10 Ekim 2018 Çarşamba

Merak Uyandırıcı Skutoit Geometri, Yapay Organlar Ve Canlılık Üzerine



Şu anda hücre  zarının  yapısıyla ilgili yeni bir teori var: Skutoid geometrisi. Bilim ve Teknik’te İlay Çelik SEZER* konuyla ilgili aydınlatıcı bir yazı yazmış. Bu geometrinin keşfi , hücre zarının sandviç yapısı hakkındaki düşünceleri bambaşka bir aşamaya taşıyor. Öyle ki bu keşif,  düşünebildiğimiz basit simetrilerin ötesine geçiyor.

Peki ama bu bize ne düşündürmeli? Öncelikle yapay bir hücre zarı yapılabilmesi ihtimali bize,  böyle bir keşfin,   yapay hücreler, yapay dokular ve yapay organlar elde etmekte  bize öncülük edebileceğini düşündürüyor.

Fakar buradaki temel sorun, canlılığın özü gibi görünüyor.  Canlılığın özü, “doğru dizilimli bir DNA”dan mı ibaret? Yoksa canlılığın içinde henüz doğasını anlayamadığımız bir “bilinç” mi söz konusu? Diyelim ki skutoid geometriyi birebir taklit edebildiğimiz glukoproteinik yapılar sentezleyebildik... Bu yapılar ne kadar stabil kalabilecekler? Bu yapıları ayakta tutabilecek enerji yolaklarını nasıl oluşturacağız? Bu yolakları oluşturabilsek bile enerji oluşumunu nasıl “ateşleyeceğiz”? Diyelim ki bir tür sentetik mitokondride enerji oluşumunu da sağladık… Bunun devamlılığını nasıl sağlayacağız?

Acaba hayatta kalma  güdümüzün temelinde, DNA’mızın /kalıtımımızın var olmak  güdüsü mü yatıyor? Belki de gerçekten Dawkins’in söylediği gibi bedenlerimiz, aslında hayatta kalmak için çabalayan DNA’nın kullandığı boş kabuklardan ibaret.

Yapay organ konsepti bana şu anda fazlaca fantastik geliyor. Daha akılcı bir seçenek olarak “sinirlerle uyarılabilen protezler” gibi görülüyor.   Peki “canlılığı birebir taklit edebilen yapan organlar” yerine bu neden daha akılcı görünüyor? Çünkü bu, sinirsel iletişimi taklit etmek bütün bir yaşamı taklit etmekten daha kolay ve kısa vadede daha yararlı bir şey. Bunu da mümkün kılabilecek şey nano/teknolojideki gelişimler.  Bunu nasıl iddia edebiliyoruz? Hücre zarından geçişi kolaylaştıran iyonik  polimerik nanokompozit komplekslerin, deneysel aşamada bile olsa bir şekilde başarıyla uygulanmasından…

Hücrelerle iletişimin nano düzeyde sağlanabilmesi olanağı ya da olasılığı, yarı organik protezlerin yapımı için ümtivar görünüyor.

Belki canlılık birebir yaratılamayacak ama onun dijital bir polimerik izdüşümü bile hayatları kısıtlanmış insanlar için yeterince büyük bir ümit veriyor.

* http://www.bilimteknik.tubitak.gov.tr/makale/epitel-hucrelerde-yeni-kesfedilen-geometri-skutoid

9 Ekim 2018 Salı

Kötülük Nereden Gelir?




Doğadaki tek kötü, insandır.

Çünkü doğadaki yok oluş ve filizlenme döngüsünü tek yönlü kırabilen üsteli bunu bile isteye ve zevk alarak yapabilen tek canlı insan.

Kötülük ne? Başımıza gelmesini istemediğimiz şeyler mi? Peki ama başımıza gelmesini istemediğimiz ama engellememizin de mümkün olmadığı olaylar “kötü” sayılabilir mi? “Kötülük” bu  kadar keyfi belirlenebilir mi? Çünkü  taabi olduğumuz doğa  yasaları doğanın dengesini sağlıyor ve bu açıdan bu yasalar varoluşun  ta kendisi. Bu durumda varoluşun dayanakları “kötü” sayılabilir mi?

