3 Ekim 2021 Pazar

Egemenlik, Bağımsızlık, Etki Alanı Ve İşgal

 

İnsanın ayağı yere basmalı, toprağa basmalı. Ama insanın ayağı  kendine ait bir yere basmalı. Yoksa hiçbir yerde barınamaz. Barınacaksa da   toprak sahibinin  kanunlarına göre barınır, yaşar.

 

 Kendi selamımızı  verip aldığımız, kendi dilimizin çayırında çimeninde dolaştığımız bir toprakta mendil kadar bir payımız olsa biliriz ki o pay, bize benzeyen inşalar tarafından korunur, saklanır. Biz de biliriz ki o mendil kadar toprakta ne istersek yaparız. İster buğday eker ekmek yaparız, ister üstüne bir ev diker , içinde sobamızı yakarız.

 

Tamam da… Bunları yapabilmek için en önce ne lâzımdır, onu hiç  düşünmeyiz, o konuda hiç tasalanmayız. Neden?

 

Çünkü bu tasayı bizden önce çeken insanlar yaşamıştır da ondan…. Çünkü bize mendil kadar bir tarla kalsın diye daha önce başkaları çarpışmıştır da ondan. Onların sayesinde, üstünde bir baraka dikebileceğin, başkalarına, sana ait olduğunu  çekinmeden söyleyebileceğin bir tarlan olmuştur.

 

İşte egemenlik budur. Egemenlik, sana ait olduğunu bildiğin yerde, gönlünce oturmak, kalkmak, koşmak, yazmaktır. Egemenlik, kendine ait olan bir toprakta  elinin emeğini hiç kimseye sormadan işletebilmen demektir. Egemenlik  kendine ait olan bir toprakta gönlünce  tembellik edebilmektir.

 

Peki ama ya  üstünde gönlünce gezdiğin  bir toprak varken birileri sana neyi nasıl yapacağını buyurabiliyorsa? Toprağın sana ait olmasının bir önemi kalır mı?   Sana ait olan bir yere  başkaları gönüllerince girebiliyorsa o toprakta ne yaptığının ya da o toprağın tapusunda ne yazdığının bir önemi kalır mı?

 

Sen, tarlanda başkası gezip dolaşamasın diye   polisine güvenirsin,  tapu dairene ve mahkemelerine güvenirsin.

 

 Bunu yaparken de  senin ülkenin sınırlarında  senin, kendi ülkende hakkını arayabilmeni sağlayan askerlerine güvenirsin. İşte  senin  yapabildiğin her  şeyi senin her insanının  yapabilmesi egemenlikken bu egemenliğin başkalarının müdahalesinden kesin biçimde korunması da bağımsızlıktır.

 

Uluslar birbirlerinin bağımsızlıklarını tanımaz, sadece buna geçici olarak tahammül ederler. Çünkü uluslar  birbirlerine yabancıdırlar ve her biri kendi tarlasını kendi bildiği gibi sürmek ister.

 

Uluslar birbirlerinden tamamen kopuk mu yaşar? Hiç mi birbirlerine ihtiyaç duymazlar? Elbette uluslar birbirlerine ihtiyaç duyarlar ama  bu onların gelişme seviyelerine göre  değişir. Dolayısıyla aslında herkes birbirine bir ölçüde bağımlıdır.

 

Bir ulus tarlasını, başkasının sürmesine gücü yettiğince izin vermez.  Uluslar tarlalarını başkasının sürmesine izin vermez ama mahsullerini alıp verirler. Bu da onları birbirlerine “bağlar”. Fakat bu bağlantıda bazılarının pazarlık gücü daha fazladır.

 

Ne yazık ki uluslar birbirlerine kendi üyelerine baktıkları gibi duygudaşlıkla merhametle ve adaletle bakmazlar.  Dolayısıyla birbirleriyle bağlantılarında adil davranmazlar. Hiçbir  güç de onları böyle davranmaya  zorlayamaz.  Onları birbirleriyle ilişkilerinde, bağlantılarında âdil davranmaya mecbur edecek bir ilâhî güç de bulunmadığından onlar  kendi aralarında  bir güç mücadelesiyle sözlerini geçirmeye çalışırlar. Ulusların sözlerini geçirebildikleri yerlere de “etki alanı” diyebiliriz.

 

Bir etki alanında herhangi bir ulus belki  tarlayı kendi ekip biçmez ama tarla sahibine ne ekip  ne biçmesi gerektiğini söyleyebilir. Bir etki alanında ulus tarla sahibinin ürününden ne kadarının kendine ait olduğunu ona söyleyebilir. Dolayısıyla meselâ Kürtçe marş söyleyip elinizde kalaşnikoflarla kendinizi erkek sanarak insanları korkuttuğunuz bir sözde Kürdistan kurabilirsiniz ama aynı zamanda,  eli kalaşnikoflu  köpeklerinizi “kara gücü”/askeri  olarak görüp de onlara kendi çıkarları için ölmelerini emreden başka bir ulusun “etki alanı” olabilirsiniz.

 

Her ulus mümkün olan en geniş etki alanını  elde etmeye çalışır. Bu ahlâkî bir iş midir? Âdil midir? Elbette hayır… Ama şunu da unutmamalıyız ki ulusların birbirlerine davranışlarında onları etkileyecek, azarlayacak, düzeltecek bir üstün güç yoktur.

 

Uluslar birbirlerine anlayışla  duygudaşlıkla adaletle falan muamele etmedikleri içindir ki  günün birinde herhangi bir ulus artık tarlanızı yeterince koruyamadığınızı  fark ederse ya da  tarlanıza yeterince değer vermiyorsanız  fiilen tarlanıza girer onu bizzat kendisi ekip biçer ki bu da işgaldir. Ama şunu unutmayınız ki bu davranış sizin için bir işgalken işgalci ulus için bir “fetih
tir”.  Yani?

 

 Yani ulusların davranışları ahlâkla sınanmaz, güçle sınanır. Kendi ordusundaki zenci askerlere açık ayrım uygulamış  ABD’nin, mağlup   Almanların ırkçılığını yargılarken sorgulanmaması da bundandır.

 

Dolayısıyla da “tam bağımsızlık” diye bağırıp çağırırken bu ülkenin Türk vatanı olduğunu kesinlikle ve severek ve isteyerek kabul etmeyen hiç kimsenin  hiçbir sözünün en ufak bir değeri   olamaz.

