2 Temmuz 2020 Perşembe

Yazıdan Dönen İlkellerin Altın Çağı



Ne zamandır yazmıyordum.
Yazı nasıl bulundu? - Yumurtalı Ekmek 
Yazmanın modası geçti galiba?

Medeniyet yazıyla gelişti fakat  yazı ötesi bir zamana mı geldik ne? İnsanlar okumaktan çok seyretmeyi seviyor herhalde. Hatta yazanları veya oynayanları seyretmeyi seviyor herhalde. Kendimi fevkalâde çağdışı hissediyorum.
Geçen günlerin  birinde kendisine bir sürü mektup yazdığım arkadaşlarımdan birinin Almanya’ya gittiğini öğrendim. Bana bir mektup adresi yollamasını istedim, yolladı.  Şu e-posta devrinde  mürekkepli mektup mu yazacağım? Galiba evet…

Fakat size kötü bir haberim var: E-posta bile yazı yazmayı gerektiriyor.

Öyle bir çağa girdik ki ancak yaşayanları seyrederek yaşayabilen ve doğrudan verilen sınırlı sayıdaki emirle iş görebilen  bir insan türünün egemenliği başladı.

Bu insan türünün doğum yeri, Türkiye. Gelecek nesiller bu türün tehdidi altında. Çünkü bu tür, yazı gibi son derece gelişmiş bir araçla geliştirilen uygarlığın düşmanı.

Doğada Yazı Yazmak | Burçin ErkanBu tür bırakın herhangi bir yazı inşasını, yazısal ifadeyi yazmayı herhangi bir yazıyı okumaktan bile aciz. İşte bu yüzden sınavlarda durmadan “Okuduğunu anlayan, okuduğundan bir anlam çıkarabilen öğrenci” arayıp duruyoruz boşuna. Öğrencilerden “okudukların anlamalarını” bekliyoruz ama onları okumağa özendirmiyoruz. Merak ediyorum, boş saatlerinde öğretmenler odasında kitap okuyan kaç öğretmenimiz var? Felsefeyi ve mantığı alabildiğine küçümseyip sonra da çocuklarımızın, okudukların neden anlamadıklarını merak ediyoruz.

Felsefeden ve mantıktan alabildiğine nefret ediyoruz ama çocuklarımızın önüne hayatları boyunca  toplumlarında bir daha kullanmayacakları kelimelerle dolu paragraflar koyup onların doktor olmalarını istiyoruz.

Türkiye Homo simplex diyebileceğimiz bir insan türünün egemenliğin girmiş durumda.

Bu türün başlıca özellikleri, yazısal ve kurgusal ifadeleri  anlayamamak, şartlanmasının dışındaki hiçbir veriyi algılayamamak.

Trafik levhalarından bir anlam çıkaramamak, yolun durumunu okuyamamak, dolayı anlatımları teşbihleri/benzetmeleri, anıştırmaları, çağrışımları anlayamamak, deyimleri ancak kelime kelime okuyarak  tercüme etmeye çalışmak gibi gariplikler bu türün belli başlı işlerinden…

Dolayısıyla bu tür bir insan kitlesinin “okuyacağı” şeyler de marketlerde ancak kedi maması veya deterjan muamelesi görüyor.

Sevgili okur, sen atık yoksun ve alabildiğine büyük bir bencillikle kendim için yazıyorum. Okuduğunla aklını buluşturmaktan aciz bir kitleye hiçbir şey yazılamaz. Böyle bir çaba beyhude bir çabadır.
Stupid Button - Apps on Google Play 
Öyleyse ben ne yapıyorum? Ben, kendi adına, kendi ülkesine, kendi ulusuna, kendi atalarına düşman olup da onlardan nefret ederek “insan” olacağını sanan bir maymunsular  egemenliğinin, kendi kendisini büyük ihtimalle  kazayla yok edeceği ( çünkü elin altıdaki yüksek teknolojiyi ancak daldaki muzu düşürecek sopa kadar kullanmayı bilen bir tür bu) o günden sonrasına bir kayır bırakıyorum.

“Geri kalmış ülke”,   henüz insanken yarışta bir şekilde geri kalmış toplumları ifade ediyordu. Oya “ gelişmekte olan ülke” ne yazık ki “insan olmağa uğraşan” ülke anlamına geliyor… Bunu nasıl mı iddia edebiliyorum?

Bilmem? Sizce nasıl iddia edebiliyorum?




Neden Ambalajlı Süt?



Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri de  ben okuldan geldikten sonra yemeğimi yerken kapının çalması, sütçünün gelmesi ve annemin tencerelere doldurttuğu sütü kaynatmasıydı.  Niye derseniz, mis gibi tazecik sütü kaynadıktan sonra ılıtıp lıkır lıkır içmeyi çok severdim. Her ne kadar kaymağını ayırsam da o kaymak sonra birikir, kahvaltıda balla kavuşur, ekmeğime konardı.

