19 Temmuz 2019 Cuma
18 Temmuz 2019 Perşembe
Bir Şey Soracağım: Müsaade Ederseniz Türk Olabiliyor Muyuz?
Bugün beni çok üzen bir sohbetten
bahsetmiştim. Sohbetin genel karakteri, Türk solunun PKK’ya, Kürtçülüğe duyduğu
sempatinin , herhangi bir solcuyu hiçbir şekilde rahatsız etmemesiydi.
Anladığım kadarıyla Türkiye’de
sol “bir şekilde” PKK ve benzeri Kürtçü oluşumları sırf “ emperyalist”
oldukları için kınıyordu ama mesela “emperyalist olmayan” gerçek bir gerilla gücü
olsalar haklarında ne düşüneceğini bilmiyordu.
Fakat sohbetin “siyasi magazin”
boyutunda solun Kürtçü /bölücü sempatisinin somut kanıtlarına karşı önüme konulan savunma şuydu: “ PKKlıları 29 Ekim’de
Habur’dan Suriye’ye geçiren CHP miydi?”
Bu savunmanın bir mantığı var mı
sizce? Bence yok. Çünkü bu işi
yapan partinin “sağcı” olması, yaptığı
işi meşru kılmıyordu ve ben de bir Türkçü olarak zaten en başta bunu
kınamıştım.
Bu mantığın iki sakat noktası
var:
Birincisi bir kötü işi kınamak
için başka bir kötülüğü yapamazsınız. Yani? Kürt eşkıyasını Habur’dan sokan “sağcılara”
karşı olmak için aynı eşkıyanın sözde temsilcilerinin meclise girmesini
destekleyemezsiniz.
İkinci ve daha kırıcı sakatlık
şuydu ki ülkenin yarısının oyunu alan şeriatçı ve Türk düşmanı siyasetin de
Atatürkçü olmak iddiasıyla hareket eden kitlesel solun da birbirlerine
tavırlarını belirleyen şey, “Kürt seçmeni” olarak görülen PKK taraftarlarının
tavlanması için giriştikleri rekabetti.
İki taraf da “Kürt sorunu” denen şeyi ölçülerine göre kabul ediyor, iki taraf da ülkenin temel değerlerinin Kürt
eşkıyasıyla “siyaseten ve silahsızca
tartışılabileceğini” söylüyor. İki taraf da
silahsız olmak kaydıyla Türk adından vazgeçilebileceğini, sözde anadille
eğitim yapılabileceğini, Kürdistan eyaleti gibi federatif sözde çözümlerin düşünülebileceğini
savunuyor.
Ve burada her iki taraf içinde “alternatif”, PKK oluyor. Öyle ki siyasetin bu iki anadamarından birini Kürtçülükle,
bölücülükle suçlarsanız sizi doğrudan “diğerinden “olmakla yaftalıyorlar. Yani?
Yani CHP’ye neden PKK’nın etkisinde kaldığı sorulduğunda, AKPli oluyorsunuz; AKP’ye
Kürtçülüğe neden her türlü müsamahayı gösterdiğini sorduğunuzda, doğrudan CHPli olmakla suçlanıyorsunuz. Yani iki anadamar da aslında Türk adına karşı Kürtçü popülizmden destek alırken diğer yandan
Kürtçülük pazarındaki rekabette, diğerini
sahadan atmağa çalışıyor.
Bu arada olan, Türk insanına ,
Türk kimliğine, Türk tarihine, Türk egemenliğine oluyor. Ne yazık ki iki taraf
da büyük kitlesel narkozlarıyla ülkenin sahibinin, kurucusunun, egemeninin kim
olduğunu düşünmüyor.
Üzülerek söylüyorum ki Türk’ün
ülkesi zaten zihnen ve kalben Türk
olmayan yabancı insanların işgal ettiği bir siyaset alanından yönetiliyor. Ülkenin en büyük iki partisi kendisini kilit
oy paketi olarak gören Kürtçü bölücülüğün sözde siyasetinin fiili kaprisleriyle
savrulup duruyor.