 

Tam bağımsızlığın, Türk’e ait olduğunu, Türk tarlasını yalnız ve ancak Türk’ün ekip biçebileceğini, Türk olmayanın, kendisini Türk kabul etmeyen hiç kimsenin Türk’ün tarlasında hakkının olmadığını kabul etmiyorsanız siz ne bağımsızlığı ne egemenliği ne de vatanseverliği anlamışsınız demektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2 Ekim 2021 Cumartesi

Ateistin LGBTlinin vs. Türk’ü Olur Mu?

 


 

Olur olur.  Bal gibi olur.

 

HDPKKlılara ve Efe Aydal’ın deyimiyle “sol gericilere” falan sorarsanız ise olmaz. Nereden biliyoruz?

 


Geçen aylarda büyük kızım adını “ Türk Feminizm Hareketi”  diye hatırladığım bir kadın hareketine Kürtçü çevrelerin nasıl saldırdığından bahsetti. Sonrasında LGBT hareketinin Kürtçü/sol hiziplerce nasıl ele geçirildiğinde bahsetti. Ayrıca Ahmet BALYEMEZ, Efe AYDAL gibi bazı vatansever/milliyetçi ateist sanalağ ünlülerine yönelik saldırılar da konuyu daha belirgin hale getiriyor.

 

Yani HDPKKlı abiler vs : “Bu memlekette ateist, gey, travesti vs olunacaksa onu da biz oluruz.  Türklerin gey, ateist, travesti olmaya hakkı yoktur!”  diyor.

 

Nasıl oluyor yahu? Memleketi kuran Türkler, sosyal güvenlik kurumlarını kuranlar Türkler, bu abilerin ellerindeki kimlikteki ayyıldızla hangi canlı türünden geldiklerine bakılmaksızın  muayene ve tedavi edilmelerini sağlayan da Türkler.

 

Ama Türklerin cinsel tercihleriyle ya da inançlarıyla ilgili dernekleşmeleri “faşizm” oluyor; iyi mi?

 

Meselâ “Türk Feminizm Hareketine”  hakaret edenlerin bizatihi kendileri faşist, bir kere bunu anlamamız lazım.  Türklerin kendi adlarını taşıyan bir dernek kurmaları demek ki Kürtçü etnikçilerin hoşuna gitmiyor.

 

Ama sürekli “Kürt” dememiz gerekiyor meselâ. Her şeyi Kürtlerle ilişkilendirmemiz gerekiyor.  Ahlâkın, demokrasinin, hukukun ne olduğunu öğrenmemiz için  eli silahlı Kürt teröristlerinin talimatlarına uymamız, bebek katili teröristbaşı Apo’nun demokrasi  derslerini ezberlememiz gerekiyor. Solu da Kürt etnik ırkçılarının tekeline, insafına, inisiyatifine terk edersek hele de Irak’taki gibi devleti de  bir Kürt aşiret ağasının eline  teslim edersek tadından yenmeyecek!

 

Kürtçülüğün faşizmi kendisini LGBT gibi bir oluşumda bile gösteriyor. Başka türlü olması mümkün mü? Hayır. Çünkü etnikçiliğin ulusla barışık yaşaması, şiddetten arınması, ikna yolunu kullanabilmesi imkânsız. Etnikçilik zaten ulusun gönüllülük, değer  beraberliği, dayanışma, süreklilik arzusu gibi davranışlarını anlayamayan ulusaltı toplulukların kendilerini siyasal ifade biçimleri.

 

Dolayısıyla feminizm, LGBT, ateizm gibi konularda  Kürtçülerin, bu toplulukların sıradan birer üyesi olması mümkün değil. Onlar için tek var oluş biçimi, gittikleri her yerde kendi kabileleriyle yoğunlaşıp orayı kabile olarak ele geçirmek.  Bunu nasıl gözlemliyoruz? Bebek katili, teröristbaşı Apo’nun “ solda çatı” diye diye kurdurduğu HDPKK’dan ve CHP’nin, bütün vatansever yöneticilerini Kürtçülere yaranmak için uzaklaştırmasından.

 

Korkarım yakında  kanarya Sevenler Derneği  bile “biji serok kanaryapo”cuların eline geçmesin.

 

 

 

 

 

Yoksa Sen De NATOCU Musun?

 


 

Yoksa Sen De NATOCU Musun?

 

En sevdiklerimden!.. İlkokula gitmeden önce bildiğim üç harf vardı, onları da ’80 öncesi  çocukluğumda elime ne geçerse onunla yazardım: “MHP”

 

Bir gün de anamdan , babamdan, “ Yahu şu NATo ne güzel bir şey, bak bizi Ruslara karşı nasıl savunuyor!” falan diye bir cümle duymadım.  Şunu da belirteyim ki benim çocukluğum Ülkü-Bir kantininde geçmiştir. Hiçbir büyüğümden NATO’ya dair en ufak bir cümle duymadım.

 

6. Filo olayı da milliyetçilerin değil dincilerin ayıbıdır ki sırf sağcı görünüyorlar diye Türk düşmanı  gericilerle Türk Milliyetçilerini aynı kefeye koymak  yalancılığın ve terbiyesizliğin, dik alasıdır ki solun teleolojik ahlakında böylesi bir “gri yalanın” devrime hizmet ettikten sonra hiçbir sakıncası yoktur.

 

Şimdilerde ulusalcılar önlerine gelene “Atlantikçi”, “ NATOcu” diye hakaret ediyor. Bir adam komünist değilse, Bolşevik değilse, mülkiyet gaspından yana değilse, sosyalist kalkışma ve sosyalist şiddet yanlısı değilse doğrudan doğruya NATOcu falan oluyor.  Ha! Ulusalcılar Türk adını sevmiyor mu?  Ulussalcılar Türk Ulusundan yana değil mi?  Herhalde onlar da Türk adından yana.

 

Peki nasıl oluyor da kendilerinden olmayan herkesi NATOcu diye karalayıveriyorlar?

 

Bu, bir sosyalist partizan refleksi. Karalama, sabotaj, gerekirse siyasal cinayetler, iç savaş kışkırtıcılığı dhail olmak üzere proleter dedikleri sınıf her neyse onun diktası için  her yolun denenmesi ve kullanılmasına yönelik bir ideolojik içgüdü, bir ideolojik refleks.