Peki o halde  doğanın dokunulamaz yasalarına tabi eylemler dışında kalan bir şey var mı? Evet… Ve şey de insan eylemi. İnsan eylemi bir değişim arzusundan ve bu biçimsiz arzuya belli bir amaç atfedecek  iradeden kaynaklanıyor. Sorun  şu ki insan eylemi her zaman doğa yasaları gibi varoluşu desteklemiyor.

Doğa yasalarının içinde kendi anlayışımızın sınırlarıyla bulduğumuz uyumun, kendi aramızda da “anlamlandırılmış” sınırlamalarla sürdürülmesi gerektiğine dair sezgilerimiz “kuralları” yarattı. Ve zaman zaman  anlayışımızın sınırlılığının değişen şartlar karşısında  gösterdiği yetersizliği görünce “kendi aramızdaki uyumu” sağlamak için kendi kurallarımızı değiştirmemiz gerektiğini gördük. Bütün bunlardan amaç evrimsel var olmak güdüsünün farkına varabilmekti. Biz, anlamlandıramadığı hiçbir şeyi algılayamayan bir türdük. Bunu nereden mi biliyorduk?  Rüyalarımızda,  daha önce görmediğimiz bir varlığı asla   göremiyorduk.

Kuralların “icadı” keyfi bir egemenlik güdüsüyle olmadı. Kuralların icadı, kavrayışımızın sınırlılığıyla farkına vardığımız  var oluşsal düzenlilikleri önce anlamlandırmak sonra da onlardan kendi anlayışımıza uygun olanları yaratmak gereksiniminden doğdu. Neden? Çünkü insanların , aslanlar gibi doğuştan gelen “varoluş yazılımı” ya da “varoluş kodu” yoktu.

Bu noktada insan var olmak istemeyebileceğini de keşfetti. Aslanlar var olmağa mecburlardı. Oysa insanlar kendileri dahil her şeyi isterlerse yok edebiliyorlardı. O zaman belki evrimsel bir hatadan belki de duygusal bir karmaşadan ve belki de hiç bilmediğimiz bir “yok edici özden” dolayı bazılarımız dayandığımız bütün varoluşsal şartları ve kayıtları yok etmek istedi. Ve işte o zaman kötülük doğdu.

Kötülüğü kaynağında yok etmek için dinler saysız çabalar sergiledi. Gerçi hepsi bunun yaratılıştan geldiğini savunuyordu. Fakat… Varoluşu sürdürmek için kendi yok oluşuna razı olanların her ne kadar az sayıda olurlarsa olsunlar, “kötü olmayabilmek” ihtimalini kanıtlamalarıyla kötülüğün bir insan eylemi olduğu ortaya çıkıyordu.

Kötülük varoluşun dayanaklarına düşmanlık etmekti. Dikkat edilirse varoluşun kime ait olduğundan bahsetmiyoruz. Bizimki kadar güçlü olmasa bile  yok olmamak için uğraşan bütün bilinç türlerinin varoluşun kanıtı  olduğunu iddia ediyoruz. Kötülük işte bu bilinci inkar etmek ve ayrıca onu yok etmek arzusuydu.

Varoluşumuzun yolları  fedakârlığın, sevginin  ve aklın çabalarıyla bin bir zorlukla döşenmişti. İşte bu yolları yok etmek arzusu, kökeni ne olursa olsun  muhtemel ve fiili sonuçlarıyla kötülüktü. Bu yollar döşenirken doğru ve yankıl hakkında sayısız muhakeme yapıldı. İnsanlar yanıldı, pişman oldu ve sonra gerçeğe yakınlaşan sözlerle ikna olarak yollarına devam ettiler. İşte bu noktada kötülerin gölgelerinden beliren şekillerini gördük.

Onlar fedakârlık, sevgi ve aklı sevmiyorlar, istemiyorlardı. Onlar var olmak istemedikleri gibi var oluşumuza da karşıydılar.

Onlar akılla ve sevgiyle inşa edilen her şeye karşıydılar.  Onlar bizi insan yapan değerlere yabancılaşmış bir gruptu ki eylemleri ve düşünüş biçimiyle artık “varoluşu destekleyen, farkındalık  ve irade sahibi” insanlığa karşıtlıklarıyla insan olmaktan çıkıyorlardı.

