temel haklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
temel haklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2016 Cumartesi

Kayyumlu Dondurma


"Kayyumun sorumlulukları
I. Belli bir iş
MADDE 459.- Belli bir iş için görevlendirilmiş olan kayyım, vesayet makamının talimatına aynen uymak zorundadır.

II. Malvarlığının yönetimi
MADDE 460.- Kayyım bir malvarlığının yönetimi ve gözetimi ile görevlendirilmiş ise, yalnız o malvarlığının yönetim ve korunması için gerekli olan işleri yapabilir.

Kayyımın, bunun dışındaki işleri yapabilmesi, temsil olunanın vereceği özel yetkiye, temsil olunan bu yetkiyi verecek durumda değilse vesayet makamının iznine bağlıdır."

Emlak ile ilgili bir sitede rastladım bu maddelere.
Vesayet makamı denen makam da sulh hukuk veya asliye hukuk mahkemeleri oluyor kanunda gördüğüm kadarıyla.
Kâğıt üzerinde her şey tamam!

Bugün bir haber gördüm "Cemaatin eğitim kurumlarına kayyum.." diyor.
Cemaati günahım kadar sever miyim? Hayır!
Öyleyse eniştemin beni öpmesi hali mi vakidir? O da yok.

Amma  sağımızın solumuzun sobe olması  ihtimali var ki o biraz ürkütücü...
Kayyumun sorumlulukları iki taneymiş anladığım kadarıyla... Vesayet makamının emrettiğini yaparmış. Amenna!

Tamam da... Vesayet makamının ne emredeceği belli mi?  Akşam  yemeği fazla kaçıran bir vesayet makamı,  atadığı kayyuma  "Bin şunların sırtına ! Bütün gün seni sırtlarında gezdirip anıracaklar!" dese ne olacak? Elbette koskoca mahkemelerin böyle saçmalıklar yapmasını beklemiyoruz da kayyumun yapacağı işin, alacağı emirlerin ölçüsü, normu  nasıl tayin edilecek?
İkinci sıkıntı, kayyum, vesayet makamının emirlerinden sorumlu da mal varlığını doğru yönetmezse ne olacak? Kayyumun işletme, pazarlama falan bir yana dört işlem bilmemesi halinde malı batırmasına kim, nasıl engele olacak?

Veya.... Hadi diyelim ki kayyum, müflis işletmeye veya kuruma tayin ediliyor. Ölmüş eşek kurttan korkmuyorsa kayyum tayinine  ne gerek var? İşlemeyen işletmenin malları satılır, borçlar ödenir, iş biter.
Yok eşek ölmemişse... Yani işletmenin, kurumun veya başka bir malın sahibi , aklı başında ve dahi  muktedir vaziyette oturmakta ise... Kayyumun onun malının başında işi nedir?

Kayyum işiyle ortaya çıkan "vesayet makamı", zurnanın zırt dediği yer.
Kayyum işi epey su kaldıracak bir uygulama... Kayyum işi hali hazırda "zımnen"  ve dahi fiilen bize diyor ki: " Hemşerim,  yürütmeyle yargı arasındaki duvarlar kalktı. Artık pek sıkı fıkılar. Hükümetin canını sıkarsan yargıya bir işaret çakar, yargı da " Senin hanım senden memnun değilmiş, ben öyle karar verdim, ne de olsa senin vasin benim, senin karının memnuniyeti için bir kayyum  atadım, hayırlı olsun!" der mi, der... Hiç belli olmaz.

İstisnai hallerde kamunun, kimsesizlerin, zayıfların koruyucusu olmak için "ana-baba" gibi davranmasını anlayabiliriz.

De... Herkesin temel haklarına, her istediğinde müdahale etmeye başlaması ihtimali pek büyük tehlike... Hele hele bu işin başında artık yargı yerine yargıya "talimat veren"  bir hükümetin olması ihtimali kan dondurucu.
"Temel haklar" demişken  güzel ülkemin liberalleri Kürçülükle Türk düşmanlığıyla o kadar meşguller ki ülkenin kayyum  yöntemiyle  ufak ufak sosyalistleştirilmesinden habersiz Apo, PKK, HDP güzellemeleri yazıyorlar. Ne güzel değil mi?


18 Eylül 2014 Perşembe

Türkiye’de Liberaller Sosyolojik Düşünebilir Mi?


 Liberalin birisi bu yazıyı okusa eminim hiçbir şey anlamayacaktır.

Sebebi de şudur: En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeceğim de belki; Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür akvaryum balığı gibi yaşarlar. Dar çevrelerinde birbirlerini gıdıklar ve asla üç saniye öncesini hatırlamazlar.

