Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2023 Çarşamba

Hangi Türklük?



Sanalağda Youtube videolarını tararken İlber Hoca’ya sık sık “Türk kimdir?” sorusunun sorulduğunu gördüm.

 

O da başlıyor antik çağlardan anlatmaya, ayrıntıların arasında, Türk’ün ne olduğunu unutuyoruz.

 

Buradaki asıl hata, bir akademisyene popüler sorular sorulması.  İlber Hoca  sazı eline alınca konuyu en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Öyle bir noktaya geliyoruz ki ortada Türk falan kalmamış. Çünkü hoca akademik bir tez savunma mantığıyla konuşuyor.

 

Fakat burada başka bir noktaya bakmak lazım.

 

Meselâ Fatih Altaylı ona “Hocam Türk kimdir?” diye sorduğunda, hoca, Türk diye adlandırılan toplulukların antropolojisine dalıveriyor. Hal böyle olunca bir bakıyoruz ki Türk denen topluluklar belki de çok farklı kalıtsal kökenlerden gelen karman çorman bir yığın gibi görülmeye başlıyor.

 

Oysa soru bunların açıklanması için sorulmuyor. “Biz neden kendimizi Türk diye biliriz?”  Asıl sorulması gereken soru bu.

 

Çünkü insan topluluklarının antropolojileri ile kimliklenmeleri apayrı olgular. Kimlik, hem toplulukların kendi bilinçleriyle hem de diğer topluluklarla ilişkileriyle ilgili bir olgu. Oysa antropoloji, salt biyolojik bir etiketleme işi.  Kendilerini Türk diye bilen toplulukların kafataslarının birbirine benzemesi, onların Türklüğünden dolayı değil. Biz önce bu insanların dünyaya bıraktıklarını görüyor, eserlerine göre kimliklenmelerini anlıyor sonra da bu insanların “parmak izi” sayılabilecek biyolojilerini inceliyoruz.

 

Dünyanın bir yerinde hiçbir eser bırakmamış bir insan topluluğunun salt antropolojisine baksak böyle bir topluluğun kimliği hakkında hiçbir şey söyleyemeyiz.

 

Demek ki insan toplulukları “söyledikleri”, “anlattıkları” sayesinde tanınabiliyor.

 

O halde  kimliklenme de insanların kendilerini nasıl anlattıklarına bakılarak ortaya konuyor.

 

Yani antropolojiye bakılarak köken tayini yapmak aslında ancak arkeolojik veya yazılı eserlerle desteklendiğinde bir anlam ifade ediyor.

 

Dolayısıyla “falancalar aslında Mongoldur, falancalar aslında Tunguzdur” gibi hükümler  antropolojik kimliklemedir ve açıkçası tarihi süreci, siyaset oluşturma süreçlerini, mensubiyet şuurunu vs açıklamakta kesinlikle yetersizdir.

 

Çünkü kimliklenme, yani insanın kendisini dünyaya tanıtma biçimi tamamen iradidir. Hiçbir topluluk dünyaya adı konmuş bir hayvan sürüsü olarak gelmez. Kimliklenme bir eylemdir. İnsanların nasıl olması gerektiğini kendileri belirlediği bir etkin/aktif yürütülen süreçtir.

 

Bütün bunlardan dolayı “Türk”, dünyaya siyasi, askeri, kültürel bir etki yapmış, böyle bir etki yapmayı seçmiş bir topluluğun “siyasi kimliklenmesidir.” Siyasi bir kimliklenme de antropolojik/ırksal verilerle açıklanamaz.

 

Demek ki Türklükten bahsederken üzerinde asıl konuştuğumuz kimlik,  tarih, devlet, ordu oluşturmuş bir siyasi kimliktir ki bu da tarih içinde kesintisiz devam eden gerçek kimliğimizdir.

 

“Türk kimdir?” sorusunun cevabı, haplotiperde, soy ilişkilerinde sınırlı bir ölçüde bulunabilir. Oysa bu sorunun cevabı, benzer şekilde teşkilatlanmış, benzer şekilde savaşmış, benzer değerleri savunmuş, sahiplenmiş bunları ortak bir siyaset çatısında birleştirebilmiş topluluklara bakılarak verilmelidir.

 

 

 

 

4 Haziran 2022 Cumartesi

Rusçu Olmak İyi Türkçü Olmak NATOCULUK Öyle Mi?

 



Rusya ABD’nin patronajına meydan okuyor. Bu elbette ABD sözde dünya egemenliğine karşı çıkanları cesaretlendiriyor.

Sorunlar şunlar:

1-     Geçmişte ABD’ye karşı komünist bir blok vardı ve komünizmin hiç de sanıldığı gibi adil ve insani bir düzen olmadığı ortaya çıktı. Dolayısıyla Rusya’nın önderliğine soyunduğu ve bizim Avrasyacıların da peşin peşin  kabul ettikleri bir “alternatif” bloğun tekrar komünizm ile oluşturulması mümkün mü? Sanırım Avrasyacılarımızın asıl özlemleri Rus iş birliği değil, yeni bir Varşova Paktı’nda Rus ayısıyla veya Çin faresiyle kol kola  sosyalistçe adalet dağıtmak .

 

2-     Rusya önderliğindeki herhangi bir az gelişmiş/mazlum milletler bloğunda Ruslar başka bir ulusun kendileriyle eşit haklara sahip olmasına izin verirler mi? Ruslar’ın ABD karşıtlığı acaba  adalet arayışından mı yoksa ulusal egemenliği ve etki alanını genişletmek arzusundan mı?  Ne yazık ki Avrasyacı vatanseverlerimizin hiç akıllarına gelmeyen bir başka soru da bu. Yani yarın bir gün Ruslar bürokrasimizi belirlemeye başladıklarında acaba sosyalistlerimiz “ Ne yapalım? Bunca yıl ABD sömürgesiydik, biraz da Rusça öğrenmekten kimseye zarar gelmez!” mi diyeceklerdir?

 

Burada temel sorun ulusal bilincin zayıflığı. Kısacası Türk gibi düşünmemek; daha doğrusu Türk olarak düşünmemek.

 

Türk olarak düşünmemek, Türkdışı düşünmek ne demek?

 

 Dünyada bir düzen tartışması sürerken kendi başımıza var olamayacağımızı, mutlaka herhangi bir ittifaka üye olarak sırtımızı sağlama almamız gerektiğini söyleyip durmak Türkdışı düşünmektir. Bu kafa, NATO’nun ikiyüzlülüğüne karşı çıkarken namuslu davranmakla övünebilir ama öte yandan Türk’ün kaderini Rus ayısına veya Çin faresine peşkeş çekmek istediğini ne yazık ki fark edemiyor.

