yaşam ve insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam ve insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2012 Çarşamba

Tamir Etmek Mi Değiştirmek Mi?

Tasarruf alışkanlıklarımıza göre bu soruya derhal, “ Elbette tamir etmek!” diye cevap veririz.

Bu, yerleşik bir kadim kıtlık psikolojisinin cevabıdır, aslında.  Her şeti korumanın tutumluluk olması gerektiği kanaati içimize öyle yer etmiştir ki yakın zamana kadar herhangi bir eşyayı yenisiyle değiştirmeyi bile israf gibi görürdük. Şu anda yaşadığımız ölçüsüz tüketim çılgınlığının sebebi de aslında bu yerleşik kıtlık ve açlık duygusudur. Bu duygudan kurtulmak için  “harcayabileceğimizi kendimize göstermek isteriz.”

Somut bir örnek verelim:

Annemin mikrodalga fırını yüz lira civarında bir fiyata satılıyor. Arızalanan sigortasını değiştirmemiz otuz beş liraya mal oldu. Yüz liralık bir malın basit bir parçasının onun fiyatının üçte birine denk gelmesi kıtlık duygusuyla yaşayan bir topluma şüphesiz tuhaf gelmektedir. Eğer mal yüz  lira ediyorsa, parçalarının çok daha ucuza gelmesi gerekmez mi? O halde tamirat toplumunun bireylerine şunu sormak isterdim: neden bütün parçaları edinerek basit bir montaj şemasıyla kendi mikrodalga fırınınızı yapmak yerine gidip onu satın alıyorsunuz?

Ticaret hakkında asgari bir bilgisi olanlar derhal olayın maliyetle ilgili olduğunu söyleyecektir. Cevap doğrudur. Ürünlerin üretim faktörleri, yani  büyük oranda parçaları, tedarikçi işletmelerden, üretici  firmalarca çok büyük miktarlarda, toptan alınır. İşte bu yüzdendir ki her bir mikrodalga fırının fiyatı  daha en baştan  düşük maliyet baskısıyla şekillenebilir.

Peki bu nasıl mümkün olur? Her şeyden önce büyük miktarlarda mikro dalga fırını üretebilmenin tek yolu, mikrodalga fırının parçalarının da ( üretim faktörlerinin bir kısmı) aynı şekilde büyük miktarlarda ve sür’atle  üretilebilmesidir. Böylece  her biri, birbirinden bağımsız ve uzmanlaşmış şekilde çalışan onlarca  iş bölümleri parçalara ayrılarak basitleştirilmiş büyük üretimin her bir basit parçasını büyük hızda gerçekleştirerek kaynakların  israf edilmesinin önüne geçer ve bunlardan en büyük miktarda sermaye mallarının üretilmesini sağlarlar. Kumdan silikon devre yapılmasına dair meşhur örneğin esprisi budur.  Bundan dolayıdır ki üretici tarafından üretime katılmayan sermaye malları, sermaye malı üreticisinin elinde kalır. Bunlar az miktarda ve ancak üreticinin işine yarayan şeyler olduklarından marjinal fayda kanunu gereği fiyatları, daima üretime dahil edilen hemcinslerinden daha yüksek olur.

Mikrodalga fırının, üretime giren sigortaları, her partide  binlerle ifade edilen şekilde  satın alındığında, sigorta üreticisi firma elindekileri kâra dönüştürebilir. Oysa  fabrikanın almadığı sigortalar, başka çok nadir üretimlerde o da belki kullanılabilir. Bu durumda sigorta üreticisi için elindeki mal günden güne artan bir risk anlamına gelir. Bu durumda bu riskin maliyetini karşılayabilmek için, kırk yılda bir meydana gelecek arızlarda kullanılacak bu “kıt” mallar için alabildiğine yüksek bir fiyat ister.

Bundan dolayıdır ki mikrodalga fırını tamir ettirmek her halükârda daha pahalıdır.

Yani malları ucuzlatan şey, işçinin emeğinden çalınması değildi. Marx, maliyeti düşürmenin, emekten çalmakla mümkün olacağını sanırken yaptığı hata, buydu.  Maliyeti düşüren, işçinin emeğinden çalmak değil, onun emeğini verimli hale getirmekti ki bu da ancak sınırlı bilgisi ve yeteneği olan vasat işçilerin dahi  verimli çalışabilecekleri,  verimli üretim imkânlarını yaratmakla mümkün oluyordu. Böylece işçilerin çoğu, hayatlarında aklılarına gelmeyecek kadar karmaşık teknolojilerin başında, onlar için basitleştirilmiş yöntemlerle, kendi başlarına asla gerçekleştiremeyecekleri üretim işlerini yürütebildiler.