İyi de bu ne demek?

Türkiye’de liberaller, anneleri cenazede TÜRKÇE MEVLÜT okuturken, helva karıp dağıtırken, yakalarına üzerlik takıp onları büyütmüşken, kısaca onları bir Türk olarak yetiştirmişken edindikleri değerleri  unutmuş en sonunda da bunları inkâr etmiş vatansız, köksüz insanlardır.

Türkiye’de liberaller asker uğurlamasını anlamaz. Bunu Kürt halkına saldırmaya giden insanlara duyulan sevgi zannederler.

Türkiye’de liberaller, çocukların,  ellerindeki Türk Bayrağı’nı dünyanın en güzel süsü olarak sallarken asla yere düşürmemelerini anlayamaz. Bunu “ulus devletin Kürt düşmanı endoktrizasyonu” sanırlar.

Türkiye’de liberaller, 23 Nisanlarda çocukların yurdun dört bucağının kıyafetlerini giyerek ama   en çok asker üniforması giymekten gururlanarak yürümesini “faşist devletin tektipleştiriciliği” sanırlar.

Neden?

Çünkü Türkiye’de liberaller liberalizmi, bütün insanlığın aynı şekilde uygulamasıyla dünyayı kurtaracak bir tür “vahiy gibi görürler. Bu bakışa şaşıyorsanız, bugün liberallerin  neden IŞİD destekçiliğine varan dinci ikiyüzlülüğü meşrulaştırmakla uğraştığına bakabilirsiniz.
"Adalet adına ve  hukuk kalkanı altına saklanan kötü yönetimden daha büyük bir tiranlık yoktur."

Liberalizm bir ideoloji.
 Her ideoloji gibi “muhayyel/metodolojik” ve  ideal sayılabilecek bazı kabuller üzerine kurulu. Bu kabuller, ideoloji denen fikirsel önermenin geçerlilik kaydını  ve şartını ortaya koyuyor. Nedir bunlar? Veya dinci söylemle söyleyecek olursak liberalizmin edille-i şeriyesi nedir?

Hayat, mülkiyet ve  hürriyet haklarına ram bağlılık.
Hukuk devletini savunmak.
Piyasanın serbestliğini savunmak.
Bireyciliği temel haklara dayanarak savunmak.

Bu  deliller bize kimin liberal olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra bunlar aynı zamanda liberalizmin “amentüsüdür”. ( Dinci söylemle yaklaştığımı belirtmiştim.)

Liberalizmin söylediği basittir. Yukarıdaki ilkelere  en çok kim bağlı kalırsa; onun ülkesinde halk mutlu ve müreffeh olur.

Peki bu söylemde  söylenmeyen ama zımnen söylenmiş olan şey ne? Bu önermelerin bir gizli öznesi olmalıdır. Çünkü en nihayetinde bütün devletler  belli başlı iki ideoloji ( Liberalizm ve Sosyalizm) arasında bir yerde durmaktadırlar.

Türkiye’de liberallerin liberalizmden anlayamadıkları şey, liberalizmin amentüsünü yazanların HEPSİNİN birer ULUS DEVLET mensubu olmalarıdır.

Onlar Misesin’den, Mill’ine kadar istisnasız şekilde, uluslaşmış toplumların filozoflarıdır. Ve bu yüzden onlar, “insandan” bahsederken kendi insan standartlarını  esas almışlardır. Onlar için “insan” insan toplumlaşmasının en rafine ve gelişkin şekli olan uluslaşma içinde biçimlenmiş ve kendi ulusal egemenlik alanında yukarıdaki ilkeleri en iyi anlayabilecek akıl sahibi insandır.

Liberaller buna itiraz edebilir ama bu boşunadır. Çünkü maceracı sömürgecilikleriyle dünyanın dört bir yanındaki kabileleri tanımış  modern batılıların Kongo ahalisi için temel hakların anlamının olmadığını düşünemeyecek kadar aptal olmaları imkânsızdı. Eğer bu örnek çok sivri geliyorsa “Biz İnsanlar” diye başlayan o büyük yazıdan sonraki kısmı genellikle görmezden gelirler. We the People of the United States!
Bunun önemi nedir? Bunun önemi, anayasanın sahibi “insanların” kimler olduğunu resmi olarak tanımlamaktır!

Şu söylenebilir “Ama ABD çok ırklı, çok dilli bir yerdir!” Acaba öyle midir? Yoksa felsefe ve hukuk sahibi beyaz insanların, hukuk ve felsefe sorumluluğunu üstlenerek kendi dillerini, siyaset felsefelerini ve toplumsal düzenlerini egemen kıldıkları, Daniel Webster’in 1837’de söylediği gibi Tek Anayasa, tek ülke ve tek yazgı ülkesi midir?