 

Bu kafa yapısı bir Türk Devletleri siyasi birliğini kabul edemeyen, bunu hayal sanan, Ruslar veya Çinliler tarafından zamanında güdülenmiş, yabancılaşmış bir komünist militan kitlenin kafa yapısıdır.  Bu kafa yapısının Türk’ün kendi başına, kendisi için bir şey yapabileceğini düşünmesi imkânsızdır. Çünkü düşüncelerinin ağırlık merkezi Türk değildir. Dolayısıyla bu insanların “barış” telakkisi, kendi kafalarını şekillendiren “büyük devletlerin” onlara aşıladığı, adalet dağıtıcı büyük ülkelerden birine  yaslanmak, kul olmak fikrinden başka bir şey değildir.

 

Bir Türkçü Türk’ten daha büyük ve değerli bir ulus bilmez ve tanımazken bu insanların sürekli Rusya veya Çin’den medet ummalarının sebebi de budur.  Onların kafasında Voroşilov’un  veya  Lenin’in kuklası bir Atatürk tasavvurundan başka bir şey yoktur ve bundan dolayı da Türkçüleri her fırsatta NATOCU Amerikancı vs diye yaftalamaktan çekinmezler. Onların anlayacağı dilden söyleyelim: “Ne Amerika Ne Rusya Ne Çin, HERŞEY TÜRKLÜK İÇİN!”

26 Haziran 2021 Cumartesi

İcat Edebilmek İnsan Olmaktır

 


Toplum Kimliklerine Gerçekçi Bir Bakış

Kimliğimizi nasıl ediniyoruz?


 

Bazı  toplum kiimlikleri “kendiliğinden” ve “doğal” oluyor da bazıları “uydurulmuş” mu oluyor?

 

Bu soruyu sormamın sebebi Türkiye’de  yaratılmak istenen kimlik karmaşası ve Türklük düşmanlığı.

 

Kürtçülere, solcuların  büyük çoğunluğuna, liberallere ve şeriatçılara göre  “Türklük”, Atatürk’ün uydurduğu, aslında var olmayan bir kimlik.

 

“Milletin icadı”, “ hayali cemaatler” vs. gibi tabirlerin bu kadar  sıkça savrulmasının tek sebebi, Türk’ün “doğal olmadığı” iddiasını kanıtlamak   çabası.

 

Ama sorun şu: Türklük bir “icatsa” Kürtlük ne kadar “doğal”?

 

Buradaki saçmalık aslında  sağlıklı ve serinkanlı bir akıl yürütmeyle   derhal görülebilir.

 

İnsanoğlunun bütün toplum kimlikleri aslında birer kurmacadan ya da icattan ibarettir. Hiçbir insanın “doğadan gelen” bir kimliği yoktur.

 

İnsan kendi toplumunun kimliğini kendisi oluşturur çünkü var olabilmek için buna mecburdur.  Yani doğada zebra gibi yaban domuzu gibi, meşe ağacı gibi kurbağa gibi bir “Kürt” yaratığına rastlanmaz. “Kürt”, Tanrı’nın Kürt diye yaratıp da ortaya saldığı bir hayvan türü falan değildir. Buradaki  Kürt ismini Türk, Ermeni ya da Rum olarak da değiştirebilirsiniz.

 

Toplum kimlikleri, insanın, “anlam oluşturma”  zaruretinin sonucunda ortaya çıkmıştır.

 

Hayvanlar ve bitkiler hayatta kalmak refleksiyle yaşarlar. Dolayısıyla diğer canlılarla ilişkileri bu reflekse göre belirlenir.  Bir maymun için “anlam”  beyninin gelişme derecesine göre onun, yaşamını destekleme derecesinden ibarettir. Bundan ötede, onda, yalan söyleyecek, hayal edecek, kurgulayacak, tasvir edecek, hatırlayarak aktaracak kısaca edebiyat yapacak bir beyin yapısı yoktur. Ve herhangi bir maymun, kendisini “doğal düşmanlarını tanımlayan” diplomasi yapabilen, gururlu bir canlı olarak görmez; sadece doğanın onun kalıtımına işlediği reflekslere göre harekete geçer.

 

Peki insan toplumlarının kimlikleri nasıl oluşur? İnsanlar maymun, kaz, ördek, yabandomuzu, kurbağa gibi kendiliğinden ve doğal olarak mı “Kürt” olarak doğar?

 

Elbette hayır. İnsan, çevresindeki dünyayı  anlamlandırmadan yaşayamayan tek canlıdır. Yani insan “kurgulayamadan” yaşayamayan tek canlıdır.

 

Hayvanlar farklılıkları, yiyebildikleri ve kendilerini yiyebilecek varlıklar olarak “algılarken” insanlar her bir varlığın birbirinden  farkını önce  adlandırmayla sonra da bunlar arasındaki ilişkileri “tanımlayarak” keşfeder.

 

Dolayısıyla insanın Kürtlüğü onun kurbağalığı, yabandomuzluğu ya da balıklığı gibi onun yaratılışının doğası değildir.  Kendisine “Kürt” diyen canlı, iki ayaklı, dik durabilen ve “Kürtçe” diye adlandırılan bir iletişim vasıtasıyla benzerliğini daha kolay idrak edebilen bir insan gurubunun anlamlandırma sürecine ve kurgulama alışkanlığına bağlı olduğunu söylüyordur.

 

“Ben Türk değilim ki varlığım neden Türk varlığına armağan olsun?” diye soran Kürtçü Kürt’ü, Homo sapiensin bir alt türü sanmaktadır. Oysa insanın doğayla tek ilgisi ya da doğanın ona emredebildiği tek tür özelliği Homo sapiens olmasıdır. Bunun dışındaki bütün beraberlik adlandırmaları tamamen “kurgudur”, “icattır”.

 

İnsan toplumlarının kimliklenmesinde, dünyayı anlamlandırmaya çalışan dil, kavrayış biçimi, anlamlandırma biçimi ve yaşam biçimi  etkilidir. Böylesi bir fark hayvan sürülerinde yoktur.

 

Bütün bunlar da insan toplumlarının egemenlik kurma, örgütlenme, etkileşim becerileriyle gelişir.