Sonra aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm. Haliyle biraz azalttım süt içmeyi. Ama yine de hiç vazgeçmedim süt sevgimden.
Eskisi gibi sütçü gelmiyor kapıya ama her yerde açıkta satılan süt görmeye başladım.  Neredeyse her köşe başında açık süt bidonları var. Her ne kadar kaynamış sütü bardağa koyup ılıttıktan sonra içmeyi özlesem de açıkçası ben açık süt almıyorum. Çünkü güvenemiyorum. Sizde de öyle mi?
Açık sütlerin nereden geldiğini tam bilmiyorum. Bunca virüs, bakteri, mikrop ortalıkta dolaşırken ben bu sütleri güvenip alamıyorum. Bu konuda biraz araştırma da yaptım. Açık süt hakkında öğrendiklerim bu konudaki şüphelerimi haklı çıkardı.


Öncelikle en şaşırdığım nokta şuydu; açık süt aldığımızda evde kaynatırken besin değerinde ve vitaminlerinde ciddi kayba neden oluyoruz. Zaten çocuklar ve yaşlılar sütü özellikle besin değeri için tüketiyor. Onu  da neden kaybedelim ki?  Ayrıca ambalajlı UHT ve pastörize sütler kontrollü bir şekilde ısıl işlemden geçtiği için besin değerini korurken, insan sağlığına zararlı mikrop ve bakterilerden arındırılıyor. Ama açık sütler denetlenmediği için bu sağlık riski hep var. Çok ürkütücü!

Bir de “ısıl işlem” kulağıma biraz garip gelmişti ki onu da araştırdım. Isıl işlem dediğimiz şey zaten tüm dünyada insan sağlığına zarar verme potansiyeli yüksek mikroorganizmaların sütten uzaklaştırılması amacıyla uygulanan bir teknolojik yöntem. Bu yöntem esnasında sütlere katkı maddesi de eklenmiyor. Ayrıca Isıl İşlem Görmüş İçme Sütleri Tebliği diye bir tebliğ var ve sütler bu tebliğe uygun olarak ısıl işlemden geçiriliyor. Tabii bir de işin teknolojik boyutu var. Isıl işlem olarak kullanılan pastörizasyon ve UHT teknolojileri, tüm dünyada kullanılan, sağlık otoriteleri tarafından da kabul edilmiş en ileri teknolojiler. Teknolojiye güvenmenin ve kendi faydamıza kullanmanın güzel bir örneği yani süt meselesi.

Ben bu nedenlerle ambalajlı sütleri tercih ediyorum anlayacağınız. Zaten açık süte en başında soru işaretiyle yaklaşırken, şimdi bu araştırmalarımla tamamen uzaklaştım, ambalajlı pastörize ve UHT sütlere güvendim. Eğer hala soru işaretleriniz varsa lütfen konuyu burada bırakmayın ve siz de biraz araştırın.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

18 Nisan 2020 Cumartesi

Allah Belanı versin!


Sevgili Okur!
Sana “Allah belanı versin!” demek istemiyorum.

Öncelikle Allah’ın senin belânla ilgilenip ilgilenmediğini bilmiyorum. İlgilense bile… Senin kendi umursamazlığından, duyarsızlığından rahatsız olmaman zaten yeterince bok tonlu bir şey…
Bir zamanlar , arkadaşlarımın eşleri, arkadaşlarımın, onlara yazdığım  mektupları sakladıklarını söylemişlerdi.  Buna pek şaşırmışlardı.

Yani “kardeş” edindiğim insanlara mektup yazmam zaten yeterince tuhaftı da kardeşlerimin benim mektuplarımı saklamaları daha bir tuhaftı.
Siz ne istiyorsunuz? Anlam sizin için ne demek? Hayattan ne umuyorsunuz?

Hayır.. Artık söylemek istiyorum...

Allah belânızı versin!

Not: Bu etkisiz bir bedduadır. Bu bedduayı kıçının bir kenarına bile takamayacağıını bildiğim ama öte yandan, başkasının ifadelerinden kendine  boktan bir unvan ve savunu çıkaracak kadar korkak ve iki yüzlü egemen kitleden olup da belki korkaklıktan belki de açıkça alçaklığından iki satır yazamayanlara "anladıkları dilden" bir tepki olarak ortaya konmuştur. Yoksa Allah'ın, üretmeyen, hissetmeyen, üzülmeyen, sevmeyen ve adanamamış primatları kayırdığını ben zaten biliyorum. Yani seni gibileri sevgili okur...

Not 2: Bunu okuyan tosun... Bunu okuyorsan " Bana niye küfrettin ki?" diyeceksin... Bu bedduamı hak edenler zaten bu yazıdan haberdar olamayacak koskoca bir kitle...


13 Ocak 2020 Pazartesi

Cevaplar Nereden Gelir?