Kötüler aslanların ve çakalların ve akbabaların ve kurtların “kendiliğinden” va yargısızca süregiden hayatlarını kendi iradeleriyle seçerek  bunu seçmeyen herkesi öldürmek iradesi gösteren ve fakat bunun Homo sapiens merhametiyle ve kanunlarıyla korunması gerektiğini savunan insansılardı. Ve bugün neredeyse tüm dünyaya yayıldılar.

Bu yüzden de dünyada ki terör coğrafyasına baktığınızda, bu coğrafyanın içinde bulunduğu şartları değiştirmekte isteksiz ve dolayısıyla insanlığa direnç gösteren bir başka primat türünün yayılma alanını görüyor olacaksınız: Homo simplex.

Kötülük  doğadan gelmez.

Kötülüğü yaratma gücü yalnızca insana aittir.



8 Ekim 2018 Pazartesi

Blog Yazdım Hasan'a



Tutarlı ve  “büyük fikirler” yazmak istiyorum. Yani çoğu zaman öyle yapmak istiyorum. İyi de neden?

Galiba  bunu birazcım,  içimdeki “kahramanlık güdüsünden” dolayı  yapmak istiyorum. Ama diğer yandan… Söylenmemiş, ihmal edilmiş, görmezden gelinen şeyleri hatırlatmak istiyorum.

Başarıyor muyum?

İlk bakışta hayır… Peki ama başaramıyorsam ne yapmalıyım?  Vazgeçmeli miyim?

Neden bu konuda kafa yoruyorum? Çünkü “ses getirmek”, ünlü olmak galiba  günümüz toplumunun gözde değeri. Okunmamaktan şikâyet etmek de bir yere kadar makul.. Fakat cevapsız kalmak pahasına bile yazmak ne kadar makul?

Bu bir kişisel gelişim yazısı mı? “Kişisel gelişim” diye bir kategorinin doğması bile tuhaf. Sanırım felsefenin asıl amacı zaten bu. Fakat… Herhangi bir felsefi gayret göstermek istemeyen kitlelere “olgunlaşma hapları” satarak mutlu olmalarını sağlamak gibi şeyler kafamda bir yere oturmuyor. Öyle bir k,tap okumayla falan da olmuyor galiba…

Neyse fayansç.ılar işlerini bitirdi, tesisattaki sorunlar giderildi.

Feci uykum geldi. Aaa ne güzel blog yazdım, değil mi?
De haDİN İYİ GECELER!

7 Ekim 2018 Pazar

Sosyal Medya Gerçekten Sosyal Mi?



Sosyal  medya gerçekte  ne kadar “sosyal”?

Buradaki temel sorun bizim “sosyalleşmeyi” sürüleşme olarak anladığımız için  aslında sosyal medya fenomenleri saydığımız insanların , sanalağın içinde güçlü psikolojik güdülemeler yaratan insanlardan ibaret  olmaları.

Bizdeki sosyal medya, bireyselleşmeyi bırakalım içine sindirmeyi, sindirmeyi hayal bile edemeyen koca  bir kitlenin, huzur bulmak için sığındığı inlerden ibaret.

Öyleyse batıda sermayenin nasıl yaratıldığına,  orada sosyal medyanın nasıl bu denli büyük bir gelir kapısı olduğuna kısaca bakarsak belki de bizim nerede yanıldığımız da anlaşılabilir.

Öncelikle batı, “marjinal değer “kavramını o kadar içselleştirmiş bir toplum ki bu kavramı, her ekmek kırıntısından tasarruf edilmesi gerektiği fikrine doğru dönüştürmüş vaziyette.

İlk zamanlarda yaratıcı icatlar için geçerli olan bir takım fikir mülkiyeti korumalarını,  bu tasarruf  anlayışıyla “her türlü fikri” koruyacak şekilde geliştirmiş.

Elbette her batılı blog yazarı birer filozof değil ve elbette orada da yemek tarifleri yazarak para kazanan bir sürü blog yazarı var. Ama sorun şu: Bir şeyler yazarak inşa etmek, kurgulayarak eser ortaya çıkarmak işi, tam da doğru anlaşılmış bir marjinal değer kabulüyle değerlendirildiği içindir ki batıda sosyal medya hem bir kanaat oluşturucu hem de  entelektüel bir geçim kaynağı işlevi görüyor.

