5 Şubat 2019 Salı

Zıkkımın Kökü : Muzaffer İzgü

Yargılarımız

 İnsanlar iki farklı olayı, süreci ya da kişiyi karşılaştırırken belirsiz bir durum söz konusu olduğunda, "temsil edilebilirlik, bulunabilirlik, sayısal bir veri karşılaştırılıyorsa çıpa( Kişi başına günlük kalori ihtiyacı gelişmiş ülkelerde 3390 kalori, gelişmekte olan ülkelerde 2480 kalori, az gelişmiş ülkelerde 2070 kalori- yoksulluk sınırı, gibi..), kısa yollarını kullanarak bir yargıya varır.(Kahneman, Belirsizlik Altında Yargı, Makale)

Metroda yaşlı bir insana yer veren, yine metroda gözünü gözünüze dikmeden oturan birini 'iyi' olarak tanımlamakta bir sakınca görmeyiz çünkü daha yavaş, bilinçli ve zahmetli bir düşünme biçimini kullanmamış anlık karar verilmiştir.Yaşlıya yer veren, yaşlı kişinin kokusundan rahatsız olduğu için,
gözlerini size çevirmeyen kişinin psikolojik problemleri olduğu için bu davranışları yaptıklarını bilinse yine 'iyi' tanımı yapabilir miydi?

Duygular, sezgiler ve zor bir soru geldiğinde ikamenin farkına varmadan onun yerine daha kolay soruyu yanıtlamak olarak ortaya çıkan kısa yollar kararlarımızı etkiler. 31 Mart'ta yapılacak Yerel Seçimler ile ilgili sokak röportajlarında, hangi adaya oy vereceksiniz sorusu kolaylıkla yanıtlanırken , neden oy vereceksiniz sorusunun geçiştirilmesi gibi. Sorunların göreceli önemini belleklerinde ne kadar kolay ulaşabildikleri ile değerlendirilir, Çocuk istismarları ile ilgili haberler medyada gündem oluşturduğunda topluma olarak en önemli sorunumuz ne sorusu yöneltilse idi; yanıt büyük olasılıkla "Çocuk istismarları" olurdu.

Siyaset yapmak tüm bu nedenlerden dolayı daha kolaydır da politika üretmek zordur. İnsanların duygu ve sezgilerine hitap eder ve kolay yanıtlayacakları sorulardan olursanız vazgeçilmez bir siyasetçi olabilirsiniz. Bu kadarını bile başaramıyorsanız, siyasetçi değilsinizdir. Son iki yüz yıldır, insanoğlu hiç üretmediği kadar bilgi üretti. Buna karşın, bilim insanlarını mucitleri değil, siyasi romantizmin, popülizmin dilini etkili kullanan siyasileri lider olarak gördü.


Bir şeyi, kişiyi ya da durumu iyi olarak tanımlamakta zorlanmıyorduk. Siyasetçi olarak duygusal bağ kurduğumuz  kişileri de iyi olarak tanımlıyoruz. Örneğin, Mansur Yavaş'ı anlatırken güler yüzlü çok iyi adam diyor, taksi sürücüsü. Güler yüzlü olması ile kolay yanıtını da getiren belediye başkan adayı durumuna sokuyor, Yavaş kendisini. Aslında bilinir ve Ankaralı olmasıyla temsil edilebilirlik şartlarını sağlayarak çoktan rakibine karşı üç kısa yol koşulunu seçmenleri için yerine getirmiş oluyor.

Türkiye'de parti genel başkanlarını liderlikle özdeşleştirme gibi bir yanılgı söz konusu.Liderlik üzerine sayfalar dolusu yazılabilir. Yukarıda anlatılan üç kısa yol koşulunu sağlayan her siyasi lider midir? Halkın veya sizinle duygusal bağ kuran kitlenin sizi lider olarak görmesi detaylandırılması gereken şartlara bağlı değil. Bu üç koşulu yerine getirdiğinizde sıradan hatta kendini uzman gören insanların sizi 'liderim' olarak tanımlaması için yeterli.

Meral Akşener, İYİP Genel Başkanı. Kadın ve uzun süredir siyasetin içinde mi, temsil edilebilir mi?  Türkiye daha önce bir kadın başbakan deneyimi yaşadı mı, Akşener, o başbakanın kabinesinde bakan mı yani benzer bir senaryo bulunabiliyor mu; tüm bu soruların cevabı evet ise Meclis Başkan Vekilliği yaptığı dönemden belirli bir sempati kazandıysa bu onu lider mi yapar yoksa insanların yanıtını kolay verdikleri bir siyasetçi mi?

Aslında sokaktaki insana hatta konusunda uzman kişilere (uzmanlık alanları dışında) çok anlam
yüklüyoruz.Verdikleri tüm kararları özellikle siyasi tercihlerini belirleyen kararlarını bilinçli ve zahmetli bir düşünce evresinden geçirerek aldıklarını düşünüyoruz. Yani tüm ekonomik verileri gözden geçirdiklerini, ülkemizdeki Suriyelilerin sığınmacı olduklarının, mülteci olmadıklarının farkında olduklarını, kişisel özgürlükleri konusunda diğerlerinden daha bilinç düzeyi yüksek olarak hareket ettikleri ön yargısı ile hareket edip, kendi tahminlerimizi dile getiriyoruz. Şey  gibi her tarih profesörünün aslında birer Henry Kissinger  hatta global ekonomi konusunda duayen olduğunu düşünüp diğerlerinin de bu fikri hap şeklinde yutacağını düşündüğümüz gibi. 

31 Mart Yerel Seçimleri ile ilgili öngörülerimiz aslında temennilerimiz...Çünkü bu temennilerimiz de bizim kısa yollarımız ile verdiğimiz yargılarımız.

















28 Ocak 2019 Pazartesi

Kürtçü Terörün Kanun İstismarı ve Hukuki Denksizlik Sorunu




Kürtçü terörünün Türkiye’de iki büyük tehdit unsuru var:

Bunlardan birincisi “doğrudan eylem” tehdidi. Bu tehdit, günlük saldırı potansiyelini içeriyor ki hiç birimizin evlerimizde huzur içinde uyuyamamamızı hedefliyor. “Cizre  Bodrum’a o kadar uzak değil!” tehdidi, şehirlerde yerleşik Kürt kökenli yurttaşlar arasında  barınan “yakın tehdit unsurlarını”  göstererek bizi tehdit etmek anlamına geliyordu.

İkinci büyük tehdit unsuru daha dolaylı ve daha büyük bir  amaca yönelik: Türkiye’nin bölünmesi ve sözde Kürdistan’ın ortaya çıkışı. İkinci tehdidi anlamak sıradan Türk vatandaşları için biraz daha zor çünkü bu tehdit hukuk istismarına dayanıyor.

