sentez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sentez etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2014 Pazar

Fikrimizin Öldürücü Asalağı Ruh/Beden Dikotomosi


Başımıza bela olan saçmalık...
Aydınlık’ın 19 Temmuz 2014 tarihli sayısındaYıldırım KOÇ’un “Sınıf Gözlüğü” adlı köşesinde çok ilginç bir yazı vardı: “Fethullahçıların Sendikacılık Anlayışı”.

Yıldırım KOÇ, Hak-İş’in kuruluş beyannamesi üzerinden bir inceleme yapıyor. Benim dikkatimi çeken 24. Madde oldu. Ne diyor 24. Madde? “Sendika emek ile sermayeyi ruh ve ceset gibi bir bütün kabul eder. Ruhu, yan, emeği asl, cesedi yani sermayeyi ona bağlı değerlendirir. Fakat bu yaklaşımda emeği putlaştırmayı kabul etmez.”

Tanıdık geldi mi? Buradaki “ ruh-ceset” dikotomisi MHP’yi dincileştiren aklı evvellerin   icadı olan Türk İslâm Ülküsü/Sentezinin omurgasıdır.

Her ne kadar Arvasi  “ceset” yerine “beden” dese de  mantık aynıdır.

Bu mantık hayatı bir bütün olarak görmek yerine onu günah/sevap çelişkisiyle, gören ve yaşayan paranoyak siyasal İslâmcılığın mantığı.

Siyasal İslâmcılar,   kudreti Allah’a özgüleyen,  saygıya yalnızca onu lâyık gören, onunla kulu arasında hiçbir siyasal ve ruhani iktidara/otoriteye izin vermeyen saf Müslümanlar değil. Siyasal İslâmcılar, dünyanın her yerinde, şahadet kelimesinin ardına gizlenerek şirk mantığıyla yaşıyorlar. Hayatı bu mantığa göre düzenlemek için şirki kurumsallaştırıyorlar. Bunu da halife, şeyh, imam vs. seçerek yapıyorlar.

Ruhu “canlı” ve bedeni “ölü” olarak görmek, bu dünyayı ölü, ceset, kokuşmuş olarak görmenin sonucu. Bu bakış ki intihar ederek bir an önce bu dünyadan gidip cennete kavuşmak isteyen bombacının mantığı.

Hak-İş’in ve MHP’ nin aynı sapkın dikotomiyle beslenmesi tesadüf olabilir mi? Düşünün ki bu mantıkla Türk kimliği,  din olmaksızın “cesetliğe” indirgeniyordu. Yani MHP binlerce yıllık büyük bir kültürü, hayat tarzını, dünya görüşünü  yok sayıyor, Türk adını basit bir hayvan ırkının adı olarak görebiliyordu.

Bu düşünce peygamber öldükten sonra İslâm’ı cahiliye dönemi Arap örfüne döndüren Emevi ihtirasının ve ilkelliğinin sapkınlığıdır.

Bugün katliamlar yapan, işkenceci ve ilkel bütün dinci terör örgütlerinin dayandığı bu  sapkın düşünce  Türk  fikir hayatından ve siyasetinden temizlenmelidir. Türk milliyetçiliği, dünya hayatını iğrenç gören, ölümü kutsayan bu ölüm sevicilikle yolunu derhal ayırmalıdır. Türk İslam sentezi/ülküsü denen şey derhal terk edilmelidir. Çünkü bu düşüncenin, insanı günahı ve sevabıyla, ruhuyla ve bedeniyle bir arada ve bütün olarak gören insancıl Türk bakışıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Türk bilinci bu sapkınlıktan temizlenmezse  toplumumuz, anlamını bilmeden Arapça mırıldanan zombilerden ibaret  bir yığından başka bir şey  olamayacak.


17 Aralık 2013 Salı

Türk İslam Kavramı Var Mıdır Haklı Mıdır? II

O halde tarihi ve sosyolojik anlamda içeriksiz olan bu düşüncenin siyasal yönü nedir?

Milliyetçi siyaset maalesef tamamen oy kaygısı ve cehaletle  “Türk İslâm” hurafesine adeta bir kurtarıcı  gibi bağlanmıştır.

Kültür unsurlarının  oy ticaretinin malı haline getirilmesi iki büyük zarar vermiştir.
Öncelikle bunların “tartışılabilir/yıpratılabilir” icatlar olduklarının zımnen kabul edilmesine yol açmış ve  bunların değer olmak vasfını ortadan kaldırmıştır.

İkincisi de  kültür üstünde kurulan siyasi tekel, bu kültürün bütünleştiriciliğini ortadan kaldırmış, ona karşı olanlar ve  onun taraftarları olarak iki büyük kitlenin oluşmasına sebep olmuştur.

İşte bu iki sebep milliyetçiliğin siyasallaşmasının   zararlarını gösterir.

Siyasallaşma kalıplaşmayı, doktrinleşmeyi, sloganlaşmayı gerektirir.

