13 Temmuz 2021 Salı

Hacı Fettah’a Yenilen Aliye

 

Kahraman Türk kadını Halide Edip
Hacı Fettah’a Yenilen Aliye

“Vurun Kahpeye’den” bahsediyorum.


Dün ya da evvelki gün bir kadın siyasetçinin “ Eski
den önemli birinin eşi bile olamıyordunuz..” dediğini işittim. Kanım dondu. Bunu diyen siyasetçi yanılmıyorsam bakanlık bile yapan bir kadın. (Eskiden olsa “Türk kadını” derdim ama artık biliyorsunuz, siyasi muktedirlerimiz neredeyse resmen Türk adını  zihinlerden silmiş durumda.)


Bakanlık yapmış bir kadının “önemli birinin eşi olmaya” özenmesi, ülkemizin ne kadar gerilediğinin, ilkelleştiğinin bir göstergesi. Bu korkunç bir itiraf.


Daha cumhuriyet kurulmamışken Tük evlâdını yetiştirmek için vatanın ücra bir yerinde görev yapan fedakâr Türk kadının yerine gelen insanların artık tek hedefi demek ki “önemli birinin karısı” olmak. Bu insanlar Türk kızlarına, sözde “millî bir eğitimde” buna benzer fikirleri aşılıyorlar. Göğsünü vatan ve millet aşkıyla PKK ihanetine siper eden kahraman şehit öğretmenimiz Neşe Alten’in uğrunda can verdiği ülke bugün “ vatan seccademi serebildiğim yerdir.” diyen vatan yoksunu insanların eline geçmiş.


Türban, çarşaf, inanç ve ifade hürriyeti vs bugün artık  açıkça anlamsız. Bunlar bizzat savunucularının eliyle  yozlaştırıldı ve Türk düşmanlığının simgeleri yapıldı.


Beni üzense şu Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” diyerek övdüğü Türk kadını bugün Hacı Fettah’ın ihanetine yenilmesi.



Roman yazıldığında, “istisnai bir alçaklık” olarak herkesin tüylerini diken diken eden tutum ve zihniyet, bugün sandıklara egemen. Bugün Hacı Fettahlar içki yasaklarından, kadın öğrenimine kadar her konuda ellerine aldıkları “demokrasi sopasıyla” her gün kafamıza vuruyorlar. Ogün ancak işgalcilerin üçüyle vatana tasallut edebilen hainler bugün yozlaştırılmış bir demokrasiyle hiçbir işgalcinin yapamayacağı kadar şiddetli biçimde Türk adını Türk vatanından kazıyorlar.

Ve ne yazık ki Atatürk’ün, ilerlemenin anası sayarak yücelttiği “Türk kadını” sandığımız kadınlarımız,  Hacı Fettah’ın ihanetine ortak oluyor, onun yobazlığına teslim oluyor, kadın parçalayan vahşi bilincinin simgelerini kuşanarak dolaşıyor. Bazıları “Bütün kadınlar öyle değil!” diyerek genelleme yapmama kızabilir ama unutmayın ki  Hacı Fettahları  sandık sultanı yapan  kadın oyları bugün ülkenin kadın profilini belirleyen çoğunluk. Bugün kadınların yarıdan çok fazlası  Atatürk’ü değil de Hacı Fettah’ı dinlemeyi tercih etmişse,  Atatürk’ün mirasıyla yükselmiş kadınlar bile “önemli birinin eşi” olmaktan fazlasını arzulayamıyorsa Aliye, Hacı Fettah’a yenilmiş demektir.


Yazıyı Atatürk’ün şu sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok; ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır! Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacağı aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”




12 Temmuz 2021 Pazartesi

İstisnalar Kaideyi Bozar mı?

Türkiye'de   Siyasetin Kitleleşme  Çabasına  Bir Bakış

Günümüzde politik doğruculuk salgınının en çok kullandığı şey tümevarım.


Bazı  sosyal medya  kanallarında " Melis" asıyla tiplenen bu kitlenin  mantığı " Ama hepsi öyle değil..." üzerine kurulu.


Elbette bir grup içinde grubun  tanımlayıcı özelliklerinden sapan istisnalar olacaktır. Bir deney yaptığınızda, eğer verileriniz dikkate değer bir  yüzdeyle birbirine yakınsa  birbirlerine yakın bu  verilerin seyrini "genel seyir" olarak saptarsınız.


Kısacası, gerçek hayatta tümevarımla sonuca  varamayacağımızı bildiğimiz için de genellemelerimizi "istatistikle" yaparız.  Belli bir sayısal çokluğun, "tanımlamaya yeter" olduğunu bilir ve buna öre hareket ederiz.


Dolayısıyla "istisna" genel gidiş üzerinde etkisi olmayan ilgisiz veri, olay veya olgu olarak örneklemde yerini alır.


Peki ama bunu neden düşünmek zorunda kaldık?


Bütün ulusal devletlerde, egemenliği kullanma yetkisine sahip tek bir ulus vardır. Bunun istisnası yoktur.


Bu egemenlik kullanıcısı özne de kendisinden farklı olanların oranlarına göre belli  eylemler sergiler. Bu eylemlerden bazıları, toplumun kültürüne bağlı olarak insanların  kendi iradeleriyle gerçekleştirdikleri, ve "kendiliğinden" oluşan  toplumsal eylemlerdir; bazıları da devletin bir olaya, olguya veya topluluğa karşı yürüttüğü resmî eylemler bütünü olarak siyasi politikalardır.


Öte yandan "istisna" grubun ya da bireylerin "genel seyre "karşı tutumu da dostça ya da düşmanca şekillenebilir.