“Mesih” adlı bir diziyi seyrediyorum.

knowledge and religion ile ilgili görsel sonucu
Bilginin bittiği yerde din başlar.
Kendisine “Mesih” diyen Ortadoğulu bir adam, ABD’ye sığınma hakkı alır. Onu koruyan kilisenin  durumu bir anda düzelir. Bir gazeteci, papaza, kilisesinin  ziyaretçi akınına uğramasının sebebini sorar. Papaz da ona “İnsanlar cevap arıyor.” Diye cevap verir. Gazeteci, “Neye cevap arıyorlar?” diye sorar. Papaz da ona “ Dualarına..” diye cevap verir.

Evet… İnsan “cevap” arayan tek canlı.  Burada aranan cevabın niteliği, aramızdaki anlaşmazlıkların temelini oluşturuyor gibime geliyor.

Çünkü “cevap” bir karşılık ve insanlar onu ya bulmağa çalışıyorlar ya da kendilerine verilmesini bekliyorlar.

Cevabı bulmağa çalışanlar,  merakın ve sorularının yolunu izleyenlerdir. Meraklarının ve sorularının yolunu izleyenler düşünürler, entelektüellerdir.

 Cevabı “bekleyenler” ise dindarlardır. Burada bir noktaya dikkat etmeliyiz ki o da şu: Cevabı “bekleyenleri”, “dindarlar” olarak niteledik. Onlara “müminler” ya da “inananlar” demedik. Peki ama herhangi bir dine inananlar, zaten “müminler” değil midir? Bu nokta daha sonra tartışılması gereken bir ayrıma işaret ediyor. Fakat müminlerle dindarlar arasında bir fark olduğunu şimdilik aklımızın bir köşesinde tutmalıyız.

Entelektüeller, düşünürler, insan algısının sınırlarını unutmayan insanlardır.  Onların  merakı bu sınırlılıktan kaynaklanır.  “Henüz algılayamadığımız” şeylerin varlığını bilmek arzusu, bilimin temelidir. Bilim insanları ve düşünürler, “bilinmeyenin” yalnızca henüz algılayamadığımız,  algı sınırlarımız içine çekemediğimiz, algılarımıza tercüme edemediğimiz şeylerden ibaret olduğunu bilirler. Ve bu bilinmeyenleri ararken sürekli sorular sorarlar. Sordukları her sorunun yolu aydınlatan bir meşale olmasını umarlar. Eğer sordukları sorular doğru ise o soruların aydınlattığı yerler de “doğru” olur. Belki  soruların doğruluğunu, meş'alelerin yerleştirildiği yerlerin doğruluğuna benzetmek daha doğru olabilir. Fakat her halükârda düşünürler, bilim insanları, entelektüeller, “soruları sormanın”, “soruları yaratmanın” heyecanını içlerinde hissetmekten zevk alırlar. Böylece “insan” denen canlının, doğanın oyuncağı herhangi bir protein yığını olmadığını her seferinde yeniden görürler.

Peki ya dindarlar? Onlar bu heyecanı yaşamazlar mı? Maalesef herhangi bir dindarın temel ilgisi insan olmanın özüne yönelik değildir. “Dindar” ise bu heyecanı, insanın özü dışında, kendince “aşkın” bir öze yönelerek yaşamağa çalışır.

Düşünürler için beklenen cevap,  “bulunan bir cevapla” ortaya çıkarken, dindar için bu “cevap”, Tanrı’nın, müminin talebini yerine getirip getirmemesidir.

Düşünürler ve bilim insanları için cevapları bulmak, insanın özünün yetkinliğini geliştirmek ile ilgiliyken dindar için “cevabı bulmak” ya da daha doğrusu cevabı almak, “taleplerinin yerine getirilmesi” için Tanrı ile girişilmesi gereken bir pazarlık ile ilgilidir. Çünkü dinler için Tanrı, ancak kendi varlığını ve nimetlerini ancak  “kayıt ve şart altında”  ve uygun gördüğü insanlara açan “insansı” bir varlıktır. Dinler, Tanrı’nın algılanamayacağını söyler ama onu “algı sınırları içinde kalan benzetmelerle” tavsif etmekten de geri durmaz. Bundan dolayı dindar için cevap, bir sorunun açıklayıcı karşılığı değildir; ancak başarılı bir pazarlığın sonucu gerçekleşen başarılı bir alışveriştir.

Peki ama neden böyledir? Dindar, soru sormadığı için mi Tanrı’dan “açıklayıcı bir karşılık” beklemez? Bu sorunun cevabı büyük ihtimalle “evettir”. Çünkü dindar için “din” bütün  soruların cevabıdır ve o cevapları da genellikle Tanrı adına ruhbanlar verir. O halde dindarın işi soru sormak değildir; yalnızca inanmaktır. Sorun şudur ki “Tanrı’ya inanmak” diye tanımladığı imanı aslında ruhbanların ona inanmasını söyledikleri şeye inanmaktan ibarettir. Dolayısıyla  dindar için “Varoluş”, “değer”, “amaç” vs gibi kavramlar “geçersizdir”.

“Cevap” kavramına iki farklı temeldeki farklı yaklaşımlar,  kuvvetle muhtemeldir ki gelişmişliğin ve geri kalmışlığın farkını yaratan şeyler.