İkinci tehdidin sözde “yasal dayanağı”, devletin  sözde hak ihlallerinin Kürt kökenli yurttaşları sözde bir “meşru mücadeleye” itmesi ve bu sözde meşru müdafaanın da “resmi bir iç savaşa” dönmesi beklentisiydi. “Güneydoğu’daki kirli savaş” söyleminin temel sebebi, Kürtçü etnik terörüyle mücadelenin bir tür  “ilân edilmemiş iç savaş” olduğunun önce kamuoyuna kabul ettirilmesi idi. Böylece Türk kamuoyunda dahi Kürt etnik teröristleri birer sözde meşru hak savaşçısı, veya sözde özgürlük savaşçısı haline getirilerek “tarafları belli ve uluslar arası hukuka uygun” bir savaş yaratılmış olacaktı.

İkinci tehdidin özünü, “Türk ulusal egemenlik hakkının gayrı resmi olarak tanınmaması ve yıpratılması” oluşturuyordu. Böylece Ankara’nın göbeğinde taksicilik yapan sıradan vatandaş bile bebek katili vatan hainlerinin sözde mücadelesinin “haklı bir yanı olduğuna”  bir ölçüde ikna edildi. Hele resmi ağızlardan “ Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaşıldığı” vs işitildiği zaman seçmen davranışı  kendiliğinden değişti.

Özellikle sol hukuk çevreleri, bugün artık Ortadoğu’daki bütün ulusal devletleri tehdit eden Kürt etnik terörüyle mücadelede devletin elini hukuk yoluyla zora sokmak için liberal sosyal bilimcilerle zımni işbirliğini o denli ileri götürdüler ki bebek katili vatan haini Kürtçü  teröristler, usul hukuku şemsiyesiyle sıradan bir suç şüphelisiymiş gibi ayrıcalıklı bir konuma getirildiler.

Böylece Türk devletinin bebek katillerine “orantısız güç” kullandığından tutun da ifade hürriyetlerinin engellendiğine, bebek katili terörist başının “tecrit edildiğine” kadar pek çok zırva bahsettiğimiz sol hukuk çevreleri ve liberal sosyal bilimciler camiasının zımni “Türk düşmanlığı koalisyonunca” Türk kamuoyuna bilişsel bir zorbalıkla dayatıldı.

Kürtçü terörün yaptığı şey tam bir şark kurnazlığı idi. Kürtçü teröristler, “vatandaşlık hakkını” istismart ederek tek taraflı bir eylem özgürlüğü elde ediyorlardı. Eylem yapıp can alırken hiçbir kanuna uymamakta kendilerini özgür hissediyorlar ve yakalanma durumunda da usul hukukuyla korunacaklarına güveniyorlardı.

Ülkenin beka mücadelesinde Türk güvenlik güçlerinin bizzat Türk hukukuyla bağlanmasını sağlamağa çalıştılar ve zaten “Elhamdülillah artık Türk olmaktan kurtulduk!” diyen siyasetçilerin  “ılımlı ihanetleriyle” bu emellerine büyük ölçüde ulaştılar.

“ Bu iş silahla bitmez!” diyerek Türk ulusunun ve devletinin Kürtçü terör karşısında  aciz olduğunu bize öğretmeğe kalktılar. Fakat  birkaç Türk vatanseveri dışında hiç kimse terörün gerçekte neden bitirilemediğini anlamağa çalışmadı.

Bunun en büyük sebebi, Kürtçü teröristlerin/hainlerin kendi hukukumuzu bizim gibi kullanabilmesine izin verilmesiydi. Bugün çocuklar dahi biliyordu ki bebek  katilleri sürüsüne katılan  herkesin kimlik belgesi ortadan kaldırılarak her birine birer kod adı veriliyordu. Üzerinde ayyıldız bulunan egemenlik alametimizi yok ederek o hainler aslında kendiliğinden vatandaşlığın kendilerine sağladığı bütün haklardan feragat ettiklerini söylemiş oluyorlardı.

Burada bebek katili vatan haini sürüsü, vatandaşlarla aynı haklara sahip olan “ayrıcalıklı bir katil sürüsü” olarak eylemlere girişerek büyük ölçüde moral ve destek buldu. Halk arasında PKKlı olmanın neredeyse bedava olduğu kanaati yayıldığında, Kürtçü sözde siyasetçiler de “seçim sonuçlarından sözde Kürdistan haritası” çıkaracak cüreti kendilerinde buldular

Son üç yıldır yürütülen operasyonlarda Kürtçü terörün beli kırıldı gibi görünüyor. Doğuda insanlar biraz nefes alabilmeğe başladılar. Yine de önümüzdeki mahalli idareler seçimlerinde Kürtçü terörün kendisini sözde yasal dayanaklarla şehirlerimize sokacağını düşünmeden edemiyoruz.

O halde ne yapılmalı? Mevcut yasal düzenlemelerle   doğrudan bölücü Kürtçü terörünün, usul hukukuyla korunmasıyla  “korkak Türk devleti ve Türk milleti” imajıyla halkta bölünme fikrinin ateşlenmesine , cesaret bulmasına izin mi verilmelidir?

Elbette hayır. Aslında yapılması gereken basittir. Kürtçülüğün bütün ifade imkânları derhal yasal olarak yasaklanmalıdır. Bundan sonrasında Kürtçülük’ün meşru bir siyasi muhatap olmadığı yasal olarak ortaya konmalıdır. Gerçi Kürtçü terörün beslendiği tabandan aynı söylemi  kullanarak, aynı Türk düşmanlığı temelinden oy devşirmeğe kalkarak bunu yapmak mümkün değil. Fakat gene de kısa vadede yapılacak iş  belki şu olabilir: Kürtçü teröre doğrudan veya dolaylı bulaşmış hiç kimsenin “vatandaşlık haklarının” diğerleriyle aynı olamayacağı gösterilmelidir.  Türk egemenliğine karşı “hukuksal denksizlik ve istismar” yoluyla karşı çıkanların “ hukuk önünde eşit olmadığı” açıkça ortada olduğuna göre Kürtçü teröristlerin usul hukukundan yararlanmasına izin verilmemelidir. Hukukumuzu istismar ederek bizi kendi kurallarımızla bağlayıp da sözde bir iç savaşın tarafı olmağa çalışanların aslında hiçbir hukuktan yararlanmağa haklarının olmadığı doğrudan doğruya gösterilerek Kürtçü terörün silâhlı unsurlarının hiçbir yerde barınamayacağı ve kesin şekilde yok edilecekleri gösterilmelidir.