 

İnsan toplumları sadece “hayvanca etiketlerle” birbirlerinden ayrılan primat sürüleri değildir. İnsan toplumları, yukarıdaki biçimleri çeşitli derecelerde becerilerle ortaya koyan  beraberliklerdir ki bu beraberliklerin en gelişmiş ve “insan”  kavramını en iyi koruyan türü de millettir/ulustur.

 

Bunun neden böyle olduğuna başka bir yazıda bakmak belki de yerinde olacaktır.

 

O halde bize “insan olmanın” gereğini ve Türk olmanın gururunu aşılayan yüce Atatürk’ün sözüyle yazımızı bitirelim:

 

Ne mutlu Türküm diyene!”

10 Haziran 2021 Perşembe

Türkiye’de Barışın Dili Nedir?

 


Türkiye’de uzun yıllardır  gevelenen bir  terim var: "Barışın dili…"

 

Önce “düşman” ya da “ düşmanlık” terimleri hakkında biraz düşünmeliyiz.

 

Düşman, “bireysel ya da toplumsal  varlığımızın kendisine ya da va
roluş biçimimize karşı çıkan insan ya da kurum” demektir. Herhangi biri ya da herhangi bir kurum bizim var olmamamız gerektiğini ya da “istediğimizi gibi var olamayacağımızı” söylediğinde bize düşmanlık ediyor demektir.

 

Düşman denen varlığın, varoluşumuza  fiilen müdahale etmesi de “savaş” demektir.

 

Hal böyle oluna, Türkiye Cumhuriyeti’ne kati, terörist vs diyenler bu ülkede  vatandaşlık haklarından kaynaklanan  ifade hürriyetinin arkasına sığınarak  Türk Milleti’ne düşmanlık  etmişlerdir ve  düşmanlık etmektedirler.

 

Türkiye’de “kirli” bir savaşın sürdürüldüğünü söyleyen Kürtçüler aslıda doğru söylemektedirler. Çünkü Türk’ten ayrı bir ulusun Türkiye’de egemen olması gerektiğini iddia ederek silâha sarılmak düşmanlık etmek ve açıkça Türk Milleti ile savaşmaktır. Sorun şudur ki bu düşmanlık “vatandaşlık haklarının” kötüye kullanımını, temel hakların istismarını içerdiği içindir ki Kürtçüler Türkiye’de fevkalâde kirli ve alçakça bir savaş  yürütmektedir. Bu “kirli savaşın” Türk Milleti  tarafından” savaş olarak adlandırılmaması, bir “iç savaş” durumunun önüne geçilmesi içindir. Yoksa PKK ve her türlü destekçisi alenen Türk Milleti’nin düşmanıdır. Vatandaşlık istismarının  engellendiği gün PKK militanları dağda veya şehirde doğrudan yok edilebilecek, PKk’nın “milis”, “cephe”, “sempatizan” diye nitelendirdiği bütün silahsız unsuları da elbette ya vatandaşlıktan çıkarılacak ya da vatandaşlık hakları kısıtlanarak yaşamaya mecbur edilecektir.

 

Sorun, Türk vatanının yabancılaşmış, Araplaşmış, Kürtleşmiş, Türk düşmanı  oy  kitlelerince yönetilmesi yüzünden,  Kürtçülük ihanetinin ve “kirli savaşının” Türkiye’de Türk bilinciyle, Türk vatanseverliğiyle Türk kimliğiyle karşılanmamasıdır. Silahlı ve silahsız Türk düşmanlığının  Türkiye’de kendisine hukukta ve siyasette  yer bulabilmesi Türk egemenliğini açıkça saldırıya açık hale getirmişir.

 

Hal böyle olunca “barışın” , düşmanlarla uzlaşılarak sağlanacağını sanmak fikri de büyük ölçüde cahil ve bilinçsiz  seçmen yığınlarına benimsetilmiştir. Ancak egemen  Türk Ulusu’nun rızasının kayıtsız ve şartsız tanınması söz konusu olmadıkça “barıştan” bahsetmek mümkün olamaz. Dolayısıyla “barışı ve savaşı belirleme yetkisi” olarak Türk egemenliği, bu ülkede barışın yalnızca “Türkçe” bir kelime olduğunu  herkese kabul ettirmek demektir.   Kaldı ki bu iddiayı başka örneklerle desteklememiz bile gerekmez. Çünkü hiçbir egemenlik başka örneklere dayandırılan bir felsefi önerme değildir.

 

Türkiye’de bir “barış” olacaksa o barış yalnızca  Türkçe konuşacaktır.

 

 

3 Haziran 2021 Perşembe

Bir Şey Olalım Ama Hiçbir Şey Düşünmeyelim! Olmaz Mı?

 

Epeydir günlük yazmıyorum.

Video çekmek bana daha  kolay geliyor. Bir de okuma alışkanlığı
nın zayıfladığı düşünülürse bu daha da anlaşılır bir durum.

 

Öbür yandan… İnsanlar  uzun videolara bile sabredemiyor.

 

Hal böyle olunca insanları sözle ikna etmek mümkünde değilmiş gibi geliyor.

 

Söz çağının sonuna gelmiş olabilir miyiz?

 

Bu dünyanın genelinde böyle olmayabilir ama sanki Türkiye’de artık biz sözlerle yaşamayan bir tepki toplumu haline gelmişiz gibime geliyor.

 

Bu durum, toplumumuzun, değerlere, ülkülere, duygudaşlığa bağlı bir kimlik oluşturamamasının sebebini de açıklıyor.

 

Sözlerden ziyade uyaranlara tepki veren canlılar, “insandan” farklı bir tür haline gelmiştir. Çünkü insanlar dünyayı sadece algılayarak var olmaz; asıl onu “anlamlandırarak” var olur ve “insanca” bir varoluşun başka bir yolu da yoktur.

 

“Anlam” oluşturmak yeteneği, algılanan unsurların isimlendirilmesi ve ilişkilendirilmesi sürecini içerir. Oysa artık Türkiye’de kelimelerin hiçbir anlamı yok. “Kelime” denen şeyler, taraftar kitlelerini şartlamak üzere kullanılan uyarıcılardan ibaret.

 

Ne kadar tatsız  ve uzun bir yazı değil mi? Ne size iktidarın yüz yirmi sekiz milyarından ne ana muhalefet partisinin PKK taraftarlığından  ne  yarım buçuk  merkez  sağın  sığ muhafazakârlığından ne de Arapçı muktedirlerle görünür de savşıp da onlarla beraber ülkede bir Arap Kürt koalisyonuyla Türklüğü yok etmeye çalışan PKK borazanı partinin faaliyetlerinden bahsettim.