Cevabın neren geldiğine inanıyorsak, ona göre davranıyoruz. Bilmediğimiz ya da bilmek istemediğimiz şey ise  her yolun bambaşka bir yere ulaştığı.






30 Aralık 2019 Pazartesi

Kahramanlar Var Mı?


".....gerçek dünyayla başa çıkamayan, duygusal olarak bodur, sosyal olarak kıvrılmış yetişkinliğe yol açan inanılmaz kahramanları ile sürekli takıntılar yaratır. Diğer tabii ki orkları içerir." Bu yorum, aslında çelik üreticilerinin, demiryolcuların, makine mühendislerinin inanılmaz varlıklar olduğunu söyleyen çok akıllı birine ait:  "Kungfu Maymunu'na!"
Ayn Rand’ın “Atlas Vazgeçti” adlı romanı yayınlandığında Marksist arkadaşlarım yaygın sosyalist imanlarının önyargılarıyla romanı bir kenara atarken diğerleri        gene o çok objektif ve gerçekçi bakış açılarıyla romanı lûtfen okuyup bir kalemde  sildiler.

Romana yöneltilen belki de tek eleştiri, “ Aslında böyle insanların hiç var olmadığı” idi.

Evet kapitalistler vardı ama onların ahlâklı olduğu nerede görülmüştü?  Böyle “idealist” insanlar var mıydı?

“Gerçek dünyada” herkes ahlaksızca para kazanmıyor muydu? Gerçek dünyada  gücü yeten herkes kayırmacılık yapmıyor muydu? Gerçek dünyada herkes birbirinin kuyusunu kazmıyor muydu?

Evet… Bu gerçekten “çok akılcı”, “çok objektif” ve “çok gerçekçi” tespitlere rağmen kitap hakkında unutulan bir gerçek vardı ki o da “Atlas Vazgeçti’nin” ABD’de, bütün zamanlarda İncil’den sonra en çok okunan kitap olduğuydu.

Peki ama acaba neden böyleydi? Ayn Rand açık bir ateistti. O halde Amerikan toplumu bir yandan parasının üstüne Tanrı’ya güvendiğini yazıp diğer yandan ateist bir Yahudi yazara rağbet edebilen bir şizofrenler yığını mıydı?

Elbette durum böyle değildi. Amerikan toplumu Tanrı’ya inanmasına inanıyordu ama bunun yanı sıra başka şeylere de inanıyordu. Meselâ akla ve onun yaratıcı gücüne inanıyordu. Çünkü Amerikan toplumu bir kâşifler ve mucitler toplumuydu.

Amerikan toplumu bir dindarlar toplumu olmakla birlikte insanın “düzen oluşturucu aklına ve iradesine” de inanıyordu. Bu yüzden da “Bağımsızlık Bildirgesini” veya Emma Lazarus’un meşhur  Özgürlük Anıtı dizelerini kutsal metinler gibi kabul ediyorlardı.
“Bana yorgun ol, yoksullarını ver,
Dağınık kitleleriniz, özgürce nefes almaya özlem duyuyor,
Kalabalık kıyıların perişan istenmeyenleri,
Bunları, evsizler, fırtınalı harabeleri gönder bana,
Lambamı altın kapının yanında kaldırıyorum”


Amerikan toplumu kahramanları seviyordu.  Çünkü yeni bir  kıtanın derinliklerine korkusuzca dalarak o toprakları “vatan” haline getiren insanlar “gerçekti”. Amerikan toplumu kahramanları seviyordu, çünkü dünyanın dört bir yanından bu yeni ülkeye gelerek yeni baştan bir hayat kurmağa çalışan insanların içinden pek çok dahinin çıktığını görmüşlerdi.


İlgili resimAmerikan toplumu kahramanları seviyordu, çünkü yokluktan gelip de onlara elektrik ampullerini,  alternatif akımı, otomobilleri, çocuk felci aşısını kazandıran insanların gerçek olduklarını biliyordu.


Peki ama Bilge kağan’ı, Attila’yı, Fatih Sultan Mehmet’i,  Seyit Onbaşı’yı, Genç Osman’ı, Atatürk’ü yetiştiren  bir ulusun çocuklarının “kahramanlara” inanmaması mümkün müydü?


Ayn Rand’ın kitabındaki “çelikten iradeli” kahramanların aslında yaşamadıklarını düşünmek, Türk çocuklarına uygun muydu?


“Gerçek hayatın” ahlaksızlığın egemen olduğu kirli bir grilikten ibaret olduğunu düşünmek, Türk toplumunda yerleşmiş bir kanaat. Buna göre aslında “iyilik”, “kahramanlık”, “idealizm” falan hep ancak romanlara konu olabilecek asılsız erdemler ve iyilikler.


Ayn Rand’ın “Atlas Vazgeçti’sini” bu  bakışla okuyanlarımız aslında “zımnen” ahlâkın, kahramanlığın, ülkücülüğün, iyiliğin, sevginin, mantığın, fedakârlığın var olmadığını, bunların yerine körce bir menfaatçiliğin, vahşi bir bencilliğin, yalancılığın, sahtekârlığın var olduğunu söylemiş oluyorlar.