Siyasallaşma toplumsal düzenin temeliyle ilgilenmeye başladığında ortaya bugünkü yaygın fitne hali çıkar.

Türk siyasi  milliyetçiliği, belki de köylü bir tabana dayanmasından dolayı  milletin zaten kendiliğinden yaşadığı değerleri anlayamamış,  milliyetçiliği, bu köylü tabana anlatmak yerine dincilerin komprime hale getirdiği din yorumunu halka aynen aktararak onun değerlerine sahip çıktıklarını göstermeye çalışmıştır. Unutulan şey şudur: Dinciler halkın kendi içinde yaşadığı “Türk İslâmını”  en büyük düşman olarak görmüş, halkın masum endişelerini sürekli kaşıyarak ona din adı altında Emevi siyasal İslâm’ını telkin etmişlerdir.

Bunu da “ dinin, hayatın her alanında uygulanması gerektiği” söylemiyle yapmışlardır.

Maalesef milliyetçi siyaset, oy kaygısı ve dönemin çetin şartları içinde Türk halkına, kendi örfünce yaşadığı dinin açıklamasını ve bununla milliyet duygusuyla ilişkisini açıklamak yerine dincilerin “zararsız görünen” metodunu ve izahını benimsemiştir.

İşte “Türk islâm Ülküsü” denen şey,  Kur’an’ı mızrağın ucuna geçirmekle, aslında siyasal İslâm’ı ilk kez sembolize eden totaliter dincilikten, milliyetçilik çıkarılabileceğini sanan  sığ siyasal söylemin ta kendisidir.

Bu anlayıştır ki Tüklüğü “değer yoksunu” bir  cesede indirgemekte beis görmemiştir.

Bu anlayıştır ki kanı akıtılan Türk evlâdının ancak muhayyel bir “İslâm” ümmetinin zaferi için öleceğini söyleyebilmiştir.

Bu anlayıştır ki  Türklük’te bulduğu gurur ve şuurun, aslında ahlâk ve faziletten yoksun olduğunu, bu eksikliği de İslâm’dan edinebileceğini söyleyebilmiştir.

Türk milliyetçiliğinin temel  siyasal sloganları görünen odur ki Türk’ü ancak İslâmla tamamlanmış ve insanlaşmış   bir hayvan ırkı olarak görmekte; İslâm’a sözde kategorik bir üstünlük izafe etmektedir. İşte bu noktada zaten en başta “  Bütün milliyetçilikleri ayaklarının altına almış bir dinci yönelimin kendiliğinden üstünlüğünü ve kavrayıcılığını” kabul etmiş olmaktadır.

“Türk İslâm” ifadesi masum bir sanat tarihi terimi olarak kullanılmak yerine  bir siyaset belirleyici doktrin haline getirildiğinde ancak “Türklüğü bir tür değiştirilebilir aksesuar olarak görüp değersizleştirmektedir.

Ayrıca bu ifadenin taşıdığı “siyasal hedef”, en nihayetinde “âleme İslâmla nizam vermek” olarak açıkça ifade edilmiştir. Bunun modern siyaset bilimindeki karşılığı şeriat devletidir.

Türk İslâm diye başlayan bir siyasal söylemden lâikliğin, beşeri hukukun elde edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu söylem kendi anlam içeriği itibariyle  en fazla “Türk ülkesinde sözde İslâm’a dayalı bir toplumsal düzen geliştirmek” ülküsünden başka bir şey ifade etmemektedir.

Eğer bu tür bir amacı yoksa siyaseten “Türk İslâm” diye başlayan ülkü veya sentezlerin hiçbir anlamı kalmaz. Onları “anlamlı” kılan tek şey, bir siyasi programın yönelimini belirlemek iddialarıdır.  Böyle bir iddia da ne lâiklikle ne hukukun üstünlüğüyle, ne kanun önünde eşitlik idealiyle bağdaşabilir.

Bu söylemle ne   milliyetçilerin “dinî duyarlılıkları” arttırılabilir ne de halkın dini doğru anlaması sağlanabilir. Kaldı ki genel ahlâkî kaidelere uymak dışında artık açıkça görülmektedir ki “dinî duyarlılık”  ancak Arap siyasal İslamcılığının şerî yobazlığına göre hayatı tanzim etmek arzusundan başka bir şey değildir.

Dolayısıyla basit bir tarihî adlandırmak olmak dışında “Türk İslâm”  söylemi, tamamen boş ve siyasal açıdan da haksız ve zorlayıcıdır.

BİTTİ






16 Aralık 2013 Pazartesi

Türk İslam Kavramı Var Mıdır Haklı Mıdır? I

“Türk İslâm” denen tamlama sadece İslâmiyet’ten sonraki Türk devlet anlayışını ve kültürünü tanımlamakta bir kolaylık sağlayabilir. Bu tabir tamamen tarihsel bir döneme işaret eden, özünde hiçbir açıklayıcılığı olmayan boş bir tamlamadır/terimdir.