Ne AKP ne CHP Türkiye’de yaşayan
Türk Milleti’nin refahını, bağımsızlığını ve özgürlüğünü savunuyor. Türk
demeden, Türklükle övünmeden, Türklüğü önemsemeden memlekette demokrasinin,
adaletin ve refahın kurulabileceğini sanıyorlar.
Dedim ya ülke yabancılar
tarafından yönetiliyor. Ne muktedirler ne muhalifler Türk, bu ülkede…
Ülkenin iki partisinin
seçmenlerine sormak istiyorum: Müsaade
ederseniz, Türk olabilir miyiz?
Etiketler:
bağımsızlık,
egemenlik,
kütçü,
PKK,
refah,
Türk,
Türk Milleti
Soldaki Bölücü Damar
Bugün Çok Üzüldüm
Evet… Bugün çok üzüldüm.
Atatürkçü bir ağabeyimin, HDPKK oluşumuyla uzlaşılabileceği, Kürtçülerin ikna
edilebileceği gibi düşünceleriyle çok üzüldüm.
![]() |
| Bu gerçek mi? Sadece soruyorum... |
Bu düşünceler şu anda eğer yanlış anlamıyorsam, adına “ulusalcı”
denen ana akım solun temel düşünceleri. Ulusalcılar, anlayabildiğim kadarıyla
sol içinde olup olabilecek en milliyetçi “fraksiyon” fakat onlar bile Kürt
ayrılıkçıları sırf aynı ideolojik dili ve geçmişi paylaştıklarını düşündükleri
için kendilerine Türk milliyetçilerinden daha yakın görüyorlar.
Kendisine PKK ile ne konuşmamız
gerektiğini sorduğumda, ulusal devletin neden gerekli olduğunu anlatmamız
gerektiğini söyledi. Yani neredeyse kırk yıldır Türk kanı içen bir örgüt, sırf biz “sınıfsal/marksit”
bir izah getirdik diye silah kullanmaktan vazgeçecek ve ulusal devletin neden
gerektiğini anlayıverecekti. Ona anadilde eğitimi mi kabul etmemiz gerektiğini yoksa ikinci bir
göndere bir başka bayrak mı çekmemiz gerektiğini
sorduğumda, bunların zaten olamayacağını söyledi.
Üzüldüğüm şey şuydu ki devletin ulusal yapısı, egemenliği kullanan
öznenin kimliği ve tarihi gibi konular onu hiç ilgilendirmiyordu. Ona bu tip sorular sorduğumda, bana “sağcı”
kimliğime izafeten vatansız şeriatçı sağ egemen kitlenin kötü örneklerini
sıralayarak popülist sağın ihanetlerini
üstüme yıkmağa çalıştı.
Anladığım iki şey vardı:
Birincisi “teorisinde” , “sağ” diye nitelediği şeylerden eser yoktu.
Dolayısıyla Türk kimliğinin, Türk tarihinin, Türklük bilincinin onun teorisinde
bir yeri yoktu. Dolayısıyla yargılarında da Türklük bir ölçü olarak yer
almıyordu.
İkincisi, Stalin’in “Ulusal Sorun”
yavesinden yararlanmağa kalkan
Kürtçülere kızıyor buna mukabil Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri Türkçülüğe
de aynı gerici- faşist nitelemesiyle yargılıyordu.
Ona Kürtçülerin sınıfsallıkla ya
da Marksist yavelerle ilgilenmediklerini, Kürtleri PKKlılaştırmağa
çalıştıklarını, ülkenin bir bölümünü Kürdistan olarak bölmek için iç savaşı
bile planladıklarını söylediğimde, beni
derhal “Kürt düşmanı” olarak yaftaladı. İşte bu nokta Türk solunun, Türk
insanına, Türk Milleti’ne, Türk vatanına, Türk tarihine, Türk olarak değil
de enternasyonalist ve kimliksiz bir
Marksist gözüyle baktığının kanıtı
gibiydi.
Bana solun içinde altmışa yakın fraksiyon olduğundan bahsetti.
