlı! Yazıyor, yazıyor kendi kendine bir de cevap bekliyor. He ya! Biz niye okuduk peki bunu abi? Neden olacak oğlum? Her zaman böyle bir salak bulamıyoruz da ondan…)


19 Mayıs 2023 Cuma

Felsefede Türkçülük Türkçülük’te Felsefe

 


Felsefi bir Türkçülük ve Türkçü felsefe nedir?


Felsefi bir Türkçülük, Türkçülüğü, gerçeği aramak ve gerçekle ilişkilendirmek işidir. Böylece Türkçülüğün varoluşsal (ontolojik) ve bilgibilimsel (epistemolojik) geçerliliği üstünde düşünmek demektir.

Türkçü bir felsefe ise dünyayı, olguları ve kavramları Türk mantığıyla, Türk bakışıyla değerlendirmek demektir.

Türkçü bir felsefe felsefeyi zedeler mi?

Hayır.

Çünkü insan beraberliklerinin en gelişmiş hali olan millet/ulus ancak nesilden nesle aktarılan ortak bir algılama biçimi ve ortak tefekkürle sürdürülebilir.

Felsefi bir Türkçülük arayışı Türkçü siyaseti dışlamak, inkâr etmek değildir. Felsefi bir Türkçülük, milletin kaderini etkileyecek bütün politikaları, kavramların geçerliliğini ve olguların gerçekliğini gözeterek geliştirmek için gerekir.

Felsefenin kaygan zeminli bir çaba olduğu ve bununla Türkçülüğü ilişkilendirmenin Türkçülüğü sulandıracağı düşünülebilir.

Bu da yanlıştır. Çünkü Türkçü bir felsefe geliştirebilmek için milletin/ulusun varoluşu, gerçekliği ve hayatıyla ilgili her kavramın ve olgunun çok ciddi bir mantıkla kavranabilmelidir.

5 Haziran 2021 Cumartesi

Hocam Bana Ekmek Arası Az Marksizm Tefsir Et N’olur!

 


Siyaset Felsefesi  Zırvaları

Az önce sanalağda  “Siyaset-i Füruset”’i  bir arayayım dedim. Bu günler
de Ali Bey Hüseyinzade’nin   hakkında çalışıyorum.

 

Tabii arama motorunun  anlayabildiği en yakın şey “siyaset felsefesi” oldu.

 

Bir kitapçı sayfasında siyaset felsefesi kitaplarının arasına düştüm.

 

Düşmez olaydım. Bir de baktım ki siyaset felsefesi denen şey Marksizm dininin tefsir kitaplarından ibaret! Uzun, tumturaklı, açıkça anlamsız ve saçma cümlelerin üst üste yığıldığı bir alay tanıtımla Marx  yeniden ısıtılıp pazarlanıyor.

 

Vay  efendim aslında Marx bir insanın hem müzisyen hem ress9am olabilmesinden bahsetmemişmiş de kendi yeteneklerini kendi keyfince geliştirebilmesi imkânından bahsetmişmiş.

 

Bir insanın kendi mutluluğunu ve menfaatini kendi başına  arayabilmesinin mülkiyetle ilişkisini göremeyip de onun  bütün bireysel varlığını “hırsızlık” diye gören ve açıkça bu varlığı “toplum” denen bir canavara yem edeceğini söyleyen alçak ve katil bir ideolojiden bu kadar  şeyin nasıl tefsir edilebildiğine şaşıyorum.

 

Marx’ın iktisat felsefesindeki sözlerinin temelsiz ve zırva olduğu, henüz 19. YYda ispatlandığı için onun “muhteşem ekonomi dehasından” falan bahsedilemeyeceğini cümle âlem biliyor. Hal böyle olunca onun yalnızca   “ahlâkî” planda  romantik  bir müdafaası yapılabilir.

 Sorun da odur ki Marx’ı savunmak için kullandığınız “ahlâk”, kıyasa ve muhakemeye dayalı normatif  bir mantık ahlâkıdır. Bu ahlâkın normları da toplumun verileridir. Toplumun verileri de toplumların öz kültürlerine göre farklılık gösterir. Onların öz kültürleri de gelişmişlik ve etkileşim düzeylerine göre farklılık gösterir. Buradaki gelişmişlik sorunlara cevap verebilmek, hayatın ayrıntılarına nüfuz edebilmek anlamını taşırken etkileşim de diğer kültürlerle etkileşebilmek yeteneğini anlatır.

Demek ki Marx’ı, Marx’ın kabul etmediği bir normatif (idealist) ahlâkla  savunmak açıkça saçmalıktır.

Gelelim yeni Marksizmin tefsir kitaplarına. Bu kitaplarda hiçbir cümleyi üçüncü kelimeden ötesine kadar düzgünce, tutarlı takip edemiyorsunuz. Kullanılan kelimelerin anlamlarıyla ilgili en ufak bir açıklama da içermiyorlar. Kerameti kendinden menkul cümlelerle okurun mantığına kesinlikle izin vermeyen,  doğrudan düşünce emirleriyle abartılı bir tasvirler yığını sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar.   Bu kitapların tanıtım yazılarını, alıntılarını okuduğumda, aklıma dindarların okuyup da  hiçbir şey anlamadıkları için  kutsadıkları, önemsedikleri dinî kitaplar geldi.  Belki “ her din mutlaka dünyevşileşecekti” ama öte yandan “ideolojilerin de gün gelip  dinleşeceğini” de,  felsefeyi işgal eden bu zırvalar açıkça kanıtlıyor.

20 Aralık 2016 Salı

Bir Deliden Edebiyat Dersleri Veya

Biçimsiz Aşk
“Delinin biri bir kitap yazmış… Okuyan kırk  akıllı “Delirmeyenin ta…” demiş”
Elbette atasözü böyle değil ama ben de popülist siyaset üslubuna kapıldım işte… Belki daha fazla kişi beni okur, para kırarım falan filan. Bu arada sözün aslı: “Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.”tır.

Bahsettiğim deli, Ruhi Konak. İfşa etmekten de çekinmiyorum. Eli ve dahası aklı hiç boş durmayan bir deli. Minyatürcü. Deliliği zaten buradan belli.