 

NATOcu ya da Amerikancı milliyetçi olamaz mı? Milliyetçilerin içinden böylesi adamlar çıkmış olabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz. Milliyetçilerin belirleyici çoğunluğunun “Türkün  mutlak belirleyiciliği/ etkileyiciliği” mantığıyla düşündüğü kesindir. Yani pek az sayıda istisnası dışında hiçbir milliyetçinin zamanın cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi “Amerikalılara soralım en iyisini onlar bilir.” Demesi mümkün değildir.

 

Popülist sağ siyaset, ya da merkez sağ siyaset Amerikan güdümünde olabilir mi? Olabilir ve olmuştur da… Fakat merkez sağ siyasetin “sağcılığının”, milliyetçilikle bağdaşıp bağdaşmadığını da  hiç kimse sorgulamamıştır.

 

Milliyetçiler ülkenin kurtuluşunu ABD’ye bağlamamıştır ama solcular açıkça Rusya’nın veya Çin’in sözcülüğüne soyunmuş,  Türk  vatanının,  kızıl ordularca işgalinin zeminini hem de övünerek hazırlamışlardır.

 

Şurası unutulmamalıdır ki en geniş yelpazedeki sağ ve sol ana akımların hiç biri milliyetçi değildir ve olmamıştır. Bu akımların  marjinal kolları, aşırıcıları zaten doğrudan Türk düşmanlığını sürekli kaşımış, tahrik etmiştir.

 

O yüzdendir ki merkez sağ siyasete bakarak milliyetçilerin NATOcu olduğunu söylemek en hafif tabirle cehalet en ağır tabirle vatansızlık veya Türk düşmanlığıdır.

 

 Milliyetçilere sürekli NATOcu yaftası yapıştıranların ne hikmetse Asya’da kendi coğrafyasının iki katı toprağı açık işgalle ve katliamla ele geçirmiş dünyanın en tehlikeli ve ahlaksız ülkesi Çin’in reklam ajanslığını yapmaları, Rusya’dan dış politikada medet ummaları, Türk topluluklarının kaderlerini bu iki tarihi düşmanın eline teslim etmeleri nedense hiç kimsenin namus reseptörlerini uyarmıyor.

 

Türkiye’de bugün PKK ağzıyla ve mantığıyla konuşup da nerede Türk görse öldüresiye saldıran alçaklar sürüsüne kapılmış solcuların, Rusya ve Çin hakkında tek bir eleştiri sarf etmemeleri açık bir gerçek. Oysa bu insanlar, hayatlarında NATO hakkında doğru dürüst bir şey duymamış ve NATO’ya asla bel bağlamamış sayısız namuslu Türk evlâdına her gün hakaretler yağdırıyorlar.

 


“Tam bağımsızlık” sloganlarının içini Türkle dolduramayan adamların, Rus ve Çinli etki ajanı gibi  her milliyetçiye NATOcu diye saldırması açık bir  terbiyesizliktir.

 

Hiçbir Türk milliyetçisi, egemenlikte Türk adına herhangi bir ortak kabul etmezken Allah’ın günü Kürt sorunu diye diye PKKnın bebek katillerinin sözde tezlerini Türk Milleti’ne yutturmak isteyen insanların, Doğu Türkistan’ı seven her Türk’e Çinli gibi saldıran  adamların, Karabağ konusunda bile Rusya’nın icazetini bekleyen adamların  kendi aralarındaki sözde çekişmeleri benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Görünen o ki ulusalcısından bölücüsüne   kadar sol yelpazenin hiçbir yerinde Türk’e yer yok.

 

O yüzden de Türk Milliyetçiliğinin namusunu   karalamakla kendilerini tatmin edenlerin  her şeyden önce yaptıklarıyla kimin  değirmenine su taşıdıklarını düşünmeleri bence daha doğru olur.

 

 


1 Ekim 2021 Cuma

Akademik Şeyler

 

Çok değerli bir ağabeyim, “Artık kaynakçalı bilimsel makaleler yazmanın zamanı geldi..” demişti. Elbette bunu, benim böyle makaleler yazabileceğimi düşündüğü için söylüyordu.

 


Ben de bazen makale yazmak istiyorum amma ve lâkin…

 

Türkiye buna hazır değil.

 

 Şaka şaka… Aslında şaka değil. Türkiye artık gazetelerdeki üçüncü sayfa haberlerini bile okumuyor ki bloğu nerden okusun da… Ayrıca “bilimsel” makale okusun…

 

Türkiye artık  akıllı  telefonuna gelen mesajı bile okumaya üşendiğinde emojilerle  haberleşiyor.  Hani bir zamanlar  hiyeroglifler varmış diye   antik Mısırla  dalga geçeriz ya. Ulan o adamlar hiç olmazsa din diyanet, mitoloji, tarih marih bir şeyler yazıyordu. Biz ne yapıyoruz?

 

“ Çok sevindim!” “ Hayırlı olsun!” “ Allah analı babalı büyütsün” ( Bu çok uzun oldu yahu…) “Geçmiş olsun!” falan artık yok…  bayram kutlamasını bile bir siteden  dördüncü sınıf mani halinde kopyalayıp yapıştırarak yolluyoruz ki biri bundan yorulduğunu söyleyip ne zaman tazminat isteyecek, merak ediyorum.

 

Hal böyleyken benim, “ Vallahi ben de Edward Sait’in yalancısıyım..” türünden şahitli, delilli makale falan yazmam  çok fantastik geliyor.

 

Zaten arada  bir ahkâm kestiğimizde, nereye dayandığımızı, kimi şahit tuttuğumuzu belirtiyoruz. Daha ne  edek?

 

 Amma ve lâkin… Diğer yandan… “Akademik” denen makalelerin yazılış şeklini, bilgi oluşturma  yolunu düşündüğümde de azıcık bu işten soğuyorum.

 

Akademik bir makalenin bilgi oluşturması için  bir yargıya varması lazım. Durmadan “Vallahi ben demiyorum, o diyor..” diye yazan bir yazarın, neyi nasıl tanımlayacağı bana meçhul  geliyor.

 

Sanki önceden oluşturduğumuz yargılarımızı desteklemek için şahit ve  kanıt toplaya toplaya yazınca daha mı inanılır ya da güvenilir oluyoruz? Eğer bilgimizin kaynaklarına arada bir değinip de o bilgiyi nasıl edindiğimizi  söylüyorsak  her cümlemizi bir başka yazara dayandırdığımızda, akıl yürütmemizin her adımında  geriye dönüp bakarak “ Albert orada mısın?  Asteroidin su içeriğini görüyorum ama senin görüp görmediğini bilmiyorum! İleride kopek var mı,çok korkuyom!” diyoruz gibime geliyor.