Türk toplumunun böyle olduğunu kabul ettiğimizde aslında Atatürk’ün varlığı da anlamsızlaşıyor meselâ. Oysa üstünde özgürce dolaştığımız topraklar, menfaatperest, alçak uzlaşmacıların vs basit bir sözleşmesiyle falan kazanılmadı.  Vatanımız tam da ahlâksız, iki yüzlü, mütecaviz vs insanların işgaline karşı hiç de “gerçekçi olmayan” bir “kahramanlık mücadelesi” ile kazanıldı.


Oysa biz gerçek kahramanların çocukları, torunları olarak Ayn Rand’ın demiryolu döşeyen, çelik döken, petrol çıkaran, motor  icat eden kahramanlarını küçümsedik. Diğer yandan  bu iki yüzlülüğü ve korkaklığı akılcılaştırırken hayatlarını  bilgisayarları, cep telefonlarını, aşıları, kitapları yaratan gerçek değer yaratıcılarını  küçümseyebileceğimizi sandık.


Atlas Vazgeçti’nin Türk toplumundaki sözde “akılcı” eleştirisi, aslında neredeyse tamamı ahlâksız bir insan yığını olduğumuzun itirafından başka bir şey değildi. Böylece  içinden Atatürk gibi nice kahramanlar çıkmış bir toplum olan biz, aslında onların var olmadıklarını, var olamayacaklarını düşünerek ahlâksızlığımızı sürdürmek için alçakça bir akıl yürütme sergiliyorduk. Atsız’ın  kahramanlık idealini küçümseyerek aslında alçaklık ettiğimizi anlayamayacak kadar kötülüğe batmıştık. 


Siz ne derseniz deyin kahramanlar hep var oldu. Biz onlar var mı yok mu diye düşünürken aslında ne kadar namussuz ve alçak bir ruha büründüğümüzü anlayamadık, o kadar. Yok olan kahramanlar değildi, bizim ahlâkımızdı.

17 Aralık 2019 Salı

Hocam Çikolata Yersek Abdestimiz Bozulur Mu?



Bu hayatta herkesin bir hocası var.
halidi nakşi kolundanım de cennete gir ile ilgili görsel sonucu 
Konunun bütün özetini tek cümlede sunduğumuza göre gerisini okumağa herhalde gerek kalmadı, değil mi?

İnsanlar yaşamak sorumluluğunu üzerlerinden atmak ve yaşadıklarını bedavaya getirmek için hocalara ihtiyaç duyuyor.

Kararları bir bilenin üzerine yıktıktan sonra   getiriyi, menfaati, faydayı devşirmek galiba şark kurnazlığı denen şeyin ta kendisi.

Çok sevilen bir “hoca”, “ Yarın mahşer gününde “ Ben Nakşibendiliğin halidinakşi kolundanım!” diyen, doğrudan cennete girecek!” demişti. Bunu   bir videoda izlemiştim.

Yani mesela Tanrı’nın kadir-i mutlak olmasının, her şeyi bilip bilmemesinin falan da bir önemi yok. Bu “hocaya” inananlar, yarın mahşer gününde, “gargaraya getirip” yalan söyleyerek cennete girebileceklerine ciddi ciddi inanan insanlar. Muhtemelen şöyle düşünüyorlar: “ Yahu o kalabalıkta kim görecek kim bilecek?” Herhalde Tanrı’nın da çok meşgul olacağını, bu tip ayrıntılara kafa yoramayacağını falan sanıyorlardır.

Öte yandan hayatın her anının bir günah sevap tartısına konduğuna,  meleklerce gözlendiğine de inanıyorlar. Yani kudreti sınırsız Tanrı herhalde işi sağlama almak için her birimize ikişer kayıt meleği veriyor ve yarın mahşer gününde olası itirazları cevaplamak için onların kayıtlarını esas alıyor.

Cennete gitmek için herhangi bir hocanın “tavassutuna” veya “kıyağına” ihtiyacı olduğuna inanan bir insan elbette unutması, yanılması mümkün olmayan Tanrı’nın “inandırıcı olmak” için elinde kayıt bulunduracağına da inanabilir. Bunda şaşılacak bir şey yok.

Herkes “iman ettik” falan diyor ya, boş lâf! Hiç kimse aslında öyle çok muktedir, sınırsız bir Tanrı’ya falan inanmıyor.  İnsanlar kendileri gibi düşünüp kendileri gibi davranan, dolayısıyla pazarlıkla ikna edilebilecek bir varlığa inanıyor. Dolayısıyla aslında yaygın dindarlığın özü insan zaaflarını taşıyan ama gücü sınırsız olan bir başka insana duyulan korkuya dayanıyor.