Bir ara şiire kafayı takan, sonra şiirin biçiminden galiba bıkıp anlamın dibine vurmak için benden de gizli bir biçimde öyküye yönelen, aynı zamanda hain biri!

Tamam kitabı eleştireceğim ama bazı insanları kişilik olarak tanımalısınız. Yoksa yazdığı şeylere tren diye bakabilirsiniz.

Ruhi Konak bir Erzurumlu. Yani anam babam Anadolulu bir Türkmen. Deliliğinin temelleri sanırım biraz da buradan geliyor. Çünkü hepimizin bildiği gibi akıllı insanlar at sırtında beş bin kilometre yol yaparak kışın kedilerin donduğu memleketlerde çadır,  oba, köy falan kurmaz!

Hal böyle olunca ( “Daha eleştiriye başlamadın mı?” Diyenlerinizi mi duyuyorum?) hatıraları, dünyası falan ayazlı, karlı, buzlu bir çocukluktan epey besleniyor. Karın buzun olduğu yerde ne olur? Soba olur, değil mi? Peki soba nesiz olmaz? Odunsuz, kömürsüz olmaz tamam, o kadarını biz de biliyoruz ama soba asıl masalsız olmaz. Sobanın yanında masal kurutmuyorsanız, ancak ruhunuzu kurutuyorsunuz demektir.

Dedik ya adam deli! Deliden ne bekliyorsunuz, manifesto mu? Aslına bakarsanız kendini akıllı sananlara inceden giydirilmiş bir manifesto gibi de okunabilir  “Biçimsiz Aşk”.

Adı estetik değil hem de hiç. Bir  anlatı kitabı için son derece kuru ve itici bir başlık bu. İyi de bu deli adam zaten “Biçim” sözcüğünü estetik çağrışımlar veya aliterasyon için falan kullanmıyor. Daha başlarken “Aşkına don biçmeye kalkma!” demeye getiriyor. “Don” eski kullanımda “Elbise” anlamındadır. Karacoğlan “kara donlu beytullah” derken Kâbe’ye külot falan giydirmiyordu yani…

Bazı yazarlara “ Gerçek olaylara m dayanıyorsunuz?” diye soran andavallılar çoktur. Ulan yaşamayan adam nasıl yazsın?  Ya da neden yazsın? Yazmak yaşamanın anlatımıdır. Yazmak bizatihi yaşamaktır.

Peki  deli yazarımız nasıl yazmış? Evvelâ yaşamış. Yani anlayacağınız bir sobanın başında masal dinlemiş küçükken çocukken. Böyle gözlerini belerte belerte, bir Sona Nene’nin anlattıklarını dinlemiş. Sonra vatansever öğretmenleri, ona okuma yazma öğretip de “Okumayan, yazmayan adamın mala davara da bir faydası yok evladım!” dediklerinden olsa gerek    bize azıcık faydalı olabilmek için dinlediklerinden bir şeyler  mayalamış. Mayalanan hamur kabarmış kabarmış, bazıları bu sıfatı küçümsese de kendi modernliğini içinde taşıyan, adamakıllı bir mesele dönmüş. İşe o mesel “Biçimsiz Aşk” olmuş.

Yazarımız iki belki de üç kere ustalık gösteriyor kitapta. Öncelikle can kulağıyla dinlediği masallardan bir masal süzerek  anasından emdiği ak sütün hakkını nasıl verdiğini gösteriyor. Çakır çukur Türkmen yurdu Erzurum yaylasının kayaları arasından su nasıl kaynar, nasıl yol bulur da bir gözeyle belirir bize ustaca gösteriyor. Halk hikâyelerine, masallarına aşina olanlarımız için son derece değerli bir kitap “Biçimsiz Aşk” .   Anadolu Türk söyleyişine,  davranış biçimlerine öyle hakim ki deli yazarımız, metnin içindeki “dünyaya”  cumburlop düşüyorsunuz zaten.

Amak-ı  hayal, Mantık-ut Tayr, gibi tasavvufi eserlerden felsefesini damıtan,  Türk masal geleneğine sırtını dayayan, çağının insanıyla tanışık bir metin “Biçimsiz Aşk”.

İkinci ustalığı sivil, rütbesiz bir felsefe ile karşımıza çıkmasında.  Can alıcı aforizmalar var  kitapta. “Ben söyleyeydim eyiymiş.” diyeceğiniz türden şeyler bunlar.

Üçüncü ustalığı, akademik öğreticiliğini konuşturması. Bunu da öyle alçakgönüllü yapıyor ki hadsiz kibirlerimizle bakacak olsak anlayamayız. 

Kitabın eksiği yok mu? Elbette var. Bir  kere bazı  yerlerde kelime seçimleri “sırıtıyor”.  Aliterasyonun gözetilmesini beklediğiniz fakat   muhtemelen, yazarın “öğretici” kimliğinin öne çıktığı yerler buralar. Ve fakat…  Metin kendi içinde o kadar güçlü bir bütünlük sergiliyor ki “Hangi ağacın budağı yok  ki hemşerim?” diye kendinizi uyarmak zorunda kalıyorsunuz.

İkinci eksikliği görsellik. Ki bunu tamamen ben uydurdum. Amacım kitaba uyduruk illüstrasyonlarımı ekleyebilmek. Sayfaya sığsın diye kesiyorum.  Kitabı okuyun!

20 Nisan 2016 Çarşamba

Felsefenin Şişman Çocuğu Emperyalizm



Aziz dostum Derya Talipağaoğlu, bana son günlerde neden solculara bu kadar çattığımı sordu.

Sosyal medyadaki bazı  tartışmalarımız yazı konusunda beni harekete geçiriyor. Bunlardan biri “Emperyalizm”!

“Ulusal” bir uzlaşma konusu  olsa da “emperyalizm” hatalı ve uyduruk bir terim.

Emperyalizm terimini kimin uydurduğunu tam  bilemiyorum ama genel olarak Marx’a   izafeten kullanılır. Terimin anlamı üzerinde egemen olan Marxtır.

Marx bu terimi, doğrudan doğruya, kapitalist ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki tutumlarını nitelemek için kullanır. Ona göre kapitalizm ile emperyalizm arasında doğrudan  ve yapısal bir ilişki vardır. Acaba öyle midir?