 

Neden? Çünkü hem durmadan “bilimde belirsizlik” vardır deyip hem de durmadan başkalarının çalışmalarının, fikirlerinin üstüne basarak ilerlemek saçmalık.

 

Muhtemelen bir doktorant olmama rağmen ben bilimsel çalışmanın metodunu ve amacını anlayamamışımdır. Tamam ben anlamadım da...

 

 Sorularım şunlar :

Bilim yapılan güzel ülkemde “gerçek” nasıl anlaşılıyor?

 Cennet ülkemde  “bilgi” üretiliyor mu?

30 Eylül 2021 Perşembe

Gerçek Şey Bu Değil!

 

 

 



Aslında birkaç kez tartıştık.

 

“ Gerçek din bu değil!” e benzer sayısız tartışmayla kendimizi çözümsüzlüğe zincirledik.

 

“O gerçek sosyalizm değildi!” “ Şu gerçek bahçıvanlık değil!” falan diye durmadan ahkâm kesiyoruz ya hani…

 

Aslında bu hoşuma gidiyor. “ Gerçek din bu değil!” tarzında düşünceler,  insanların herhangi bir  düzenin “daha insancıl”, daha müşfik, daha sevecen olması için  bir kaygı taşıdığını  gösteriyor.

 

Yani gerçek din şöyle olsa, gerçek sosyalizm böyle olsa dünya cennete dönecek diye düşünüyoruz.

 

 Peki gerçekten öyle mi?

 

Aslında bu çıkmazı aşmak basit.

 

Dinler de ideolojiler de aslında  birer yemek tarifi gibi.

 

Meselâ sosyalizm diyor ki: “Bütün üretim araçlarını sahiplerinden al, devletleştir. Mümkünse burjuvaları öldür. Hatta bu  kanın içine  kollektifleştirmeye direnen köylülerin kanını da ekle.  Önce şiddetli bir  silah ateşiyle toplumu yak, sonra kısık ateşte sürekli kavur.”

 

Böyle olmadığını  düşünüyorsanız meselâ “doğrusunun nasıl olması gerektiğini” de söylemeniz lazım. Yok eğer  “Bunlar hep idealizm! İdealizm gericiliktir!  Tarif marif gerekmez, proleter diktası kurulunca her şey düzelir!” deyip kafanıza göre takılacaksanız zaten konuşmanın bir manası yok.

 

İster şeriatı/ dini savunun ister ideolojiyi, herhangi bir işe kalkışmadan önce mutlaka ama mutlaka bir geçerlilik   şartına ihtiyacınız olacak. Bu geçerlilik şartı ne? O da “yemek tarifiniz”. Yani insanlara  “Yahu ben size en güzel yemeği yapıyorum. Bakın tarifte ne yazıyor?” diye sunabileceğiniz, sorumluluğu azıcık üstünüzden alacak bir  şeye ihtiyacınız var.

 

Eğer insanlara “ Benim yemek tarifim falan yok, kafama göre takılıyorum, istersem hepinizi keserim!” falan derseniz…. İşte orada işler biraz karışabilir.

 

“ Gerçek din bu değil!” “ Gerçek sosyalizm şu değil!” dediğinizde insanlar size “Gerçek din hangisi hemşerim,  gerçek sosyalizm ne, bilek de ona göre ş’ettirek?” diye soruverir.

 

İşte o zaman sizin de “ Yahu tarif ne diyorsa onu yaptık.” Diyebilmeniz lazım.

 

İşte burası zurnanın  zırt dediği yerdir ki  burada hiç kimse  yemeğinin tarifini veremez. Verdiği anda işin gerçek yüzünün ortaya çıkacağını bilir.

 

İşin gerçek yüzü nedir?

 

Ne şeriatla ne sosyalizmle yani ne sözde  semavi tarifle ne de dünyevi tarifle güzel bir yemek yapabilmek mümkündür.

 

O halde bu ikisi neden hâlâ  salondaki  kanepede   böğrümüze batarak bizi rahatsız edebilmektedir?

 

Bu, iki şeyden kaynaklanmaktadır ey cemaat-i sakinun! ( Burada “sakin”, “meskûn” anlamında kullanılmamıştır; olan biten her şeye rağmen hâlâ sakin kalabilenler için kullanılmıştır.)

 

 Birincisi  bu adamların  keyfi zor kullanma arzularından vazgeçememelerinden…

 

İkincisi de ahalinin bu iki zorbalık tutkusunu hâlâ yasaklamamış olmasından….

 

E  durmadan barıştan özgürlükten adaletten bahseden bu adamların kötü bir şey istemeleri mümkün olabilir mi? Sözgelimi bize cennette tomurcuk memeli yetmiş huri vaat eden insanların kötü olması mümkün mü? Ya da sabah filozof öğleden sonra aşçı olabileceğimizi, canımız ne isterse elde edebileceğimizi söyleyen bir sosyalist kötü olabilir mi?

 

Bunları söyleyenlere  “Hemşerim bu dediklerinizin olması için ne yapmamız lâzım?” diye sormadığınız için zaten işler sarpa sarıyor.

 

Bu abilerin söylediklerinin “gerçekleşmesi” için gerekenleri yerine getirdiğimizde hiç birimizin yaşaması mümkün olmuyor! Hurilere ulaşmak için önce kafası sarıklı her zorbanın dediğine kayıtsız şartsız uyup  nefes alıp vermek dışında hiçbir şey yapmadan yaşayıp  sarıklı abinin şahadetiyle imanlı ölmemiz gerekiyor.

Sosyalist bir yoldaşın mutluluk  tarifi de buna benzer bir şekilde yaşamamızı öngörüyor. “Sen proleter abilerinin dediğini yap, gerisine karışma!” diye özetleyebileceğimiz o üstün “bilimsel sosyalizmle”  ulaşa ulaşa yalnızca artık bir dakika sonra proleter abilerin dayağından kurtulacağımızı bildiğimiz  bir ölüme ulaşabiliyoruz.