Şimdi bu yazıyı okuyanların bazıları kuvvetle muhtemeldir ki “ Vay dinsiz! Allah’a küfrediyor!” diyecektir. Öte yandan bileği kuvvetli yiğitlere Allah’ın sınırsız cariye bağışladığına, şehitlerin  kanının “ulemanın” mürekkebinden değersiz olduğuna, saçı açık kadının  cehennemde saçlarından asılacağına da inanıyor ve Tanrı’nın bunları yapacağına da inanıyorlar. Yani sınırsız merhametli, bilgili Tanrı’nın, kendileri gibi davranabileceğine inanarak insanların imanlarını tartabiliyorlar. Bunları yaparken de “ Acaba bizim aklımızdaki Allah gerçek Allah olabilir mi?” diye bir an bile düşünmüyorlar.

Çünkü  bu abiler kendi akıllarının yerine hocalarının akıllarını koyup da bedavadan huri ve gılman kapabileceklerine inanarak huzur buluyorlar.

Başka bir izahı olabilir mi?






14 Aralık 2019 Cumartesi

Dilimiz Benliğimiz


Güne yeni başladığımız için  henüz günlüğe yazacak bir şeyler biriktiremedim.

Birkaç haftadır sanalağda İngilizce derslerini izliyorum. Kesinlikle  çok faydalı oluyor. İngilizce bilgi birikimine ne kadar erken ulaşabilirsek sanırım o kadar iyi oluyor. Çok kötü bir cümleydi, farkındayım.  O halde neden yazdım?

Belki de  düşünce sürecinin sanıldığı gibi sürekli ve mükemmel işlemediğini görmek için. Yani sizin için bir şey istiyorsam namerdim.

Yazım ve  söz dizim hatası olmayan bir metin okuduğumuzda, yazarın bizimle etkileşim şeklinin hep böyle olduğunu sanırız. Oysa çoğumuz günlük konuşmada, dilimizi hiç de mükemmel kullanamayız. Başka bir şey düşünürken  cümleyi bambaşka bitiririz.

Yazının kalıcılığı bu açıdan bir risktir. Çünkü  kalıcı bir ifadenin hatasız olması  gerekir.  Peki ama ya yazar, düşünce süreçlerini “daha canlı” aktarmak istiyorsa? Ya “kalıcılık” adına  girişilen düzenlemeler ya da düzeltmeler, yazarın “ne demek istediğini” anlatmakta yetersiz kalıyorsa?

Yazar düşünce süreçlerini bütün tökezlemeleriyle ve gramatik hatalarıyla beraber aktarmak istiyorsa o zaman ne yapmalı?

Muhtemelen bu durumda bir felsefe eseri, içinden çıkılmaz bir hal alırdı.

 Gene muhtemelen bilgiye ulaşmak için her seferinde büyük patlamaya kadar  geri dönmemiz gerekebilirdi.

Her neyse… Burası benim günlüğüm. Sizinle paylaşsam bile kendi düşünce sürecimin bütünlüğünü korumak için bildiğim gibi yazabilirim.

Dolayısıyla… İngilizce’mi geliştirirken bir şey fark ettim: Bütün aksanlarına, ufak tefek farklılıklarına rağmen diller , konuşuldukları ülkeleri ortak bir bilinçaltında birleştiriyor.

Bu ne demek?
İngilizce konuşan Avustralyalı’lar, kendilerini farklı bir ulus gibi görseler de İngilizce’nin birleştirdiği “ Common Wealth” dünyası, özünde İngiliz olarak yaşıyor.

Keza iki yüzyıldan fazla Rusça konuşmuş Türk ülkelerinde, bütün milliyetçi söylemlere rağmen “Rusluk”, “Rus kimliği”, Türk kimliğinin önünde yer alıyor. Türk Dünyası diye bildiğimiz çok geniş coğrafyada insanlar Rusça’yı  birleştirici bir araç olarak görüyor. Sözgelimi Türkiye’de yaşayan  soydaşlarımız, çarşıda pazarda Rusça konuşan bir başkasına rastladıkları zaman, “yabanci bir ülkede hemşerisine rastlamış bir başka yabancı” gibi davranıyorlar.

Oysa aynı soydaşlarımıza Türkçe’nin birliğinden, birleştiriciliğinden, ortak bir edebî oluşturmak ihtiyacımızdan bahsettiğimizde , bazıları bizi “ırkçılıkla” suçlayabiliyor.

Yani Türk olmamak için kabile, aşiret, köy  etnik yaşantısını sürmeye razı olanlar  Rus olmadıklarını söylemelerine rağmen Rusça’nın bayrağı altında bütünleşmekte sakınca görmüyorlar.

Peki bu nereden geliyor? Bu, dilin bilinci dönüştürme gücünden geliyor. Çünkü dil, kendisiyle birlikte, jestleri mimikleri, tepkileri ve “düşünme biçimini de” getiriyor, taşıyor  ki bilinci yönlendiren en önemli unsur da bu.  Türkiye’nin en önemli sorunu,  bütünüyle Türk dışı ve Türk düşmanı muktedirlerin yönetiminde, Türk  çocuklarının, “Türkçe konuşan yabancılar” haline getirilmesi.