Yine bu yüzdendir ki gelişmiş ülkeler geri  dönüşüm teknolojilerinde liderdir. Eskiyen sistemleri tamir etmenin maliyeti yerine, maliyeti  düşüren ve bu yüzden eskiyi daha pahalı kılan teknolojileri  geliştirmeyi ve sermaye mallarının  sürekli yeniden kaynak halinde kullanılmasını bu yüzden tercih etmektedirler. Yani  Marx’ın “yeniden üretim” dediği, aynı malların  sürekli birbirleri üzerinden veya kaynak israfıyla  üretimi gibi bir şey yoktur. Çünkü eğer maliyetleri düşürmeye yönelik sürekli bir çabamız olmasaydı, ne kaynaklarımızı koruyabilir ne de fabrikaları tahrip ederek karnını doyurabileceğini sanan bir kısım  işçileri istihdam edebilirdik.

Bu yüzden meselâ ABD’de  kullanım ömürlerini dolduran mallar mutlaka hurdaya ayrılır. Çünkü kullanım  ömrünü dolduran malların, gelişen teknolojiye göre geri kalmış bir teknolojiyle yapılmış üretim faktörlerinin temini, her geçen gün daha pahalı hale gelmektedir. Bu da tamiratın maliyetinin, yeni mala göre daha fazla olmasına sebep olmaktadır.

Bizimki gibi yaratıcı olmayan montaj ekonomilerinin tüketicileri ise bu maliyet hesabını yapamadıkları içindir ki  gelenekleşen israf, sürekli bir negatif kurum olarak bizi fakirleştirmektedir.



18 Aralık 2011 Pazar

İşi İş Yapan Onu Sevmektir

Elbette sadece ve yalnızca kendime öğüt için söylediklerim. Her gün aynı şeyleri söylesem de söylemem gerektiği için…

Aslında Cem Yılmaz en iyi örnek ama gene de bizim milletin anlaması zor. Hayır millet anlamasa ne olur?
Millet anlamayınca , anlamaya çalışmayınca, toplu bir anlayışsızlık ve karamsarlık peydah oluyor. Bu, kendisine zincirlendiğimiz ve hiç kurtulamadığımız kara bir bulut gibi.

İşte kahramanları, kahraman yapan şey de bu… Kendilerini, toplu histerilerin ve karamsarlıkların zincirinden kurtarmaya çalışıyorlar.

Toplu histeriler, karamsarlıklar, umutsuzluklar zamanla toplumun geleneği, daha ziya de göreneği haline geliyor. Kökeni bilinmeyen ama kendilerine uyulan “kara kurallar” oluyorlar.

Fakirlikten korkmak, ekmeği daima bir başka insanın ihsanı ve sadaksı saymak ve bunu garantiye almak için sürekli en kolayını yapmaya çalışmak toplumun yerleşik davranış kalıpları haline geliyor.
Kurumsal iktisatçıların uğraştıkları kurumlar sanırım böyle meydana geliyor.

Eğer iktisat malların mübadelesiyle ilgileniyorsa, “Kör satıcının kör alıcısı” mutlaka bulunacaktır. Bu durumda bir şeyler üreten kişinin işsiz kalması, fakirlik çekmesi söz konusu olmayacaktır. Buna mukabil bazı işlerin miyadı dolar, yerlerine yenileri icat olunur.  Ama bu süreç hiç durmaz.

O halde yapmamız gereken, “ekmeği garanti edecek” bir iş aramayı bırakıp artık bir iş yapmaya başlamaktır. Çünkü her devirde geçerli olan ancak birkaç meslek vardır ve herkesin o meslekleri icrası da mümkün değildir.
 “İşini sevmek” denen şeyi,  yapmaya mecbur edildiğimiz işe zorakî bir aşk geliştirmek midir? Yoksa sevdiğimiz şeyi, iş haline getirmek midir? Severek ürettiklerimizi başkalarının beğenisine sunmaktır aslında “işini sevmek”…

Bu neden önemli?