Yani toplumsal düzenlerini bireylerin temel haklarına dayandıran, özel  mülkiyeti koruyan ülkeler diğer ulusları sömürmek mi isterler? Ya da diğer ulusları  ya da sosyalist   söylemle “halkları”  sömürmek ancak kapitalistlere has bir kötülük müdür?

Her şeyden evvel Marx’ın kendisini bir idealizm karşıtı olarak konumlandırdığını hatırlatmalıyız. Yani ona göre “ sabit kategoriler”, kimlikler vs yoktu. Her şey “birbirine göre” değerlendirilmeliydi. Bu yüzden de tanımlama yapmaya kalkmak anlamsızdı.  Her şeyin tarihsel ve materyalist bir ilişkiler ağı içinde değerlendirilmesi, ona göre en doğrusuydu. Dolayısıyla bir şeyin, tarihin bir devrindeki anlamıyla diğer devrindeki anlamı farklı olabilirdi. Hatta aslında tarihsel olarak belli bir diyalektiğe göre anlamlandırılmamış şeyler bile anlamsızdı. Kısacası “anlam”  dediğiniz şey, Marx’a göre  nihaî ve kaçınılmaz egemenlerin, yani proleterlerin emrettiği şeylerden ibaretti veya eninde sonunda öyle olacaktı.

Marksistlere göre emperyalistler dünyanın mevcut zenginliğini sömüren ülkeler. Konu doğal kaynaklar olunca bu terimin üstüne atlamamak için insan epey zorlanıyor.

Sorun, işin doğal kaynaklardan ibaret olmaması. Ama bunun ötesinde sorun, Marx’ın uluslararası ilişkiler konusunda zırcahil olması.

John Locke “Hükümet Üzerine Bir İnceleme” adlı iki ciltlik incelemesinde “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” der. Yani uluslararası ilişkilerde, toplumdaki adaletin sağlanamayacağını saptar. Böyle midir? Evet kesinlikle böyledir. Çünkü bir ulusun,  herhangi bir toprak parçasında kendi kurallarıyla yaşaması,ancak ve yalnız savaş yoluyla o toprağın kazanılması  ile elde edilen bir “haktır”. Çünkü savaş ya da şiddet, anlaşmazlığın nihai çözümüdür.

Hiçbir ülke, boş toprakların ulusları kendi aralarında çektikleri bir kurayla veya sandalye oyununa benzer bir oyunla elde edilmemiştir. Bunun sebebi de “egemenlik” denen nihai zor kullanma yetkisinin, ancak insanlar arasında meydana getirilebilecek en büyük uzlaşmaya dayandırılması gereğidir ki bu uzlaşmanın toplumsal    ve siyasal adı “ Ulustur”. Şüphesiz adı devlet olan pek çok siyasi örgütlenme vardır ve dünya üzerinde de  bunlardan neredeyse iki yüz tane vardır.  Sorun bu devletlerin çoğunun,  gerçek bir toplumsal ve siyasal uzlaşmaya değil de yalnızca silâhla sürdürülen bir “egemenliğe” dayandırılmış olmasıdır.

Dillerin doğasına kadar inmeye gerek yoktur ama en nihayetinde dillerle ortaklık geliştiren  ve bu ortaklığı yaygınlaştırarak büyüyen ve böylece de uluslaşan topluluklar bugünkü “ulusal devletleri” kurmuşlardır.

“Emperyalizmle” ilgili en önemli iki tanımlayıcı unsur savaşçılık ve sömürgeciliktir.  Bu iki unsur Marx’a göre birbirini sürekli besler ve böylece emperyalistler gene Marx’a göre dünyanın bütün zenginliğini sömürürler.

Marx kendisinin bir idealizm karşıtı olarak tanımlamasına rağmen gerçekte var olan, inkâr edilemeyecek uluslaşma ve egemenlik olgularına rağmen hayalindeki “proleter” ideasına göre bir hurafe geliştirmekten kendisini alamamıştır.  Marx’ın düşüncesini dayandırdığı toplumsal sınıfların hepsi bal gibi birer ideadır.

Dolayısıyla Marx’ın, uluslararası ilişkilerdeki “adil” ve barışçı dünya konsepti de bir ideadan başka bir şey değildir. Sorun, onun idealara dayandığını fark edememesidir. Sorun onun, kendi “ideaları” uğruna  olgulara  tamamen sırt çevirmesidir.

Hal böyle olunca petrol, kömür gibi doğal kaynaklara karşı gelişmiş ülkelerin  ilgilerini “emperyalizm” olarak yorumlarken o ülkelerdeki fikir mülkiyeti ile meydana getirilen  bütün soyut ve somut  ilerlemelere karşı körleşmiştir. Dünyanın en kalabalık materyalist ve hurafeci  Talmut’undan başka bir şey olmayan kitabından bile bir “değer” meydana getiren şeyin, ne olduğunu anlayamamıştır.

Buna karşılık  proleter  diktası adına kurulmuş büyük sosyalist devletlerin, politikalarını yönlendiren “ulusal çıkar” güdüsünün nereden geldiğini ve  sınıf diktasıyla neden ortadan kaldırılamadığını düşünememiştir.

Marx dünyada “emperyalistler” denebilecek sabit bir toplumsal ve siyasal kategori olduğu kanaatine kapılmıştır.  Uluslaşmanın siyasal dinamiğini bilmediği için toplumları sabit kategoriler içinde tanımlamak gerektiğini sanmıştır. Marx bu konuda, saf ve gülünesi bir hayalcidir.  Kendisini belki dinamikçi bir Heraklitosçu olarak görmesine rağmen uluslaşmayı meydana getiren hareketlerin sebepleri ve sonuçları üzerinde hiç mi hiç kafa yormamıştır. Bu konuda güya kafa yoran da ondan sonra dünyaya gelen ve dünyanın sayılı katillerinden biri olan Stalin olmuştur.

Dünyayı “emperyalist” dediği sabit sömürücü kapitalist devletlerle diğerleri arasındaki bir mücadele olarak gören Marx  aslında romantik bir idealist  yazar olmanın ötesine geçememiştir.