 

Yanisi hazirun!... Yanisi, dincisi sosyalisti bilmem necisi sadece bize kendi   keyiflerine göre yaşamamızı emretmek istiyor. “ Bizi zorban yaparsan dünyanın en adil zorbaları olacağız!” demekten başka bir şey yapmıyorlar.  Zorbalardan zorba seçerek  çay kıyısında filozof ya da tomurcuk memeli huri kocası olmak hayaline ulaşacağımızı sanarak biz de  gerzekliğimize devam ediyoruz.

 

Sonra da “ Yahu gerçek din acaba hangisi?” ya da “ Gerçek sosyalizmin laciverdi nasıl ki?” diye kös kös düşünüyoruz.

 

Ama şunu düşünmüyoruz: Bir düzen önerisinin, bir yemek tarifinin  içeriği açıkça bilinmiyorsa ona şüpheyle yaklaşmak lazım.

 

Bir yemek tarifinin içinde bizi öldürecek bir zehir varsa o tarifle yapılan yemeği bırakın yemeyi, onu tatmaya bile gerek yoktur. Daha da anlatamadıysam: kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz. Daha da anlatamadıysam: “ Görünen köy kılavuz istemez.”

 

Daha da anlamdıysan rahmetli babamın dediği gibi “ Denizin tadını anlamak için hepsini içmen gerekmez.”

 

Yani?  Adamın biri size “ Başa geldiğimde ideolojim senin elindeki torna tezgahını elinden almamı emrediyor. Senin elindeki tezgâhını alıp seni çok mutlu edeceğim, bütün ihtiyaçlarını gidereceğim..” diyor da sen bu “vaatle” adaletin ve barışın geleceğini sanıyorsan kusura bakma ama Sülün  Osman’ın Boğaz Köprüsü’nü satmasına kızmaman lazım.

 

Adamın biri “ Yüzü açık gezen kadın fahişedir, erkekleri azdırdığı için cezalandırılmalıdır, bende başa gelince bunu yapacağım1” diye açıkça söylerken o adamı iktidara taşıyarak cennetteki tomurcuk memeli hurileri kapacağını düşünüyorsan bu da senin ahmaklığın.

 

Peki “Gerçek din bu değil, gerçek sosyalizm hiç de şu değil!” falan gibi hurafelere nasıl cevap vereceğiz? Bu saçmalıkların akıl ve demokrasi alanını işgaline nasıl engel olacağız?

 

Gerçekleştirildiğinde zorbalığa, kıyıma sebep olacağı daha en başından  belli olan hiçbir şeyin uygulanmasına izin vermeyeceğiz!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Olan biten bu…

 

 

29 Eylül 2021 Çarşamba

Eğer Sosyalizm…

 


 

Küçük bir cennet tasavvuru

 

Eğer sosyalizmde insanlar eskisi gibi üretmeye devam et

Üretim araçlarına el koy
Burjuvaları öldür
Açlıktan öldür
Açlıktan öl

selerdi…

 

Eğer sosyalizmde insanlar partinin programına göre üretmekten mutlu olsalardı…

 

Eğer sosyalizmde partinin üretilmesini emrettiği şeylere toplum gerçekten ihtiyaç duysaydı…

 

Eğer sosyalizmde insanlar,  proleterlerin veya partinin onlara neleri kullanmaları veya tüketmeleri gerektiğini  emretmesinden memnun olsalardı…

 

Eğer sosyalizmd
e  kaynaklar hiç tükenmeseydi…

 

 Eğer sosyalizmde ihtiyaçlar hiç değişmeseydi….

 

Eğer sosyalizmde sermaye malları hiç tükenmeseydi…

 

 Eğer sosyalizmde nüfus hiç değişmeseydi…

 

Eğer sosyalizmde herkes melekler gibi yaşasaydı…

 

Sosyalizm yalnızca iki yerde işe yarar:
Ona hiç ihtiyaç duyulmayan cennete
ve onun zaten gerçekleştirildiği cehennemde

Eğer sosyalizmde yöneticiler seçimle değiştirilebilseydi….

 

Eğer sosyalizmde  seçilebilecek farklı politikalar var olabilseydi…

 

Eğer sosyalizmde devlet hiç ordu kurmasaydı…

 

Eğer sosyalizmde insanlar uluslarından vazgeçselerdi…

 

Eğer sosyalizmde  bireylerin akılları ödüllendirilseydi…

 

Hepimiz "cennette" olurduk...

 

 

Ulusların Ortak Aklı Var Mıdır?

 


Zaman zaman siyasetçilerimizin herhangi bir sorunda uluslararası akıldan bahsettiklerini işitiyoruz.

 

Meali şu: Dünya bir köy olursa biri
mutlaka ağa olmak isteyecektir.

“Uluslararası” bir meşruiyet veya adalet alanı mıdır? Ulusların  paylaştıkları “ortak” bir akıl var mıdır?

 

Galiba herkes, “uluslararası ilişkileri”  ilâhî bir mahkeme falan sanıyor. Herkes uluslararası ilişkilerin tarafsızlıkla  adaletle ve  duygudaşlıkla yürütüldüğünü falan sanıyor.  Peki böyle mi oluyor? Hiç ilgisi yok.

 

Daha 18. YY.’da John Locke, “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” demiş. Yani? Yanisi “Uluslararası ilişkilerde gücü gücü yetenedir.” demiş.

 

Peki bu söz  gerçekle bağdaşıyor mu? Mesele bu… Evet bu söz gerçeği bütün çıplaklığıyla  gösteriyor.

 

Çünkü gerçekten de hiçbir ulus  bir diğerine duygudaşlıkla  merhametle veya adaletle yaklaşmaz.  İstisnalar da kaideyi bozmaz.

 

Bu ne demek? Bu şu demek: Hiçbir ulus bir diğerinin toprak bütünlüğünü, egemenliğini “benimsemez” yani kendi toprak bütünlüğü veya egemenliği gibi kabul etmez.  Kulağa ne kadar korkunç geliyor, değil mi?

 

Yani şimdi meselâ bizim ülkemizin bütünlüğü tehlikeye girse Yunanlılar “ Aman ha! Türkiye bölünüyor, onu derhal koruyalım!” falan der mi? Ya da Suriyeli Araplar meselâ “Yahu Türkler iyi komşumuzdur aman onların ülkesini koruyalım!” falan der mi? Böyle diyeceklerini sanıyorsak ancak ahmağızdır. Böyle bir şey olmaz.

 

Her ulus, sahip olabildiği en geniş sınırlara sahip olmak ister. Hiçbir ulus daha azıyla yetinmez.