 

Oysa siz polemik istiyordunuz.

 

Bir kimlik istiyorsunuz ama o kimliği  size sağlayan bilinçten habersizsiniz.

Bir kimlik ediniyorsunuz ama o kimliğin artık insan olmakla bir ilişkisinin kalmadığını fark edemiyorsunuz. Olay bu…

 

 

 

27 Nisan 2021 Salı

Parçalanan Öznenin “Evrim Ağacı’na” Cevabı

 


 

Ulus Devlet Yok Oldu mu Sahiden?

“Mutlaklık” yok mudur?

“Evrim Ağacı”  pozitif bilimlerde güzel tespitler barındıran bir site ne yazık ki bilimsellik yetkisini ele almak insanın alabildiğine  saçmalamasına  engel olamıyor gibi. Bunu v söylememin bir diğer sebebi, yazıya “literatür “olarak kaydedilen safsataların, boş sözlerin de “bilimsellik”  klnaıyla korunmuş olmasından…

 

Şimdi  sevgili “Evrim Ağacının*” şu satırlarına bir göz atalım:

“…Biz bireyler, parçalardan oluşuruz. Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım.” sözü kulağa hoş gelse de özgür düşünen ve dış etkenlerden etkilenmeyen bir özneye sahip olduğumuz tartışmalıdır. Parçalıyız, çünkü bulunduğumuz toplum, tarih, kültür ve ekonomik süreçlere kadar bu etkenler kişiliğimizi etkilemekte ve özneyi parçalamaktadır. Sosyal yapılandırmalarımız kusurludur. Mutlaklık evrende yoktur. Her ne kadar teknolojiyle doğayı dönüştürmeye çalışan insanlar yine de doğanın bir parçası olduğu için tarih süreci içerisinde felsefecilerin aradığı mutlaklık bulunmamaktadır….”

 

Bu satırları aktarmamın sebebi yazının ilerisinde , ulus devletin aslında nasıl da uyduruk bir şey olduğunu, bugün bunun bir anlamının kalmadığını, bunun temelinde “milliyetçiliğin ve ırkçılığın” olduğunu ispatlamak için kullanılması.

 

Biz bireyler parçalardan oluşuyoruz örneğin. Bu parçalar nelerdir? Ya da bu parçalar birbirlerinden bağımsız şekilde işleyen  varlıklar mıdır? Evrim Ağacı bunu açıklamıyor. Peki ama parçalardan oluşan bir varlık olarak insan eylemlerinden dolayı  nasıl bir bütün olarak yargılanabiliyor? Ya da insan iradesi vücudunun bütününe tesir edemiyor mu? Yaşamsal temel sistemler bile irade ile bir ölçüde etkilenebilirken bir insanın “parçalardan oluştuğunu” söylemek ne anlama geliyor?

 

“Düşünüyorum o  halde varım..” sözü kulağa hoş gelse de aslında yanlışmış. Peki ama neden yanlışmış? Çünkü özgür düşünen ve dış etkenlerden etkilenmeyen bir canlı değilmişiz. Araya kaç tane literatür sokarsanız sokun bir hurafe, bir mantıksızlık bir çelişki, bir tutarsızlık öyle kalmaya mahkûmdur. Eğri cetvelle doğru çizgi çizemezsiniz. Her şeyden önce “ Düşünen insanın” varlığının farkında olmasını anlatan bu sözle “ dış etkenlerden etkilenmeyen” bir canlı mı anlatılmak isteniyor. Ama dahası insan gerçekten özgür düşünemiyor mu? Evrim ağacına göre mutlaksızlık o kadar “vardır” ki iç kimse “aslında” özgür düşünemez, hepimiz dış etkenlerden etkileniriz.

 

Burada Evrim Ağacı, insanı DNAya mahkûm diğer canlılarla bir sayıyor. Oysa “insan” kavramının ortaya çıkışı, “insan olgusunun” doğasının diğer canlılardan bir bilinç yoluyla “mutlak” biçimde ayrıldığının farkına varılmasıyla ortaya çıkıyor.

 

“Çeşitli etkiler özneyi” parçalamaktaymış. Öncelikle “özne”  cümlede yapan eden, eyleyen ögedir. “Ben okula gittim” cümlesindeki “ben” öznedir. Üzerine etki edilen ögeye ise “nesne” denir. Kısacası bir “öznenin”  parçalanması saçmalıktır. Şimdi biri “ Canım kelimelere bu kadar takılmak ne kadar anlamlı” diyebilir ama  otuzdan fazla literatürle okura abanan, bu literatürlerle okurun kafasında  felsefi bir baskı ve hâkimiyet oluşturan,  bir yazı yazıyorsanız kelimelerin “anlamları” konusuna boş veremezsiniz.  Bir sürü şey söyleyip bir sürü zırvayı alt alta yazarak bir “ Bakın ne kadar sağlam şeyler söylüyorum!” iddiasını güttüğünüzde yaptığınız şey kelimeleri gayet bilerek kullandığınızı göstermektir. Oysa özne ile nesne arasındaki farkı bilmiyorsanız yazınızın altına ne kadar  makale ya ad kitap yığdığınızın bir anlamı ve önemi yoktur.

“Öznenin ektilerle parçalanması” cümlesi en temel Türkçe bilgisinin dahi olmadığını gösterir. Türk okurlarına  Türkçe kelimelerin “mutlak anlamlarına “ dayanarak bir şeylerin nasıl olması gerektiğine dair bir önerme sunuyorsanız böyle bir hata yapamazsınız. Böyle bir hatayı “mutlaklığın olmadığı” gibi saçma sapan bir iddiaya dayanarak bile yapamazsınız. Çünkü kelimeler  düşüncenin temel yapılarıdır.

 

Evrim Ağacı’nın “özne” konusundaki  bu affedilmez yanlışından bir adım öteye gidersek öznenin parçalandığı ifadesiyle  neyin anlatılmak istediğine ulaşıyoruz. Cümlede “yapan” “eden”, “etkileyen”  ögenin parçalanmasıyla acaba özne hangi yetisini kaybetmektedir? Diyelim ki pek çok dış etken bizi “parçalamaktadır”. Bu durumda biz özgür düşünemez hale mi geliriz? Böylece aslında dış etkenlerin oradan oraya savurduğu  parçalanmış bir canlı mı oluruz? Elbette işler böyle yürümez. Çünkü insanın dış etkenlerden etkilenmesi, onun eninde sonunda karar verici ve uygulayıcı bir özne olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu da bize şunu gösterir: Öznenin karar verme süreci ne kadar çapraşık, çelişkili olursa olsun özne aklı ve vücuduyla bir bütün olarak bir seçim yaparak mutlaka ve mutlaka dünya üzerinde bir etki yaratır.