Neden böyledir? Çünkü İslâm hiçbir topluma belirli, standart bir örf getirmemiştir. O sadece milletlere “uyulması kendileri için daha hayırlı olacağı” va’z edilmiş ana ilkeler getirmiştir. Dikkat edilirse Kur’anda “ Bu sizin için daha hayırlıdır.”  İfadesine sık sık rastlarız. Demek ki “hayırlı” olanın derecelendirmesiyle insanlara, örflerindeki,  “zarar vermemek iradesi” olarak ahlâka dayanan işlerin de “hayırlı” olabileceği mesajı dolaylı olarak verilmiştir.

Bu ne demektir? Bu, İslâmla beraber Türk medeniyetinin farklı bir medeniyet haline gelmediğidir. Medeniyetin içine aldığı maddi ve örfi unsurlar dinden gelmemiştir. Burası çok önemlidir. Türk devletleri İslâmla beraber  ne yönetim  biçimlerini,  ne de politik yönelimlerini değiştirmişlerdir. Devlet teşkilatlanmasına  sızan unsurların dinle ilgisi yoktur. Bunlar yeni ilişki  çemberleri içindeki milletlerle etkileşimlerden ibarettir.

Türkler için İslâmiyet’in kul hakkını önceleyen “zarar vermemek iradesi” yönelimi zaten  bilinen ve uygulanan bir  yöntemdir. Türkler İslâmiyetin uygulamaya/muamelata dair ilkelerini  asırlar evvelinden benimsemiş yüksek ahlâklı bir  millettir.

Bu iki yönden de Türklerin İslâmla bir şey kazandıklarını veya “şereflendiklerini” söylemek saçmalamaktır. Türk, zaten İslâm’ın “Allah’ı tek mutlak hâkim olarak görmek” inanç temeline çok önceden sahip olmuştur. Bundan dolayı da günlük hayatlarını İslâm’dan sonra bile Allah’ın yardımcısı bir takım otoritelere dayandıran Arap’larla kıyaslanmayacak kadar şerefli bir ulustur.

Türkler islâm’ı kabul ettiklerinde ne bugünkü dinciler, Türk İslâmcılar gibi bir Arap hayranlığı ve aşağılık kompleksi geliştirmişler ne de dini bir siyasî doktrin olarak kabul etmişlerdir. Onlar için ahlak plânında İslâm mükemmel  ve haklı bir sistemken siyasal anlamda müttefiklerin belirlenmesi için basit bir akılcı politik çerçeveden ileri gitmemiştir.

Türklerin İslâmiyetle geliştirdikleri sanatlar veya yeni kültür unsurlarında  Arap etkisi vardır. Resim yasağı gibi hurafeler Selçuklu’da  dahi dokumuzla uyuşmamıştır.  Selçuklu dönemi camilerinde dahi rahatlıkla hayvan tasvirlerine rastlamamız bunun delilidir.

Türkçesi, Türklerle İslâmiyet’in ilişkisinde Arapların iki yüzlü takiyeci yorumculuğundan ve  “üstün  kavim” kompleksinden eser  yoktur.

Bunun günlük hayattaki en güzel örneği vakit namazlarında camilerde incin top oynaması, Cuma namazlarındaki camilerin doluluğunun bayram namazlarında zirveye ulaşmasıdır.

Bu, dinin Türkçe idrakinin bir göstergesidir.

Burada Türk insanı dini “kendi anladığı, kendi bildiği, kolayına geldiği” biçimde  uygulamaktan çekinmemiştir ki standart bir Müslüman’ın “Kitap’a” dayanarak  icat edilemediği tarihin ve sosyolojinin bir gerçeğidir.

Görünen o ki Türk’ler  bir din edinerek elbette  toplumsal düzenlerinde sivil hayatlarında ona belli bir yer vermişlerdir. Buna karşılık  Araplaşmamışlardır.

Bugün dini toplumsal düzene  aktarmak, düzeni dine dayandırmak amacı güden bütün topluluklar içinse bu durum kabul edilemezdir.

Eğer bir fikri ve onun bağlamlarını dine dayandırmaya çalışırsanız din size   bir sosyolojik kalıp/standart sunamayacaktır. Hiçbir din bunu yapabilecek kudrette değildir, Musevilik hariç.

O halde dine dayalı bir düzen kurmak için bir “ülkü” geliştiriyorsanız; bu düzende standart dini ayrıntılı biçimde  tanımlamalısınız. Bunun da ötesinde bu tanımla bütün örfü, baştan aşağı tasarlamalısınız.

Bugün “Müslüman” denen kitlenin yaygın şekilde Arap kılık kıyafetleri, Arap hayat tarzına yönelmesinin sebebi Arap kavmiyetçiliğinin ve üstünlük kompleksinin , Arap  kültürünü “İslâm” diye pazarlamaktaki başarısıdır.

O halde “Türk İslâm” düşüncesi tarihi anlamda içeriksizdir.  Çünkü herhangi bir dinin  milletleşmiş bir ulusta yarattığı etkiyle kabileler üzerindeki etkisi kesinlikle farklıdır.

(Devam edecek…)