 

O zaman nasıl oluyor da barış oluyor? Çok basit: Bütün uluslar diğer uluslar tarafından engelleniyor da ondan. Yani hiçbir ulus “ Aman ha ağzımızın tadı kaçmasın!” diyerek öyle kendi başına uslu uslu  durmuyor.

 

İyi de  neden böyle?

 

Çünkü ulusları aşan bir ortak kimlik ve benlik oluşturmak mümkün değil. Çünkü hiç kimse komşusunu kendi ailesi kadara sevemiyor.

 

Kaldı ki  komşumuz bile ailemizle aynı dili konuştuğu, ailemize benzediği için birazcık bizim sevgimizi kazanabilirken başka bir ulusun bizi yetiştiren “ortak akılla” hiçbir ortak yönü bulunmuyor.

 

Ha şu olamaz mı? Bütün uluslar bir gün ortak bir aile gibi yaşayamaz mı? Olabilir. Ama o zaman da o aileyi kuracak bir araya getirecek ulus kim olursa onun dilini konuşmak onun aile reisliğini kabul etmek zorunda kalırız ki hiçbir ulus bir başka ulusun  ona böyle bir şey dayatmasını kabul etmez.

 

O zaman? Herhangi bir konuyu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ne oluyor?  Herhangi bir sorunu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ya cehalet ve hamakat ya da bunların arkasına  saklanmış bir ihanetten ibaret oluyor. Çünkü hiçbir ulus  kendisini diğerinden üstün görmekten ve kuralları kendi başına belirlemek arzusundan vazgeçmiyor. Vazgeçmemesi de normal…

 

Yani enternasyonal marşı okuyarak “insan” falan olunmuyor sadece ailesini satan bir hain olunuyor. Olan biten bu.

 

28 Eylül 2021 Salı

Devrim İnkılâp Ve İhtilâl Neye Benzer?

 

Kelime seçimleriyle sürdürdüğümüz ayrışmaya bir  bakış

Kelimeler arasındaki fark gerçekten  önemli midir?

 

Ağzımıza geldiği gibi konuşsak olmaz mı? Demokrasi
böyle bir şey değil midir?

 

Ya da demokraside herkes kendisini kelime seçimleriyle mi belli eder? Osmanlı’da külahıyla tanıdığımız Yahudiler gibi  şimdi de birbirimizi kelimelerimizle  mi ayırt edeceğiz?

 

Öztürkçe “devrim” deyince demokrat, sosyalist, hümanist, adil oluruz da meselâ inkılâp deyince karşı devrimci, gerici, faşist vs falan mı oluyoruz?

 

Devrim deyince ne anlayacağız kardeşim? İnkılâp nedir? İhtilâl nedir? Bu kelimelerin bir anlamı kalmış mıdır?

 

Birbirimizi kelimelerle etiketleyip karalamakla o kadar derin bir tatmin duyuyoruz ki kelimeleri yerli yerinde kullanmakla artık hiçbir işimiz kalmamış.

 

Meselâ sanayi devrimi ile Bolşevik devrimi aynı şey mi? Atatürk devrimleri ile Çin kültür devrimi denen şey aynı mı?

 

Böyle deyince solcuysanız derhal evet demeniz çok muhtemel.  Oysa bunlar içerikleri, bağlamları, oluşumları bambaşka olaylar.

 

Neden böyle? Söz gelimi bir çırpıda söyleyiverdiğimiz sanayi devrimi bir devrim mi? Hayır. Sanayi üretiminin dünyayı daha önce olmadığı biçimde değiştirdiği doğrudur. Sorun şudur: Sanayi üretimi bir anda gökten inmemiştir. Sanayi üretimi halkın hep beraber gerçekleştirdiği şiddete dayalı ani bir değişim falan da değildir.

 

Kültür devrimi hem şiddete dayalı hem tepeden inme hem de  kurumları kökten yıkmakla ilgilenmiş bir değişim eylemidir.

 

Atatürk devrimleri de Çin kültür devrimi gibi her şeyi kökten yıkıp da geçmişi toptan reddeden ve daha önce var olmamış bir toplumu yaratmaya soyunan hayalci eylemler değildir.

 

O halde sanayi inkılâbını, Atatürk inkılâplarını,  Bolşevik ihtilalini hep aynı adla nitelersek korkunç bir yanlış yaparız.

Çünkü Marksist şiddet dönüşümüyle Atatürk’ün yenileşmeciliğini bir tutarsak burada kaybeden Atatürk olacaktır. Çünkü kötülüğün iyiliği sömürmesine izin verirsek iyilik varlığını sürdüremez.

 

Sol “devrimden” bahsederken yenileşmeyi esas alan akılcı, mutedil bir dönüşümcülüğü kast etmiyor. Sol devrimden bahsederken proleter sınıf egemenliğinde, bu sınıfın şiddete dayalı değiştiriciliğinden bahsediyor. Şu söylenebilir: “Harf devrimi, kıyafet devrimi, köktendir ve tepeden inmedir, dolayısıyla devrimdir.” Bu dönüşümlerin tepeden inme olması, toplumun değişim ve dönüşüm hakkında fikrinin olmaması ve hatta bunlardan korkmasıyla ve bu korkusuyla da cehaleti gözü kapalı destekleyebilecek durumda olmasından dolayıydı.

 

Dolayısıyla Kürt etnik terörüne  destek vermeyi “devrimcilik” sayan sol  kavrayışla  Atatürk’ün inkılâpçılığı bağdaştırılabilir mi?

 

Bu ayrımlar o kadar önemli mi? O kadar önemli ki  Rusları veya Çinlileri destekleyip kendine “devrimci” diyen insanların kahir ekseriyeti ile  Atatürk inkılâpçılığını benimsemekle birlikte  kelime seçimleri yüzünden  faşist diye yaftalanan milliyetçi/ vatansever insanların tutumları bambaşka yerlere varıyor.

 

Rus ve Çin kalkışmalarının  kan dökücülükleri ve keyfi toplum mühendislikleri belki  bunların güttüğü etki ajanları için “devrim” olabilir ama  Türk inkılâbının bu alçaklıklarla hiçbir ortak yönü olamaz.

 

Türkiye’de artık bu yapay kelime seçimleriyle birbirimizi yaftalamaktan vazgeçelim de bir an önce hangi kelimenin  nerede en uygun  şekilde kullanılacağını aklımıza ve  vicdanımıza dayanarak bulup  bu konuda Türklük sevgisi ortak paydasına anlaşalım.