Solu toptan yargılamamalıydık. Sorun şuydu ki “Atatürkçü” olmak iddiasındaki bir
solcu bile Türk Ulusal egemenliğinin, Kürtçü katillerle “tartışılabileceğini”
düşünebiliyordu…
Evet… Bugün gerçekten çok üzüldüm…
Olduğun Gibi Olduğunda Demokrasiye Ne Oluyor?
Kendisini İslamcı olarak tanıtan
bir avukat bey, bir sanalağ kanalındaki sohbet programında, memlekette
İslamcıların yirmi yıl önce kendilerini
saklamak zorunda kaldıklarını ve takiyye yaptıklarını, aslında Türkiye’de herkesin takiyye yapmak zorunda kaldığını,
çünkü fikirlerini ifade edebilecekleri
demokratik bir yapının olmadığını söylüyordu.
“Kendisini olduğu gibi gösterdiği
takdirde iktidara gitme yolunun kapalı olduğu bir şey…” Avukat beyin Türkiye’de eleştirdiği eksik demokrasiyi
tanımlama biçimi bu.
Avukat bey, demokrasiyi “herkesin
olduğu gibi iktidara gelebileceği” bir rejim sanması tuhafıma gitti.
Herhangi biri herhangi bir İslamî
mezhebin kurallarına göre davranabilir. Sorun şu: Herkes, kendi fikrinin yaygınlaşması
durumunda nelere yol açabileceğini acaba
ciddi biçimde düşünüyor mu? Yani hırsızların ellerinin kesilmesi, evli
olmayan cinselliklerinin recimle
cezalandırılması gibi uygulamalrın yaygınlaştırılmasını savunarak iktidara
gelip de bunları hayata geçirmek , emokrasiye sığar mı sığmaz mı hiç kimse bunu
düşünmüyor.
Ya da meselâ bir Kürt etnik özerk bölgesi kurmayı
savunarak iktidara gelip de memleketin bir bölümünde sözde Kürt bayrağı çekilip çekilemeyeceğini kimse düşünmüyor.
Mesele sizin neyin nasıl yaşayacağınız değil. Mesele
sizin yaşam tarzınızı, insanlara demokrasi yoluyla dayatıp dayatamayacağınız.
Biri şunu söyleyebilir: “ Efendim
ben de bana lâik yaşam tarzının dayatılmasına karşıyım!”
Buradaki temel sorun : Herkese , her zaman uygulanacak, yeri ve
zamanı geldiğinde de “akılcı biçimde değiştirilebilecek kurallardan ”
oluşturulan bir hukuk sitemi var olmadıkça işlerin, sadece parmak sayısına bağlı
yürütülmesinin mümkün olmamasıdır.
Yani “ Ne yapalım arkadaş, millet
böyle olmasını istşyor!” diyerek her istediğinizi herkese kabul ettirmeniz mümkün değildir. Siz entari
giyip içinize don giymeyip uygun yere çöemelerek def-i hacet edebilir ve
kıçınızı taşla silebilirsiniz. Fakat sırf belli bir sürü haline geldiğiniz
için elinizdeki iktidar gücünü
kullanarak insanları bunu yapmağa zorlayamazsınız. Ya da arkadaşlarınızla üç
haftada bir banyo yapıp, sakal bırakarak sizce tamamen ilerici bir ahlakla eş değiştirmenin
ve paylaşımın yaşandığı bir komün hayatı vs de sürebilirsiniz ama hiç kimseye
sırf belli bir sürü benimsiyor diye, bu
yaşam tarzınızı dikte edemezsiniz.
Nitekim size şaka gibi gelen bu
yaşam tarzları meselâ ABD’de yaşanıyor. Buna rağmen hiç kimsenin, mesela insanları
Tanrı’nın emirlerine göre yaşaması için hükümet eliyle zorlamak gibi bir hayalinin demokrasi yoluyla insanlara dayatabileceği
falan düşünülmüyor.
Yani? Yanisi şu: “ Yaygınlaşmaları
halinde toplumu karmaşaya, şiddete, hürriyetsizliğe sürükleyeceği açıkça
görülen hiçbir düşüncenin ve yaşam tarzının” iktidara gelmesine ve hükmetmesine
izin verilmiyor! Dünyada içine kaçmak isteyip de içine girince “ kâfir” diye
sövdüğünüz bütün demokrasiler, özgürlükler işte böyle işliyor.