 

 NAZİ iktidarı Alman Ulusu’nun  büyük bir propaganda makinesiyle kandırılmasıyla oluşsa a buna kanmayan insanların varlığı insanların hiç de “dış etkenlerle parçalanmış özneler” olmadığını kanıtlar. Özne karar vereni eyleye, etkileyen bir varlık olarak belki yanlışlara düşebilir ama karar vermek ve uygulamak noktasındaki MUTLAKLIĞI oluşturur. Sözün varlığı, anlamlar üzerindeki uzlaşı, dillerin varlığı, yargıların varlığı mutlaklığın ta kendisidir!

 

O halde “varlık vardır”. Varlığın inkâr edilemezliği mutlaklığın  dayanağıdır. Bir ölçümün göreceliği, ölçülen olayın veya nesnenin mutlaklığını ortadan kaldıramaz.  Dolayısıyla görecelik bize “varlıkların” varlığını tartıştırmaz, onları nasıl algılayacağımız,, algılarımızın sınırlılığı ve yanlılığı oluğunu hatırlatır.

 

Evrim Ağacı’nın içinde düştüğü yanlışlık şöyle özetlenebilir: “ Madem sınırlıyız o halde varlığın mutlaklığından bahsedemeyiz.”

 

Tabii buradan hareketle  yükte ağır içerikte bomboş bir literatür istifini okurun üstüne yığarak aslında ulus devletin de var olamadığını, “ara bilgelerin” varlığının her şeyi belirsizleştirdiğini iddia ediyor. Bunu da Arabesk müzikle örneklendiriyor.

 

Sorun şu ki insanın belirsizliği ortadan kaldırmak arzusu dilleri meydana getiren temel etken. Çünkü insan yalnızca algılamıyor daha da ötesi  ancak ve yalnız dünyayı tanımlayarak anlamlandırarak var olabiliyor. Bu yüzdendir ki “kanunlar” yapıyor ve bilimsel düzenlilikleri de “kanun” diye nitelendiriyor.

 

İnsanın anlamlandırma ihtiyacı, belirsizlikleri, tanısızlık bölgelerini minimize etmesini ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla insan eyleminde “anlamlandırma” temelse, anlamsızlık istisna olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla tumturaklı sözleriyle Evrim Ağacı’nın Harvard Usulü zırvalar yığmasını sağlayan yapı sökümcüler  aslında   bütün yaptıklarının insanı  dilsizleştirerek  yok emek olduğunu anlayamıyorlar bile.

 

Evrim Ağacı “imagined” terimin arkasına sığınarak  işi, ulus yapılarının uyduruk ve vazgeçilebilir inşalar olduğuna kadar vardırıyor. Sorun şu: İnsanların toplumsal yapılarını karmaşıklaştırma ihtiyacı, onların dillerini geliştirmeleri süreciyle koşut ilerliyor. Dillerini zenginleştiremeyen, geliştiremeyen topluluklar  devlet kuran uluslar haline gelemiyorlar. Evrim Ağacı, insani inşaların hepsinin uydurma olduğu teziyle aslında kendisinin de üyesi olduğu modern  insanın neden” sapiens” diye adlandırıldığın göz ardı ediyor.

 

Ama sanırım Evrim Ağacının asıl saldırdığı, sevmediği, yok etmek istediği şey de tam olarak “ulus devleti”.

 

Elbette standart bir bilimsel unvan almak sürecinden geçip zırvaları dahi  uygun bir sunumla istifleyerek herkese her istediğinizi söyleyebileceğiniz bir Amerikan panteonunda bir köşede barınıp doların  kur saltanatından nemalanıp Türk Ulusu’na  “ulus devlet” zırvası üzerinden saldırabilmek lüksü herhalde bambaşkadır.

 

Sevgili Evrim  Ağacı yapısökümcülükle uğraşmaktan olsa gerek bahsettiği  arada kalmışlığın  somut sonuçlarını, etkilerini bile Harvard katarktı yüzünden göremiyor ( Hangi Amerikan üniversitesinin hangi  şövalyelik unvanından yararlanıldığını zerrece umursamıyorum…) Liminal bölgelerin varlığın esası olduğu ya da bu hale geldiği yönündeki uluıs devlet düşmanı sözde hümanist yazısını  bugünkü Türkiye’yi ve örnek vererek yanlışlayabiliriz. Bugün Türkiye’yi yönetenler, Evrim Ağacı’nın ballandıra ballandıra anlatıp da   bilimselliğini dayandırdığı  yapısökümcülerin tam da istediklerini yapıp, ülkede belirsizliği, ara bölgeleri egemen kılarak bütün ahlâk normların alt üst eden, bütün insani normları  bir dehşet dengesiyle parçalayan, bütün kurumsal yapıları belirsizleştiren insanlar.

 

Sevgili Evrim Ağacı, dolar kurunun ona bahşettiği parayla taraçasında bir Amerikan  Bayrağı’nın teminatı altında yaşayıp Amerika’nın mutlak bilimsel üstünlüğüyle hepimize zırvalayabilirken biz burada tam da onun dehşetengiz keşfiyle hepimize bir ahlak normu diye dayattığı ara bölge /liminal bölge davranışının  etnik, dinsel ve hayvani hükümranlığında, parçalanmanın, ülkemizi kaybetmenin  eşiğinde yaşıyoruz.

 

 

·         “https://evrimagaci.org/cografyanin-iki-arada-bir-derede-kalmis-mekanlari-liminal-mekan-nedir-8695?utm_source=evrimagaci&utm_medium=social&utm_campaign=as-twitter

25 Şubat 2021 Perşembe

Türkler Neyi Nasıl Anlasın?

 


Sosyal Bilimlerde Türkçe Bir Bilgibilimi / Epistemoloji Oluşturmak Yaklaşımı

 


Türkçe bilgibilimi dediğimizde yalnızca terim bilgisi/terminolojisi Türkçeleştirilmiş, Türkçeye çevrilmiş bir bilgi disiplininden bahsetmiyoruz. Elbette bu, bilim camiamız için öncelikli bir ihtiyaç.