 

Çok mu zor? Türk’ü sevmek ve onun varlığı için yanlışlarımızdan ve saplantılarımızdan kurtulmak bu kadar mı zor?

24 Eylül 2021 Cuma

Kürt Sorunu Var Mı Yok Mu?

 

 “Kürt sorunu” yaveleri gene havalarda uçuşuyor.

 

Bu solda o kadar doğal ve olağan bir şey olarak kabul ediliyor ki dinci bir muktedirler kitlesinin “Kürt  sorununu bitirdik” söylemi derhal muhalefet refleksiyle reddediliyor


.

 

Hayır elbette dinci muktedirleri aklayacak değilim.  Sonuçta  seçimlerden aldıkları yetkiyi  zamanında PKKlı bebek katilleriyle paylaşanlar onlar.

 

Peki ama bu kötülük, CHP ile kitleleşen solun ideolojik planda PKK ile işbirliği yapmasını meşrulaştırıyor mu? Sonuçta meclisteki sözde Kürt partisi, PKK’nın işbirlikçisi ve dahası temsilcisi olduğunu inkâr etmiyor.

 

Burada “sui misal emsal  teşkil etmez” ilkesine aykırı olarak dinci muktedirlerle popülist sosyalistler birbirleri üzerinden  bölücülüğü aklamağa çalışıyor, olan biten bu.

 

Her şeyden önce Cihat Yaycı amiralimizin şu sözünü hatırlamak ve hatırlatmak istiyorum: “ Karşınızdakinin sözlerini “sorun” olarak kabul ederseniz, çözüm yalnızca  onun taleplerini karşılamak anlamına gelir.”

 

 “Kürt sorunu” denen  şeye de bu açıdan bakmak gerekiyor.

 

 “Kürt sorunu” derken  popülist sosyalistlerimiz, liberallerimiz ve dincilerimiz ne anlıyor? Onlara göre bu “sorun” Kürtlerin ezilmesi, yok sayılması ve ayrıştırılması. Yani onlara göre Kürtlere “Siz Kürtsünüz Türk değilsiniz ve dolayısıyla Türk egemenliğinin kanunları sizi bağlamaz, bu zamana kadar sizi aynı kanunlara uydurduğumuz ve Türk saydığımız için özür dileriz. Herkes kendi bağına ve kanıtlanabilir soy ilişkilerine göre bir egemenlik alanı  oluşturmazsa demokrasi gerçekleşmez.” dersek sorun çözülecek. Peki ama gerçek bu mu?

 

“Kürt sorunu”  gerçekte PKK’nın, Kürtler üzerinden  Türkiye’de iki milletli, iki egemenlikli, bölünmeye müsait bir toplumsal düzen ve devlet yapısı oluşturmaya çalışması.

 


 Peki ama Türk solcuları ve dincileri olayı böyle mi anlıyor? Elbette hayır. Çünkü onlara göre “devlet” evrensel bir takım ideallere göre bütün kimliklerden ve ideolojilerden arındırılmış saf insani bir hizmet makinesi. Onlar, devletin başına kim geçerse geçsin onun kendiliğinden çalışabilecek  otomatik aygıt olduğunu sanıyor ya da böyle olduğu ahmaklığını  bize yutturmağa çalışıyorlar. Oysa devlet belli bir milletin kanı pahasına elde edilmiş bir toprak parçasında gene aynı milletin kanı pahasına elde ettiği mutlak hükmetme ve belirleme gücü olan egemenlikle yönetilen ulusal bir aygıt dahası bir değerdir.

 

Ülkemizde sosyalistler ve liberaller ideolojileri gereği, dinciler de dinleri gereği Türklükten alabildiğine nefret ettikleri için Türklüğü yok ederek sözde Kürt sorununu çözebileceklerini sanıyorlar. Türkiye fiilen bir Türk düşmanlığı koalisyonuyla yönetildiği ve muktedirleriyle muhalifleriyle herkes bu koalisyondan alabildiğine yararlanabildiği için ortada hâlâ “Kürt sorunu” yaveleri dolaşıyor ve bu yave üzerinden HDPKK ile  cisimleşen vatana ihanet ve bölücülük hâlâ kendisine bir meşruiyet sahası bulabiliyor. Oysa çağdaş bir ulusal devlette  HDPKK gibi oluşumların zaten var olamamaları gerekirdi.

 

Türkiye’de Türk düşmanı  kanserleşmiş siyaset bütün siyaset alanını alabildiğine işgal ederken Türk Milleti’nin bütün insani değerlerini her yönden sömürerek onun sırtından bir parazit gibi yaşıyor. İşte “Kürt sorunu” da Türkiye’de Türk Ulusu’nun sağladığı ayrımsızlıkla ve  benimsediği “pozitif körlükle” sunduğu mülkiyet, yaşam ve hürriyet haklarını alabildiğince sömüren Kürtçülerin, Türk Milleti’ni kendi emirleri altına almak ve “köpekleştirmek” çabasından başka bir şey değil. Onlar istiyorlar ki Türk Milleti’ne ne yapıp yapamayacağını eli silahlı Kürt  eşkıyaları emretsin. Onlar istiyorlar ki  Türkler  kendilerini ayrı bir millet olarak kabul ettirecek Kürtlerin her kaprisine  Kürt silahlı tehdidi korkusuyla boyun eğsin ve böylece Kürtlerin iki dudağı arasında eğreti bir barış ve demokrasi içinde yaşayalım.

 

Eğer bir “Kürt sorunu” varsa işte budur. Bu sorun bütün Kürtleri olası bir iç savaşın oyuncusu haline getirmek çabasından başka bir şey değil.

 

Eğer bir “Kürt sorunu” varsa bu sorunun çözümü her Kürdüm diyene bir derebeylik vermek değil.

 

Eğer bir Kürt sorunu varsa bu sorunun çözümü, Kürtlük adına silaha sarılmış herkesi sonuna kadar ayrımsız yok etmekle başlar. Daha sonra  Kürtlüğü ayır bir ulus olarak bize dayatmak isteyenleri vatandaşlıktan atmak, vatandaşlık haklarını kısıtlamaya kadar varan yaptırımlarla cezalandırmak işin hukuki boyutunu oluşturuyor.