Yani “Olduğum gibi görünerek
neden iktidara gelemiyorum?” diye demokrasiyi sorguluyorsunuz ya… “Olduğunuz
gibi olduğunuzda” toplumu boğacağınız ve fikirlerinizin toplumu öldüreceği
açıkça bilindiği için sizin demokraside bir yerinizin olduğu düşünülmüyor ve bu
yüzden partileşmeniz de demokrasi ve dahası hukuk dışı bir şey sayılıyor; en
azından, kadınlarının açıklığına ağzınızın suyunu akıtıp sosyal yardımlarından
alabilmeyi hayal ettiğiniz müreffeh hukuk devletlerinde ve çağdaş
demokrasilerde…
17 Temmuz 2019 Çarşamba
On Gün Oldu Ben Buraya Gelmedim
Tabii bloga ne yazdığınız da
önemli.
On, on iki kafadarın bir araya gelip de ıslak ayak kokulu, Türk ve cumhuriyet düşmanlığı yaptığı liberal
yavşaklıklarının sanal metinlerine de “blog”
deniyor, en nihayetinde.
Küçük gözlük takıp traş olduktan sonra “ resmî tarih” diye
söze başlayıp sonra da fesli Kadir iftiralarına, Müslüman masumiyetinin
hırkasını giydiren “temiz yüzlü Müslüman genç”
imajıyla “yazar” olmak son on yedi
senenin genel karakteri oldu.
Gözlüğüyle traşıyla gömleğiyle ayakkabısıyla İsveçli görünüp
de memlekette imamların sözlerine göre
yaşanabileceğini düşünen bir çarpık
sosyetemiz zuhur etti. O sosyete de “sosyal medya” denen şeyi kendi ayak kokulu
çöplüğüne çevirdi.
Hal böyle olunca insan ne yazacağını da bilemez oluyor.
Ayağa oje sürme fetvasının karikatürize edilmesinden daha
derin bir düşünsel yöntem bilmeyen kaba muhalefet ki gençlerin kafası bir
ölçüde çalışanlarının bile en sevdikleri tarz bu, sanalağda traşlı ve temiz yüzlü şeriatla birlikte “kupon
arazileri” kapmış görünüyor.
Her neyse…. İşte geldim, gidiyorum. Bu hafta da blogu iyi kötü doldurduk. Okur musunuz,
okumaz mısınız bilmem…
Kalın sağlıcakla.
8 Temmuz 2019 Pazartesi
Yarım Buçuk Egemenlik Ve Bütün Bütün Düşmanlık
“ Yüzde elli birin dediği olur!”
Taşralı Müslümanlığın
demokrasiden ne anladığını özetleyen slogan budur. “Bu millet, isterse
halifeliği geri getirir!” Bu da o yüzde elli birin on sene boyunca Türk
vatanının namusunu, Türk devletini bekasını
kendisinin ellerine teslim ettiği “milli iradenin” sözü.
Ya da “ Laiklik elden gidiyormuş.
Millet isterse laiklik elbette gidecek…”, “ Türkçülük yapmak bölücülüktür…” sözlerine de aynı yüzde elli bir onay verdi.
Bu sözlerin sahiplerinin
zihniyetine ülkenin kaderini teslim eden kitle, homojen olmayabilir. Ailemde
sağduyulu insanlar “ Hepsini bir kefeye koyma!” diye sık sık beni uyarıyorlar.
Yüzde elli birin içinde tanıdıklarımız, vatan ve millet sevgilerinden emin olduğumuz insanlar var.
O halde her dediğini bize bir
fazla oyla yaptırabileceğini her seferinde fütursuzca bize dayatan basit
çoğunluğu hiç mi tanımlayamayacak,
niteleyemeyeceğiz?