Türkiye örneğinde söz gelimi Kürt kökenli yurttaşlarımızın hepsinin, bebek katili ve vatan haini bir terör örgütünün  üyesi veya bağlantılısı yapılması "politikası" PKK'nın ve onun açık sözcüsü sözde siyasetçilerin açık "politikası". Bu politikanın  ana görüşü ve hareket ekseni, "Her Kürt'ün mutlaka PKKlı olması, yapılması ve buna göre yaşaması"dır. Bu örgüt eylemlerinde ve sözde siyasetçi söylemlerinde sık sık dile getiriliyor. Buradaki amaç, "Her Kürt'ün PKKlı  olarak "tanınması ve böylece  kitlesel bir  bir Kürt  yönlendiriciliği elde etmek. HDPKK'nın her mitinginde " PKK  halk, halk PKK" ya da " PKK halk halk burada!" diye atılan sloganların temel amacı da bu.


Diğer yandan Türk ve Atatürk düşmanı siyasal İslamcı seçmen kitlesi de ülkedeki dini seçimleri Türklüğü yok edebilmek için kitleleştirerek, Türk toplumunu Araplaştırmağa çalışıyor.


Bu iki sözde siyasetin ortak noktası ise Hitler Almanya'sındaki siyasal toplum yönlendirmesi. Orada da Nazi düşmanlığı siyasal yönlendirmeyle ve propagandayla kitle onayını kazandı ve bütün bir Alman toplumunun vicdanını lekeledi.


Günümüz Kürtçü ve siyasal İslâmcı siyasetler de kritik bir eşikten sonra artık Melislerin "Ama içlerinde iyileri  de var.." diyemeyeceği  bir noktaya gelebilirler. Bugüne kadar bu iki Türk düşmanı siyasetin seçmen kitleleriyle ilgili herhangi bir genellemeye  gidilmemesini sağlayan ve toplumsal barışı koruyan, Türk sağduyusuydu.


Siyasal İslâmcılar Türklüğün bütün tezahürlerine kökten düşman. Kürtçüler Türk adının Kürtler için silinmesi uğrunda terör dahil her aracı kullanıyor.  


Kaldı ki Türk düşmanlığı güden bu iki ana akım sözde siyasetin içinde iyilerinin de olabileceğini  savunmak zaten zımnen bu iki ana akımın  içlerindeki çoğunluğun baskın eylemlerinin  ihanet ve düşmanlık olduğunu peşinen kabul etmektir.


Türk düşmanlığının, duygularını ve düşüncelerini her fırsatta dile getirdiği, kesintisiz çalıştığı bir ortamda "toplumsal barışı" ona tahammül etmek üzerine kurmak, istisnaların kaideyi bozabileceğini sanmak gibi bir hayalcilik.

11 Temmuz 2021 Pazar

Çocukları Neden Eğitiriz?

 


 

Çocukları neden eğitiriz? Eskiden buna terbiye etmek denirdi. Terbiye  yalnızca nezaketle ilgili değil.

 


Terbiye neyin  yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini çocuğa ezberletmektir. Çocuk onca bazı davranış kalıplarını ezberler, uygular sonra bunları alışkanlık edinir ve daha sonra da artık düşünmeye gerek kalmaksızın hayatı boyunca tekrarlar.

 

Yalnız bu “terbiye” denen şey de belli bir şekilde verilir. Eğitimde  belli bir aynılık sağlanmazsa ülkenin  her yerinde ayrı bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.  Demokrasi, yönetimlerin barışçı şekilde değiştirilmesidir ama her kabilenin kendi başına çocuk  eğittiği bir savan rejimi değildir.

 

İşi gene döndük dolaştık siyasete mi getirdik? İyi de dönerken, şerit değiştirirken sinyal vermeye gerek duymayan, sağlama yapan, emniyet şeridi işgal eden, karşıdan karşıya geçerken sola sağa bakmayan insanlar   yalnızca bir oy vererek  Allah gibi hükmedebileceklerini biliyor.

 

Yere tüküren, yolun sağından yürümeyi bilmeyen, açık gördükleri her kadını “fahişe” yerine koymaktan utanmayan insanlar, yalnızca bir oy vererek insanların ahlakına din yoluyla tasallut edebileceklerini biliyor.

 

İyi de bunun eğitimle ilgisi ne? İlgisi şu:

 

Çocuklara her türlü saçmalığı öğretebilir, ezberletebilirsiniz.  Bunu hayvanlara da yapabilirsiniz. Hayvanları eğiterek uzaya bile gönderdik.  Buna da “eğitim” diyebilirsiniz. Yalnız hayvan eğitimiyle insan eğitimi arasındaki fark şudur: İnsan eğitiminde iş uyarımla davranış elde etmenin yanı sıra bir de  inan yavrusuna sebep-sonuç ilişkisi kurmak yeteneğini kazandırmaktır.

 

Köpek, “otur” dendiğinde, oturur ama bunun dışında kendi iradesiyle sebep sonuç ilişkisi kurarak eyleme geçemez. Oysa insan yavrusu kendi başına her şeyi yapabilir. O halde insana kendi toplumunun doğrularına ve yanlışlarına göre “neyi neden yapması veya yapmaması gerektiği” öğretilmeli ki toplumda herkes birbirinden yanı davranış kalıplarını göreceğini bilebilsin.

 

Tamam da Türk toplumunun “normlarını” kim belirleyecek? Bu normlar Atatürk tarafından belirlenmiştir. Toplumumuzda kadın erkek ilişkilerinden trafik davranışlarımıza kadar her şey, akılcılığa dayandırılmış ve Türk millî varlığıyla ayağa kaldırılmıştır.

 

Bu nasıl gerçekleşmiştir? “ Dünyada Türk olarak varız! Dünyada Türk olarak bağımsız ve şerefle varız!” diyen çocuklar ders çalıştığında  kimi, nasıl müreffeh ve özgür kılacağını öğrenerek yetiştiriliyordu. Bugünse Türklüğün anlamını bilmeyen çocuklar, yere tüküren, başı açık her kadına kötü gözle bakan, şerit değiştirmeyi bilmeyen büyüklerinin elinde, soysuz  menfaatperestler olarak yetiştiriliyor.