Hiçbir ulus, düşmanlarıyla mücadelede kendi kanunlarınca sınırlandırılamaz. Kürtçü teröristler büyük ölçüde vatan haini diyebileceğimiz iç düşmanlar konumundadırlar. Bu yüzden doğrudan imhaları bir “usul hukuku” problemi falan değildir. Düşmanın kıyafetini giyenlerin, vatandaşın haklarından yararlandırılması mümkün değildir. Bu mücadele,  tavizsiz, ayrımsız ve sürekli ortaya konmadıkça Kürtçü terör kendi ucuz kahramanlarıyla bilinçlerimizi zehirlemeğe devam edecek.

25 Ocak 2019 Cuma

YOKSUNLARIN VARSALLIĞI ÜZERİNE İRONİK BİR GÖNDERME

Daniel Kahneman, 2002 Nobel Ekonomi Ödülü aldığı makalesine de yer verdiği 'Hızlı ve Yavaş Düşünme' adlı kitabında; "Kendi inanç ve isteklerimizi en iyi zamanda bile sorgulamak zordur, en çok ihtiyacımız olduğunda özellikle zordur." diyor.

Kendi inançlarımızı ve isteklerimizi sorgulamakta zorlanırken, toplumsal inanç ve isteklerimizle ilgili yargılar ortaya koyarken hemen hiç zorlanmayız. Bindiğiniz ticari aracın sürücüsünden, mahalledeki esnafa, sokaktaki vatandaşa kadar kime sorsanız ülke hakkında ve halkın genel eğilimleri konusunda kesin bir fikir ortaya koyar. Esnaf arkadaşı, komşusu, müşterisi ya da kendisini destekleyen seçmeni ile konuşan siyasetçi hemen bir genelleme yapar. İstatistik biliminin bütün varsayımları, öğretileri göz ardı edilir. Kamuoyu yoklama şirketlerinin yaptıkları araştırmalar bile kendi izlenim ve duygularımız, sezgisel kanılarımızla, tercihlerimize, tespitlerimize duyduğumuz güvenden daha etkili değildir. Bunun bilincinde olan çoğu şirket de sipariş eden kişi ya da kurumun isteği doğrultusunda etik olmayan manüpülatif sonuçlarla giderler işverenlerine; hele kamuoyu ile paylaşılmayacaksa!

İnsanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan şey yoktur. İnsanların etraflarında yarattıkları bütün mesafelerin nedeni bu korkudur. İnsanların yanı başlarında durup, onları incelerken bile gerçek bir temastan kaçınırız. Eğer kaçınmıyorsak bu, birisinden hoşlandığımız içindir; o zaman da yaklaşan biz oluruz.(Elias Canetti, Kitle ve İktidar). İnsanlar kendilerine benzeyenlerle bir araya gelir, kendilerine benzeyeni seçer ya da lider olarak görür. Spiritüel konularla ilgilenenler buna aynı frekansta olmak diyorlar. Birbirine benzeyen insanların, arkadaş, komşu ya da seçmenin istek ve inançlarının benzer olması hatta bunları sorgulamakta zorlanmaları doğal değil midir?

 Sadece kendimize benzerlerin veya hoşlandığımız insanların bize ' dokunmasına' izin veriyorsak ve izin verdiklerimiz ile bir kitle oluşturuyorsak, kendi kişisel ve kitlesel  kısır döngümüzü de yaratmış olmaz mıyız? Yanlışlardan söz etmek için daha zengin ve kesin bir tartışma dili sağlamak, bu kısır döngüde işe yarar mı? Bu kitleyi oluşturan bireylerin niteliğiyle ilgili değil midir? Diğer yandan kitle yekpare midir? Ya halk-toplum bu tanımı sağlayan özelliklerini yitirmişse ve halkın içinde birbirinden farklı kitleler oluşmuşsa! Nihayetinde kitleler kapalı birer topluluk ve aralarında geçişgenlik yoksa?

Canetti, (Kitle ve İktidar) kitleyi bir arada tutan iki önemli durumdan söz ediyor. İlki, rakip bir kitle yaratmak, diğeri kitle içindeki kişileri eşitlemek. Burada eşitlik kavramı ele alınmalı. Birey ve toplulukların insanca yaşam koşullarına kavuşturulması için onlarda önce bu yönde bir yoksunluk duygusu yaratmak; bu eşitleme durumu tamda yoksunluk duysunun tezatı, bireyler arası rekabeti yok etme durumu değil midir? Esas mesele neyde eşitleneceğiniz olmalıdır.

Çağdaş dünyada insanlar yasalar önünde eşit, yaşam tarzı ve kişisel tercihler alanlarında özgür refah düzeyi konusunda ise adil bir toplumsal yapıya sahip olarak kendi eşitlemiş kitlelerini oluşturma yolunu seçiyorlar. Bunun karşıtı az gelişmiş toplumlarda ise daha az özgürlük ve yoksullukta eşitlenme!

Tekrar Türkiye ölçeğine dönersek; vatandaşların nerdeyse %50-%50 siyaseten iki ayrı kitleye ayrılmış durumda.  Kitleleri oluşturan insanların benzer özelliklere de sahip olduğu görülüyor. Bir taraf diğerine Latince ‘insan koyun’ anlamına gelen ‘ovium hominum’ diyor! Diğer tarafın bir araya gelmelerine neden olan ötekileştirme olgusunu doğrular biçimde! İnsan koyunlar(?) ise tamamıyla kapalılar, saf değiştirmek gibi bir niyetleri yok. Üstelik ötekileştirme olgusunun birleştirici gücüne bu kitleyi sürdürülebilir gelir konusunda (temel sosyal yardımlar..), yaşam koşullarını iyileştirme( gecekondudan TOKİ konutlarına evrilme)  ve en önemlisi kendilerine benzer buldukları liderin konumunun onları bir arada tutan çok kuvvetli bir çekim gücü var.

%50’lik diğer kitlenin ise  'ovium hominum’ların' kendi inanç ve isteklerini sorgulayacakları noktasında bir beklentisi hatta bu kitlenin dağılması yönünde umutları var.  Gerekçeleri ise 'insan koyunların’' birey olduklarını hatırlamaları yoksunluk duygusunun bütün varlığını hissettirmesi!!! Ekmek ve makarna ile karnını doyuran, gecekondudan TOKİ konutlarına geçtikleri için kendilerini Topkapı Sarayına taşındı sanan bu insanların,birden dövize endeksli lüks ürünlerin, ithal araçların, yurt dışı seyahatlerinin, lüks rezidansların fiyatları arttı diye yoksunluk duymaları, sinemaya gidemiyorum, kağıt fiyatları arttı kitap- gazete okuyamıyorum diye isyan etmelerini beklemek gibi bir umutları var.