Bu yüzden “Emperyalizm”,  uluslararası ilişkiler olgusunu anlamakta faydasız bir terimdir. O, Marx’ın romantizmiyle tıka basa beslenmiş, felsefenin  şişman çocuğudur.







12 Nisan 2016 Salı

Düşünüyorum O Halde Seçkinim




Çok eski bir dostum, blogda felsefe yaptığımı, bunun da insanlara ağır geldiğini söyledi. Bazılarına göre bu bir seçkincilik bile olabilirmiş.

Söylediklerine itiraz edemeyeceğim, “seçkincilik” eleştirisine bile.

Felsefe, mantığın feneriyle  yol bulmaya çalışan bir keşif çabası, en azından bana göre. Marksistlere göre ise   felsefe akla gerek duymayan bir heykelcilik sanatı.

Herhangi bir Marksist göre felsefenin işi “dünyayı  değiştirmektir”. Elbette dünyayaı tamamen tanıyıp tanımadığı ona sorulmamalıdır, çünkü “her şeyin kuralı”, Marx’ın tarihsel materyalizminde  ortaya konmuştur. Bu “neokabalistik”  yaklaşımla felsefe…

Evet haklısınız her ne kadar “dünyayı değiştirmekle uğraşmalıdır…” diye devam edecek olsam da aslında Marx’ın ve genel olarak sosyalistlerin dünyayı nasıl değiştirmek gerektiğin dair en ufak bir fikirleri yoktur.

Meselâ onlar asla idealist olmadıkları için dünyanın bir çelişkiler yumağı olduğunu kabul ederler. Ama öte yandan çelişkileri ortadan kaldırmanın ebedi huzurun anahtarı olduğunu da düşünürler.  Peki ama  insan toplumu için ( ideoloji zaten başka kimin için olabilir ki?)çelişki nereden kaynaklanır ya da başlıca çelişki nedir? Bunu  cevabını vermek kolaydır çünkü  “yığınları” sokağa dökebilecek, onları yok edici birer hayvan sürüsüne döndürebilecek  kelime bulunuştur: “Eşitsizlik”!

Bu durumda sözün gelişi, bir dal diğerinden uzunsa bu bir eşitsizliktir ve uzun dal budanıp kısaltılmadıkça  adalet sağlanmış olmayacaktır. Aslında marksizmdeki eşitlikle adalet arasındaki ilgiyi biz  hayal ediyoruz; çünkü marksist geleneğin içinde adalet kelimesine pek rastlayamayacağınızı söyleyebiliriz.

Peki ama bu hırçın marksizm eleştirisine neden daldık?

Çünkü marksizmin idealizme  karşı duyduğu sözde düşmanlık o derece bağnazcadır ki kimi neomarksist yazarlarda, bu düşmanlık  bir tür  köktenci anlam karşıtlığına dönüşür. Aslında neomarksist yazarların sanırım tamamı sözcüklerin anlamıyla ilgili hiçbir sorumluluk almaksızın daha  doğrusu aslında düşünmeksizin felsefe yaptıklarını  düşünecek kadar ileri gidiyor.

Yani kelimeleri, anlamları küçümseyerek kitap yazmak gibi bir budalalık,  çağımızın yeni Marksist püriten etiği olarak karşımıza çıkıyor.

Diyalektik denen hokkabazlık bir yandan sizi aslında anlamların olmadığına, dolayısıyla tanımların yapılamayacağına ikna etmeye çalışıyor, diğer yandan anlamlarını inkâr ettiği kavramlar arasında  “görecelik ilişkileri” kurmaya çalışıyor.

Peki ama bu ne anlama geliyor?

Bu, anlamdan, anlamaktan kaçınarak  dünyayı değiştirmemizin ne kadar saçma olacağı anlamına geliyor.

Michelangelo,  yanılmıyorsam Davut heykelini yapmadan önce atölyesine getirdiği mermer bloğa üç yıl boyunca bakmış. Heykeli bitirdiğinde , onu nasıl yapığını soranlara, onun taşında içinde zaten mevcut olduğunu söylemiş. Diyalektik ukalalığa göre bu cevap saçmadır. Çünkü herkes aslında heykelin taşın içinde olmadığını bilmektedir. Oysa Michelangelo, yapacağı heykeli, kafasında o taşın içine öyle uygun bir pozda yerleştirmiştir ki bu fikre göre yonttuğu taştan, heykeli kusursuzca çıkarabilmiştir. Yani Davut’un “ideasını”, hayata geçirmiştir.

O halde ne yapılmalıdır?

Görünen o ki neokabalist Marksçılar ve ezcümle sol aslında  hiçbir şey bilmeden ve düşünmeden taşa  vurmanın yeterli olduğu kanaatindedirler. Çünkü onlar için aslolan, elimizde bir çekicin bulunmasıdır. Proleterlerin eline bir çekiç verir ve  bunu istedikleri gibi kullanmalarına da ebediyen izin verirsek nasıl olsa  dünyayı daha eşit ve mutlu bir şekle sokuncaya kadar onunla istedikleri gibi kırıp dökebileceklerdir. Bunun için herhangi bir şey bilmelerine ve hatta düşünmelerine bile gerek yoktur. Çünkü  gerçek insanlar proleterlerdir ve onlar burjuvaların bütün üst yapı kurumlarının kirinden , riyak3arlığından uzakta saf ve lekesiz canlılardır.( Proleterlerin etik anlamda kesinlikle sorgulanmadığını solcular dahil herkese hatırlatmalıyım.) İyi de proleterleri bu denli “yetkin” görmek idealizmin ta kendisi değil midir? Elbette öyledir. Çünkü marks bir yandan geçişliliği önemsemeksizin sınıfsal kategoriler yaratırken diğer yandan  bu kategoriler arasındaki çelişkilerden bahsetmektedir. Öncelikle ideleri varsaymaksızın kategorizasyona gidemeyeceğini ne yazık ki düşünmemiş ya da  bunu dehşetengiz bir hokkabazlıkla saklayabileceğini  düşünmüştür.