Bu ne işe yarıyor?  Şu işlere yarıyor:

 İşverenleri yaratıcı zekâ aramak zahmetinden kurtarıyor.

Reklâm oluşturucuların, kanaatleri izlemelerini kolaylaştırıyor ve bu şekilde arz talep mekanizmalarının anlık takibini sağlıyor.

Politikacıların, oluşabilecek her türlü toplumsal tepkiden en hızlı şekilde haberdar olmasını sağlıyor.
İnsanların yalnızlık duygusundan kurtulmalarını kolaylaştırıyor. Çünkü aynı fikirleri paylaşan insanlar arasındaki aradaki fiziksel uzaklıkları ortadan kaldırıyor.

Peki bunlar ne işe yarıyor?

Bunlar bütün üretim süreçlerinde  her açıdan son derece faydalı veriler sağlıyor.

Dolayısıyla sosyal medya dendiğinde küfreden, sırıtan, laubali ergenlerin ve gençlerin aptalca oyun videolarını, cahilce  politik atışmalarını vs anlamağa  devam edersek sosyal olduğunu sanan yalnız primatlardan ileri gidemeyeceğiz gibi görünüyor.




6 Ekim 2018 Cumartesi

Ben Yazayım Yazmasına Da

Bir takipçim-iz ki aslında bu blogun yazı kadrosunda bir alay doktoralı adam var ve hiç biri sanırım kendilerince   bu blogu yazmağa değer bulmuyor, o yüzden "takipçimiz" diyorum,  "Daha fazla yazmalısın!" demiş.
Bu adam sanırım John Cheever

İçimdeki ergen " Sen osuruğa sıkışmadıkça yorum yazmayacaksın diye mi yazayım istiyorsun?!" dedi.

Yaş elliye yaklaşırken içimdeki "berjerde oturan adam"sa ona yani ergen yanıma:  "Bok yeme! Otur oturduğun yerde! Adam daha fazla okumak istiyorsa bu iyi bir şey!" dedi.

Bazen... Hele 27 yıldır yazdıklarımın hiç kimse için bir önemi olmadığına artık neredeyse kesinlikle inandığım karamsarlık nöbetlerinde içimdeki ergeni dinlemek istiyorum.

Ama berjerdeki adamın daha dışa dönük, anlayışlı olduğunu biliyorum.

Bu yüzden...

Bir şey yapıp da cevap alamıyorsan...

Ya reddedilmişsindir...

Ya daha büyük bir şeyin olması için olaylar mayalanıyordur...

Ya da sen bu iki ihtimali falan düşünmeden her ne halt ediyorsan, onu yapmağa devam etmelisindir.

Heeeeey! Nasıl oldu ama? Bunları iki kapak arası bassam, "kitap" falan olur mu?

Bu bir blog... Yani kamuya açık bir kişisel günlük. Ve fakat aynı zamanda...

Batıda yani yazdığınız her kelimenin sentlerle değerlendirildiği medeni memleketlerde,  başlı başına bir geçim kapısı.

Reklâm alıyor muyum? Evet. Para kazanıyor muyum? Hayır. Öyleyse bu haltı ne demeğe yiyorum ben?

Çünkü kamuya açık bir kişisel metin yalnızca para kazanmak veya mide bağırsak kanalını boşaltmak için kullanılmıyor.

Çünkü fikirlerim de yeterince "kişisel"... Ve her blog aslında bir "etki yaratmağa" uğraşıyor.     
Peki Türkiye'de bunu yapabiliyor mu?

Bilmiyorum. Çünkü ergenlerin ve henüz ergenliği terk edememiş sayısız gerzeğin doldurduğu sözlüklerden, hır gür ortamlarından ve besleme sosyal medya  arsalarından "kişisel fikirlere" pek zaman kalmıyor.

Kendime acımıyorum. Hiç kimse herhangi bir yayın evinin himmetini dilenerek 27 yıl boyunca yazmaz.

Bunu ancak kendine inanıyor ve yapabileceğini bildiğin için yapıyorsan gerçekleştirebilirsin.

Kabul görmenin belli başlı yolları var ve bu yollara girerek herkesin yaptığını yaparak muteber olabilirsin.

Sorun kendi içindeki mükemmeliyet duygusuna cevap verip veremediğindir. Hayır! Cevabın mükemmeli gerçekleştirip gerçekleştiremediğin de değildir! Çocuk olma!