%50 lik 'ovium hominum olmayan' kitlenin sanırım bu noktada ciddi bir sorgulama yapması gerekiyor. Kitleyi bir arada tutan unsurlardan bir diğeri rakip kitle oluşuydu. İnsan koyun olmadığını iddia eden kitle belki 'ovium’lara' rakip olmadıklarını anlatabilir ya da gösterebilir. İşe  ‘ovium hominum’ tanımlamasından  başlamanın yerinde olacağı kesin gibi duruyor.


Önümüzde son 16 senenin 'hayati önem taşıyan' 15. seçimi var. Yine bize benzeyen insanlar ile konuşup bize göre önemli, medyanın yer verdiği konularla ilgili göreceli bir sıralama yapıyor ve bunları genelliyoruz. Ekonomik krizi ve Suriyeli sığınmacıları her iki kitlenin önceliği sanan siyasetçiler, bununla ilgili büyük beklentilere girip bunları iktidarı değiştirecek, kendilerine yer açacak güç olarak görüyorlar. Dahası bütün bu sanılarını halkın daha çok demokrasi, daha çok sürdürülebilir gelir, daha çok kişisel özgürlük istemesine tekrar tek kitle olmak istemesine bağlıyorlar! Ancak bunun dışında da bir yeni bir argüman, çözüm hatta çare ortaya koyamıyorlar. Sorumluluğu koyunların lideri koyunlara, koyun olmadıklarını iddia edenlerin liderleri de ovium hominum'lara yüklemiş gözüküyor.



24 Ocak 2019 Perşembe

Türksüz Sağ Türksüz Sol




Her şeyden önce “sağ” ve “sol” kavramlarının bugünkü  anlamlarına bakmak sanırım yerinde olur.

Alışıla gelen anlayışa göre “sağ”, muhafazakâr hatta  zaman zaman tutucu, gelişme veya değişme karşıtı, otoriter, yabancı düşmanı, ırkçı, bireyci, mülkiyetçi, kapitalist  bir siyaset anlayışını ifade eder.

Yine aynı anlayışa göre sol, değişimci, devrimci, ilerici, paylaşımcı, kollektivist, özgürlükçü, enternasyonalist, hümanist ve iyi olan her şeyi temsil eden bir dostluk kampıdır.

Yukarıdaki tanımlar/nitelemeler, kıta Avrupası’nda ve sonradan bize oradan gelen sağ ve sol  tanım ya da niteleme parçalarının bir toplamı olabilir. Aslında bu tanımlamalar da anlaşıldığı kadarıyla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İnsan  Hakları Beyannamesi’nden BM kuruluşuna kadar her konuda baskı kurabilen ve daha sonra özellikle soğuk savaş döneminde entelektüel öğrenci birliklerini kullanarak uydu devletler  elde eden SSCB’nin yarattığı yoğun entelektüel baskıyla oluşmuştur.

Çünkü özellikle İngiliz muhafazakârlığı ki  “muhafazakâr siyasetin” doğum yeri İngilteredir, köktenci devrimsel fikirler dışında değişime tamamen karşı durmamış, kökten değişimci devrimciliğe karşı doğal, zamana yayılan toplumsal bir evrimi/dönüşümü savunmuştur.

Sol, Marx’ın öngördüğü ideolojik devlet biçimini gerçekleştirdiğinde, yani üretim araçlarının kamulaştırıldığı  bir yönetim, hayata geçirildiğine kıta Avrupa'sı böyle bir düşüncenin sürdürülemeyeceğini fark etti. Fakat  solun romantik paylaşımcılığından da vazgeçilemezdi. Bu durumda piyasanın özgürlük ve verimlilik ayakları üzerinde yürüyen bir sosyalizm denemesine “sosyal demokrasi” dendi. Yapılan basitti: Devlet ki aslında bunun fiili karşılığı  devlet erkini kullanan siyasal iktidarlardı,  ekonomik faaliyetleri kendi “paylaşımcılık” ve refah ölçüleri  ile “düzenleyebilirdi”. Böylece  herhangi bir ekonomik beceri ile öne geçmek derhal” haksız rekabet” diye yaftalanıp çeşitli siyasal müdahalelerle veya yasama yoluyla kısıtlanabiliyordu. Bu anlayış, dünyanın en büyük kapitalizminde bile “ Atlas Vazgeçti” gibi bir felsefi eleştiri anıtının yazılmasına yol açtı.

Peki ama bizde sağ ve sol hangi yönlerden tanımlanır?

Bizde sol kendisini enternasyonalizm, Kürt sempatizanlığı, kollektivizm, şiddet aklayıcılığı ( ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlıya göre “Sosyalizm şiddeti bir siyaset yapma biçimi olarak benimser.”), içe kapanmacılık, Rus veya Çin sempatizanlığı, ekonomik müdahalecilik, laiklik ile tanımlar. Bu nitelemelerin hepsi veya bir kısmı ilgisi sol fraksiyona göre benimsenir ya da benimsenmez. Ama bizde solun bütün fraksiyonlarını kapsayan genel özellikler bunlardır. Son zamanlarda ortaya çıkan “ulusalcılık”  bir ölçüde geçmişteki Kürtçü sempatizanlıktan duyulan pişmanlığa ama daha çok şeriatçı siyasete muahlif olmağa dayanır gibi görünmektedir. Çünkü bütün “milliyetçi” imajına rağmen “ulusalcılar” Türkçlüğü bir faşizm ya da ırkçılık olarak niteleyerek bütün Türkçüleri  Kürtçüler ve şeriatçılarla beraber ırkçı-faşist diyerek lanetlemekte beis görmezler( Türk Solu yazarı Özgür Erdem, Atsız hakkında ağza alınmaz sözler yazıp bir de sözüm ona Türk savunucusu geçinen ulusalcılara bir örnektir mesela.) Ulusalcılar meselâ asla Atsız okumaz ama Türk Ulusu’nu kendilerinden iyi kimsenin sevmediğini iddia ederler. Türk Ulusu’nun dünyaya yayılmış büyük varlığını inkâr ederek önce  onu Anadolu’ya tıkıp sonra adı belirsiz bir ulus haline getirip bir tür kollektif mülkiyet kullanıcısı olarak savunmak,  ulusalcı solun, Marksist ideolojiden kanırtarak yorumlayabildiği tek vatanseverliktir.

Solun Türk’ü bir nebze seven küçük fraksiyonları dışındaki belirleyici çoğunluğu için Kürtçü sempatizanlığı, Türk adından nefret, Türk dünyasının adını bile ananlara  duyulan sınırsız nefret, laiklik taraftarlığından bile önde gelen bir belirleyicidir.

 Kısacası Türkiye özelinde sol, “ Türk halkının menfaatlerini diğer herkesten önce tutmak, Türk egemenliğini kesin ve tartışmasız bir biçimde savunmakla” ilgisiz, enternasyonalist/hümanist ve kollektivist bir yabancılaşma kampıdır.