İstatistik bize bu imkânı
veriyor. Halk irfanındaki “ İstisnalar kaideyi bozmaz…” sözü, istatistiğin
özünü ifade eder. Hiçbir bilimsel araştırmada bütün veriler net bir çizgi
verecek şekilde ortaya çıkmazlar. Fakat
buna rağmen verilerin gruplaşmaları, veri eğilimlerini frekanslarını gösterir
ki bütün bu veri yığınlarının
grafiklerine bakıldığında, yığın genel karakterini, bütün sapmalara ve
istisnalara rağmen anlamış olursunuz.
Yani senin anlayacağın dille aziz
kardeşim: Mahallende kavga çıktığında, mahalledeki bir iki korkağa veya bir iki
akıllı delikanlıya rağmen gruplar kavgaya girdiler mi kavganın kimler arasında
çıktığına bakılmaz. Sen kavgaya
girdiğinde mahalle esnafı, “Bizim mahallenin delikanlıları, Sepet Mahallesi’nin
delikanlılarıyla kavgaya girdiler!” denir.
Elli birle herkesi şeriata mahkûm
etmek, memleketin bir kısmında Kürdistan eyaleti kurmak isteyen insanlar,
herkesin kaderine, bütün bir milletin
kaderine, ellerindeki yarım buçuk oyla hükmedeceğini söylediğinde, artık
içinde akıl ve vicdan sahibi kimler var diye düşünmek mümkün değildir. Elli
birin içinde iyi niyetle hareket edenler olsa bile neticede “elli bir”, Türk
adına, Türk egemenliğine, Türkçe’ye, Türk şerefine ve üstünlüğüne karşı bir nefretin iktidar
olmasını sağlıyorlarsa bütün bütün
düşmandır.
Çare nedir? Elli birin içinde
vicdanı olanların kendilerini bu sürüden ayırmasıdır. Aksi takdirde elli birin
mevcut ya da olası her türlü
düşmanlığına, niyetleri ne olursa olsun ortak olmuşlar demektir. Olay bu.
7 Temmuz 2019 Pazar
Hainistan’a Hoşgeldiniz!
Şu anda ışıklarda uyuyası Necip
Hablemitoğlu’nun hayatı ile ilgili
eşiyle yapılmış bir röportajı izliyorum.
Necip Hoca, 1999’daki bir
televizyon programında Etyen Mahcupyan Ve Nevval Sevindi gibi iki insanın hakaretleri arasında kalarak
kendisini “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı bir TÜRK MİLLİYETÇİSİ” olarak tanımlıyordu.
Türk milliyetçiliğini MHP kanalıyla Menzilcilere
ve Nurculara ipotek eden siyasal akımı
düşündüğümüzde, onun kendisini hele de iki tescilli Türk düşmanı arasında böyle
net tanımlaması zaten başlı başına büyük bir cesaretti.
Herkes onu Bergama Vakıfları ve
Fethullahçılık araştırmalarıyla anıyor. Sanırım bunun sebebi, özellikle Türk
solunun, onun Sovyetlerdeki baskı rejimini ele alen kitabını gizlemek istemesi.
Peki ama Necip Hoca nereden
aklıma takıldı? Şuradan: Nitelikli emeğini Türk Milleti’ne vakfetmiş bu çağdaş,
akıllı ve milliyetçi Türk evlâdının anlayışına henüz adı “milliyetçi” olan bir
parti dahi erişememiş durumda. Beni üzen ikinci ve biraz daha büyük şeyse onun
dar bir akademik çerçeve dışında doğru dürüst tanınmaması.
Ama Necip Hablemitoğlu vakasının
asıl büyük trajedisi, onun gibi bir Türk entelektüelinin bugünkü Türk
toplumunda nasıl kolayca yok edilebildiği. Budurum toplumsal olarak
geçiştirilebilecek bir sorun değil.
Necip Hablemitoğlu’nun şehit edildiği bu ülkede, Türk olmadığını,
Türklüğü tanımadığını, Türk milliyetçiliğini ayaklarının altına aldığın
söyleyen insanlar, yani açıkça Türk düşmanlığı eden insanlar, milyonların
rızasıyla devletin başına gelerek bugün Türk Ordusu’nu , Mustafa Önsel’in
inanılmaz isabetli benzetmesiyle tam da Mondros felâketindeki mütareke
hükümeti gibi terhis etti. Bu sadece bir örnektir. Yeni askerlik kanunu gibi
bir şeyi bu milletin kesinlikle yarısı göleri kapalı ve Türk düşmanlığını, Türk Ordusu düşmanlığını paylaşarak
onaylıyor.