 

Bugün yapılan ilk  şey Türk çocuklarının aklından Türklüğü silmek ; daha sonra da onları “herkese karşı nazik”, “ herkes karşısında düşünceli” olmak yerine yalnızca Arapları veya Müslümanları seven, geri kalanına karşı gücü yettiğince vahşi ve kaba davranan, çıkarcı, iki yüzlü, güç tapınıcısı yetişkinler yapmak.

 

Eğitimde, milliyetçiliği, lâikliği ortadan kaldırırsak varacağımız yer çocukları, sahiplerine köpek edilmiş  insan yavruları olarak yetiştirmek olacaktır. Eğitimi, milliyetçilikten ve lâiklikten uzak hiçbir toplumda, insana saygılı ve hele üretici bir insan yetiştirilemez.

 

10 Temmuz 2021 Cumartesi

Trafik Işıklarında Beklemek Çok Mu Kötü?

 


 

Bu sabah kızımı deneme sınavı için dershanesine bıraktım. ( Özür dilerim artık ülkemizde “dershane” yoktu, değil mi?)

 

Yolsa sinyal vermeden , şerit değiştiren, kalkan, dönen arabalar ister istemez canımızı sıktı. Sonra kızım, kavşakta ışıkları beklerken “ Yeşili kaçırmak üzücü, değil mi?” diye sordu.

 

Yeşili kaçırmak, kırmızıya yakalanmak hepimizi üzen bir şey değil mi? O zaman aklıma şöyle bir düşünce geldi: “ Şimdi zaman öldürmek isteyen biri için kırmızı ışık aslına nefis bir fırsattır.  Zamanı değerli bilenler için de  sürüş esnasında yapamadıkları ufak tefek şeyleri yapabilmek, biraz daha  düşünebilmek ve belki yanındaki kızıyla konuşabilmek için nefis bir fırsattır.” Dedim.

 


O da bana “ Yani böyle agresif bir ortamda öyle hissedilmesi normal  değil mi?” diye sordu. O zaman da aklıma trafik keşmekeşinin, aslında trafiği agresif bir şey olarak görmek alışkanlığımızdan dolayı oluşabileceği fikri geldi. “ Ayrıca” dedim, “ Belki kırmızı ışıkta durmak, yavaşlamak bir kaç saniye sonra meydana gelebilecek bir kazayı engelleyecektir, kim bilir?” Bu düşünme biçimi kızımın aklına yattı.

 

Nitekim kızımı dershaneye bıraktıktan herhalde beş dakika sonra ışıkları yanmayan  bir kavşağa geldim. Üç yönden gelen üç araba dönüş için birbirine bakıyordu. Herkes bir an önce yoluna girmek istiyordu. Ana yolda ben olmama rağmen, solumdakine dönüş için yol verdim, ondan sonra diğeri sağa döndü, yol boşaldı ve devam ettim.

 

Sürekli böyle düşünüp buna uygun davranabilir miyiz? Aslında neden  olmasın? Sürekli böyle davranamayacak olduğumuza dair olumsuzluk kafamıza yerleştiğinde, daha gerçekçi, daha nazik, daha sakin mi olacağız?

 

Belki sürekli nazik olamayacağız. Ama nazik,  sabırlı ve olumlu davranmanın düşünmenin önemi kafamıza bir tohum olarak bir kere ekilmeli. Eğer bunu bilinçli olarak düşünüp gereğine inanırsak  bütün bu yararlı alışkanlıklar mutlaka yararlı bir birikim oluşturacaktır.

 

 

 

9 Temmuz 2021 Cuma

Çağdaş Uygarlık Yolu Derken?

 


Bir kız yolda yürüyor, karşıdan karşıya geçerken soluna ve sağına bakmıyor. Oysa hemen solunda ben  arabamla sağa dönmek üzereyim. İçinizden biri “ Sağa dönüşte yayaya yol verilir zaten!” diyebilir. Peki ama bir yayanın karşıdan karşıya geçerken önce soluna bakması trafik kurallarından biri  değil mi? Sağa dönüşte yayaya yol vermek bir nezaket kuralı. Oysa karşıdan karşıya geçerken soluna ve sağına bakmak  doğrudan doğruya bir trafik kuralı.

 

Birkaç metre sonra yolun ortasından yürüyen yayalara rastlıyorum. Keyifleri yerinde. Elbette yayaların emniyeti için hızımı düşürüyorum. Fakat bir yandan da  onların neden hemen yanlarındaki yaklaşık üç metre genişliğindeki kaldırımdan yürümediklerini merak ediyorum.

 

Arabayı bir otoparka  bırakıp annemin tahlil sonuçlarını almak için hastaneye yöneliyorum. O da ne? Biriyle burun buruna geliyoruz. Nereye gideceğini bilmiyor. Koluna yavaşça dokunup: “Üstadım neden buradan gittiğimi biliyor musun?” diye soruyorum. Şaşırıyor. Çünkü normalde bir çatışma halindeyiz. Kendisine derin bir saygıyla hitap ediyor olmam kavga istemediğimin  delili.

 

Şaşırınca ona “ Çünkü yolun sağından yürünür.” Diyorum.

 

Hastaneye girince birinci kattaki laboratuvar gişelerinden sonuç almak için merdivenlerden çıkacağım ki yine aynı şeyle karşılaşıyorum. İnsanlar büyük bir sürü halinde aşağı doğru akarken bir başka insan sürüsü aynı şekilde yukarı çıkmaya çalışıyor. Israrla merdivenin sağından çıkmaya çalışıyorum ama ne fayda? Kulağına cep telefonu yapıştırmış hastalar ve hasta yakınları, bulabildikleri her boşluktan kayarak aşağı inmeye ya da yukarı çıkmağa çalışıyor.