Türkçe’den nefret eden ya da onun kültür taşıyıcılığını reddeden Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni etnik varlıkları resmi olarak  inşa edilirken diğer yandan Türk çocuklarının da konuştukları dile yabancılaşmaları, yarı  resmi ve kayıt dışı bir devlet politikası olarak yürütülüyor.

 Türkiye’de kendilerini Türkçe öğrenmeye mecbur hissetmeden yaşayabilen sömürgeci “İngiliz sahipler”, Türkçe konuşmadan Türkiye’yi kullanabileceklerini düşünen kapalı bir Kürt etnik topluluğu şekilleniyor.

Ve bütün bu süreçte meselâ  Azerbaycanlı kardeşlerimiz, Türkçe’nin çeşitli lehçelerini “ayrı birer dil” sayarak kendilerini Kazaklardan, Kırgızlardan vs. ayrı bir millet sayıyorlar. Bunda elbette Stalin’in onlara silah zoruyla dayattığı “Ulusal Sorun” safsatasının da etkisi var.

Velhasıl-ı kelâm: Dilimiz benliğimizdir. Türk Dünyası’nın birliği öncelikle bir “benlik beraberliğiyle” meydana gelecektir. Bu birliğin sağlanması da ancak  torunlarının ancak Rusça konuştukları zaman medeni insanlar olacağını düşünmekten vazgeçmekle başlayacaktır.

Bundan sonradır ki  Türk dünyasında yerleşik ve ölçü oluşturucu tek bir edebi Türkçe kullanımının sağlanmasıyla Türk toplulukları artık Ruslar karşısındaki ezik kabile, boy, aşiret, hanlık kimliklerinden kurtularak, büyük, etkin, gururlu Türk olduklarını göreceklerdir.

Nereden nereye? “Biz Türk değiliz! Türkler ayrı!” diyerek  Türkiye Türkçesini benliklerinin bir rakibi veya düşmanı sayan soydaşlarımızın, zorla konuştukları Rusça’ya karşı da aynı tepkiyi geliştirebilmelerini gönülden diliyorum.

13 Aralık 2019 Cuma

Ne İstiyorsun Ahali?



journal ile ilgili görsel sonucuAnnem  birkaç gündür, sanalağ hattının nakli için uğraşıyor. Ayrıca koşu bandının servisinin de eve gelmesi için uğraşıyor. Maalesef ikisi de ipe un sermiş gibi görünüyor.

Yılbaşı için hediye kuralarımızı da çektik.

Bugün kuvvetli bir sağanak ve sonra  dolu yağdı. Allah’tan dolular iri değilmiş.

Annem Netflix’te yeni bir dizi seyrediyor: “Broadchurch”. Başrolünde Doctor Who’da severek seyrettiğimiz David Tennant var. Bu dizide oldukça sert ve depresif bir karakteri  canlandırdığını belirtmeliyim.

Sabahtan doktora danışmanımla buluştuk. Şimdilik yapılması gerekenleri yaptık. Sonrasında eşimi beklerken kafede yeni kitabımı yazarken bir garson kız roman yazıp yazmadığımı sordu. Daha önce de orada yazdığım, dikkatini çekmiş.

Ayrıca sabahtan İngilizce videolar seyrettim. Ne kadar çok İngilizce dersi varmış!

Böyle yazınca ne çok görünüyor.

Belki bir günlük böyle bir şeydir. Oysa ülkenin doğusunda ve güneydoğusunda, “batılılar” hâlâ  çekip gidecek yabancılar olarak görülüyor. Ülkenin muktedirleri doğunun ve güneydoğunun Kürdistan olduğunu düşünmeğe devam ediyor. Hayat pahalılığı hız kesmiyor. Ve bunlar hakkında yazınca ya faşist sayılıyorum, ya ırkçı ya da “vatan haini”.

Muktediriyle,  muhalifiyle yabancı bir çoğunluğun işgal ettiği bir ülkede yaşıyorum.

Sahi ne istiyor bu insanlar?

11 Aralık 2019 Çarşamba

Ben Yazarım Yazmasına Da



İlgili resimNe zamandır  günlük yazmıyorum.

Günlük yazarken güncel sorunlara değinmek, siyasetin, toplumun, iktisadın felsefesine eğilmek gerektiğini düşünüyordum.

Aslında hâlâ böyle düşünüyorum.

Buna karşılık ülkemizde ( Bu “ülkemizde” genellemesinin sözlere yüklediği o plastik ciddiyet var ya ben işte asıl ona hayranım!) artık hiç bir şeyin mahalle dedikodusundan, sokak kavgasından, ağız dalaşından daha ileri yapılmadığını ( Ki her şeye yapışan şu “yapmak” mastarı  ya da yardımcı fiili de hayran olduğum bir başka cehalet bağımlılığı…) görünce “ Lanet olsun içimdeki insan sevgisine!” dememek için kendimi zor tutuyorum.