Asıl vermen gereken cevap,
bu yolda çabalamaktan vazgeçip vazgeçmediğindir.

Ben vazgeçmedim. Bir ihtimal... Hiç bir işe yaramayan ve okunmamış bir yazar olarak ölmemdir.

Diğer ihtimal de aslında benim için çok önemli değil. Çünkü elmas çıkarabilmişseniz, elmaslarınız ortadaysa... Elmasları çıkaran kişinin siz olduğunu bilmeniz, bunu başkalarının bilmesinden çok daha önemlidir.

Bana daha fazla yazmamı söyleyen okuruma sonsuz teşekkürler. Demek ki okumaktan zevk alıyor. O halde ben de ona "Lütfen daha fazla yorum bırakın..." diyorum. Çünkü kafanızda belki de bir gaz lambası yakan bir insanın birazcık  "cevap almağa" sanırım hakkı vardır.

O halde güzel bir şarkı ekleyelim mi? Bakalım kimden geliyor?




Devlet Güdümlü Hodbinizme Merhaba!


Silahsız meşru kurbanlar üzerinde
 zor kullanma yetkisini elinde bulunduran bir hükümet,
insanın haklarına yönelik en tehlikeli tehdittir.

Bir röportajda Ayn Rand’a:
“ Amerika’yı Amerika yapan , Judeo-Hristiyan dinimize, devlet güdümlü kapitalizme,  ve çoğunluğun yönetimine karşı çıktığınız söyleniyor, doğru mu?” diye soruyorlar, en azından benim aklımda kalanlar böyle…

Amerika’yı Amerika yapan sözde değerler bunlar mıdır, o ayrı bir tartışma konusu ama herhangi bir devletin bu tür “değerlere” dayalı yaşatılıp yaşatılamayacağını ve ayrıca bugün yaşadığımız toplumsal düzenin ne tür bir şey olduğunu kısaca düşündüm.

Belki “Bugün kafam ağrıyor.” “  Güne  kahveyle merhaba!” “Keyifli bir cumartesiye başlıyoruz!” gibi  bir şeyler yazamıyorum ama idare ediverin gari!

Öncelikle bugün ne tür bir toplumsal düzende yaşıyoruz, ona bakalım. Elbette biz devleti ve kanunları “judeo hristiyan” bir şeriatla falan düzenlemiyoruz ama biz de kendimizce “ dine uygun” bir hayatı devlet zoruyla Türk insanına  yavaş yavaş dayatıyoruz. Söz gelimi Atatürk’e saygı duruşunun devlet eliyle kaldırılmasına az kalmış gibi görünüyor. Devletin çeşitli organlarında artık Atatürk’e hakaret  yavaş yavaş “hoş görülebilir” bir davranış olarak kabul görmeğe başladı bile. Atatürk’e “katil” gibi bir hakarette bulunan biri, Stalin’e serbestçe hakaret edilebilmesi  örneğiyle beraat ettirilmiş mesela…


Veya sözde taleplerle karma eğitim ki aslında başka türlü bir eğitim olamaz, yavaş yavaş  “şeriatın/dinin” emirlerine göre düzenleniyor. Gün geçmiyor ki din adına  birilerine saldıran,  sokak çalgıcılarını döven, kadına şiddet uygulayan vs. birilerine haberlerde rastlamayalım.

Yani bir televizyon sunucusunun “Amerikan toplumunun temellerinden biri” olarak saydığı “din” bizi resmi organlar eliyle dağıtmağa başlamış gibi görünüyor.

Şu “devlet güdümlü kapitalizm”  deyimine ise bayıldım. Bunu öyle de ciddi söylüyor ki Ayn Rand’ın yüzündeki inanamazlık ve şaşkınlık her şeyi ifade ediyor aslında.

“Atlas Silkindi” adlı kitapta temsilciler meclisindeki senatörleri satın alan sözde sanayicilerin, gerçek sanayicileri, sözde kanunlarla nasıl  köşeye sıkıştırdıklarından bahseder ki röportajı yapan sunucunun övüne övüne anlattığı, savunduğu “ devlet güdümlü kapitalizm” tam da böyle bir şeydir. “Devlet güdümlü kapitalizm”, devletin (her şeyin doğrusunu bildiğine inanılan bir devletin) “zor kullanma tekelini”, rüşvetçi, kayırmacı, ahlâksız bireylerin lehine kullanarak piyasada sözde adalet sağlamak üzere “düzenlemelere” gitmesidir.