Eğer herkes garanti  ekmek ve hatta refah kaynağı bir iş aramakla uğraşırsa, o zaman orada yeni işler ve mallar,ürünler üretilemez, yaratıcılık ölür. O zaman o memlekette taklitçilik ve bedavacılık, yerleşik davranışlar haline gelmeye başlar ve bunlar yüceltilerek norm ev değer halini alır.

Kahramanlar işte bu tip kara zincirleri kıran, toplumun kara algılarına karşı yaşama sevincini ve yaratıcılığı  savunan insanlardır.İşimi seviyorum. Sevdiğim işe değer veriyorum. İşimi ciddiye alıyorum.

Refahı, ümidi ve neşeyi seçiyorum.
Refahı, ümidi ve neşeyi seçiyorum.
Refahı, ümidi ve neşeyi seçiyorum.
Refahı, ümidi  ve neşeyi seçiyorum.
Refahı, ümidi ve neşeyi seçiyorum.



11 Aralık 2011 Pazar

Yaratıcılık Ve Zenginlik

Para kazanmanın yolları üstüne düşünülenler bana tuhaf daha da kötüsü artık korkunç geliyor.
Artık sıradan insanlar haram para ile zengin olanların hayatlarına özenir oldu.
“Helâl” denen şey, kendisine uyulması imkânsız, bir tür gülünç ve geçersiz ahlâkî öğüt anlamına gelir oldu.
Bunun ne önemi   var? Önemli olan parayı elde etmek değil mi?
Bunun önemi şurada: Para “kazanılır”. Yani herhangi bir şekilde elde edilmez, ancak “hak edilir”.
İşin ahlâkî ( veya dinî) boyutu bir yana paranın  kazanılması, bir değer değişimini ifade eder.
Ama bundan daha önemli bir şey var, bana göre… O da sözde Müslüman bir toplumda  fakirlik korkusunun yaşanması.
Bugün artık Türkiye hayatın her an bitebileceği, değerlerin her an birileri tarafından gasp edilivereceği, her şeyin kaybedilivereceği bir yer  gibi düşünülmekte…
Çünkü her şeyin havadan kazanıldığı bir memlekette, hiçbir şey güvende değil.
“Dindar cumhurbaşkanı” seçmekle övünen bir sözde muhafazakâr yığında artık rızkın kaynağının Allah olduğu inancı yok olmuş!
Yaygın bir yarın endişesi, yaygın bir fakirlik korkusu, elimizi, ayağımızı bağlıyor. Üretmek, yaratmak ve çoğaltmak için değil ancak  elde etmek için uğraşıyoruz. Zaire gibi çalışıp  Amerika gibi yaşamak istiyoruz.
Hayır, hayır… Kendime öğütleyeceğim şeylerin özü bu değil.  Kendime öğütleyeceğim şeyin özü:
“Fakirlikten korkma!”
Bundan da önemlisi şu:
“ Yaratıcı ve zengin ol!”
Bunların hepsi kendime öğütlerdir, yalnız kendime…
Elde etmek istediğimiz değerler kadar çok değer üretmek için yaşamıyorsak sorun var demektir.
O halde yaratıcı olmayı, yaratıcı olabilmekten dolayı sevinç duymayı ve zengin olmayı seçiyorum.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.
Yaratıcıyım, üretkenim ve zenginim.

Madencilere saygılarımla...

1 Aralık 2011 Perşembe

Günaydın Dünya

Ne okuyup ne yazdığınla ilgili çevrene bakma…
Dünyanın bununla ilgilendiği yok….

Dünya sadece senin etkilerinle ilgileniyor, senin ona ne yaptığınla ilgileniyor. Sen, ona nasıl mesajlar veriyorsun, ona bak.

Dünya sen ona nasıl sesleniyorsan öyle cevap veriyor… Olabilir mi ne dersin?
Yani? Sen nasılsan, çevren de sana öyle görünüyor olabilir mi? Hiç düşündün mü?

Bu yüzden, her sabah neşeyle ve yeni ümitlerle yapacaklarına başlamak sence de iyi olmaz mı?
Ben bunları, bir kendime söylerim. Çünkü en çok ihtiyacı olan benim.

Günaydın dünya!

Bugün ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum.
Bugün ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum
Bugün ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum.
Bugün ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum.
Bugün, ümitli, neşeli ve inançlı olmayı seçiyorum.