 

Gişede önümde  bir kişi var. Salgın kurallarından dolayı gerekli mesafeyi koruyarak bekliyorum. Biri, önümdekiyle aramdan geçiveriyor ve hemencecik gişeye yanaşıp sonuçlarıyla ilgili sorular soruyor. Orada öyle dikiliyorum. Hatta gişeye biraz daha yaklaşıyorum. Adam gene konuşmaya devam ediyor. En sonunda “ Yalnız sıraya uysak..” diyorum adam “Özür dilerim fark etmedim.” Diyor. Peki ama  sırayla işlem yapılan bir  noktada insan gişeye yanaşmadan önce sıranın olup olmadığına bakmaz mı? Adamın bana “Sizi fark etmedim.” Demesi aslında “ Size dikkat etmeme gerek yok.” Demesiyle aynı şey.

 

Bütün bunlar yirmi dakika içinde oluyor.

 

Neden mi geri kaldık? “Bilim” mi yapamıyoruz? “ Dış güçler!..” mi? Höğ?

 

6 Temmuz 2021 Salı

Ortadoğu’nun Altındaki Nükleer Bomba: Kürt Bölücülüğü

 

Ortadoğu  Barışının Karşısındaki Gerçek Tehdit


Hayır… Ortadoğu sorunu sanıldığı gibi  İsrail Filistin çatışması falan değil. Çünkü Filistinliler çoktan bir kamp varoşu kabile devletçiliği rejimine alıştırıldılar. Karşılarında çok güçlü ve kendi düzenini dayatabilen ulusal bir devlet var: İsrail. Hamasa vs artık “kan dökücü Müslüman” karikatürlerinin birer figüründen öte değiller.


Son otuz yıldır Ortadoğu bambaşka bir hastalıkla enfekte. O hastalık da Kürt bölücülüğü. Amerikan  petrol zenginlerinin ve  ekâbir devlet adamlarının el birliğiyle palazlandırdıkları Kürt aşiretleri ve onların  kendilerinden daha hırçın katil çocuğu PKK  Ortadoğu’daki dört devleti gözler önünde acıka tehdit ediyor.

Artık sosyal medya hesaplarının en “vatanseverlerinde” bile Kuzey Irak kürt yığışmasına “Kürdistan” denmeye başladığı için okurları uyarmak istedim.

Kuzey Irak bir “Kürdistan” falan değil. Orası sahipli bir köpeğin zincirinden bağlandığı oyun sahası. Yemeğini, enerjisini veren yabancıları ısırmakta tereddüt etmeyen bu köpek tabiatlı güruh, Suriye gibi  gelişmemiş bir ülkeyi de bölmeyi aşardı.

Bazıları Kuzey Irak Kürt yığışmasının PKK’dan rahatsız olduğunu falan söyleyerek bu yığışmanın meşru bir özelliği olduğunu falan anlatmaya çalışıyor.

Kuzey Irak Kürt yığışması,  Ortadoğu’nun barışına ve huzuruna  yöneltilmiş tehditlerin neredeyse “nükleer” seviyede  yığıldığı  açık bir cephaneliktir.

Kuzey Irak Kürt yığışması, sözde bir bayrak ve  ucuz kalaşnikoflarla devlet ve ulus olunabileceğini sanan  Kürtçü ihanetinin kaynağıdır.

Kuzey Irak’ın Kürdistan olduğunu vs savunarak hiçbir Kürt’ün bize ısınmasını sağlayamayız. Bu aksine Kürt kökenli yurttaşlarımızda PKK’ya ve eli silahlı Kürtlere boyun eğdiğimiz, ülkemizin bölünmesine rıza gösterdiğimiz algısını uyandırır.

“ Bir Kürt kedisini bile teslim etmeyeceğini” söyleyen bir Kürt aşiret ağasıyla “dört devletten toprak talep eden” bir başka hadsiz Kürt aşiret ağasının “devlet” düzeyinde ciddiye alınması hiç kimseye huzur getiremez.

Bugün Kürt bölücülüğüne gösterilen en küçük bir hoşgörü yarın bize yeni silâhlı kalkışmalar, yeni Sur kalleşlikleri olarak geri dönecektir.

Ne yapmalı? Yapılacak şey basittir. Öncelikle Türkiye’de etnik siyaset ceza kanunlarıyla ve Anayasa hükümleriyle sonsuza dek yasaklanmalıdır.

Sonra Suriye ve Irak Arap yönetimleriyle anlaşarak bölgede eli silâhlı tek bir Kürt kalmayana kadar  Kürt bölücü terörüyle mücadele edilmelidir. İçinde Kürt kökenli yurttaşları olan devletlerin bu toplulukla ilişkileri kendi egemenlik sahasına terk edilmelidir. Ortadoğu’da Kürt silahlanmasının bölmeye çalıştığı dört ülke bu konuda derhal bir pakt kurmalıdır.

Silâhlı yapıları  dört ülkenin ortak operasyonlarıyla kesin ve kararlı biçimde  yok edilecek Kürt ihanetinin içerideki siyaset ayakları da derhal cezalandırılmalı, parti yöneticileri hapsedilmeli, ikinci derece yandaşlar vatandaşlıktan çıkarılmalı sınır dışı edilmeli  veya suçlarının derecesine göre “kısıtlanmış vatandaş” olarak kaydedilmelidir.

Bütün bunlar yapılmaksızın bir sözde Kürt devletinin oluşumuna izin verilirse ne olur?

Kürt terörü daha da azar ve İsrail’den çok daha tehlikeli bir biçimde bütün ulusal yapıları yok etmeğe yönelir.

O  yüzden Ortadoğu’yu temelinden yıkmaya  kurulmuş silâhlı Kürt ihanetinin sonsuza dek susturulması, Ortadoğu’da barışın ve huzurun tek çaresidir.

 

 

 

 

 

26 Haziran 2021 Cumartesi

Biz Kimin Milliyetçisiyiz?