Sağ bu tabloda nereye oturur? Sağ ideolojik olarak Türkiye’de solun karşıtı mıdır? Bu soruya “Evet” diye cevap veremiyoruz. Çünkü Türkiye’de sağın, “sosyalizm karşıtılığıyla” ilgisi bile yoktur. Türkiye’de sağ, devletin imkânlarının siyasetçilerce alabildiğine keyfi kullanılması ve sömürülmesini benimsemesiyle fiilen sosyalist bir görünüm arz eder.

Türkiye’de sağın sosyoekonomik tercihi liberalizm değildir; konformizm ve plütokrasidir. Türkiye’de sağ seçmen davranışı, bu yapıya herhangi bir yerinden eklemlenip onu mümkün olduğunca korumaya dayalı bir muhafazakârlıktan ibarettir ki bunu da dini müşevviklerle aklamağa ve sürdürmeğe çalışır.

Dinin temelinde, Türk insanının kendi milletine duyduğu sevgiyi onaylayacak bir şey bulunmadığından ya da mevcut din uygulamalarından ve anlayışından artık böyle bir yorum elde edilemeyeceğinden dolayı da “sağı” beli

rleyen insan karakteristiği, “devletin, kanunların dine göre düzenlenmesini isteyen” şeriatçı tipolojisini destekler.

Keza MHP’nin  siyasal İslâmcılıkla asimile edilmiş seçmenleri de dahil olmak üzere “sağ seçmenin” Türkçülüğün doğal ilgi alanı olan Türk Dünyasıyla da bir ilgisi yoktur.

Bunun yanı sıra Kürt Hizbullahının  veya Nurcu diğer tarikatların sözde PKK’ya karşı kullanılması hilesiyle aslında Kürtçülüğün şeriatçı kolunun bölücülüğünü destekleyen de kendisini dinle gösteren sağ siyasetti.  Sol Türkiye’nin bir kısmını “Kürdistan”  diye anmakta beis görmezken şeriatçı sağ da aynı bölücülüğün popülizmini dine dayanarak sürdürdü.


Her iki kamp da  Türkiye’nin Türklere ait olmadığı söyleminde buluşuyordu.


Türkiye özelinde sağ ve sol, kendilerini oluşturan batılı kavramsallığa uzak kalmış, buna karşılık gelişmiş ülkelerin kendilerine telkin ettiği değerlerle refleksler gösteren kesin inançlı, cahil, birer mankurt sürüsüdür.

Dolayısıyla Türkiye’de sağcı-solcu tartışması derinliksiz, ezbere bir tartışmadır. Bu saçma ve sığ kavramsallaştırmayla bir kör dövüşü dışında  elde edebileceğimiz hiçbir şey yoktur.







23 Ocak 2019 Çarşamba

Öksüz Türklüğümüz Ve Atsız



Çok eski bir arkadaşım, gen testi yaptırdığını, kanında zerrece Türklük çıkmadığını, bunun da onu çok rahatlattığını, tavsiye ettiğini  yazmış. Adını vermediğime göre herhalde problem olmaz. Zaten bahsettiği şeyi çok da önemsemediğine göre ondan böyle bahsetmemeden de gocunacağını sanmam.

Bu ifadelerin önemi ya da sakıncası ne?

Atatürk’ün “Muhtaç olduğun kudret  damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”  sözüyle anlatılmak istenen nedir?

Yaşı elliye yaklaşan bir kuşağın Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni ezberlemiş olması gerekir. Dolayısıyla Hitabe’nin bitiş cümlelerini bilmemesi mümkün değildir.

Yaşı elliye yaklaşan bir kuşağın, bu yüzden Atatürk’ün Türklükle ilgili kanaatlerini bilmemesi de mümkün değildir.

Sevgili arkadaşımın iki-üç  alaycı cümlesi acaba basit nükteler/  şakalar olarak görülüp savuşturulabilir mi yoksa şu anda ülkenin temelini teşkil eden Türk uluslaşmasına karşı yürütülen açık düşmanlığın bir parçası olarak görülebilir mi?

Bana kalırsa sevgili arkadaşımın alaycılığı, tam da şu anda, Türklüğ’ü alaya almanın “insanlık/hümanizm” olduğunu sanan, enternasyonalist  sosyalistlerin/liberallerin, Kürt etnikçilerinin ve şeriatçıların ortak düşüncelerinin ve düşmanlıklarının bir  ifadesi.

“Canım Türk olmuşsun, Kürt olmuşsun ne fark eder, iyi insan ol yeter!” safdilliği de bu düşmanlığın zımni destekçisi.

Neredeyse adı Türkiye olan bir memlekette “Ama ha “Türküz” falan demeylim, ayıptır, günahtır, Türk olan var olmayan var. Gücenmesinler!” diyecek noktaya geldik. Aslında “neredeyse” falan diyorum da on beş yıldır o noktadayız.

Güzel kardeşim! Bu ülkeyi kuran insanlardan, dünyada daha iki yüz milyon var! Yani bir ülkenin sahipliği ya da egemenliği  öyle etiket, tabela değiştirir gibi değiştirilebilecek bir şey değil.
Kaldı ki bir logoyu bile değiştirmenin ülke genelinde milyonlara varan maliyetleri olabiliyor. Bir ülkenin kuruluşunda seçilen değerler, o ülkenin vatandaşlarının davranış normlarını, siyasi tercihlerini, siyasal davranışlarını, güvenlik politikalarını  yani her şeyi değiştirir.

Dolayısıyla Türk kimliğinin herhangi bir resmi belgeden silinmesi, basit  ve etkisiz bir tercih olamaz. Böyle bir eylem ülkenin kuruluş temellerini doğrudan yıkmaktır.

Ne yazık ki son on beş yıldır Türk’ün ülkesinde, Türklük öksüzdür. Kendi ülkesinde Türk adı küçümseniyor, yok sayılıyor daha kötüsü, “insanlık  düşmanı” sayılıyor.

Bu nasıl yapılıyor?  Bu, iki koldan yapılıyor.

Birinci kolda doğrudan doğruya Kürtçü bölücülüğün silâhlı propaganda aleti ve  şeriatçılık kol kola Türk adının varlığına saldırıyor.

İkinci kolda ise “ulusalcı” denen ılımlı milliyetçi ve solcu   grup, Türk adını mümkün mertebe anmadan, öncelemeden ve merkezileştirmeden bir ulus yaratabilmenin yolunu arıyor. Elbette bu grubun içinde istisnalar var fakat  bu grubu karakterize eden büyük  kitlesel siyasal oluşum olan ve “belirleyici örneklem” sayabileceğimiz CHP, “Türksüz Atatürkçülük” fikrini, sosyalizmin enternasyonalizmi ve Stalin’in “Ulusal Sorunu” ile topluma kabul ettirmeğe çalışıyor.