Bugün Türkiye geçici bir
işgal hükümetince yönetilmiyor. Çünkü
böylesi bir hükümet soyuna, tarihine, şerefine sahip çıkan bir millet
tarafından bir şekilde
uzaklaştırılabilir.
Bugün Türkiye, Türklükten nefret
eden, Türk düşmanlarına, Türk yasama meclisinin yani milli egemenliğin namusunun, mahremiyetinin, kapılarını açan,
yabancılaşmış ve hain koskoca bir kitlenin işgali altında yaşıyor.
Bugün artık şunu görmeliyiz:
Komşularımızın olası bir savaşta bizi arkadan vurmayacağının hiçbir garantisi
yoktur. Komşularımızın Türk Bayrağı’na, Türkçe’ye Türk varlığına, Türk
egemenliğine sevgi ve saygı beslediğinin hiçbir garantisi yoktur.
Bugün Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’nda Türk komşularını Rus birliklerine ve Ermeni
çetelerine satan hainlerin ve Türk Ordusu batıda savaşırken İngilizlerle iş
çevirerek doğuda Mehmetçik’i şehit eden alçakların, çocuklarının ve
torunlarının işgali altındadır.
Türkiye bugün artık bir Türk
ülkesi değildir. Türkiye bugün,
kitleleşmiş, örgütlenmiş ve işgalci bir güruhun elindeki “Hainistandır”.
Demokrasi ne işe yarar bilemem
ama bugün Türk düşmanlarının ve hainlerin tescilli işgalinin bir aracı olarak
iş görüyor.
Hainistan’a hoş geldiniz.
6 Temmuz 2019 Cumartesi
Kendi Kendisine İhanet Eden Toplum
Mankurtlaşma bir roman
kahramanının başına gelen hayali bir kavram mı?
Son İstanbul seçimlerinin
sonuçlarını gördüğümden bu yana bana hiç de öyle gelmiyor. “Kim kazandı, kim kaybetti?”, “ Kim
kime ne dedi?” gibi güncel siyasal dedikodulara falan dalmak istemiyorum.
Sorun memlekette artık “ Ne
olmalı?”yı tartışamamamız… Hiç kimse ne yapması gerektiğini bilmeden sürekli
bir şeyler yapıyor. “Abi ne yapıyorsun? Yaptığını niye yapıyorsun?” diye sorsak
hiç kimsenin verecek adamakıllı bir cevabı yok.
Öncelikle insanlar gönüllü bir
cehalete daldı… “ Öğrensek ne olacak ağabeyciğim?
Parasını verip cep telefonu alıyor muyum? Alıyorum. Cep telefonu yapmayı
öğrenmenin ne lüzumu var?” kolaycılığı
hepimizin beynini doldurdu.
Ha bir de gönüllü bir soysuzluk
hali var ki o iyice akıllara ziyan… Komşularımız sohbetlerimizde “Canım
Türk olmuş, Kürt olmuş ne fark eder, insan olsun…” diyerek insaniyet taslıyor.
Tamam da bunların, başlıkla ne ilgisi var, değil mi?
Bir şeyleri öğrenmek istemezsen
sevgili kardeşim, besi hayvanı seviyesine düşersin. Bir inek için
yediği samanın kökeninin bir önemi yoktur. “ Abi yiyoruz ama bu samanı
kim nasıl üretiyor yahu?” falan diyen bir inek yoktur.
Soysuzluk nedir? Dün yüzme
havuzunun soyunma odasında , “Herif Ankaralı, “Ben artık Bruki oldum!”
diyordu” diyen birine rastladım… “Bruki”, bir Kürt aşireti. Ankaralı bir Türk
gele gide kendisini bir Kürt aşiretinden hissetmeğe başlamış.