 

Burada kast ettiğimiz şeyse sosyal bilimlerde sahip olmamız gereken bakış açısı.

 

Özellikle sosyal bilimlerde, akademiye egemen olan  enternasyonalist sol bilgi diktası ve bunun yanı sıra ona bir şekilde siyasi iktidar eliyle eklemlendirilmiş enternasyonalist/ şeriatçı kadroların bakış açıları, tam anlamıyla “sömürge aydını” bakış açısıdır.

 

 O halde bu terimi açıklamalıyız. Kime “sömürge aydını” denir? Sömürge aydını  eski veya mevcut bağlı/ sömürge ülkelerinde, sömürgecinin doğrudan eğitimiyle yetiştirilen aydını  ifade ettiği kadar asıl, geniş anlamıyla “kendi ülkesinin ve ulusunun üstünlüğüne inanmaksızın” kendisinden üstün saydığı  bir makamının, partinin,  cemaatin  yada ulusun bakış açısını benimsemiş, yabancılaşmış okur yazar anlamına gelir.

 

Peki ama bu insan tipinin bizce ne önemi vardır? Bizce önemi şudur: Sömürge aydınının egemen olduğu yerde  ulusun yöneticilerinin hedefi, ulusun bağımsızlığını korumak değildir. Peki ama ulusun bağımsızlığı ne demektir?

 

“Ulusun bağımsızlığı” demek, ulusun, kendi hayatını ve kaderini yalnız ve ancak kendi iradesinin koruyacağına duyduğu sarsılmaz inanç ve güvendir. Bir kere bu inanç ve güven sarsılırsa devlet yönetiminin bütün biçimi derhal değişir.   Yanılmıyorsam Kıbrısla ilgili olarak zamanın cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yapılması gerekeni soranlara “ Amerikalılara sorarız, en doğrusunu onlar bilir..” dediği gazetelere yansımıştı. Görüldüğü gibi neye nasıl baktığınız, doğrudan doğruya ve anında  ulusunuzun yaşayışını değiştirebilir. Kendisini Türk hissetmeyen, bunu da  açık açık söyleyen herhangi bir yetkilinin Kıbrıs gibi bir  emanetin korunmasını, yabancı güçlerin aklına havale etmesi, bağımsızlığın yitirilmesidir.

 

Demek ki sosyal bilimlerde sömürge aydını olup olmamak, siyasi  geleceğimizi, kaderimizi kimin nasıl tasarruf ettiğiyle doğrudan ilgili.

 

Bu konuda ABD ve İngiltere “düşünce kuruluşlarının milliliği” açısından çok çarpıcı örnekler.

Onlarda “think tankler” ulusal menfaatler açısından bilgi üretiyor. Herhangi bir batılı için örneğin Türk, ancak kendi tarihinde, kendi ulusuyla ilişkisi ölçüsünde önem taşıyan, hali hazırda da kendi ulusunun çıkarlarına hizmet edeceği ölçüde önem taşıyan bir doğu toplumundan başka bir şey değil.

 

Bizde ise üniversiteler, enstitüler vs Türk tarihini yalanlamak, Türklük gururunu alçaltmak, Türk tarih bakışını çarpıtmak, Türk çocuklarına bir aşağılık duygusu aşılamak için çalışıyorlar. Bunu da sözüm ona objektif olan batılı bilgi üreticilerinin normlarına göre yapıyorlar. Kabalık etmek istemem ama sahiplerinin sesini dinliyorlar. Çünkü kendi başına yaşayabilecek Türk bireyleri olmayı havsalaları almıyor.

 

“Bir başkası gibi düşünmek” ancak kendimizden zayıflara şefkat ve merhamet gösterirken anlamlıdır. Varlığımızı kendilerine rakip veya düşman görenlerle duygudaşlık geliştiremeyiz, geliştirmemeliyiz.

 

Bu yüzdendir ki neyin sorun olup neyin olmadığını, hangi sorunun nasıl çözüleceğini  düşünebilmemiz ancak dünyayı kendi gözlerimizle görüp sorunları  kendi aklımızla çözmemizle mümkün. Ancak o zaman  Türkçe-Türkçü bir bilgibilimi/epistemoloji geliştirmiş oluruz. Ancak o zaman gerçekten bağımsız oluruz.

 

 

 

 

Türkçüler Ne Yapmalı?

 


Türkçüler Ne Yapmalı?

Şimdilerde Cemal TEMİZÖZ’ün “ Kuruluşu, İnfazları, Katliamlarıyla Siyasallaşan PKK Terörü” adlı kitabını soluksuz okuyorum.


Kitapta dikkatimi çeken şey elbette bebek katilleri sürüsü PKK’nın, cezaevlerinden, siyasi partilere ve hatta TBMM’ye kadar içimize nasıl sızabildiği.


Ama beni daha da üzen iki husus,  bir kez daha içimi kanattı.


Bunlardan biri devletimizi yönetme yetkisine sahip olan insanların Türklükten ne kadar uzak ve hatta Türklüğe ne kadar düşman oldukların, gelişen süreçte gözlemek.


İkincisi ise kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan insanların bu süreçte ne kadar umursamaz ve gafil davrandıklarını görmek.


Atatürk’ün Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!  Sözünün tam aksine Türklükle en ufak bir soy, akıl veya  ruh ilişkisi olmayan insanların Türk Milleti’nin kaderini paramparça etmelerine sessiz kaldık.


Bunun yanı sıra özellikle Kürtçü ırkçılığın/bölücülüğün bilişsel yayılmasına ve işgaline sessiz kaldık.


Daha da kötüsü milli eğitimde çocuklarımıza kesin ve istisnasız  bir milli benlik aşılamakta geri kaldık.


Bugün  Türk çocuklarının aklına şeriatçılığı , Arap hayranlığını, Kürtçü bölücülüğü sokan yaygın sosyal medya ağına karşılık Türkçü bir cevap ne   yazık ki hâlâ verilebilmiş değil.


Şunu unutmayalım ki bugün Kürtçü bölücü terör ve ihanet örgütlenmeleri cezaevlerinden siyasi partilere kadar her gün aralıksız bir propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu faaliyetleri ile kendi amaçlarını bi “sorun” olarak bize kabul ettirmeye çalışıyor. Yaygın popülist muhafazakâr sağ siyaset ise oy kaybına uğramamak amacıyla bu yaygın propagandaya sessiz kalıyor. Neticede halkın kafası PKKlı bebek katili vatan hainlerinin  fikirleriyle her gün yıkanıyor.