Her iki kolun da telkinleri, toplumda “Türklüğün aslında önemsiz bir ayrıntı olduğu” kanaatini yerleştiriyor. Ve işte Türklük böylece öksüz ve sahipsiz kalıyor. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ulusun varlığı ve değerleri toptan inkâr ediliyor, yok ediliyor.

Peki Atsız’ın konuyla ne ilgisi var?

Şüphesiz Atsız’ın konuyla çok ilgisi var. Çünkü Atatürk’ten sonra devlet felsefemizden kovulan Türkçülüğ’ü tek başına savunan bir Türk kahramanı o. Çünkü Türk adını ve tarihini bugünküne çok benzer saçmalıklarla inkâr eden  bütün kitlelerin, yığınların karşısında cesaretle durmuş bir kahraman o.

Peki bize düşen ne? Bize düşen, Türk adının meşruiyetini ve geçerliliğini tavizsiz bir biçimde her  kayıt ve şart altında  geri çekilmeden ve kötülükle hiçbir uzlaşmaya girmeden  savunmak.

Çünkü öksüzler, analarının öldürenlerle uzlaşılarak sahiplenilmez…




14 Ocak 2019 Pazartesi

Birleşik Bir Türkçe’ye Doğru


Şimdilerde “Azerbaycan’da Romantik Türkçülük” adlı kitabı okuyorum.
Azerbaycan’la ailevi  bir ilişkim de olduğu için konuyu iki katı önemli buluyorum.
Azerbaycan, Türk Dünyası’nda kendi başına bir kültür ocağı olacak kadar güçlü bir Türk ülkesi. Fakat ne yazık ki o da Rus sömürgeciliğinden zarar görmüş.
Sömürgecilik bir memleketin  doğal kaynaklarını canının istediği gibi  alıp gitmekten öte bir şey. Sömürgeciliğin asıl zararı, beyinlerde bıraktığı “üstün millet” mirası.
Bugün Azerbaycan’da ikinci bağımsızlık devrinde doğmamış nesil bile Rusça konuşmayı bir üstünlük, bir maharet sayıyorsa  bu Rus sömürgeciliğinin etkisidir.
Kendisini “cepheci” diye niteleyen bazı yakınlarımda bile   “Sovyet devrinde kendi dillerinde konuşabildikleri” kanaatinin yerleşmiş olduğunu görmek beni hâlâ dehşete düşürüyor.
Rusça, Türk ülkeleri arasında “kullanışlı” bir anlaşma aracı haline getirilmiş.
Sorun şu ki Rusça’nın kullanışlı, geniş ve enternasyonal bir anlaşma aracı haline gelmesi Türk  topluluklarının demokratik talepleriyle falan olmamıştır. Bu tamamen “üstün Rus’un”, üstün silâh gücü ve siyasi dayatması ile meydana gelmiştir.

Ne yazık ki Azerbaycan dahil olmak üzere hiçbir Türk ülkesinde, Rus’lardan  siyaseten kazanılan bağımsızlık kültürel bağımsızlığa dönüştürülememiştir.
Azerbaycan “ufak farklarla” ayrılan bir  Lâtin temelli alfabe kabul etmiş olsa da asıl sorun, “yerel” bir Türk ağzını kendisine resmi dil olarak seçmiş bulunmasıdır.

Maalesef Resulzade’nin ve diğer “federalistlerin” düştüğü hata, bugün Türk Dünyası’nın bütünleşmesinin önündeki en büyük “iç engeldir” ki bu iç engel daha sonra Rus sömürgeciliğinin  resmi politikasının dayanaklarından biri olmuştur. Burada ”iç engel”, Türk Dünyası’nın bütünleşmesi konusunda aşılamayan  yerel kibirleri ve feodal  zihniyet kalıntılarını anlatmaktadır.

 İş Rus’lara gelince kendi diliyle konuşabildiği için şükreden  Türk halklarının ortalama insanları ve onlardan  yararlanan siyaset üreticileri, Türkiye ile bütünleşme  gerçeği ortaya çıktığı anda,  kendilerini Rus’lara teslim eden feodal ayrılıkçı ilkel zihniyete derhal geri döndüklerini ne yazık ki fark edememektedirler. Bugün Türk halkları, Rus çarının ordusunda at süren “şanlı sömürge süvarileri” olmanın anormalliğini idrak edemeyip de Türk kimliği önünde kasaba hanlıkları halinde ayrı ayrı yaşamayı “onur” sayan feodal etnikçiliğin temsilcileri gibi düşünmektedirler. Bu zihniyeti paylaşan Türk halklarının, Rus’lar veya Çinliler önünde yekpare ve üstünlük duygusuna sahip Cengiz Han torunları olarak ayakta kalması şu an için pek de mümkün görünmemektedir.
Bunun sebebi, Rus sömürgeciliğinin, Türk halklarına , “Medeniyetin, modernitenin, hukukun, adaletin vs.” her türlü insani gelişmenin kaynağının Rus egemenliği olduğunu kabul ettirmiş olmasıdır.

Bu yüzden  Azerbaycan Türk’leri, Rus olmadıklarını, Ruslaşmadıklarını  söyleyip de zihin dünyalarında “ulus modernitesini” bir Rus gibi yaşayan, öbür yandan Türk  olduklarını -ki ortalama Azerbaycan  insanı için “Türk”, yarı yabancı bir halktan ibarettir- söylemelerine rağmen Türkiye Türkçesi’ni kabul etmeyi asimile olmak, erimek , yok olmak sayan bir topluluktur.
Peki bütün bunları neden yazdım?

Nahçıvan’a son gidişimde, Azerbaycan Türkçesi ile tercüme edilmiş popüler kitaplar gördüm. Bu beni bir yandan sevindirdi, bir yandan üzdü.
Çünkü Türk Dünyası’nın Türkçe’de birleşmesini engelleyen  ve Rus’lar tarafından yerleştirilmiş “iç engelin”  günden güne  katılaştığını görür gibi oldum. Çünkü bu iç engelle  yerel Türk şiveleri veya lehçeleri “oldukları gibi kalacak” ve Türk dünyası asla tercümesiz  bir şekilde birbiriyle anlaşamayacaktı. Oysa Rusça hâlâ Türk toplulukları arasındaki işlevselliğini sürdürüyor. Ve hâlâ Azerbaycan’da insanlar torunlarının Rusça bilmesiyle iftihar ediyorlar.
Toplumsal dönüşümde, Türkiye Türkçesi   günden güne daha sık kullanılıyor şüphesiz fakat Rus sömürgeciliğince silah zoruyla pek kısa zamanda değişmeğe  mecbur edilen Azerbaycan Türk’lerinin, bağımsızlıklarından sonra kendi iradeleriyle Türkiye Türkçesi’ni benimsememeleri beni fazlasıyla üzüyor.