Diyalektik, bütün görecelik maskaralığına rağmen “şeylerin” insan kavrayışını aşan  ilişkiler karmaşasın görmekten acizidir. Dolayısıyla “Önce yap, sonra düşünürüz!”’den başka bir fikri de yoktur.  Dolayısıyla aslında Marksist bir yaratıcılıktan vs bahsetmek de saçmadır.

İnsanın her şeyden önce düşünmesi gerekliliği, düşüncenin, üzerine inşa edildiği şeylerin hem var olması hem de inşa edilmesi gerekliliğini de ortaya koyar.

Sihir olmaksızın sanat olamaz.
Sanat olmaksızın idealizm olamaz.
İdealizm olmaksızın dürüstlük olmaz.
Dürüstlük olmazsa ürün dışında  hiçbir şey olmaz
Önce düşünmek gerekliliği, insanın yaptıklarının sonuçları hakkında düşünmesi anlamına gelir. Çünkü insan dışında hiçbir canlının “uzak vadeye” varacak kadar etkili bir eylemi yoktur. Eğer insanın diğer canlılara göre bir seçkinliği varsa o da sadece bu etkinlikten ve sorumluluktan dolayıdır.

Makarna ve kömürden başlayıp da altın kaplamalı klozete sıçmak  görgüsüzlüğüne kadar varan  bir menfaat düşkünlüğünün içinde sakladığı hayvanlaşma tutkusuna teslim olmak, belki Marksist felsefecilere, eylemci proleter ahlâkı açısından  daha sıcak gelecektir ama ben hâlâ düşünebildiğim  için kendimi mutlu ve dahası  seçkin hissetmeye devam edeceğim.



16 Şubat 2015 Pazartesi

Teorinin Ve Pratiğin Sınırı Üzerine

Şimdi,  bu yalnızca   bir araya
getirilmiş  görünecek  blokların
bir simülasyonundan ibaret.

Herhangi bir şey düşünürken belli bir bağlama bağlı kalmak düşüncenin tutarlılığı için elzemdir. Bu, “ Düşüncemi neye dayanarak ve nereye kadar geliştirmeliyim?”  demektir.

Bu soruların cevaplarını her zaman düşünmek bize doğru düşünmek için ışık tutar. Aksi takdirde   yanlış düşünceleri değiştirmemiz mümkün olamaz ve bu düşünceler birer dini söylem gibi aklımıza çakılır kalır.

Bunları düşünmenin asıl faydası, felsefi tartışmalarda önümüze çıkan bağlam saptırmacılığını aşabilmemizi sağlamasıdır.

Özellikle herhangi bir ideolojik tartışmada, konunun teorik bağlamı, özellikle sosyalistler tarafından sürekli pratikteki sözde aksi örneklerle yanlışlanmaya çalışılır.

Burada gözden kaçırılan veya maksada göre göz ardı edilen şey şudur: Teorik ( ki buna açıkça idealist bir bakış diyebiliriz…) tartışmanın sınırı  nerede biter? Bu soruyu daha anlaşılır şekilde  acizane fesefi bakışımla ilgili olarak şöyle sormak isterim: “İradî olanla  doğal olanın sınırı nasıl gözetilmelidir?”

Bu ne anlama gelir? Fikirlerimizi veya oluştururken doğa ile sınırlanırız.  Doğa fikirlerimizi/düşüncelerimizi iki şeyle sınırlar: Duyularımızın sınırlılığıyla ve irademiz dışında  var olan olgularla…

Şurası herhalde açıktır ki biz doğayı ancak duyularımızın sınırlarınca anlayabiliriz. Birileri bu fikre “ Duyularımızın ötesindeki dalga boyları…” diye başlayan bir tiratla karşı çıkarsa ona, gelişen teknolojinin algı ötesi alanı, , günden güne algı sınırları içinde kalacak şekilde görünür kıldığını söyleyerek karşılık veririz. Kızıl ötesi görüş dürbünleri, elektron mikroskopları vs hep  doğanın duyu sınırlarımız içinde anlaşılabilmesini sağlayan gelişmelerdir. Bu da insanın, duyu/algı sınırlarının farkında olduğunu ve doğayı bu sınırlar içinde kalacak şekilde kendisine tercüme etmeye çalıştığını gösterir.

Bu sınır genişlemez. Sadece buluşlar bu sınırlar içinde kalarak doğayı anlayabilmek gücümüzü arttırır.

İkinci olarak kaçınılmazlıklar gelir.
Kaçınılmazlıklar doğayla ilişkilerimizi oluşturan sınırlarla belirir.

Ama kaçınılmazlıkların bir de iradî olan yönü vardır. Burada Hayekle çelişmek istemem ama şu kadarını göz önüne almalıyız: Bugüne kadar  gelmiş kültürel birikim ve “kendiliğinden doğmuş davranış kuralları takımı” olguları tarihin yaratmadığı tarihsel olgular olarak bugünkü seçimlerimizi bir ölçüde etkileyecektir.

 Tarihsel birikim veya tortular düşünme biçimimiz üzerinde küçümsenemeyecek bir etkiye sahiptir. Çünkü tarihsel birikim, kimliğimiz için bir tutarlılık ve geçerlilik ölçüsü sunar.

“Tarihsel tortunun” objektif bir geçerlilik testi yapılamaz. Çünkü tarihsel tortu iradî seçimlerin, kendiliğinden gelişen olgularla beraber meydana getirdiği bir fosil yapıdır. Bu belki fazlasıyla fizyokrat bir bakış gibi görünebilir ama durum budur.  Bu objektif geçerlilik testini saf rasyonel olarak yapmaya kalksanız bile karşınıza “Kime göre rasyonel?” sorusu çıkacaktır. Bu soruya herhangi bir  gelişmiş batı ülkesinin normlarına göre cevap verdiğinizde karşınıza, “o normların saf rasyonel testlerinden geçip geçmediği” sorusu çıkacaktır.

Tarihsel tortunun etik bir testi de yapılamaz. Çünkü “etik” için benimseyeceğiniz ölçüler de kaçınılmaz olarak  başka bir  kültürel birikimin tortusu olmak zorundadır. Çünkü her ne kadar insan olanın belli başlı bazı objektif ölçüleri varsa da bu objektiflik, kültürü aşamaz. Bu da şu anlama gelir ki kültürü ve “ toplumsal  kendiliğinden oluşmuş davranış kurallarını” aşan ve bunları kökten değiştirebilecek bir  evrensel objektif ahlâk kurulamaz!