Herhangi bir Bruki’ye “ Sen Brukisin ama Türk Milletindensin!” diyebiliyor
muyuz? Hayır. O zaman kendisini Bruki sanan Ankaralı’nın “insan” olup
olmadığını Ankara’daki komşu ablama sormak istiyorum. Kendisini “Bruki” sanan
Ankaralı abinin “İstiklâl Marşı”, “Türk
Bayrağı”, “Andımız” vs. hakkında artık ne düşündüğünü de ciddi ciddi merak
ediyorum.
Soyundan vazgeçen insan da
dilinden, bilincinden, geçmişinden, ailesinden vazgeçiyor demektir.
“İstanbul seçimi diyordun… O ne
ayak abi?” diye soracaklara cevap vereyim şimdi:
İstanbul seçimlerinde büyük bir
farkla dükalık el değiştirdi. Tamam da kaybeden tarafın oy oranı kaç? Kaybeden
tarafın oy oranı: %45! Bu neredeyse toplumun yarısına yakın bir oy oranı. Yani?
Yanisi şu: Toplumun yarısının, aylarca
süren seçim propagandalarında, ortaya konan üsluba, bilgiye-bilgisizliğe, kabalığa/hoyratlığa,
bağnazlığa, Türksüzlüğe, bakıp da hâlâ cehalete, bağnazlığa, vatansızlığa,
bilinçsizliğe onay/oy verdiğini görünce dehşete düştüm.
Bu %45, “ ekmeğine bakan”, “öğrenmek
istemeyen”, “ soyunu küçümseyip de Bruki olmak isteyen”, “Türklüğü umursamayan” insanların oranı demek.
Bu %45, memleket bir işgale uğrasa, cepheye
koşmak yerine “ ekmeğine bakacak”, “ kendi köyü dışında memleketin gerisine ne
olduğunu öğrenmek istemeyecek”, “ Bruki olduktan sonra Türklüğe ne olduğunu
umursamayacak” insanların oranı demek.
Bu oran “kendi kendisine” ihanet
eden, “kendi kendisini inkâr eden” , koskoca bir toplum demek!
İşte bu kadar lâfın, başlıkla
ilgisi bu…
Bilmem, anlatabildim mi?
5 Temmuz 2019 Cuma
Gerçek Benim Neyime?
Hacimce küçük, içerikçe ağır bir
kitap, hem de bayağı ağır bir kitap.
Berkeley idealist bir filozof
sayılmakla birlikte aynı zamanda geleneksel idealizme ciddi eleştiriler
getiriyor.
Berkeley “ İdeaların varlıkları,
algılanmalarından ibarettir.” Önermesi tam da bu sorunun cevabını oluşturuyor.
Bunlar sizin bir işinize yarar
mı? Bilmiyorum.
Dün ayrıca Fallout 4 oynamağa
başladım ve sanırım daha fazla oynamayacağım. Tuhaf gelecek ama oyun atmosferi
bana çok üzücü geldi.
Şimdi bazılarınız, “ İnsan bir bilgisayar oyununu bu kadar ciddiye alıp
da ona üzülür mü?” diye sorabilir. Bilmiyorum… Ama şunu görüyorum ki
okuduğumuz, seyrettiğimiz her şey ama her şey, beynimizde bir takım izler
bırakıyor.
Buradan aklıma şu geldi: “O halde
Türk insanının her gün seyrettiği Kürt feodalitesi dizileri, şiddet-servet
melezi gecekondu dizileri vs. onun
idrakinde nelere yol açıyor?”
Bir silah ortaya çıkıyor ve bütün
sözler o anda siliniveriyor. Herkes kendi adaletini kendisi sağlıyor.
Konuşmanın bir anlamı kalmıyor. Tuhaf başörtülü Kürt hanımağaları, kirli sakallı, pahalı takımlı hanzolar
idolleştiriliyor ve meselâ doğuda, düğünlerde, dizilerden fırlamış gibi duran bir
alay kabadayı gençle halaya duruveriyorsunuz.
Dizlerde algıladığı şeyin
gerçekliğini yaşayan bir yabancılar sürüsünde Matrix’ten bahsetmek de gülünç…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