 






















Biz kimin  milliyetçisiyiz?

 

Türk İslâm sentezcilerine sorarsanız, biz, Müslüman, yarım buçuk bir tür Arap cemaatiyiz. Elbette 12 Eylül kalıplarında aynı safta durduğumuz pek çok değerli insan bu tanımlamayı fazlasıyla insafsız ve abartılı bulunacak.

 

Ne yazık ki Türk İslâmcı dostlara gayrımüslim Türkleri sorsanız, Türklü sevgisinin kaynağını vs. sorsanız cevaplarına derhal dini bir atıfla başlarlar.

 

Türkçülükle ilgili Türk Dünyası’ndan pek çok kaynak bulunabilecekken,  bize Serdengeçti , Arvasi gibi şeriatçı insanların Türk’ü Arapça’dan tercüme  etmeye ya da  Türk’e dinden bir meşruiyet bulmağa çalışan yabancılaşmış insanları dayatan siyasal milliyetçilikle bir yere varmamız mümkün değildi. Nitekim en nihayetinde Türkiye’yi komünist işgalden kurtarmış milliyetçi insanlar gele gele Nakşibendiliğin Türk dışı şeriatçılığının yardımcısı haline geldi.

 

Bugün Türk milliyetçilerinin kahir ekseriyeti, din diye benimsedikleri şeyin Selefi bir Arap  kültür işgali olduğunu göremiyor.  Bu büyük siyasal Arap ihracatının toplum içindeki pazarlamacılığını da tarikatler yapıyor.

 

Bu, siyasal milliyetçilerin,  Türkçülüğün kurucusu gerçek Türk aydınlarının akılcı fikirleri yerine şeriatçıların millet olgusuna  ve milliyet duygusuna tasallutlarından yararlanabileceklerini sanmalarından kaynaklanmıştır.

 

İşin kötüsü şu oldu: Aklı ve vicdanı olgun ve diri Türk evlâdı, kitleleşmenin, sürüleşmenin korkutucu gücüne teslim olmaksızın buna karşı koyabilirdi. Peki ne oldu da bu insanlar oraya çıkamadı?

 

Türk toplumuna şeriatçı tasallut öyle büyüdü ve yayıldı ki şeriatçı iki yüzlülük, şeriatçı şekilcilik, şeriatçı enternasyonalizm ve şeriatçı Kürtçülük toplumun bütün aklını ve vicdanını esir aldı ve çökertti.

 

Şu anda Türkiye Türk toplumu, Atatürk’e ilham veren Türkçülerin ve Atatürk’ün sevdiği, bağlandığı, hizmet ettiği, ahlâk kaynağı, cesur, fedakâr, âdil milletten fersah fersah uzakta.

 

Şu anda Türkiye Türk toplumu, kendisini seven, idealize eden, yücelten, korumak için canından vazgeçen evlatlarını faşist, ırkçı, kafatasçı, dinsiz, Kürt düşmanı diye aşağılayan yabancılaşmış bir kitledir.

 

Türkçüler, kendi iradesiyle yok olmaya teşne, kendi adından, tarihinden, kendi atasından nefret eden siyasete kendini köle etmekten gurur duyan  bu yabancılaşmış ve yozlaşmış kitleye rağmen   bu kitlenin kutsallığına ve değerine inanan insanlar olarak mücadele ediyorlar.

 

Hayır…  Şu anda komşumuz olan, otobüste yan yana oturan insanların çoğu, Atatürk’ün  “Bir Türk dünyaya bedeldir.”  Diye övündüğü millet değil. Ama  Türkçüler hâlâ Atatürk’e söven,  Atatürk’ün anıtının kaldırılmasına sevinen, Atatürk heykelini orakla kesmeye kalkan, kendisine Türk dışında bir nesep belirleyebilmek için fırsat kollayan, bir bebek katilinin arkasında görünmekten hiç utanmayan milyonların varlığını  her şeye rağmen savunuyor. Peki  kitle  Türk mü? Hayır… Maalesef hayır.

 

Türkiye’de milliyetçi denen kitlenin bile artık “Türkçü” bir niteliği kalmadı Türkiye’de milliyetçiler için  Türklük ancak Müslümanların izin verdiği kadar yaşanabilecek bir mecburiyettir.

 

“Tanrı Türk’ü korusun!” diyemeyen, Tanrı dediğinde dinden çıkacağını sanan milliyetçilerin, içinde eriyip gittiği yabancılaşmış bir kitlenin Atatürk’ün yolunu izlemesi, Balkanlar’dan Sarı Denize kadar bir kardeşlik birliği kurabilmesi mümkün değildir.

 

Türkçüler bu ülkede, Türklüğe yabancılaşmış milyonlarca insanın baskısına ve işgaline rağmen akıllarındaki ve kalplerinde yaşattıkları Türkle bu yabancıları yaşatmaya devam ediyorlar.

Gelişmiş Bir Toplum Neye Benzer?

 



İnanılmaz sıkıcı ve kuru bir başlıkla bir kez daha karşınızdayız


 

Gönül istiyor ki sohbet tadında yazılar yazalım. Tamam da… Özellikle yeni bir hikâyeye başlayacağım zaman  beni kara kara düşündüren bir sorun yakamı bırakmıyor.

 

Bizim  insanımız hangi konuda sohbet eder? Aha! Bunu düşünmeye başlayınca zaten ipler kopuyor.  Çünkü canım milletim sohbet etmeye bayılıyor ama düşünmekten nefret ediyor.

 

O zaman sizi azıcık sıkmak pahasına “toplumların gelişmişlik farkları” üzerine iki satır yazmak istiyorum.

 

Hangi topumlar gelişmiştir?  Toplumları gelişmeleri yönünden kıyaslamak doğru mudur? Bazı toplumların gelişmemiş olduğunu söylemek ırkçılık mıdır?  