Kitabın ana fikirlerinden birisi, bu tip bir düzenin yaşayamayacağı, çünkü devlet gücünü  sömüren sözde sanayicilerin, gerçekte hiçbir şey üretemeyeceği ve bunun da  topyekün ekonomik bir  çöküntüye yol açacağı…

Devletin yasama organı eliyle yapılmış kanunlarının birini diğerinin lehine kısıtlaması ne zaman kabul edilebilir?

Bu kısıtlama ancak “yaygınlaştığı takdirde toplumu çökertecek davranış türleri” için geçerli olabilir. Devlet, hayatımıza bir takım kısıtlamaları ancak bu kayıt ve şart altında getirebilir. Peki “Atlas Silkindi’deki” kısıtlamalar böyle midir? Hayır… Zaten kitabı okuyan gerçek demiryolcular, onu son derece gerçekçi bulmuşlar ve neredeyse birebir yaşadıkları zorlukların anlatıldığını söylemişler. Peki şu anda sanalağda biz bu eleştirileri mi okuyoruz ; yoksa “ Hayatın Kaynağı’ndaki” Elsworth Toohey’nin ve avanesinin kötülük dolu çığırtkanlıklarını mı? Kitapta devlet yetkilileri “kısıtlama” yetkilerini de aşarak doğrudan doğruya insanlara neyi ne zaman ve nasıl yapmaları gerektiğine dair keyfi fermanlar yazmağa başlıyorlar.

İşin garip yanı kitapta devlet bunu “vahşi kapitalizmi” dizginlemek için yapıyor ve aslında “vahşet” denen şeyi kendisi yaratıyor. Şu anda acaba  sürekli bahsedilen , herkesin her şeyi istediği gibi yapmasından dolayı “vahşi” sayılan o hayali kapitalizmi mi yaşıyoruz; yoksa devletin istediği kişileri  istediği gibi zengin edebildiği “devlet güdümlü  bir kapitalizmi” mi yaşıyoruz?

Akıllarımızda hırsızlık, cinayet ve yalanla beliriveren “vahşi kapitalizm” aslında hiç var olmadı. Sanayi Devrimi’nde yaşananlar, bizim vahşetimizden kaynaklanmıyordu, cehaletimizden kaynaklanıyordu ve yaşanan aksaklıklar da artan bilgi birikimi ile düzeltildi. Yani bugün artık sokaklarda insanların birbirlerini yağmalamalarına dayandığı sanılan ve aslında hiç de var olmamış olan  bir kapitalizm falan yok.

Ama “devlet güdümlü kapitalizm” televizyonlarımızda her gün karşımıza çıkıyor. Mesela kredi faizlerinin “ne kadar olması gerektiğini” emreden devlet yetkililerinin yol açtığı hasarlar derhal “vahşi kapitalizme” yükleniveriyor.

Veya her gün yok olan Türk tarımındaki karşılanamayan vergi yükü ortada dururken kendisi Türk toplumuna yiyecek bir lokma ekmek üretmeyen bir sürü inşaat baronu “devlet güdümüyle” korunuyor, kollanıyor.

Hele “Çoğunluğun yönetimine karşı mı çıkıyorsunuz?” sorusuna söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Akla ve bilgiye ilgisiz, sürüleşmekten başka bir davranış bilmeyen, öldüğünün farkına varamayan ve bütün bunları resmi bir din  rejimi haline getirmek için komşularını yok etmekten çekinmeyecek bir çoğunluğun “hodbinizmine” mi karşıyız? Yok canım! Olur mu öyle şey?

Hadi size bir kurtuluş reçetesi verelim; merhum Dolores O'Riordan'ı da burada anarak...



1 Ekim 2018 Pazartesi

Bugün Neler Olmadı Ki?




Bugün , ne zamandır aklımı meşgul eden iki sorunu çözdük. Aslında pahalıya patladı ama değdi doğrusu.

Ve ne zamandır düşünüyorum: Nedir bu milletin en büyük sorunu?