Sadece ABD’nin kuruluşu bile Lockeçu liberal argümanların nasıl bir sosyolojik  şekillenmeye uğradığının en anlamlı örneğidir.

ABD coğrafi bir adı  üstlerine etiket olarak alıp da ırklarının özerk bölgelerinde yaşayan ilkel kabileler koalisyonu değildir.

ABD, beyaz adamın kıtaya getirdiği Anglosakson özgürlük, hukuk devleti idealleri belki yerlilerin katlini durdurmadı ama aynı ilkeler daha sonra  bir iç savaş pahasına köleliğin kaldırılmasını sağladı.

ABD’nin ırk ve kabile bağlılıklarının ötesinde, soyut ilkeler etrafında birleşmiş bir ulus kurmak ideali modern ulusal devletlerin hepsinde vardır. Ve bu aynı zamanda modern uluslaşmanın da temelidir.

Çok sevilen liberal yazarlardan Ayn Rand bal gibi bir Amerikan milliyetçisidir ve ABD’yi bahsi geçen insanlık değerlerinin ve temel hakların yegâne temsilcisi ve koruyucusu olarak görür.

Amerikan yurttaşlarının dünyayı kendilerinden ibaret sanmaları da bunun bir başka örneğidir. Belki buna kötü örnek diyebilirsiniz ama ABD kendi içinde liberal ilkelere bağlılıkta gayet özenlidir ve bunun başkalarınca tartışılmasını asla hoş görmez.

Sorun şudur ki devletleşmek her zaman uluslaşmaya yetmemektedir. Kuzey Irak yığışması bütün ırkçı, etnik saflaştırıcı çabaları ve bürokrasisine rağmen hala bir “Kürt Ulusu” yaratabilmiş değildir ve yaratamayacaktır da…

Çünkü sözde devleti kuran topluluğun uluslaşmaya  müsait bir toplumsal yapısı  ve yeterliliği yoktur.

ABD bütün ırkları “anayasa önünde eşit  birer beyaz adam” haline getirmiştir. Ve ABD bu beyaz adamın ne konuştuğu dili ne egemenliğini  ne de  birliğini tartışmaya açar. ABD’nin beyaz bilincine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve eski bağlılıkları reddetmek  Amerikan vatandaşlık yemininin esasıdır.

Yani? Liberallerin  Yazın tatile veya uluslararası kongrelerine gitmekle övündükleri ABD , hiç de onların sandıkları gibi kimliksiz eşit vatandaşların devleti değildir. Bu Avrupa’nın eli yüzü düzgün bütün liberal demokrasileri için de aynıdır.

Görüldüğü gibi liberallerin sandıkları gibi “ulus-al devletler” ölmemişlerdir ve liberalizmin amentüsüne yer yer aksatarak da olsa en fazla sahip çıkan ülkeler olarak ayaktadırlar. Yani Türk liberallerinin çoğunluğu, sosyoloji cehaletlerinin altında ezilmişlerdir.

Yazıyı ABD’nin “kurucu balarından” Thomas Jefferson’ın bir sözüyle bitirmek istiyorum.
“ Biz ABD Anayasası’nı hazırlarken bir ulus kurduk.”




17 Ağustos 2014 Pazar

Solun İmanına Karşı Sağ Olabilmek Ne Kadar Zor!..

Asrın İnancı: Bir Komünizm Tarihi

Mine G. Kırıkkanat okuyorum şu sıralar. Az önce neden solcu olduğunu yazdığı bir küçük yazı okudum. Özeti: Haksızlığa karşı durmak…

Henüz  bu sebep dışında solcu olan birine rastlamadım. Bu romantizme büyük saygı duyuyorum. Haksızlıklara karşı tavizsiz durmanın  adının solculuk olması bana naif  geliyor.

Solcular genellikle dünyanın işleyişini sadece kendilerinin bildiklerine ve kendileri dışındaki herkesin de haksızlıktan beslenen cahil ve ahlâksız parazitler olduğuna inanırlar. Bu yüzdendir ki onlara göre solcu olmak insan olmaktır, sağcı olmak da katil, hırsız vs…

Batıyı pek tanımam ama bizim solculuğumuzda, bu kerameti kendinden menkul kibir, buram buram kenar mahalle kokar. Solculuğu en bayağı kenar mahalle lümpenliği ile popülerleştirmiş Ahmet Kaya’nın bunca sevilmesi, herhâlde bundandır.