 

( Ben okur olsam muhtemelen “ Abi senin başka işin gücün yok mu? Diye sorabilirdim.

 

Muhtemelen siz de soruyorsunuz. Sizin bu soruyu sorup da  fakiri gömdüğünüz tam da şu  sıralarda memlekette ciddiye alıp da  tapındığınız, kendilerine bel bağladığınız anlı şanlı siyasetçiler “ Yahu Türk adını Anayasadan nasıl çıkarsak?” “Türklüğü Anayasadan çıkarırsak Kürtlere yaranabilir miyiz?” “ Yahu şu Türklerden nasıl kurtulsak da Suriyeli Kürtlerle bir özerk cumhuriyet kursak?” “ Şu Türkler olmasa memlekette hem resmi dili Arapça yapar, hem  dört karı alır hem de gül gibi şeriat ilân ederdik..” “ Solunun Türkü mü olur, ayıp ayıp! Artık Kürtlerle bir federasyon kursak da sosyalist sosyalist geçinsek” gibisinden dünya salağı  fikirler geliştirmekle meşgul.

 

Bunların olmadığını mı sanıyorsunuz?  Doğuya veya güney doğuya he giden siyasetçinin  her seferinde bunları söylediğini işitiyor musunuz, işitmiyor musunuz? Hemen her siyasetçinin Türk olmadığını, Kürtlere haksızlık edildiğini vs kanıtlamağa çalıştığını görmüyor musunuz? Bal gibi de görüyorsunuz. O halde sizden istirhamım  bu yazıyı, kimin saçmaladığı hakkındaki dahiyane fikirlerinizi biraz erteleyerek okumanız.)

 

Toplumları gelişmişliğini nasıl tanımlayabiliriz? Hangi toplumlar gelişmiştir?

 

Bu soruyu  iki  şekilde cevaplamak mümkün. “ Sen doğru diyorsun ama ekmeğimizi firavun veriyor..” diyen  kanatlı hayvan akıllı seçmen  kitlelerinin mantığıyla  en çok ekmek yiyebilen  toplumlar  en gelişmiş toplumlardır. Eh.. Aklı fikri cebini dolarla midesini kebapla doldurup üstüne kaymaklı ekmek kadayıfı niyetine  hatun yemek; öbür dünyada da  bu dünyanın faizi olan seksen sekiz tomurcuk memeli huriyle  şarap içmek olan  dünya muhafazakârı, kısa paçalı, dar donlu, leş sakallı, güneş gözlüklü parmak sallayarak adam korkutan egemen kitlemizin bundan daha iyi bir cevap vermesini bekleyemeyiz.

 

(“ Kısa kes lan! Ne diyeceksen de! Bırak milleti aşağılamayı!  Medeniyetin ne olduğunu sen mi biliyorsun?” diyecek okur  kitlesine de “ Senin gibilerle komşu olarak yaşayınca insanın  biraz isyan edesi geliyor be muhafız abi!” diyesim gelyor. Ne yapalım? Senin dükkânın iki yüz metre kare, “kurumsala kiralık”, oluk oluk para akıtıyor; benim dükkân da aha burası.  Hoşuna gitmiyorsa çektirir gidersin, en nihayetinde… [ Az evvel "okur kitlesi" mi dedim ben?])

 

Amma ve lâkin pek az sayıdaki Türk evlâdı muhtemelen gelişmiş toplumları, “kurumları ve kuralları gelişmiş, ayrıntılı  ve dahası bunlara gönülden ve sıkı sıkıya bağlı insanların beraberliği”  gibisinden tanımlayacaktır.

 

Kanatlı hayvan hastalıkları kitlesi için binilen Mersedesle  kurumların ve kuralların” bir  ilgisi olmadığından bu dediklerimiz fuzuli felsefe gibi gelebilir ama öyle değil.

 

Gelişmiş toplumların maddi gelişmesi ve ilerlemesi, toplumsal yapılarındaki gelişmişliğin bir sonucudur. Yani?  Tamamına yakını, aynı değerleri, aynı kuralları ve aynı kurumları gönülden benimseyerek sürdürmek isteyen toplumlar, üretimlerini de  devlet nizamlarını da  egemenliklerini de sürekli kılar ve bu süreklilik, üyelerinin hepsinde  bir güvenlik ve bağlılık duygusu uyandırır.

 

Gelişmiş bir toplum, her birey için her zaman geçerli istisnasız uygulanan kuralların, ancak dilini  tarihini, var oluş bilincini ve var olmak arzusunu birbiriyle paylaşan bireylerce  meydana getirilebilir.

 

Şimdi şu sorulabilir: “ Bu faşist bir tanımlamaya benzemiyor mu?”

 

O halde ben de size şunu sormak isterim: Türk Milletinin vekilleri olmak iddiasıyla meclise giren siyasetçilerin yüzde yetmiş beşi Türkiye’nin tek sahibinin Türk  Milleti olmaması için gece gündüz çalışırken acaba kaç tanesi,  Irak Kürt çetesi liderinin sözde  referandumunun reklam filmlerinde  en ufak kabileye bile “ Ben  Kürdüm!” dedirterek bağımsızlık çalmağa çalıştığını gördü? Ne oldu? Bir kabile şefi, Araplara ve Türklere “Ben Kürdüm!” dedirterek kendini “millet” diye pazarlamağa kalktığında, faşist veya ırkçı olmadı ama biz kendi kanımızla kurduğumuz kendi ülkemizde “ Ne mutlu Türküm diyene!” dediğimi için faşist olduk öyle mi?

 

Hayır… Gelişmiş toplumun ikinci tanımı, faşizan bir tanım değildir. Aksine sosyal demokratından, liberaline kadar devletten adalet ve emniyet bekleyen herkesin istediği kurallı, ilkeli bir toplum düzenini yaratabilecek yegâne toplum yapısıdır.