Ne zamandır günlük/blog yazmıyorum.  Yazmayınca daha huzurlu olacağımı düşünüyordum. Gelin görün ki iş göründüğü gibi değil.

Çünkü yazmak sigara tiryakiliği gibi bir şeydir. Bir kere  yazmağa alışırsanız, anlatmadan duramazsınız.

Benim “sıkıntım” ( Al sana bir başka cahil sakızı!)  eski ve yeni günlüğümle on dört yıldır yazmama rağmen yazdıklarımın en yakınlarım tarafından bile okunmaması.

Günlük âleminde yer edinmenin en kestirme yolu galiba bir cemaat, bir sürü, bir kabile ile hareket edip Atatürk’e, Türk kimliğine, Türk egemenliğine,  sözüm ona liberal ukalalıklarla veya  Kürtçü/solcu hümanizmle veya “ şeriatçı demokratlıkla” saldırmaktan geçiyor.

Benim görebildiğim kadarıyla sanalağ piyasasının en önemli arz merkezleri/üretici odakları bunlar.

Bunlardan birine mensupsanız kendiliğinden “ özgürlük dostu”, “ insansever”, “demokrat” vs oluyorsunuz.

Türk düşmanlığının bu üç cephesi sanalağda müthiş örgütlü hareket ederken “Türkçü derske faşist olur muyuz la emmioğlu?” cephesi, “ Türkçü olmayalım da misal ılımlı şeriatçı muktedirlere  vatan millet aşkına koltuk çıkalım!”cı eyyamcı siyasi milliyetçiler -ki  onlar yaygın siyasi milliyetçi kitlenin çoğunluğunu teşkil ederler-  “ Ulan blog da neymiş? Üfürükten teyyare!” şeklinde özetlenebilecek o muhteşem Anadolu taşra faydacı mantıklarıyla  dehalarını mükemmel akademik makalelere saklayarak daha ciddi işlere yöneliyor.

Kısacası, “ içtimai ve siyasi mezhebimiz” bellidir: Türkçülük.

Bunu söyleyince en eski arkadaşlarınız bile sizden yüz çevirebiliyor. Bebek katillerini, bölücü vatan hainlerini, kelle kesicisi şeriatçı köpekleri eleştiremeyenler sizi bir anda faşist, ırkçı insanlık düşmanı ilân edebiliyor. Bu da insanın moralini bozabiliyor.

Zaman zaman yanlış düşünmüş müyüzdür? Kuvvetle muhtemelen, evet! Yanlıştan dönmeğe çalışmış mıyızdır? Kesinlikle evet!

Yazmak, okunmakla besleniyor.

Ben yazmasına yazarım da okumayı kimse istemiyor.

Maruzatım budur.


10 Aralık 2019 Salı

Yapay Zekâda Temel Risk



risk of artificial intelligence ile ilgili görsel sonucuYapay zekâ yeni bir canlı türü yaratabilir mi?

Virüsler  canlılığın tanımını belirsizleştirirken kendi kararlarını veren bir  varlığın canlılığı sorunu muhtemelen insanlığın önündeki en büyük problem olacaktır.

Robot kanunları, önceden programlanan yapıların işleyişlerini düzenliyordu.   Geleneksel robot tanımında , “karar verme” anolojisi yoktu.

Karar vermek, bir özgür irade olgusunu gerektiriyordu. “Karar vermek”, olumlu ya da hayatı sağlayıcı işlemleri içerdiği kadar hayata karşı olan işlemleri de seçebilmek anlamına geliyor. Dolayısıyla önceden programlanan  bir yapı olarak robotun, insana zarar vermemesi sağlanabilirdi. Oysa zekâsı insanınki gibi belirsizlikle tanımlanabilecek bir yapıya, “hayatı koruması, emredilebilir” mi?

Dahası böyle bir yapının “varoluşunu” idrak etmesi  durumunda, kendisini insanlarla kıyaslayarak insan türüne saldırması engellenebilir mi?

İnsanın yeryüzündeki varlığı, kendisi dışında “varoluş” bilincine sahip ikinci bir türün olmamasıyla sağlanabiliyordu. İnsan bu açıdan eşsiz ve rakipsizdi. Nitekim “Maymunlar Cehennemi’nin” temel  sorusu “ İnsana denk ikinci bir bilinçli tür  meydana gelirse insanın durumu ne olacaktır?” idi.

İşte yapay zekâlı yapılar, insana rakip  ve denk ikinci bir türün var olması  riskini ortaya çıkarıyor.

İşlem yapabilme ve sorun çözebilme kapasitesi ve hızı açısından insandan daha gelişmiş bir zekâ yaratmak belki hayatımıza bir konfor katabilir. Ya bu yeni zekâ kendisini bizimle kıyaslar ve bizi “ evrimsel açıdan geri ve dolayısıyla güdülmeye muhtaç bir primat türü” olarak görmeye başlarsa ne olur?

İşte yapay zekânın bize getirdiği en büyük sorun ve risk budur.