Şarap tadımcısı seviyesinde  damak zevki sahibi İstanbullu seçkin solcularımız dahi solcu ayak takımının kabalığında bir proleter ahlâkı bulmak peşindedir. Ne yazık ki bir türlü “ kaynağını dinden almayan, saf ve akılcı, ilerici bir proleter ahlâkının”  var olmadığını kabul etmeye yanaşmazlar. Sınıf adına  konuşur ama burjuva gibi yaşarlar, daha da kötüsü kapitalistler gibi.

Çünkü hiç biri kendilerine dünya vatandaşlığı sağlayan devşirme garantili enternasyonal diplomaların sağladığı gelirden ve imtiyazdan vazgeçemez. Ama kendilerini proleter sanmaya devam ederler.

Gene de son zamanlarda  Türk Ulusu’nun ve ülkesinin içine düştüğü ihanet  yangınında Türk olmakta hâlâ bir değer bulanlarının olduğunu görmek şahsen benim ümitlerimi yeşertti. Kim ne derse desin bu hal bana “ yabancılaşmış aydını” nitelemekte kullanılan “gâvur”  sıfatının solun tamamını kapsamadığını görmekten memnunum. Bizde sağın egemen zihniyeti dinciliktir. Buna rağmen solcularımızın en azından bir kısmı, artık “Türk için  Türk’e göre” düşünen  bir sol kamp  ihtiyacını dile getiriyor.  Solculuğu, soysuz, vatansız bir kollektivizm sanan bir grup da zaten PKK’nın kremalı  hali olan HDP çatısı altında kendini tatmin ediyor.

Peki solun kibrine karşı “hümanist” bir sağ var mı? Maalesef yok.

Sağ  belki bir kısım milliyetçisi ile Türk  varlığın savunur gibi görünüyor ama o kadarını artık solcular da yapıyor.
Meselâ sağ, hukuk devletini,  metodolojik bireyi, temel hakları vs savunmuyor. Oysa bunlar kolektivizme karşı olan sağın alâmet-i farikaları.

Sol mülkiyeti hırsızlık olarak görüyor, ifade hürriyetini bazen işine geldiğinde parti aleyhine kısıtlamakta falan pek de beis görmüyor. Dahası Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın çekinmeden belirttiği gibi “şiddeti bir siyaset biçimi ve aracı” olarak görüyorlar.

Dolayısıyla sağın, kendini asıl göstermesi gereken temel haklar, hukuk devleti, metodolojik birey,  müdahalesiz/kayırmasız piyasa düzeni, ulusal egemenlik, ulusal devlet, dil ve hukuk birliği gibi “muhafaza edilmesi” gereken değerler alanı,  boş kalıyor.

Türkiye’de “sağ” denen kitle ne yazık ki bahsedilen değerleri muhafaza etmek yerine Arap etnik ırkçılığını ve taassubunu  muhafaza etmeye çalışıyor.

Sağ acıları da yolsuzlukları da  yen içinde saklamaya çalışarak  riyakârlığı dinleştiriyor. Hal böyle olunca da  sağın savunulabilir bir yanı kalmıyor. Basit bir düz mantıkla sağ için  “ Teorisi ne boka yarıyor ki pratiğinden ne umulsun?” noktasına geliniveriyor.

Sol, sürekli birbirini kayıran, her gün yeni kalemler açıp sivrilten,  “diğerlerinin” faşist, ırkçı ve menfaatçi domuzlar olduğundan zerrece şüphe duymayan bir iman dairesi olarak yaşamını sürdürüyor.

Kısacası Türkiye’de  mürekkepli dünyanın mutlak diktatörleri olan solcuların ahlâkî hegemonyasına karşın “lâik, ulusal ve medeni bir  sağcı” olmak iddiası, aslında  solcu olmaktan çok daha güç bir iş.

Üstad ne derse desin paylaşmak istiyorum ben:




22 Mart 2014 Cumartesi

Türban Fitnesi Ve İntihar Özgürlüğü Sapkınlığı


Nevruzu yazmak isterdim ama bugün  televizyonda haber seyretmeye yüreğim el vermedi.  Bir milletin kabile ırkçılığı ve terörü karşısındaki aczini seyretmek istemedim. Ama aklıma başka bir konu geldi: Türban.

Gerçi bu konuda çok konuşuldu ama en nihayetinde liberal haklar kuramının haklılığını savunan bir insan olarak türbanın dini emir olmak iddiasıyla temel haklarla ilişkilendirilmesinin yanlışlığını düşündüm.

Peki ama bunun bugünle ne ilgisi var? Bu popüler bir yazı konusu olabilir mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Bugün bizi etnik ırkçılık önünde aciz duruma düşüren şey, ülkede kendini Müslüman sayanların, dinlerinin, türban fitnesiyle sömürülmesine gösterdikleri rızadır.