 

Şurası unutulmamalıdır ki Türk Milleti’nin egemenliğini mutlak kabul etmeyen hiç kimsenin usul hukukundan yararlanmaya hakkı olamaz. Böyle insanların vatandaşlık hakları zımnen ortadan kalkmıştır. Çünkü vatandaşlık hakları, ancak vatandaşlıkla ilgili hakları olduğu kadar sorumlulukları ve yükümlülükleri de kabul etmekle var olabilirler.

 

İşte bu yüzdendir ki Türk Milleti’nin,   bebek katili sürüsü PKK’nın ve yardakçılarının, kendisine neyin sorun olduğunu söylemesine ihtiyacı yoktur. Bu yüzdendir ki Kürt sorunu yoktur.

 

22 Eylül 2021 Çarşamba

Darbe Derken?

 


Darbeler hakkında bir yazı istediler.

 

Aklıma “ Hangi darbeler?” sorusu geldi.

 


Aslında bana kalırsa artık günü geçmiş bir konu. Türkiye’de benim neslimden sonra  artık darbe görmüş hiç kimse kalmayacak. 28 Şubat “postmodern” darbe miydi?

 

Zırva! Darbe dediğiniz şey askeriyenin bütün kurumlara bizzat el koymasıyla olur.

 

Türkiye’de bildiğimiz klâsik askeri darbe dönemi bitti. O dönemlerde sivil idarenin Türkiye’nin kurucu ilkelerinden ayrılması engelleniyordu.

 

Şimdi elbette bu sözümle askeri darbeleri aklamış oluyorum.

 

Sorun şu: Türkiye batılı anlamda  gerçek bir ulusal, demokratik ülke midir de askeri darbeleri kınayabiliyoruz? Şüphesiz şimdi çoğumuz askerlerin durumdan vazife ürettiklerini, hadlerini aştıklarını söyleyecektir.

 

İyi de bir idarenin üniformasız olması onu “sivil” yapar mı? Bir idarenin “sivil” olması ona tanrısal ve eleştirilemez bir iktidar kazandırır mı? Şüphesiz bu soruların hepsinin cevabı “Hayır”.

 

Türkiye’de demokrasi kendinden bekleneni gerçekleştirememiştir ki askerlerin modern demokrasilerde davranmaları gerektiği gibi davranmaları beklenebilsin.

 

Türkiye Cumhuriyeti, kahraman Türk Ordusu tarafından kurulmuştur.  Türk Ordusu çağdaş uygarlığın kurumlarını ilk anlayan kurumlardandır.  Türk Ordusu sebep sonuç ilişkilerini fark eden modern kurumlarımızın başında gelmiştir. Bu yüzden de  Türk  Ordusu Türk çağdaşlaşmasının öncü kurumu olmuştur.

 

Türk askeri Sakarya’da kendisini dikenli tellerin üstüne atarken, kafalarını seccadelerini altına sokanların, kendilerine şehit Türk askerlerinin kanı pahasına hediye edilmiş bir yönetim biçimini,  onun yaratılış felsefesine göre kullanmasını beklemek mümkün değildi. Bu sonradan anlaşıldığı içindir ki askerî darbeler olmuştur.

 

Askeri darbelerle demokrasi geçici aksamalar yaşamıştır  o kadar. Fakat asıl sorun  demokrasiye dönüşten sonra demokrasiyi işleten aktörlerin aynı aymazlığı hatta ihaneti sürdürmeleri olmuştur.

 

Burada sağ, Türkiye’nin kurucu ilkeleri olan milliyetçilikten ve lâiklikten din adına saparken sol da kısıtlı iktidarına rağmen  milliyetçilikten bilinçli biçimde saparak demokrasiyi çarpıtmış, ondan elde edilen gücü  Türk Milleti’nin aleyhine kullanmıştır.

 

Tükiye’de demokrasiyi  gerçekten zedeleyici, zehirli bir darbeden bahsedeceksek bu darbe 2010 referandumudur.

 

Milletin eline kendi egemenliğini yok edecek, kendi var oluş sebeplerini yok edecek, kısaca intiharına sebep olacak bir silah verip de tetiği  millete çektirmek, “demokrasi” olarak bu tarihten sonra tescillenmiştir.

 

Bir intiharın sivili, demokratiği, meşrusu falan olmaz; intihar intihardır.

 

Türk Milleti’ni temsilen meclise giren vekillerin “ Elhamdülillah AKP ile Türk olmaktan kurtulduk!”, “ Türkiye Türklerindir yazısını oradan sileceksin!” “  Ben Türk değilim ki neden varlığım Türk varlığına armağan olsun!” demelerinin önünü açan siyasi düzenlemeler askeri darbelerden çok daha tahripkâr olmuştur. O yüzden de artık darbelerden bahsederken söz gelimi 15 Temmuz ihanetine yol açan cumhuriyet ve  Türk karşıtı bütün siyasi dönüm noktaları çok daha önemlidir.

 

Peki o halde 15 Temmuz ihaneti nedir? 15 Temmuz ihaneti, ordusu, bürokrasisi, yargısı tahrip edilerek savunmasız bırakılmış  Türk Ulusu’nun  elinden  egemenliğini alabilmek için  girişilmiş dinci bir kalkışmadır. Bu kalkışmanın kaldırım taşlar şeriatçılığın, Kürtçü etnikçilikle ve solcu enternasyonalizmle  işbirliği ile döşenmiştir.

 

Bu ihanet akamete uğramışsa da en nihayetinde doğuda ve güneydoğuda  Kürtçe, fiili şeriatçılıkla neredeyse ikinci dil haline getirilmiş, ülkenin doğu ve güneydoğu illeri “Kürt illeri” diye anılmaya başlanmış,  bu illerden mecliste “Kürdistan” diye bahsedilir olmuştur.

 

Bu ihanet durdurulmuş gibi görünse de devletin işleyişi gitgide daha çok  şeriata dayandırılır olmuştur.

 

Kısacası Türkiye’de askeri darbeler dönemi çoktan kapansa da 2010’dan sonra Türk Milleti’ni kendi vatanından kovmak için girişilen sürekli bir darbeler dönemi başlamıştır. O yüzden de artık “darbe”  terimini, günü geçmiş kısıtlı askeri müdahalelerden ziyade Türk Milleti’nin varlığına ve egemenliğine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine  açıkça düşmanlık gösteren her faaliyet için kullanmak sanırım daha doğru olacaktır.