Bu bizi nereye getirir?

İdeolojik tartışmaların teorik zemininde kalmaksızın pratik örneklerle yanlışlamaya gitmek mümkün değildir, bu çaba açıkça safsatadır.

Sözgelimi liberalizm ve sosyalizm tartışmalarında “Ama ABD’de kapitalizm bir sömürüdür!” gibi bir  cevap açıkça safsatadır.

Bu düşünüş tarzı insanların herhangi bir ideolojinin robotları olduğu kabulüne dayanır; insan eylemlerindeki irade unsurunu en baştan yok sayar. Biraz daha  derin bir düşünsel tabakada ise az önce bahsettiğimiz tarihsel tortunun varlığından habersiz olunduğunu gösterir.
Gene de şu unutulmamalıdır: Bütün felsefî tartışmalar ancak ve yalnız üzerinde  anlaşılmış, uzlaşılmış bir metodolojik birey kabulü ile yürütülebilir. Bu da insana dair  ortaya konan önermelerin, insanın  en genel ve değişmez eylemlerine göre  değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koyar. Ama bu başka bir tartışmanın konusudur. Bu daha ziyade uluslararası ilişkilerin doğası hakkındaki bir tartışmanın temelini oluşturur.

O halde felsefî veya ideolojik bir tartışma imkânsız mıdır?  Herhangi bir fikrin yanlışlanması mümkün  değil midir? Veya bu kabul zaten tarihsel tortuyu kendiliğinden anlamsız kılmaz mı?

Bu mevcudun/gerçekliğin nerede, hangi noktada tartışılması veya ölçü edilmesi gerektiği düşünülerek cevaplanabilir.

Ne demektir?

Meselâ sosyalizm tartışılırken sosyalizmin genel kabullerinin bir tutarlılık ve geçerlilik testi yapılmalıdır. Bunu yaparken üstünde uzlaşılmış metodolojik bireyin tarihsel tortunun ötesinde kalan genel eylemleri göz önünde bulundurulur. Sosyalizme temel teşkil eden “Mülkiyet hırsızlıktır!” sloganı ( Bu açıkça bir slogandır, herhangi bir felsefi derinliği olamayacak kadar saldırgan indirgemeci bir cümledir…) bu açıdan genel insan eylemiyle dolayısıyla metodolojik bireyin iradesiyle uyumlu mudur değil midir ancak böyle tartışılabilir. “Hırsızlık” denen suçun ancak  herhangi bir genel iyinin ve özelde bir hakkın  ihlaliyle var olabileceği düşünüldüğünde dahi mülkiyetin inan doğasının bir parçası olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

O halde meselâ  sosyalizmle ilgili tartışmalarda daha SSCB tecrübesine varmadan bile “genel insan eylemi” plânında bir yanlışlama mümkündür.

O halde mevcut duruma ( bazıları bunun tek gerçek olduğunu düşünebileceğinden bundan kaçınıyorum) ne zaman müracaat etmeliyiz?

Mevcut duruma ancak tartışmanın teorik yönü hakkında tam bir mutabakata varıldığında  bakılmalıdır.

Bu da şu anlama gelir: Gene sosyalizmden devam edecek olursak, sosyalizmin “idealarının” günlük hayatta ne kadar gerçekleştirildiğine bakılır. Söz gelimi sosyalizm “ideal” halin üretim araçlarının mülkiyetinin kollektifleştirildiği hal olduğunu, iddia ettiğinde, mevcut  halde, bunun yapılıp yapılmadığına bakmak gerekir. Üretim araçları proleter diktanın eline bırakılmış mıdır? Evet. Peki  sonuç, önermenin öngördüğü, toplumsal mutluluk ve adalet ile uyuşmuş mudur? Hayır! Öyleyse önerme yanlıştır!

Kapitalizmle ilgili tartışmalarda, genellikle ideolojinin başına bir “vahşi” sıfatı getirilmesi hümanizmin gereği sayılır. Oysa bu açıkça saçmadır.

Çünkü “kapitalist” denen sermaye grubunun işçiyle olan ilişkilerinde yaşanan bazı çatışmalar, ideolojinin kaçınılmazlığı sayılmıştır. Acaba böyle midir?  Her şeyden önce  kapitalizmin bir ideoloji olmadığı, Marx’ın Pazar ekonomisine yönelik bir nitelemesi olduğu gözden saklanmıştır.

Liberalizmin teorisinde işçi ve sermayedar rakip veya Marx’ın sandığı gibi düşman  sınıflar olarak mı  kabul edilmiştir? Hayır… Peki liberalizm, işverenin işçinin hakkını yemesini ideolojik bir şart olarak mı öngörmüştür? Hayır! O halde  iş veren, işçinin hakkını yediğinde, liberalizmin önermelerine mi uygun davranmaktadır? Hayır!

Liberal teoride herkes hem üretici hem tüketici olarak mı kabul edilmiştir? Evet.  Peki liberalizm tüketiciyi, ekonomik olarak korunması gereken temel birim olarak kabul etmiş midir? Evet! Peki bunu  bir ütopyanın gereği olarak mı önerir, yoksa ekonomi denen insan eyleminin doğasına dair bir keşif olarak mı? Şüphesiz bunu bir keşif olarak önerir. O halde maliyetleri düşürerek daha ucuza mal üreten bir üreticinin davranışı liberalizmin kapsamına uygun mudur? Evet! Bu durumda liberalizmin “Pazardaki  rekabetin maliyetleri düşürücü ve tüketiciyi koruyucu bir sonucu vardır!” önermesi doğrudur.

Peki meselâ ABD’de  ki kendisi kapitalist olarak bilinir; devlet kayırması için uğraşan lobilerin etkisiyle meydana gelen kötü sonuçlar liberal önermelere uygun mudur? Hayır! Çünkü zaten fiyatları ve tüketici davranışlarını çarpıtan kayırmalar ve müdahaleler, “kapitalizm” olarak adlandırılan liberal teorinin kapsamına daha en baştan aykırıdır!