Nur Suresi 31. Ayeti dışında başörtüsü veya türban denen eşya ile ilgili  hiçbir delil yok. Görünen bu. O delilin bile zayıflığı ortada. Kaldı ki  bir kadının saçlarının neden bir cinsel çekim unsuru olması gerektiğini hiç kimse bilmiyor. Hadis denen rivayet torbasından nass uydurmak  yobazlığı ile iş kotarılmaya çalışılıyor. Demek ki baş örtmenin Müslümanlığın gereği ile ilgisi ya yok ya da yok denecek kadar az!

İş dönüyor dolaşıyor “temel haklar” konusunda düğümleniyor. Neymiş efendim: “Biz böyle olduğuna inanıyoruz!” denerek, inancın akıl dışı ve tartışılmaz bir şey olduğu iddia ediliyor. “İnandığı gibi yaşamak” diye bir şey yok mu? Elbette var! Sorun şu: İnandığınız şekilde yaşarken aklı yok saydığınızda, davranışlarınızdaki aklî sorumluluktan kurtulmuyorsunuz! İnandığınız gibi yaşamak, sizi yapıp ettiklerinizin, akla dayanan hesabını vermek sorumluluğundan kurtarmıyor!

Temel haklar üzerinden “inancı yaşamayı” savunanlar, işte bu akıldan ve sorumluluktan bağımsızlığı arzuluyorlar. “Biz akılsızca inansak da kimse bunu tartışmamalı!” diyorlar aslında.

Peki  davranışların diğer insanları etkileyen sonuçlarını ne yapacağız? “İnandığı gibi yaşamak isteyenlerin” akıl dışı inançlarıyla bir iktidar mevkiinde, ülkeyi yönetmelerinin sonuçlarını nasıl yargılayacağız?

İnancı tamamen akıl dışı, tartışma dışı bir sahaya çektiğinizde; yaptıklarınızın akıl ve tartışma dışı kalacağını mı sanıyorsunuz? Eylemleri akıl ve tartışma dışı olan tek bir varlık vardır: Tanrı!

Biz inandığımız gibi yaşamak istiyoruz, şeriata inanıyoruz ve onu yaşamak istiyoruz!” dediğinizde, şeriat rejiminin, sizin inanç hürriyetiniz altında korunarak tartışmadan uzak kalabileceğini mi sanıyorsunuz?
Türban, akıl dışılığın, yobazlığın, aklı ve akla dayanan haklar kuramının ilkelerini sömürerek kendi iktidarını kurmasının bir sembolüdür.

Türban, “haklar” söylemiyle şeriatın haklarımızı, aklımızı, özgürlüğümüzü yok etmesinin bir istismar aracıdır.
Türban veya başörtüsü dinin açık emri olmadığı, yoruma dayanan bir uydurma farz olduğu için açıkça bid’attir.
Ayrıca beşeri hukukun akla dayanan ilkelerini kullanarak akıl dışı bir inanç iktidarı yaratmanın vasıtası olduğu için de yalan ve fitneden başka bir şey değildir.

Türban, insan beynine, akıl yürütmenin araçları olan dilin ve mantığın girmesine engel olan bir   yobazlık miğferidir. Bu yüzdendir ki kendilerini modern Müslümanlar olarak gören türbanlı kadınların hiçbirine, neye niçin inandıklarını soramazsınız.
Peki hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarını istismar ederek iktidarı elde edip  daha sonra kendilerini tartışılmaz inançlarının sözde temel haklar dokunulmazlığı ile koruyarak şeriat düzenini getirenlere karşı mesela “temel haklar” kuramının  en baştaki savunucuları olan liberal camia ne söylemiştir? Hiçbir şey!

Bugün gelinen nokta şudur: Geçmişte henüz tarafların eylemlerinin sonuçları ortaya çıkmadığından hüsn-ü zan ile oluşturulan “ başörtüsüne özgürlük” kanaati bugün anlamını yitirmiştir. Çünkü başörtüsünün veya türbanın, ona özgürlük sağlayan ulusal hukuk birliğine, ulusal egemenliğe, beşeri hukuka karşı düşmanlığın bir  aracı olduğu ortaya çıkmıştır.

Şurası kesindir ki türban artık özgürlük kapsamında ele alınamaz. O, iktidarın kendi yandaşlarına gösterdiği kayırmacılığın, muarızlarına karşı sınırsız öfkesinin ve vahşetinin, ulusa ve beşeri hukuka düşmanlığının sembolü ve işaretidir.