29 Kasım 2011 Salı

Devrederken Hayatı

Hayat bir devir midir, döngü müdür?
 Böyle olsa kötü müdür? Bir döngüde yaşamak boşa kürek çekmek midir?
Herkes ölmek için yaşıyorsa yaşamanın ne anlamı vardır? Ve daima bir şeyleri kazanırken diğerlerini kaybetmekse bütün mesele, yaşamak ne kadar anlamlıdır?
Yaşamak hareket etmektir. Hareket etmek değişmek,  değiştirmek, yer değiştirmek demektir.
Aynı yerde başlayıp biten bir  döngüde hareket aslında  yoksa o halde yaşamıyor  olmamız gerekmez mi?
Sanırım bu, hayata hep yanlış yerden bakmamızdan kaynaklanıyor.
Bir sarmalda hareket ederken ona tam tepeden baktığınızda göreceğiniz şey bir çemberdir. Ona sürekli tepeden bakarak hareket ettiğinizde, gördüğünüz şey, hep aynı düzlemde  kalan bir harekettir. Aslında  biz öyle görmek için uğraştığımızdan öyledir.
Yaşanan her tecrübe bizi sarmalda ama hızlı ama yavaş yükseltir. Mesele hep aynı daireyi görmek için uğraşıp uğraşmadığımızdır. Oysa her yükselişte altta kalan sarmal parçaları sonsuza doğru uzayan bir şekilde görünürler. Biz ise bunu görmemek için algılarımızı çarpıtmışızdır.
Sarmalda yükselme hızımız mıdır peki önemli olan? Sanırım hayır… Önemli olan sarmalın ne genişlikte olduğu…
Sarmal bir merdivenin basamakları birbirine ne kadar yakınsa, sarmalın dolanımları ne kadar  sıksa ucuna ulaşmak için o kadar fazla uğraşmanız gerekir.
Sarmalın dolanımlarının birbirine  yaklaşması, aslında sarmalı bir çember benzetmek  alışkanlığımızın sonucu… Böylece hep aynı şeyleri yaptığımız algısıyla kendimizi uyuşturuyor ve bunu “huzur” sanıyoruz. Bir sarmalın dolanımları bir birine ne kadar yakınsa, tepeden bakışta hepsinin tek bir çember gibi görünmesi de o kadar kolay olur.
Peki nedir o halde bir  sarmalı, bir çemberden ayıran şey? Belki daha doğrusu sarmalı daha fark edilir kılan şey nedir? Nedir sarmalın dolanımlarının arasını açan ve onu belirgin kılan?
Sanırım bu, hayata verdiğimiz değer ve ondan edindiklerimizi kendimize ne kadar katabildiğimiz ile ilgili…
Sanırım bu, yaşadıklarımızı, öğrenmeye vesile kılabilmekle ilgili…
Öğrenmeyi ve her adımda biraz daha yükselmeyi seçiyorum.
Öğrenmeyi ve her adımda biraz daha yükselmeyi seçiyorum.
Öğrenmeyi ve her adımda biraz daha yükselmeyi seçiyorum.
Öğrenmeyi ve her adımda biraz daha yükselmeyi seçiyorum.
Öğrenmeyi ve her adımda biraz daha yükselmeyi seçiyorum.

Abilerden gene güzel bir şarkı


Nickelback Rockstar dinle - Müzik Dinle

Sözün Penceresinden Hayat


Hayat bir mücadele mi? Yani elde etmek istediklerimiz için adım adım uğraşmak, mücadele etmek mi?
Belki hayat için mücadele çağrışımını terk etmeliyiz.
Bu sorumsuzluk mu? Yani hayatı, aslında, zor ve zevksiz ve dikenli bir şey olarak görmek daha mı anlamlı ve doğru? Daha da önemlisi, daha mı ahlâkî?
Öyleyse ne demeye yaşıyoruz ki? En güzeli ve arzulananı geberip gitmek değil midir?
Hayat için  mücadele etmek ne demektir o halde?
Yaşamak için çabalamak bu kadar kötü müdür?
Çabalamak aslında sürekli bir seçim yapmaktır. Bir yolda gitmek niyetimizi ve irademizi evrene beyan etmektir…
Galiba hayat için çabalamak gerekmediğinde, hayatın bir anlamı da kalmıyor? Tipik bir marjinal fayda trajedisine dönüyor o zaman hayat.
Hiçbir çaba boşa gitmez aslında… Bize öğretilenin tam aksine…
Hayat gönülden ve arzulu çabaların bir örgüsüdür.