O halde ne yapmak gerekiyor?

Hiçbir şey bir anda gerçekleşmiyor. Bu yüzden yaygın bir milliyetçi bilinç oluşumu için her milliyetçinin kendi gücü nispetinde bir sosyal medya hesabından Türk Yurdu’nun varlığını, bölünmezliğini ve Türk egemenliğinin tartışılmazlığını duyurması gerekiyor.

Bu satırların yazıldığı dakikalarda dahi bebek katili terörist başı ve onun yandaşları, yardakçıları, katilleri, Türk Milleti’ni tahkir, onun egemenliğini tahrip etmek için yazmakla ve düşünmekle meşgulken kendisine “milliyetçi” diyen insanların özellikle bu insanların okur yazarlarının, Türk tarihi, Türk kültürü, Türk egemenliği, Türklük gurur ve şuuru hakkında yazmadan geçirdikleri her dakika, milletimizin hayatına mal oluyor.


O halde milliyetçiler  daha doğrusu Türkçüler-ki bunu çünkü “milliyetçilik” terimi siyasal milliyetçilikçe o kadar sulandırılmış ve siyasetin vesayetine mahkûm edilmiştir ki Türk için mücadele etmek düşüncesi siyasi popülizmle şeriatçılığa dahi vardırılabilmiştir-  bireysel sosyal medya hesaplarıyla, sanalağ günlükleriyle (blog) düzenli olarak Türk varlığı, Türk egemenliği, Türk Dünyası, Türk birliği, Turan gibi konularda yayın yapmalıdır.  “Tek başıma ne yapabilirim ki?” diye düşünmek Oğuz’un oklarını kırılmaz bir birlikle toplayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiş Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlerine yakışmaz!


Yalanın, propagandanın ve  vicdani sömürünün  cirit attığı şu  bataklıkta sözlerimiz,  vatan hainlerine ve düşmanlara karşı birer kurşun, aklımız,  milletimize  söylenen yalanlara karşı bir zırh, kalbimiz korku salmak isteyen hainlerin ölüm soğukluğuna karşı birer Ergenekon ateşi olmalıdır.


Bir can seğmenin, Rıfat Balaban'ın anısına: 

 

 

7 Eylül 2020 Pazartesi

Amerika’yı Kaç Kez Keşfetmeliyiz?



Youtube diller seçeneğinde “İngilizce ( Amerika Birleşik Devletleri) diye bir seçenek var. Yıllardır “Türk” dememek için Türk yerine durmadan “Türkiye” denmesinin bir başka örneği gibi geldi…

Kardeşim! İngilizce, “İngiliz İngilizcesi”, “Amerikan İngilizcesi” diye ayrılır. Kültürleri oluşturanlar “toplumlardır”. Ülkelere ismini evrenlerde uluslardır. Dolayısıyla bir kültürel unsuru ülke adıyla anmak saçmadır. Kültürler onları oluşturan toplumların adıyla anılır!  ABD’de pek çok etnik topluluk mevcutsa da ülkenin kurucusu Anglo-sakson toplumun egemen kültürü, ülkenin  belirleyici-egemen kültürüdür. Bu yüzden içinde sayısız etnik yapı barındıran ABD’nin kültürü “Amerikan kültürüdür”.  “Amerikan” kabaca Amerika kıtasında yerleşik toplumları anlatmalıdır. Oysa ABD’nin kurucu Anglo-sakson toplumu John Locke’a dayalı bir anayasa, İngilizce’ye dayalı bir kültür ve İngiliz özgürlük anlayışına dayalı bir yaşam tarzını kurdukları ülkenin temeli yapmışlar. Ve bunu da hiç kimseye danışmadan, hiçbir etnik topluluğun rızasını “demokratik yollardan” almadan yapmışlar. Bu yanlış mı? Bunun doğruluğu veya yanlışlığı tartışılamaz çünkü bu “egemenlik” olgusunun yegâne var oluş şeklidir.

Dolayısıyla ABD, pek çok kültürün özgürce yaşandığı fakat bu özgürlüklerin de ancak ve yalnız kurucu WASP yaşam tarzının egemenliğine saygıyla var olabildiği bir ULUSAL DEVLETTİR.

Kültürden bağımsız bir sosyoloji, siyaset ve hukuk mümkün değildir ki bütün bunlar da kültürün sahibi ve oluşturucusu ULUSUN adıyla anılırlar: “Alman siyaseti”, “Fransız kültürü”, “İngiliz sosyolojisi”, “Rus ekonomisi” gibi…

Yani? Yanisi, biz Türküz! Ülkemizi kurarken kendi dilimize ve yaşam tarzımıza göre bir egemenlik  oluşturduk ve bunu da tartışılmaz kıldık. Bu duruma “Bağımsızlık” denir.

Türk olduğumuzu ve ülkemize kendi ismimizi verdiğimizi fark edebilmemiz için Amerika’yı daha kaç kez keşfetmeliyiz?

Bilmem anlatabiliyor muyum?

18 Temmuz 2019 Perşembe

Bir Şey Soracağım: Müsaade Ederseniz Türk Olabiliyor Muyuz?




Bugün beni çok üzen bir sohbetten bahsetmiştim. Sohbetin genel karakteri, Türk solunun PKK’ya, Kürtçülüğe duyduğu sempatinin , herhangi bir solcuyu hiçbir şekilde rahatsız etmemesiydi.

İlgili resimAnladığım kadarıyla Türkiye’de sol “bir şekilde” PKK ve benzeri Kürtçü oluşumları sırf “ emperyalist” oldukları için kınıyordu ama mesela “emperyalist olmayan” gerçek bir gerilla gücü olsalar haklarında ne düşüneceğini bilmiyordu.

Fakat sohbetin “siyasi magazin” boyutunda solun Kürtçü /bölücü sempatisinin somut kanıtlarına karşı önüme  konulan savunma şuydu: “ PKKlıları 29 Ekim’de Habur’dan Suriye’ye geçiren CHP miydi?”

Bu savunmanın bir mantığı var mı sizce? Bence yok. Çünkü  bu işi yapan  partinin “sağcı” olması, yaptığı işi meşru kılmıyordu ve ben de bir Türkçü olarak zaten en başta bunu kınamıştım.