Bu yüzdendir ki artık  dini müşevvikli siyaset, Türkiye’de  ebediyen yasaklanmalıdır.  Türban, nasıl kendisini tartışmadan, akıldan münezzeh görebiliyorsa; biz de onun aklı, mantığı yok etmesini artık kesin şekilde engellemeliyiz.  Bir fitneye özgürlük tanımak, hayatımızı inkâr etmek demektir. Hayatı inkâr ise intihardır ve “intihar özgürlüğü” diye bir şey yoktur.


28 Ekim 2013 Pazartesi

İdeolojik Ve Terminolojik Tercih Sorunumuz

Bugün Türk varlığı enternasyonalizmin iki kolunun saldırısı altındadır.

Tarihin  hiçbir döneminde görülmediği  ve tahmin de edilemez bir şekilde “sağ” ve “sol”  Türk düşmanlığı asg
ari  müştereğinde bir araya gelmiştir.

Bu hal Türk milliyetçiliğinin  artık nerede durduklarına karar vermeleri gerekmektedir.
Şüphesiz  etnik ve dinci bölücülüğe karşı olmak zaruridir. Mesele, bunlara  niçin  karşı olduğumuzu tam ve doğru şekilde anlatabilmektir.

Bugün siyasette anlam sahaları tam bir işgal altında.
Bu ne demek?

 Arapça kökenli dinî terimlerin Ak  Parti, batı kökenli özellikle liberalizme ait terminolojinin de  etnik ırkçı Kürtler tarafından sahiplenildiğini, istismar edildiğini görüyoruz..

Milliyetçi camianın en büyük sıkıntısı bu anlam alanlarında inisiyatifi bu iki gruba terk etmektir.
Bu nasıl olmaktadır?

Milliyetçi siyaset, dinî terimleri tam da  dincilerin kullandığı anlamlarda ve mantıkla kullanmaktadır. Bir kere türbanı, tesettürü, kadının yerini dinci Ak Parti gibi algılamaya başlarsak artık ona karşı olmak için elimizde meşru hiçbir gerekçemiz kalmaz.

Bu yüzdendir ki siyasette dini, bir “manivelâ” olarak kullanmak, ancak dinî terimler alanını, güçlü olan  partiye teslim etmek demektir.

Keza liberal demokrat terminolojinin asıl manasından ayrılarak çarpıtılması da büyük bir siyasî ahlâksızlıktır.

Peki yapılması gereken bu iki terminolojik sahayı bu iki kesime terk edip kendi başımıza bir şeyler icat etmeye çalışmak mıdır?

 Bu yapılmıştır, hâlâ da yapılmaktadır ama nafile bir çabadır.
Temel haklar, hukuk devleti, piyasa, serbest ticaret, demokrasi, lâiklik vs “dinsiz liberallere” veya etnik ırkçılara terk edilmesi gereken, kullanılması da insanı dinden çıkaracak kelimeler değildir.

Bugün milliyetçi camia bir yandan ideolojilere “deli gömleği” ezberi ile yaklaşmakta bir yandan ideolojisiz bir siyaset üretmeye çalışmaktadır. Oysa bu imkânsızdır.

Çünkü eninde sonunda devletin mi bireyin mi yanında olduğunuzu, lâikliği mi şeriatçılığı mı benimsediğinizi göstermeniz, açıklamanız gerekmektedir. Bunu da ancak tutarlı bir terminolojik tercih ile yapabilirsiniz.

Mesele şudur:
Sözgelimi  bir yandan piyasayı bir vahşice ahlâksız bir serbestlik ortamı olarak görüp bir yandan da devletin tam komutasında bir ekonomik sistemi eleştiremeyiz. “Canım insanlar özgürce üretsin ama  ürettiklerinin fiyatlarını onlar değil de devlet belirlesin!” dersek bu görünüşte bir üçüncü yol olabilir ama  yapılan şey iktisadın bütün terimlerinin çarpıtılması, anlamın çökertilmesi olacaktır.

Çünkü kelimeler, kendi başlarına anlamlar taşırken bu anlamların kafamızda belirmesi, ancak bu kelimelerle ilgili diğer kelimelerin kullanılmasıyla olur. Dolayısıyla kelimeler kendi bağlamları çerçevesinde anlamlıdırlar.

Hal böyleyken meselâ bir yandan “teşebbüs hürriyetinden” yana olup diğer yandan insanların ürettiklerini özgürce mübadele etmelerinin mümkün olamayacağını, üretilenin serbestçe satılmasının ahlâksızlık olacağını söylerseniz, sadece retorik bir çelişkiye düşmezsiniz; insanların yaşamak için sebeplerini ellerinden almış olursunuz. Çünkü en nihayetinde, “söylediğiniz gibi hareket etmeniz” sizden beklenmektedir; siyaset budur.