Hayat, yaşandığında hayattır.
Bir kelime seçersin ve yolunu seçersin, bilsen de bilmesen de…
Bir yol seçersin ve bir hedef seçersin,  görsen de görmesen de…
Bir hedef seçersin ve bir armağan bulursun, sevsen de sevmesen de…

Her günümü yaşayarak geçirmeyi seçiyorum.


Hayatı güzel, anlamlı ve dopdolu görmeyi seçiyorum.

Bugün neşeli, inançlı ve cesur olmayı seçiyorum.


Bugün neşeli, inançlı ve cesur olmayı seçiyorum.


Bugün neşeli, inançlı ve cesur olmayı seçiyorum.


Bugün neşeli, inançlı ve cesur olmayı seçiyorum.


Bugün neşeli, inançlı ve cesur olmayı seçiyorum.



Kim ne derse desin, bu herifler moral veriyor abi!

20 Kasım 2011 Pazar

Nedir sevincimiz?

Bazen neye şükretmesi gerektiğini bilmiyor insan… Sanırım bu, kaybetmeden öğrenememesinden kaynaklanıyor… Veya yaşamadan öğrenememesinden… Kazancın nende kazanç sayıldığına, sayılması gerektiğine dair çoğumuzun bir fikri yok.



Gene sanırım ki bu da maliyet denen şeyden bihaber olmamızdan kaynaklanıyor. Yani aslında attığımız her adımın ne kadar kıymetli olduğunu hiç düşünmememizden kaynaklanıyor. Her şeyin bedava olduğunu sandığımız bir yerde bir şeyleri korumak bize pek de anlamlı gelmez.



Sıkıcı, terminolojik ve öğütçü sözler edenleri pek sevmem ve gene sanırım ben tam da bunu yapıyorum. Ama tesellim şu ki en azından bunları önce kendime telâffuz ediyorum.

23 Ekim 2011 Pazar

Kendime Öğütler III

Yeni bir durumu ümitle karşılamak gerek. Yeni bir durum henüz bilmediğimiz iyiliklerin kapısıdır aslında. Mesele o kapıyı çarpmamak.

Murphy denen adamın kanunlarına inanınca işler iyi gidecek mi? Sürekli kötüsünün olacağını düşünerek, iyiye ulaşmak mümkün olabilecek mi?

İyiyi ummanın iyiliği şudur: İyiliği uman her zaman mütebessim olur. Mütebessim insan çevresini aydınlatır. Çevresini aydınlatan insan her zaman yardım görür. Hem yardım eder, hem yardım görür. Bazen bir kişiye gülümsemenin yarattığı tesiri, tahmin bile edemeyiz.

 İyiliği ummak eldeki iyilikleri görmenin, büyütmenin kapısıdır.

Sağlıklı mıyız? Sevenlerimiz var mı? Geçinebiliyor muyuz? Hepsi birden mi olmalı? Belki evet, belki hayır. Ama en nihayetinde, iyiliğin varlığı kişinin bakışındandır. Bakmak da bir emektir, özünde.

Görmemek isterseniz bakmazsınız. Görmemek istersek mutlu olamayız. Mutlu olmasak olmuyor mu? Mutlu olmak istemsek var olmak istemiyoruz demektir. Çünkü var olmak en temel anlamıdır insanoğlunun…

Var olmak istiyorum, varım.  Bu dünyadayım, sevenlerim var ve sağlıklıyım… Öyleyse başka bakayım yeni günlere… Bir eğlence,bir fener alayı, bir düğün gibi şenlikli  bakayım.

Ben bu dünyada var olayım.

Sağlıklı olmayı seçiyorum.
Varlıklı olmayı seçiyorum.
Bereketi seçiyorum.
Cesur olmayı seçiyorum.
Şükrediyorum.

Bunlar kendime sözlerimdir, öğütlerimdir.  Çünkü adam olmayı seçiyorum.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Kendime Öğütler II

Hayat bir dolaylama aslında… Öğrendiklerimizi hep dolaylı öğreniyoruz.