O halde teorik tartışmalarda insan eyleminin genel özelliklerine dair bir uzlaşma sağlanamazsa;  objektif bir mukayese ve yanlışlama  yöntemi bulmak da imkânsızlaşır. Daha sonra mevcut halin insan eylemlerinin genel özellikleriyle uyumuna bakılır. Daha sonra da mevcut hali  meydana getiren insan eylemlerini güdüleyen fikri temellerin, insan varoluşuyla uyuşup uyuşmadığına bakılır.

Hiç kimse insanın “benliğini” inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Hiç kimse, insanın  edindiklerini benliğinin  bir parçası saymasını inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Hiç kimse, insanın “daha fazlasını” arzu etmesini reddederek veya inkâr ederek bir önerme meydana getiremez.

Dahası hiç  kimse bir “önerme” ile insanı baştan aşağı biçimlendirebileceğini iddia edemez. Bu son nokta Hayek’in “kurucu rasyonalizm” olarak  tanımladığı fikrin özüdür.

Burada son olarak birkaç şey söylemek istiyorum:

Öncelikle ortaya konan herhangi bir önermenin bir “icat” mı yoksa bir “keşif” mi olduğu anlaşılmalıdır.

Herhangi bir “Olmalıdır!” cümlesi, herhangi bir filozofun ütopyasını mı ifade etmektedir?

Yoksa bu  cümle, yararlılığı genel olarak görülmüş  ve fakat bazen kendisinden sapılan bir davranış kuralını mı ifade etmektedir?

Bu farklılık da aslında felsefi tartışmanın en başındaki uzlaşma için şarttır. Bu anlaşılmaksızın tarafların, soruna nasıl ve hangi açıdan baktıkları anlaşılamayacaktır.

Elbette herhangi bir sorunu çözmek için bir araya gelirken ortaya konan maksat açıkça ifade edilmeden  böyle bir tartışma açıkça hayaldir.













23 Ocak 2015 Cuma

Doğruluk Ve Hakikat



Bana öyle geliyor ki bu iki kelimenin eşanlamlı kullanılması kadar felsefeye zarar veren şey pek azdır.

Sanırım bunun sebebi, bu iki kelimenin ortak bağlamını oluşturan “intikal/erişim mantığıdır”. İntikal kelimesi daha ziyade bir yer değişimi olarak düşünülmekle beraber “varılacak yere varmak” anlamındadır. Bu durum bir hedefe “erişmek” anlamına gelir. Dolayısıyla intikal için “erişim”  eşanlamlısını da öneriyorum.

Doğruluk ve hakikat kelimelerindeki  intikal/erişim mantığı  nasıl çıkarsanır?

Doğruluk ve hakikat terimleri özcü/idealist terimlerdir, mutlaklık  içerirler.  Peki ama bu terim eş anlamlı mıdır?

Doğruluk ve  hakikatle ilgili sınamalar bu terimlerin eş anlamlı olmadıklarını gösteriyor.

Bütün önermeler, “doğrulukları” açısından sınanabilen cümlelerdir. Sorun şuradan kaynaklanmaktadır.  Doğruluğun bir tutarlılık olarak kabul edilebilmesi için tutarlılığın, “ kendisine göre” belirleneceği bir  mutlaklığa ihtiyaç vardır. Aksi takdirde  doğruluk veya yanlışlık konusunda “hüküm verilemez.”

Doğruluk sınamasının günlük hayattaki en kesin uygulaması mahkemelerdir. Yani “hüküm” salt felsefi veya mantıksal plânda kalan, bağlayıcılığı olmayan bir lafazanlık değildir.

Doğruluk sınaması bir keşif yolculuğudur. Hüküm ise varılan noktadır. Doğruluk sınamasında yürünen yol bizi  hükme ulaştırır.

Peki ama hüküm neyi ifade eder? Bir şeyin doğru olduğunu söylemek aynı zamanda “gerçek” olduğunu söylemek değil midir?

Doğrulukla gerçeklik arasındaki fark, bir konu hakkında birden fazla doğrunun var olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bir sorunla ilgili birden fazla doğrunun olması genellikle doğrunun göreceli olduğu, dolayısıyla  “anlamsız” bir ide olduğu şeklinde yorumlanır. Bu çıkarım, hüküm vermekten kaçınan  rölativistlerin pek severek kullandıkları bir çıkarımdır.
Peki ama bir şeyleri sürekli nitelemek, yargılamak, övmek için kullanılan terimleri haklılaştırmak hata ispat etmek kaygısı ne anlama gelmektedir?

Bütün bu gayretler bir yandan aslında yargılamanın imkânsızlığını “ispatlamaya” çalışmak ama bu ispat çabasının bile tek başına bir mutlaklık arayışı olduğunu inkâr etmekten başka bir şey değildir.

“ Yargı yanlıştır”  veya “Mutlak yoktur!” demek başlı başına metafizik  dayanımlı  idealist söylemlerdir ve kendileri birer yargıdır. Çünkü bu önermelerin aksiyomatik sayılması talebini de içerirler. Yani rölativistler bir yandan her şeyin, her hükmün bir bakış açısından ibaret olduğu dolayısıyla tek bir bakış açısı olmadığı için tek bir hüküm verilemeyeceğini söylerlerken bunun “verili bir gerçek”  olması gerektiğini söylemiş olurlar.

İşte bu noktada yolumuz “gerçeğe” gelip çatmaktadır.

Rölativistler doğrunun bakış açısına bağlı olduğunu söylerlerken gerçeğin de bu açıdan göründüğünü dolayısıyla “gerçeğin asla bilinemeyeceğini” düşünürler.

Sorun şu ki “gerçeğin asla bilinemeyecek” olması fikri dahi   hakkında bilgi yetersizliğimize işaret eden bir gerçeği ima etmektedir. Eğer bu da söylenmek istenmiyorsa o zaman rölativizm bize “gerçeğin var olmadığını” söylüyor demektir.

Gerçek yoksa bütün arayışlar boşunadır. Çünkü hayat, bir sorun çözmek işidir. Sorun çözmekse ya bilinmeyeni ortaya çıkarmak ya da çelişkileri ortadan kaldırmak işidir. Her iki çabanın da temelinde “ Varlığın var olduğu”  kabulü yatar. Varlığın, var olması, “gerçeklik kavramının” var olmasına imkân verir.