 Alfabedeki ufak tefek farklar sorun yaratmayabilir. Ve zaten Ruslar Türkçe’nin herhangi bir şivesini öğrenmeğe gerek duymaksızın kendi dillerini bütün Türk ülkelerine dayattıkları için “yerel dillerin” konuşulması, Türk dilinin ayrışması, parçalanması için onların  yararına da olmuştur.
Türk halkları Rus’ların siyasi, kültürel, medeni  üstünlüklerini, onların dillerini ortak dil olarak  kullanıp kabul  etmiştir ve hâlâ Rus eğitimi almış olanları bu inancı korumaktadır.   Oysa onları  öz be öz kardeşleri sayan Türkiye’nin Türkçe’sini  resmi dil olarak kabul  etmenin “yok olmak”, “asimile” olmak  anlamına geldiğini düşünmeleri, Türk Dünyası’nın önündeki aşılması gereken ilk ve en büyük engeldir.

Türk Dünyası’nın  ortak dili Türkiye Türkçesi olmalıdır. Çünkü Türkiye Türk toplumu Cengiz soyunun büyük ve egemen devlet  töresini Kurtuluş Savaşı gibi bir savaşla sürdürebilmiş ve taçlandırabilmiş tek Türk topluluğudur ve diğer Türk ülkeleri “yararlı bağımlılıklarını” yaşarken her türlü fakirlik içinde kendi Türkçesi’ni geliştirip bunu büyük bir medeni kaynak haline getirebilmiştir. Eğer bu kaynak kurusaydı Türk Dünyası’nın diğer üyeleri konuşabilecekleri Türkçe bir köy ağzı bile bulamayacaklardı.

Bu açıdan Türkiye Türklüğü  Türkçe’nin dil birliğine ev sahipliği etmeyi fazlasıyla hak etmektedir.
Öte yandan Türkçe’nin en hızlı gelişim gösteren, kendisiyle en çok kaynak üretilen şivesi Türkiye Türkçe’sidir. Bu durum Türkiye Türkçe’sini kendiliğinden bir “kaynak” haline getirmektedir.
Neredeyse yüz elli yıl Rus  egemenliğinde yaşayıp da ancak dil kullanımında Ruslaşmış Türk halklarının, Türkiye Türkçesi’ni benimsediklerinde dönüşecekleri şey artık “Moskof ayısı” olmayacaktır; olsa olsa ataları Cengiz’in torunlarından biri olacaktır.
Tanrı Türk’ü korusun!



27 Kasım 2018 Salı

Sosyolojik inkârla Geliştirilen Saptırılmış Eşitlik İdeali Üzerine






Ne zaman Türk  Ulusu’nun  özgürlüğünün ve bağımsızlığının korunmasından bahsedilse Kürtçüler, şeriatçılar ve onların aklayıcısı hümnaist  liberaller ve  hümanist solcular derhal “insanların eşitliği” idealini ortaya sürerek  aslında Türk adının, haksızlığın, eşitsizliğin ve zorbalığın sembolü olduğunu kanıtlamağa çalışıyor.

Buradaki eşitlik “idealizmi”, toplumsal  doğal ve siyasal kimliklenme süreçlerini “sübjektif” ve zararlı  şeyler olarak kabul ediyor.

Buna karşılık enternasyonalist hümanistler söz gelimi Kürt kimliği gibi ajite ve tahripkâr bir yapılanmayı kendi şefkat ve merhamet hislerinin çemberinde “daha eşit” ve “dokunulmaz” kılmak için uğraşıyorlar.

Hiç sorulmayan ya da düşünülmeyen şeyler ise “eşitliğin” gerçekte ne anlama geldiği ve buna bağlı olarak sınırlarının neler olduğu.

Eşitlik terimi son derece savrukça ve keyfi olarak kullanılıyor. İnsanların doğuşta aynı biyolojik özelliklere sahip olmalarından dolayı yaradılışlarından gelen ortak ve aynı haklara sahip  oldukları düşüncesi modern liberal demokratik devletlerin temel kabulü. Sosyalizmin eşitlik ideali biyolojik ihtiyaçlarımızın temelinde, hayvansal  olarak eşit olduğumuz esasına dayanır.

Peki ama doğal olarak bu denli eşitsek nasıl oluyor da farklı toplumsal düzenler geliştirip farklı devletler oluşturabiliyorduk? Eğer “doğal olarak eşitsek” bu doğal durumu bozan her şey, yok edilmesi gereken bir tür çelişki olmalıydı.

Sanırım buradaki temel karmaşa “eşitlik” kelimesinin bağlamından kaynaklanmakta.

“Eşitlik”, ihtiyaçlar, ahlâk ve hukuk bağlamları açısından farklı anlamlar veya farklı sonuçlar içeren bir terim.

İhtiyaçlar bağlamındaki  eşitlik sosyalizmle ilgilidir. Sosyalizm “eşitlik” derken herkesin ihtiyaçlarına  yönelik  eşitlikçi bir kamu  ilgisini kast eder.
Ahlâki bakış, insanların birbirlerine zararsızlığı gözetmekte ayrımsız davranmaları gereği üzerinde durur.

Hukuksal eşitlik ise aynı kanunlara tabi olan insanlar arasında kesin ve mutlak bir ayrımsızlık halini anlatır.

Görüldüğü gibi “eşitlik” teriminin bu farklı kullanımları çok farklı içeriklerden kaynaklanır.

Eşitliğin, ihtiyaçlar temelinde sağlanamayacağı sosyalizmin en şiddetli uygulamalarından sosyal demokrasi denen en sulandırılmış haline kadar cephelerinde ortaya çıkmıştır.

Ahlâkî eşitlik ise “ahlâkın” hangi toplumsal yapıda geliştiğine göre değişir. Hakikatte eşitliğin ahlâkî yordamı da  toplumsal yapıların gelişmişliğine göre değişir.

Söz gelimi Marx’ın bize örnek olması gerektiğini söylediği ilkel kabilelerde, modern toplumlarda ayıp sayılan pek çok şey  “ayıp” sayılmaz. Peki ama bu durum “ideal”  olabilir mi? Nüfusu çok sınırlı, iş bölümü yok denecek kadar az küçük bir topluluktan, nüfusu büyük, iş bölümü akıl almaz derecede çeşitli, menfaat algıları sonsuz sayıda kocaman bir toplumun bütünlüğünü sağlayabilecek değerlerin çıkmasını bekleyebilir miyiz? Elbette  böyle bir beklenti gülünç ve mantıksız olurdu.