Hayat derslerini hep dolaylı veriyor. Neden böyle? Çünkü bir başlangıcın çok sayıda sonu olabiliyor ve neye niçin başladığımızı biliyor olsak bile nelere yol açabileceğimizi pek bilmiyoruz. Aslında hiç bilmiyoruz.

Bu yüzden edebiyat var galiba? Her şeyi hikâyelerin üstünden, onların mecazıyla anlatmak için.

Belki doğrudan görmek diye bir şey yok? Yani aslında gördüğümüz şeye kendimiz bir anlam katmadıkça onu fark edemiyoruz ve belki bütün anlaşmazlıklar da buradan çıkıyor?

Ve belki bu yüzden, meselâ dinle ilgili sözde doğrudan delil gösterilerek insanlara emir verilmeye kalkılması dahi başarılı olamıyor?

Bu yanlış mı? Veya gerçek bulunamaz mı? Gerçek yok mudur? Apaçık gerçeklerden bahseden ve mutlaklığı tartışılmayan din kitaplarına dayanan dinci rejimler nende mutluluk getirmiyor?

Bana kalırsa gerçek var. Sorun herkesin aynı zamanda ve şekilde ona ulaşmıyor olmasından kaynaklanıyor. Bazılarımız ona hiç ulaşmıyor.

Bunun ne önemi var? Bunun önemi… İnsanın, kendisinden uzaklaşıp sürekli başkalarının gözünden hayata bakmaya çalışması. Başkalarının doğrularını, iyilerini elde etmeye çalışması. Daha doğrusu iyiyi ve doğrusu bir başkasıymış gibi elde etmeye çalışması…

Belki korkunun, endişenin kaynağı da budur? Çünkü bir başkasına göre ne olacağını bilmek mümkün değildir hiçbir zaman… Ve bu bilinmezlik bizi aldatıyor belki de? Bu bilinmezliği, kendi öz yoksunluğumuz, yetersizliğimiz sanıyoruz belki de?

Bunu neden söylemeliyim? Bunu kendime söylemeliyim ; kendim öğrenmeliyim, kendim bellemeliyim. Belki sabır bunun için tavsiye ediliyor. Öğrenmek için kendine zaman tanımanın adıdır belki de “sabır”?

Bugün zengin olmayı seçiyorum.
Bugün cesur olmayı seçiyorum.
Bugün müşfik olmayı seçiyorum.
Bugün öğrenmek için kendime zaman tanımayı seçiyorum.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Sabır Sevginin Çocuğudur

Sabır doğal olmayan bir davranış mıdır? Sanırım çoğumuz böyle düşünüyoruz.
Her şeyden evvel “doğal” olanın ne olduğuna bakmalıyız? Hayvanlarda sabır diye bir şey yok. Vakti geldiğinde ava çıkıyorlar.

Sabır, her şeyden önce bir fazilet… Demek ki bizim için bir değer… Yani insan doğasına ait bir eylem… Zorluklara sabrı hemen anlayabiliyoruz da asıl anlamadığımız, anlamaya da yanaşmadığımız şey, yakınlarımıza anlayış göstermemiz gerektiği zamanlardaki sabır.

Sabrı, başkasına karşı değil de kendimize göstermemiz gerektiğini anlamalıyız belki de? Sabır, öfkenin dizginlerinden kurtulmasına karşı verilen bir mücadele aslında. İçimizdeki saldırgan hayvana karşı koymak…

Nasıl öğrenilir? Benim reçetem, sevgiye zaman ayırmak… Kendime öğrettiğim şey bu. Sevdiklerimizle ne kadar az zaman geçirdiğimizi genellikle öldüklerinde anlarız. O halde onlarla beraber olmanın zevkini an be an yaşamaya çalışmalıyız. Bunu yaparken ne oluyor? Bunu yaparken hayatta daha önemli hiçbir şey olmadığını anlıyorum.

O zaman beklemelerin, aslında, daha güzle şeylerin farkına varmak için bahşedilmiş fırsatlar olabileceğini düşünüyorum. Çocuğunuzu, yeğeninizi, torununuz kucakladığınızda, sıcaklığı sizi ısıtırken anneniz yanınızda rahatça örgü örerken… Eşiniz içine sevgi katılmış bir şeyler pişirirken… Artık evde bunu her kim yapıyorsa…

Kendimedir aslında bütün söylediklerim. Kendime ve henüz olgunlaşmamış ruhumadır yazının tarlasına ekip diktiklerim.