 O halde öncelikle siyasetin, yani devletle fert arasındaki ilişkilerin fiilî düzenlenmesi işinin, hangi esaslara göre düzenleneceği, açık bir ideolojik tercihle duyurulmalıdır. İdeoloji, bize birbiriyle tutarlı bir terimler takımı verecektir. Üçüncü yolcu, sözde ideoloji dışı siyaset, farklı montaj şemalarını bir araya getirerek bir araba imal etmeye çalışmak gibidir ki bunun yapılamayacağı kesindir.
Mevcut durum bize şunu açıkça göstermektedir:
Siyasetin ölçülerini dine göre belirlemek yani şeriatçılık, toplumda ciddi ayrışmalara yol açmakta ayrıca hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarının tamiri zor şekilde tahrip edilmesine sebep olmaktadır. Bugün artık sadece dinciler ve lâikler değil dincilerin kendi içlerinde bile cemaat ve tarikat ayrışmaları keskinleşmeye başlamıştır. Dolayısıyla siyasette dinî terimleri kullanarak kendimizi tarif etmek, dine göre siyasî hedefler ilân etmek Türk milliyetçiliğinin tahrip olmasına yol açacaktır. Bu sadece Türk milliyetçiliğinin tahribine yol açmaz aynı zamanda millet bilincinin, milliyet duygusunun tahribatına da yol açar, açmaktadır da…
 
Siyasetin ölçülerini belirlerken temel haklar, hukuk devleti, piyasa, serbest ticaret kavramlarından öcü gibi korkmak da bu kavramların etnik ırkçılar lehine liberallerce çarpıtılmasına ve istismar edilmesine yol açmaktadır.

Türk milliyetçileri, mitingden mitinge, milleti coşturan siyasî ve hamasî nutukların dışında artık ciddi, tutarlı ideolojik bir söylem geliştirmelidir. “Ona da karşıyız, buna da karşıyız!” tarzı çocukça bir tepkisellik eninde sonunda bizi ideolojik ve fikrî bir boşluğa ve hayatla toptan bir tutarsızlığa itmektedir. O boşluğu falanca seyyidin, filanca şeyhin, falanca cemaatin, filanca tarikatin tuhaf insan sevgisi söylemleriyle doldurmaya kalkınca,  elimizde sadece  şeriat isteklisi bir grup takım elbiseli  Taliban imajı kalmakta.

İnsanların Türk milliyetçiliğini anlayabilmeleri ancak onu doğru ve tutarlı bir şekilde anlatabilmemize bağlıdır ki bu da ancak en başta kendimizin, ne konuştuğumuzu adamakıllı bilmemize bağlıdır.


Devir, anlam sahalarında egemenlik savaşları devridir.

4 Mart 2013 Pazartesi

Türkiye’nin Sağı Solu Neresi?

Üç katil de sosyalisttir... Ne ilginç tesadüf değil mi?

Bir okurumuz -ki  okunduğumuza inanmak zor ama- Türkiye'nin sağıyla solunun ideolojik anlamda ne farkı olduğunu, eğer  aralarında belirgin bir fark yoksa  niye çatıştıklarını sordu.

Sağ ve sol kavramının Fransız meclisindeki genel  felsefî ve yerleşimden kaynaklandığını hepimiz biliriz. Buna göre sağ  muhafazakâr, sol yenilikçidir. Daha sonra  tarihsel materyalizmin köktenci ilericilik anlayışı solun karakteristiği haline gelmiştir.

Fakat solun karakteristiği artık ilericlik vs. değildir. Solun  Marx’la yönelimi değişip ekonomik bakışla temellenmiştir.

Keza Marx’ın ekonomik felsefesi dışındaki tarihsel yorumları tamamen materyalist birer Talmud yorumundan başka bir şey değildir.  Tarihe saçma sapan bir yorum ve tarihten saçma sapan bir kehanet çıkarmak gayreti Marx’ın romantik özelliğidir. Buna mukabil,  dört işlem hakkındaki cehaleti ve  toplama çıkarmayı yanlış anlamasından başka bir şey olmayan   “kâr analizi” solun, onun  “akıl” niyetine kabul edebileceği tek yönüydü. Marx’ın kârı, sömürüde gören bu analizi  “zarar” denen olayı açıklamakta hiçbir işe yaramıyordu. Sol, bu matematiksel şaşılığın üzerine, bütün bir komuta ekonomisi kurulabileceği kör inancından başka bir şey değildi artık…

Öncelikle solun ne olduğuna bakarak sağın ne olması gerektiğini görmeliyiz. Sonra Türkiye’de gerçekten bir sağ ve sol ayrımı  yapılabilir mi ona bakmalıyız.