 

Bu da şu anlama gelir: Gelişmiş bir toplum, beraberlik duygusunu en büyük ölçüde gerçekleştirmiş, bu duyguyu ve arzuyu bütün kurumlarıyla koruyan ve gelecek nesillere aktarabilen insanların gerçekleştirdiği toplumdur. Neden böyledir? Çünkü ancak böyle insanlar, yarattıkları eserlerin, üretimlerinin, fikirlerinin ve hayatlarının, ülkelerinin her yerinde, devlet dahil herkse karşı ve sürekli emniyet altında saklanmasını sağlayabilir.

 

Böyle bir toplum da ancak kural koyuculukta, belirleyiclikte rakipsiz olabilen bir toplumdur. Bu da ancak ve yalnız “bağımsız ve egemen bir ulus” olabilir. Kabileler, hiçbir üyelerine derin, anlamlı bir kural ve kurum bütünlüğü sunamaz. Çünkü kabileler değerlere dayanmaz, soy bağının korunmasına yönelik kör bir inanca ve bağlılığa dayanır. Yani  meselâ bir Kürt aşiretinin şefi olarak kafalarına keleş dayadığınız insanlara kaç milyon kez “  Ben Kürdüm!” diye bağırtırsanız bağırtın, bütün elde edebileceğiniz, sadece Kürtçe konuşan kalaşnikoflu eşkıyaların sizin adınıza sokaklarda Kütçe terör estirebildikleri bir “av sahası”  işgal etmek olabilir. Böyle bir av sahasında birbirlerini görünüşleriyle, seslenişleriyle ve açıkça bilinen akrabalık ilişkileri ile tanımaktan başka bir beraberlik ölçüsü geliştirememiş insanların “sayıştay”, “danıştay”, MTA vs gibi kurumları geliştirmeleri mümkün değildir. Böyle bir av sahasında hukukun ilkelerinin gözetilmesi de mümkün değildir.

 

Oysa tarihinin en esi zamanlarında bile “töreyle” var olmuş ve hükmetmiş bir Türk için “devlet”, Türk Milleti’nin değerlerinin koruyucusu ve adalet sağlayıcısıdır.

 

Demek ki gelişmiş bir toplum, teknolojik ve maddi gelişimini en önce kendi yapısına borçludur ki bu yapının en gelişmiş ve en insanca seviyesi de millet olmaktır.

 

İşte bu yüzendir ki çocuklarımıza Türk olmanın gururunu öğretmeli ve her sabah onların kendilerini kahraman ataları gibi hissetmeleri için Andımız’ı okullarımızda okutmalıyız.

O hale bir kez daha  bizim medeni ir ulus olarak yaşamamız için çabalamış,  Yüce Atatürk’e kulak verelim:

NE MUTU TÜRKÜM DİYENE!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İcat Edebilmek İnsan Olmaktır

 


Toplum Kimliklerine Gerçekçi Bir Bakış

Kimliğimizi nasıl ediniyoruz?


 

Bazı  toplum kiimlikleri “kendiliğinden” ve “doğal” oluyor da bazıları “uydurulmuş” mu oluyor?

 

Bu soruyu sormamın sebebi Türkiye’de  yaratılmak istenen kimlik karmaşası ve Türklük düşmanlığı.

 

Kürtçülere, solcuların  büyük çoğunluğuna, liberallere ve şeriatçılara göre  “Türklük”, Atatürk’ün uydurduğu, aslında var olmayan bir kimlik.

 

“Milletin icadı”, “ hayali cemaatler” vs. gibi tabirlerin bu kadar  sıkça savrulmasının tek sebebi, Türk’ün “doğal olmadığı” iddiasını kanıtlamak   çabası.

 

Ama sorun şu: Türklük bir “icatsa” Kürtlük ne kadar “doğal”?

 

Buradaki saçmalık aslında  sağlıklı ve serinkanlı bir akıl yürütmeyle   derhal görülebilir.

 

İnsanoğlunun bütün toplum kimlikleri aslında birer kurmacadan ya da icattan ibarettir. Hiçbir insanın “doğadan gelen” bir kimliği yoktur.

 

İnsan kendi toplumunun kimliğini kendisi oluşturur çünkü var olabilmek için buna mecburdur.  Yani doğada zebra gibi yaban domuzu gibi, meşe ağacı gibi kurbağa gibi bir “Kürt” yaratığına rastlanmaz. “Kürt”, Tanrı’nın Kürt diye yaratıp da ortaya saldığı bir hayvan türü falan değildir. Buradaki  Kürt ismini Türk, Ermeni ya da Rum olarak da değiştirebilirsiniz.

 

Toplum kimlikleri, insanın, “anlam oluşturma”  zaruretinin sonucunda ortaya çıkmıştır.

 

Hayvanlar ve bitkiler hayatta kalmak refleksiyle yaşarlar. Dolayısıyla diğer canlılarla ilişkileri bu reflekse göre belirlenir.  Bir maymun için “anlam”  beyninin gelişme derecesine göre onun, yaşamını destekleme derecesinden ibarettir. Bundan ötede, onda, yalan söyleyecek, hayal edecek, kurgulayacak, tasvir edecek, hatırlayarak aktaracak kısaca edebiyat yapacak bir beyin yapısı yoktur. Ve herhangi bir maymun, kendisini “doğal düşmanlarını tanımlayan” diplomasi yapabilen, gururlu bir canlı olarak görmez; sadece doğanın onun kalıtımına işlediği reflekslere göre harekete geçer.

 

Peki insan toplumlarının kimlikleri nasıl oluşur? İnsanlar maymun, kaz, ördek, yabandomuzu, kurbağa gibi kendiliğinden ve doğal olarak mı “Kürt” olarak doğar?

 

Elbette hayır. İnsan, çevresindeki dünyayı  anlamlandırmadan yaşayamayan tek canlıdır. Yani insan “kurgulayamadan” yaşayamayan tek canlıdır.