Bu bir sanalağ günlüğü. Normalde bugün neyiyip ne içtiğimden falan bahsedip alabildiğine alâkasız şeyler yazıp insanların salaklığa en  gönüllü olduğu frekanslarda dolaşmam lâzım.

Doktora derslerime gidemedim, bugün hangisi vardı, onu bile bilmiyorum. Sabahtan tembellik etmek şansım doğdu, çünkü tesisatçıyı, fayansçıyı ve PVC doğramacısını bekleyecektim. Sonra beni arayıp akşam üstü geleceklerini söylediler. Öyleyse  niye bütün gün evde onları bekledim?

Kate Atkinson diye bir yazar var, elimin altında  ve bir türlü iştahla okuyamıyorum onu. Yazmam gereken bir öykü dosyası da var ona da elim ermiyor.

İş eninde sonunda dönüp dolaşıp  siyasete dayanıyor galiba. Siyaset? Siyaseti parti taraftarlığına, bayağılığa, hırçınlığa veya bir çeşit dindarlığa  indirgeyen bir ahali içinde, yapılanların  neye benzediğini düşünmek mümkün mü?

Tesisatçıyla birlikte gelen fayansçı( Banyomuzdan alt kata sebebi anlaşılamayan bir sızıntı söz konusuydu. İnsan biraz fantastik bir şeyler hayal etmek istiyor. Kate Atkinson buna benzer şeyler söyleyecekmiş gibi gelmekle beraber İngiliz’lerin sıradanlığa sövüp saymak dışında ne gibi bir fevkalâdeliği olduğunu merak ediyorum ki sanırım iştahımı azaltan en büyük sebep de bu!) krizin en çok inşaat sektörünü vurduğunu, demircilerin neredeyse topu attığını söyledi.

Eeee? Yani? Bütün kızları devlet zoruyla kapatmak,  bütün okulları imam hatip lisesi yapmak, Atatürk’ü seven herkesi, Atatürk’e hakaretlerle kızdırmak, dolar alıp para kazanıp kazanmıyormuş gibi yapmak, karısını ve kızını kapatırken “ Ne olur daha fazla açık kadın göreyim!” diye gizlice  dua etmek, “Bu ülke Müslüman ülkesi!” diye böğürürken ülkeyi tanıtırken tek bir türbanlıyı bile göstermemek, müttaki gönülleri rahatlatıyor mu? Sanırım rahatlatıyor. Ve ben altı üstü fayanslara derz çekecek esnafın şikâyetlerini  ondan daha fazla düşünüyorum…





Burnumuzun Dibindeki Gurbet




Dün gurbet kavramını düşündüm.

Rahmetli babam, “Yan köye gelin giden kız, gurbete gittiğini düşünürdü.” Derdi.

İnsan memleketinden uzakta kendisini gerçekten çok yalnız ve terk edilmiş hisseder diye ezberlemişiz. Gerçekten böyle mi?

“Başkasının memleketinde” el yerine mi konuluruz gerçekten? O halde şunu neden hiç kimse düşünmüyor meselâ? Memleketin doğusunda her şeyin ve her yerin  Kürt’lere ait olduğunu düşünen insanların arasında kendinizi nasıl hissederdiniz?

Havaalanında Kürtçe konuşamadığı için özür dileyen memur babası için  çevresindeki Türk bayrakları da bir anlam ifade etmiyordu.

Ya da Didim’de bir berberin “Burdur  diye bir yer var mı ya?” diye laubalice şaka yapması neydi?

Türkiye Kürdistan olarak bölünür mü bilmiyorum ama yaşadığı şehri, mahallesi hatta sıçtığı kubur dışında bir yeri sahiplenmeyen insanların yaşadığı bir memlekette herkes zaten gurbette.

Ankara’da  yaşayan Çorumlu  için Ankara “doyduğu” yerden ibaret. Memleketimizin insanı için yaşanan yerin “vatan olmasının” falan hiçbir anlamı yok. Şu anda adına “Türk” dediğimiz insanlar,   ekmeğine bakmasına, ibadetini edebilmesine izin veren herhangi birinin, ona tasma takmasına aldırmayacak kadar yabancılaşmış bir kitle. Onların Türk olduklarını ve bizim vatan dediğimiz toprakları benimsediklerini sadece biz varsayıyoruz. Şu anda kaderimiz, tek bir oylarıyla okumuş, lâik, medeni Türkleri sırf  Araplaşmamış  veya Kürtleşmemiş oldukları için  yok edebileceklerini bilen insanların elinde  oyuncak olmuşken acaba gurbette yaşamıyor muyuz?