Bu mantığın iki sakat noktası var:

Birincisi bir kötü işi kınamak için başka bir kötülüğü yapamazsınız. Yani? Kürt eşkıyasını Habur’dan sokan “sağcılara” karşı olmak için aynı eşkıyanın sözde temsilcilerinin meclise girmesini destekleyemezsiniz.

İkinci ve daha kırıcı sakatlık şuydu ki ülkenin yarısının oyunu alan şeriatçı ve Türk düşmanı siyasetin de Atatürkçü olmak iddiasıyla hareket eden kitlesel solun da birbirlerine tavırlarını belirleyen şey, “Kürt seçmeni” olarak görülen PKK taraftarlarının tavlanması için giriştikleri  rekabetti. İki taraf da “Kürt sorunu” denen şeyi  ölçülerine göre kabul ediyor,  iki taraf da ülkenin temel değerlerinin Kürt eşkıyasıyla “siyaseten  ve silahsızca tartışılabileceğini” söylüyor. İki taraf da  silahsız olmak kaydıyla Türk adından vazgeçilebileceğini, sözde anadille eğitim yapılabileceğini, Kürdistan eyaleti gibi federatif  sözde çözümlerin düşünülebileceğini savunuyor.

Ve burada her iki taraf içinde “alternatif”, PKK oluyor. Öyle ki siyasetin bu iki anadamarından birini Kürtçülükle, bölücülükle suçlarsanız sizi doğrudan “diğerinden “olmakla yaftalıyorlar. Yani? Yani CHP’ye neden PKK’nın etkisinde kaldığı sorulduğunda, AKPli oluyorsunuz; AKP’ye Kürtçülüğe neden her türlü  müsamahayı gösterdiğini sorduğunuzda, doğrudan CHPli olmakla suçlanıyorsunuz. Yani iki anadamar da aslında Türk adına karşı Kürtçü popülizmden destek alırken diğer yandan Kürtçülük pazarındaki rekabette, diğerini  sahadan atmağa çalışıyor.
İlgili resim
Bu arada olan, Türk insanına , Türk kimliğine, Türk tarihine, Türk egemenliğine oluyor. Ne yazık ki iki taraf da büyük kitlesel narkozlarıyla ülkenin sahibinin, kurucusunun, egemeninin kim olduğunu düşünmüyor.

Üzülerek söylüyorum ki Türk’ün ülkesi  zaten zihnen ve kalben Türk olmayan yabancı insanların işgal ettiği bir siyaset alanından yönetiliyor.  Ülkenin en büyük iki partisi kendisini kilit oy paketi olarak gören Kürtçü bölücülüğün sözde siyasetinin fiili kaprisleriyle savrulup duruyor.

Ne AKP ne CHP Türkiye’de yaşayan Türk Milleti’nin refahını, bağımsızlığını ve özgürlüğünü savunuyor. Türk demeden, Türklükle övünmeden, Türklüğü önemsemeden memlekette demokrasinin, adaletin ve refahın kurulabileceğini sanıyorlar.

Dedim ya ülke yabancılar tarafından yönetiliyor. Ne muktedirler ne muhalifler Türk, bu ülkede…

Ülkenin iki partisinin seçmenlerine sormak istiyorum:  Müsaade ederseniz, Türk olabilir miyiz?



8 Temmuz 2019 Pazartesi

Yarım Buçuk Egemenlik Ve Bütün Bütün Düşmanlık



akp ve kürtçülük ile ilgili görsel sonucu 
“ Yüzde elli birin dediği olur!”

Taşralı Müslümanlığın demokrasiden ne anladığını özetleyen slogan budur. “Bu millet, isterse halifeliği geri getirir!” Bu da o yüzde elli birin on sene boyunca Türk vatanının namusunu, Türk devletini bekasını  kendisinin ellerine teslim ettiği “milli iradenin” sözü.

Ya da “ Laiklik elden gidiyormuş. Millet isterse laiklik elbette gidecek…”, “ Türkçülük yapmak bölücülüktür…”  sözlerine de aynı yüzde elli bir onay verdi.

Bu sözlerin sahiplerinin zihniyetine ülkenin kaderini teslim eden kitle, homojen olmayabilir. Ailemde sağduyulu insanlar “ Hepsini bir kefeye koyma!” diye sık sık beni uyarıyorlar. Yüzde elli birin içinde tanıdıklarımız, vatan ve millet sevgilerinden  emin olduğumuz insanlar var.

O halde her dediğini bize bir fazla oyla yaptırabileceğini her seferinde fütursuzca bize dayatan basit çoğunluğu  hiç mi tanımlayamayacak, niteleyemeyeceğiz?

İstatistik bize bu imkânı veriyor. Halk irfanındaki “ İstisnalar kaideyi bozmaz…” sözü, istatistiğin özünü ifade eder. Hiçbir bilimsel araştırmada bütün veriler net bir çizgi verecek  şekilde ortaya çıkmazlar. Fakat buna rağmen verilerin gruplaşmaları, veri eğilimlerini frekanslarını gösterir ki  bütün bu veri yığınlarının grafiklerine bakıldığında, yığın genel karakterini, bütün sapmalara ve istisnalara rağmen anlamış olursunuz.

Yani senin anlayacağın dille aziz kardeşim: Mahallende kavga çıktığında, mahalledeki bir iki korkağa veya bir iki akıllı delikanlıya rağmen gruplar kavgaya girdiler mi kavganın kimler arasında çıktığına bakılmaz.  Sen kavgaya girdiğinde mahalle esnafı, “Bizim mahallenin delikanlıları, Sepet Mahallesi’nin delikanlılarıyla kavgaya girdiler!” denir.

Elli birle herkesi şeriata mahkûm etmek, memleketin bir kısmında Kürdistan eyaleti kurmak isteyen insanlar, herkesin kaderine, bütün bir milletin  kaderine, ellerindeki yarım buçuk oyla hükmedeceğini söylediğinde, artık içinde akıl ve vicdan sahibi kimler var diye düşünmek mümkün değildir. Elli birin içinde iyi niyetle hareket edenler olsa bile neticede “elli bir”, Türk adına, Türk egemenliğine, Türkçe’ye, Türk şerefine  ve üstünlüğüne karşı bir nefretin iktidar olmasını sağlıyorlarsa  bütün bütün düşmandır.

Çare nedir? Elli birin içinde vicdanı olanların kendilerini bu sürüden ayırmasıdır. Aksi takdirde elli birin mevcut ya da olası  her türlü düşmanlığına, niyetleri ne olursa olsun ortak olmuşlar demektir. Olay bu.