İdealizme boş bir şey gibi bakanlar dahi, bir hükme varmanın, var olanların birbirinden ayrı olmaları gerektiğini inkâr edemez. Bu da  her bir varlığın başlı başına bir “kimlik” taşıması anlamına gelir. “ Değişmeyen tek şey değişimdir!” demek varlıkların kimliklerini ortadan kaldırmaz.

Değişim, var olanın, kendi kimliği dahilinde sahip olduğu veya gözlendiği değişik görünümlerinden ibarettir. Şüphesiz bir derede aynı şekilde ikinci kere yıkanamayız. Ama sonuçta dere ikinci bir anda dereden, söğüt ağacına veya diğer bir diğer  anda da  piyango biletine vs dönüşmez. O halde var olanların varlıklarının belirli bir görünümü vardır. Bu görünüm onların bizim için “kimliklerini” oluşturur. Bu kimliklerin ortak görünümleri onları bir “idea” içinde düşünmemizi sağlar.  Belki bütün atları temsil eden  bir ideal at çizemeyiz. Ve belki bütün atlar birbirlerinden farklıdır. Buna rağmen bir atı gördüğümüzde, bir at gördüğümüzden emin olabiliriz. Atın zamanla görünümünün değişmesi dahi onu bir at olmaktan çıkarmaz.
 
O halde  hakikatle ilgili elimizde iki temel veri bulunmaktadır: Varlık ve kimlik.

Aklımıza, kanatlı atlar, grifonlar , tepegözler gibi “hayalî varlıklar” gelebilir. Bunlar sırf biz onları hayal ettiğimiz için var mıdırlar? Nitekim şizofreni hastaları, aklımıza  gelemeyecek halüsinasyonlar  görmekte ve bunları gerçek sanabilmektedirler. Peki ama şizofrenleri  nasıl olup da “hasta” olarak niteleyebiliyoruz?

Onların hayallerinin “gerçek” olmadıklarını söyleyebiliyoruz.

Veya bir mahkemede “maddi kanıt” denen şeylerle “gerçeği” ortaya çıkarmaya çalışabiliyoruz.

Bütün bunlar, basit bir görecelik bahanesiyle ortadan kaldırılamayacak bir şeye işaret ediyor. Kim nasıl bakarsa baksın hep orada olan ve en nihayetinde bir takım işaretlerle, kanıtlarla varlığı açıkça görülen bir varlıktan bahsediyoruz: Hakikatten/gerçekten!

O halde kim nereden nasıl bakarsa baksın,  varlığı  ortadan kalkmayan ve kimliği tartışılamayan bir varlık, gerçek…

O halde, “Kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye, “Hakikat” diyebiliriz”.

O halde doğruyu nereye koymamız icap eder. Bu keşif yolculuğunda, “doğru”, hakikatten ayrılıp bir yerlerde cebimizden mi düşmüştür?

Elbette hayır… “Doğruluk, hakikate/gerçeğe ulaşan yolun kendisidir”.

Bu ne demektir? Bu, doğru yoldan gitmediğimizde, hakikate/gerçeğe ulaşamayacağız, demektir. Bir gerçeğe ulaşmak için birden fazla yol olması, gerçeğin varlığını ve tekliğini değiştirmez.
Hakikat, farklı konularda ulaşılan nihaî tartışılmaz olmak hasebiyle tektir.  Farklı konuların farklı hakikatlerinin olması, bu hakikatlerin ortak bir hakikat kimliği ile tanınmaları gereğini değiştirmez.

Doğru, hakikat arayışında bizi ona götüren yol olduğu gibi aynı zamanda hakikatin, inkâr edilemez parçası anlamına gelir. Hakikatin inkâr edilemez parçası, bir yargılamada kanıt/delil anlamına gelir. Kanıtın varlığı, hakikatin varlığını gösterir. Çünkü bir varlığın “kanıt” olması, onun mutlak  ve tekil bir varlığın yani hakikatin, tartışılmaz bir göstericisi olduğu anlamına gelir. Eğer bir öncül bir “doğrunun parçası” değilse onu “tutarsız” saymamızın sebebi budur.

Doğrunun hakikatle ilişkisi mutlaktır. Doğrunun herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmaması bunu değiştirmez. Bu durum  aynı zamanda hakikatin birden fazla parçası olmasının kendisidir. Bir testiyi kırdığınızda, parçalanır ama bulabildiğiniz parçaları bir araya getirdiğinizde, eksik kalanlara rağmen parçaların bir testiye ait olduğunun ortaya çıkması bunun gibidir.

Doğruluk gerçekliğin mutlak  bir parçasıdır ki bu matematiğin oluşturulmasını  sağlamıştır.  Çözülmüş her problem, sayılar kümesinin varlığıyla tutarlılık gösteren ve onun sayesinde  cevaplanan bir önermedir. Matematik mutlak bir soyutlamadır ki bu, dünyayı algı yanlışlarından uzak anlayabilmenin mutlak yoludur. Ve  bizatihi matematiğin varlığı, metafizik ve idealdir. Yoksa  biri çıkıp “İki denen şeyi kim, nerede görmüş?” diyebilir.  “İki” bir gerçeğin mutlak parçası olduğu içindir ki matematik dünyayı anlamamızı sağlayan  bir dil olarak işe yarayabilmektedir.

“Bir   teoriyi “bilimsel” yapan şey,  sınırları dahilinde   test edilebilmek imkânıdır”, der Popper. Bilimde  gerçeklik asla bütünüyle anlaşılamamasına rağmen bir hipotezin yanlışlanabilmek  imkânı, onun  bizi hakikate ulaştırmak gücünü sınayabilmemiz anlamına gelir ki bu bile bir  takım kavramların, bir bütün olarak anlaşılabilecek bir hakikatin parçaları olduğunu kabul etmek demektir ki Popper idealizme ne kadar saldırırsa saldırsın, savunduğu şey, açıkça idealizmdir.

O halde  hakikatin bilinemeyeceğine dair görecelik alaycılığı, tam bir safsatadır.  Çünkü hakikat yoksa hiçbir şey yoktur.