Gurbet uzakta bir yer değil. Gurbet bize yabancı insanların zorbalık ettiği yerdir. Dolayısıyla hukuk ve özgürlüklerin teminat altına alındığı ülkeler, sırf otlu peynirimize, tezeğimize, elmamıza uzak oldukları için gurbet değil… Biz kendi vatanımızı haktan, hukuktan, ulusal egemenliğimizden, şerefimizden uzaklaştırarak gurbetleştiriyoruz. Olan biten bu…



25 Eylül 2018 Salı

Neden Bilinmez Karamsarım


Nedendir bilmem bugün karamsarım.
 
Belki biraz ekonomik darboğazdan belki artık topluma yabancılaşmaktan… Bilmiyorum. Bugün eski bir arkadaşım aradı. Sözde ona bir şeyler önerirken kendimi alacakaranlıkta buldum.

Ben kimlerin içinde yaşıyorum, hiç bilmiyorum. Dillerini bilmediğim insanların arasında yabancılığımı sürekli fark ederek en azından bir treselli bulabilirdim.

Bugün benim düşünce biçimimi ve hatta düşünme eyleminin kendisini bir oylarıyla yok edebileceklerini bilerek çıldıran insanların ülkeyi getirdiği kuburda,  benim dilimi konuşup da bana  herkesten yabancı koskoca bir kalabalığın içinde kalmaktan bunaldım.

"Vatan- millet düşünmeyelim de ekmeğimize bakalım". İyi de bizim ekmeğimizi elimizden almak için  kendisini  açlıktan öldürmekten  çekinmeyecek kitleleri ne yapacağız? Sorun, o…


22 Eylül 2018 Cumartesi

Ahlâk Yoksunu Dindarlık

Biraz okumuş, yaşamı hakkında düşünen ve bilhassa içinde Türklük sevgisi taşıyan pek az insan, ülkenin ve Türk toplumunun nereye gittiğini endişe ile izliyor.

Türkiye’de, trafikteki genel davranış biçimimiz. “sorumluluğu arkadan gelene yükleyerek önde seyretmek” olarak özetlenebilir.

Bu davranışın ise genel karakteri empati yoksunluğu. Bu yoksunluğun temellendirdiniği ruh durumu ise psikopati. Psikopatlar hiç bir şekilde başkalarının acılarına ilgi duymazlar.


Bu ruh durumunun yarattığı  örfsel sonuç ise ahlâksızlık. 

Şimdi bazıları: “ Ama... Kadın-erkek ayrı oturuyor, kadınlarımızı örttürüyor, en ufak namus ihlali belirtisini cinayetle önlemiyor muyuz? Dinin dediklerine göre rejimimi bile resmî olarak şetiatla değiştirmek üzereyiz. Bizim kadar dindar bir millet nasıl ahlâksız olabilir?” diyebilir.


Ahlâkla ilgili bir fikrimiz olmadığı için zebanilerin kamçılarının hayalinden kaçabilirsek ahlâklı olacağımızı sanıyoruz ve zebanilerin de meselâ trafikle ilgilenmeyeceğini düşünüyoruz.

Oysa ahlâk, kadınla erkek arasındaki nihayetsiz bir paranoya değildir. Ahlâk, yalnız ve ancak bir zarar vermemek iradesidir.

Ahlâkın cinsel ayrımcılık olmadığını anlayamadığımız için hareketlerimizin muhtemel zararlarını düşünmüyoruz. Bundan dolayıdır ki teşekkür etmeğe, özür dilemeye hemen hemen hiç gerek görmüyoruz.

Kısacası dindar ve fakat belirleyici çoğunluğuyla ahlâksız bir toplum olarak yaşıyoruz.

Dünyadan neden her geçen gün daha fazla yalıtıldığımızı merak edenler, insanında genel bir shlâk yoksunluğu gözlenen bir ulusun , bütün kurumlarının bu çarpık temel üzerinde yükselerek dünyada ancak çarpık bir gecekondu görüntüsü yarattığını, bilmeli.