Sol denen ideoloji iki  ayak üzerinde durur:
Temel hakların reddi ve tarihsel kehanet tutkusu…

Türkiye’de ekonomistler, Marx’ın kadim Yahudi hikâyelerine benzeyen ekonomik tarih hurafelerini gerçek sanır, bir de  bu hurafelerin üzerine kapitalizmin geleceğine dair kehanetler   yumurtlamayı severler… “Kapitalizm çökecek!” diye  mistik hayaller kurar, bunu yazarken de  son donanımlı bilgisayar kullanmaya dikkat ederler. Ama bilgisayarlarının üzerinde özel mülkiyeti gösteren birer markanın bulunduğuna hiç dikkat etmezler.

Sol, bireyi kendi başına bir değer olarak kabul etmediği için hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını da reddeder. Sola göre birey, içinde yaşadığı toplumun ürünüdür. Dolayısıyla kendi başına bir mana ifade etmez. Bundan dolayı da kendi başına hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarına da sahip değildir. Bunun ne önemi vardır?

Şu önemi vardır ki bireyin hayat, mülkiyet ve ifade hürriyeti haklarını, ona değil de topluma ait  şeyler olarak gördüğünüzde ekonomi denen faaliyeti ortadan kaldırırsınız. Yani sosyalizm ile ekonomi bir arada olmaz! Neden olmaz? İnsanlar birbirleriyle fayda mübadelesine giremediği için olmaz. Bundan önce insanların kendilerine ait fayda kabulleri meydana gelemediği için olmaz. Bundan da önce insanların kendilerine ait hayatları, fikirleri ve mülkiyetleri olmadığı için olmaz.

Demek ki şunu bilmeliyiz. Kim ki alışverişin, mübadelenin birileri tarafından düzenlenmesinden, komuta edilmesinden bahsediyorsa; o kişi aslında size ait olanlar üzerinde hak iddia ediyor demektir. Bu, “Senin özgürce alışveriş etmene izin verirsem, ne yapacağın belli olmaz! Senin hırsızlık edip etmeyeceğini bilemeyeceğime göre senin ne yapman gerektiğini benim söylemem, emretmem gerekir!” demektir.

Bundan dolayıdır ki Türkiye’de aslında sağ diye bir şey yoktur! Türkiye’de sağ sanılan partilerin tamamı, bireyin özgür mübadele eylemine kuşkuyla bakan ve bireyin her türlü işinde devletin tasallutunu savunan koyu otoriter sosyalist partilerdir. Türkiye’de sağ denen kitle, temel haklara dayanan bir piyasa düzeninden yana olmayı ayıp, günah sayan,  mutaassıp bir kitledir.

Bu kitleye “muhafazakâr” demek yanlıştır. Çünkü muhafazakârlar değişime toptan karşı değildir. Değişimin kendiliğinden ve tedrici olmasından yanadır. Türkiye tam bir dil fakiri memleket olduğundan bugün aslında muhafazakârlık diye bilinen şeyin tam adı “taassuptur”/ tutuculuktur. Türkiye’de bu yüzden sağ adı altında   temel haklara düşmanlıkta  mutaassıp/ tutucu bir kitle,  ekonomiyi sürekli berbat eder.

Milliyetçilerle dinciler muhafazakârlık asgari müştereğinden dolayı sağ gibi  görünürler. Tek ortak noktaları dindir. Buna mukabil bu iki grubun dine bakışlarını belirleyen de dincilerdir. Türkiye’de sağcılık, sosyalizmin ekonomik muhalifi olarak değil genelde dine dayalı bir sosyalizm karşıtlığı şeklinde gelişmiştir. Milliyetçiler “ esir Türkler” söylemiyle  sosyalist blok içindeki Türkleri hatırlamışsa da sonradan hareketin rengi dinci eğilimlerce belirlenmiştir, hâlâ da böyledir.

Dolayısıyla Türkiye’de temel hakları ( hayat, mülkiyet, ifade hürriyeti) haklarını savunan, sosyalizm karşıtı bir sağ falan yoktur! Türkiye dinine tutucu şekilde bağlı, bazıları milliyetinin bilincinde olan ama kesinlikle ekonomiyi devletin icat edip yönettiğini sanan sosyalist zihinli bir siyasal çoğunluk vardır. Türkiye, ekonomiyi devletin yönetmesi gerektiğini sanan  bir siyasal anlayışın toptan egemenliğindedir. Yani aslında hepimiz sosyalistiz, hepimiz Marksistiz! Olay budur!