 

Hayvanlar farklılıkları, yiyebildikleri ve kendilerini yiyebilecek varlıklar olarak “algılarken” insanlar her bir varlığın birbirinden  farkını önce  adlandırmayla sonra da bunlar arasındaki ilişkileri “tanımlayarak” keşfeder.

 

Dolayısıyla insanın Kürtlüğü onun kurbağalığı, yabandomuzluğu ya da balıklığı gibi onun yaratılışının doğası değildir.  Kendisine “Kürt” diyen canlı, iki ayaklı, dik durabilen ve “Kürtçe” diye adlandırılan bir iletişim vasıtasıyla benzerliğini daha kolay idrak edebilen bir insan gurubunun anlamlandırma sürecine ve kurgulama alışkanlığına bağlı olduğunu söylüyordur.

 

“Ben Türk değilim ki varlığım neden Türk varlığına armağan olsun?” diye soran Kürtçü Kürt’ü, Homo sapiensin bir alt türü sanmaktadır. Oysa insanın doğayla tek ilgisi ya da doğanın ona emredebildiği tek tür özelliği Homo sapiens olmasıdır. Bunun dışındaki bütün beraberlik adlandırmaları tamamen “kurgudur”, “icattır”.

 

İnsan toplumlarının kimliklenmesinde, dünyayı anlamlandırmaya çalışan dil, kavrayış biçimi, anlamlandırma biçimi ve yaşam biçimi  etkilidir. Böylesi bir fark hayvan sürülerinde yoktur.

 

Bütün bunlar da insan toplumlarının egemenlik kurma, örgütlenme, etkileşim becerileriyle gelişir.

 

İnsan toplumları sadece “hayvanca etiketlerle” birbirlerinden ayrılan primat sürüleri değildir. İnsan toplumları, yukarıdaki biçimleri çeşitli derecelerde becerilerle ortaya koyan  beraberliklerdir ki bu beraberliklerin en gelişmiş ve “insan”  kavramını en iyi koruyan türü de millettir/ulustur.

 

Bunun neden böyle olduğuna başka bir yazıda bakmak belki de yerinde olacaktır.

 

O halde bize “insan olmanın” gereğini ve Türk olmanın gururunu aşılayan yüce Atatürk’ün sözüyle yazımızı bitirelim:

 

Ne mutlu Türküm diyene!”

24 Haziran 2021 Perşembe

Neden Türk Düşmanı Olunur?

 


Bu sabah eşimin bana sosyal medyadan yolladığı bir metin aslında yazmamda bana yardımcı oldu. Çünkü düşüncelerimi bir türlü toparlayamıyordum.


 

Yolladığı metin Ömer Seyfettin’in Piç hikâyesinden bir bölümdü.

 

Uzatmayacağım… Hikâyede, “yabancılaşmış”      bir Türk çocuğunun nesebinden bahsedilir.  Ömer Seyfettin Türklerin kanıyla kurulmuş koskoca bir imparatorluğun paramparça olduğu bir devirde yaşamış. Atatürk’ün sayesinde benim neslimin ve umarım hiçbir neslin de görmeyeceği bir kaybı en acı haliyle yaşamış. Dolayısıyla onun Piç adlı hikâyesini okurken meseleye bugünün tatlı su hümanizmiyle bakmamalıyız.

 

Gelelim bu güne…

 

Bugün vatanımızın, güzel sanatlardan doğal kaynaklarına kadar çalınan pah biçilmez varlıklarından bahsediyoruz. Herkese açık bir yağma ve düşmanlık sürdürülüyor.

 Hayır… Yazının  konusu yalnızca yolsuzluklar değil.

 

Aslında yazıyı toparlamakta da zorlanıyorum. Neyse…

 

Fakat nasıl bir algı yetersizliği yaşadığımızı artık  cidden anlayamıyorum. Salyangoz, on dört saniyeden daha az  görüş alanında kalan şeyleri algılayamazmış. Biz de mi salyangoz olduk acaba?  Sosyal medyanın hızına mı yetişemiyoruz?

 

Yoksa beynimiz bir şekilde uyuşturuldu da sinir sistemimiz mi felç oldu? Ama sorun sinir sistemimizde değil. Çünkü hayvani reflekslerimiz ve arzularımız alabildiğine yetkin çalışıyor. Yani  dört nikâhlı kadın dışında kaç tane kadın elde edebileceğimizle ilgili vaazları bütün dikkatimizle dinleyebiliyoruz. Kısa paçalı dar pantolonlarımız  Osmanlı yeleklerimiz ve Müslüman sakallarımızla “devlet-i âliyenin”  bütün ihalelerini bir şahin gibi kovalayabiliyoruz.

 

Demek ki üremekle ve yemek içmekle ilgili bir sıkıntımız yok.

 

Gel gör ki iş “ Türk varlığı” olduğunda, dünyanın en umursamaz ve hatta düşman yığını oluyoruz.

 

Galiba ancak maddi varlıkları “algılayabilen” ama maddi değerleri yaratan fikirleri ve ülküleri “anlayamayan”, kısaca yalnızca algılamakla yaşayan insandışı bir canlı türüne döndük. Lütfen kızmayın ama… İnsandışı bir tür artık insan gibi davranamaz. Ondan insanın uyması gereken ahlâki sınırlara uymasını da bekleyemeyiz.

 

Cennette şarap nehirleri arasında sayısız hurilerle  yaşanacak sefahat alemlerinin hayaliyle bu dünyada Türk’e karşı Arapça , Kürtçe bir saldırganlığı “cihat” diye öğrenen koskoca bir iki ayaklı canlı yığınının, insanların yarattığı bir düzeni devam ettirebilmesi imkânsızdır.

 

Evet… “Piçlik” çok şahsi bir tartışma olabilir ama Türk düşmanı olmak için  “insanlıktan çıkmış olmak gerektiğini”  düşünmek acaba çok mu yanlış olur?