İlkel bir toplulukta avcılık ve toplayıcılığın sınırlı  hayatı içinde  ahlâkî normlar maddi hayat unsurlarının korunması ve  kabile inancına sadakat dışında çok da ayrıntılı ve  gelişkin-evrimci değildir. Bir kabilenin  sürekliliği onun sınırlı nüfusuyla ve kaynaklarıyla az sayıda ve muhtemelen ancak maddi unsurları korumağa yönelik bir takım kurallarının tek amacı “değişimi” engellemektir. Kabilelerin sınırlı nüfuslarıyla  ve az sayıdaki ahlâki kodlarıyla  sağladıkları eşitlik bu açıdan son derece basittir.

İnsan beraberlikleri büyüdükçe toplumsal iş bölümünün, kültürün, beklentilerin çeşitlenmesi durumları ortaya çıkar.  Bu durumların aynılaştırılması mümkün değildir.Fakat beraberliklerin belli ölçüde  benzeşmelere dayanması da elzemdir.

Kabilelerde ya da toplumlaşma aşamasına ulaşamamış,  nüfusu sınırlı, ırksal ve kültürel homojenitesi fazla beraberliklerde benzeşme ölçüleri somut ve az sayıda ve dahası irade dışı olarak bulunur ki bu durum da özellikle kolektivist/sosyalist otoriter yönetimler  için biçilmiş kaftandır. Bu tür beraberliklerde aile/kan bağı, bilgisi, tecrübesi, görgüsü az olan topluluk üyeleri için takip edilebilir bir soy ağacı, fiziksel yakınlık,   hızla saldırganlaşma imkânı  veren bir sürüleşme güdüsü  ile hissedilen “aynılık” bu tür toplumsal yapılarda  hiyerarşik bir yapı gelişmekle beraber buna  gösterilen gönüllü uyum eşitlik endişelerinin ve arzusunun önüne geçer.

Oysa toplumlaşmış ve bunun sonucunda uluslaşmış beraberliklerde karşılaşılan çeşitlilik daha farklı bir  aynılaşmaya/benzeşmeye gerek duyulur. Tabiri caizse bu tür toplumlarda “kim kime tum tumadır”.

Uluslaşma aşamsını tamamlamış toplumlarda artık takip edilebilir bir kan bağı ve sürüleşmeye dayalı bir güdülenme  bulmak imkânsızdır. Uluslaşmanın meydana gelmesini sağlayan zorunlu siyasî birlik  bu birliğin sürdürülmesini sağlayacak iki kurumu güçlendirir: Emniyet ve adalet kurumları.

Ulusal devletlerde tarihin eski devirlerinde başlayan siyasi beraberlik bireylerde bir arada bulunmak ve aynı değerleri paylaşmak arzusu yaratırken bu arzu milletin üyelerinin her birinin ayrı ayrı korunmağa değer olduğunu gösteren emniyet  ve adalet kurumlarıyla güçlendirilir.

Uluslaşma bir kez gerçekleştirildi mi artık üyelerinin animal bağlılık ölçülerine dönmeleri imkânsız olur. Bu aşamada toplum, uluslaşmış yani  artık bir paylaşılan değerler  beraberliği haline gelmiştir. Ve bu noktada da emniyet ve yargı, siyasi ve sosyolojik olarak meydana getirilmiş bir müddet sonra  artık rızaya dayalı gelişen bu değer paylaşımını  herkes için ve her zaman korumak üzere tekelleşir.

İşte bu noktada insanlar kokuları ve dokuları benzeyen iki ayaklı primatların  kendi aralarında  büyük ölçüde doğanın emrine göre kurdukları sürüsel beraberliklerden kendi rızalarıyla kurdukları değere dayalı beraberliklere geçerken artık onların benzeşmesi de i  nsan evriminin soyut basamağına ulaşmış olur. Böylece  uluslaşmış toplumlarda  soyut bir insan idesi meydana gelir. İlkel topluluklarda “insan” ancak doğaya aitken ve onun emrettiği kadar “değerliyken” uluslaşmış toplumlarda korunan bütün değerlerin merkezinde yer almağa başlar.

İlkel ve ulusaltı toplumlar  insanı soyut bir değer olarak görmez. Onlar için “insan” doğanın  ya da Tanrı’nın rahtlıkla yok edebileceği, kaderi kendi dışındaki güçlere tabi olan edilgen bir varlıktır.

Yalnızca uluslar,  bireylerinin kaderini, doğaya ya da Tanrı’ya teslim etmeksizin onları gerek doğanın gerekse diğer insanların yok ediciliklerinden, tek tek korumağa çalışırlar.

Sanıyorum ilkel ülkelerden  ulusal ülkelere  son zamanlarda  yönelen yoğun göçün bir sebebi de bu.
Peki bütün bunlar ne anlama geliyor?
Öncelikle toplumlar doğaları gereği birbirlerine “eşit” değiller.Burada nüfus, coğrafî şartlar vs gibi etkenler insan toplumlarını doğal olarak birbirlerinden ayırıyor.

İkincisi insan toplumlarının tarihleri birbirinden farklı.

Üçüncüsü sahip oldukları ve geliştirdikleri kültürel çeşitlilik ve kültürel güç farklı.

Dördüncüsü bütün bunların bir sonucu olarak bu insan beraberliklerind eyerleşmiş hayata ve topluma bakış farklı.

Beşincisi gene bütün bunların sonucu olarak insan beraberliklerindeki ahlâk anlayışları yani davranış sınırlayıcı kodlar farklı.

Altıncısı insan beraberliklerinde devlet veya örgütlü yapıya yön veren yaygın/genel irade kullanımı farklı..

Hümanizmin yaygın ve en zararlı kanısı, bütün bunların ahlâk dışı farklılıklar olması sebebiyle yok sayılmalarının gerektiği.

İnsanlar, birer primat olarak dünyaya gelmelerine rağmen onların varoluşuna verilen anlamın toplumdan topluma değişmesini yok sayarak salt sözde ahlâkî gerekçelerle  bütün insanları “eşit” saymak, eşitlik düşüncesini yaratan uygarlık oluşturucuların kaderlerini, insanî soyutlamadan yoksun olan ulusaltı  toplulukların eline bırakmak anlamına gelir. Nitekim bugün Türkiye’de sınırların ulusaltı Suriyeli topluluklara koşulsuz açılması sonucunda  kurumsal hayata Ortadoğu’daki bütüm toplumlardan daha fazla uyum sağlamış olan Türk Ulusu’nun kaderi ne yazık  ki bir demografik işgale Suriyeli Arap ve Kürt sürülerinin keyfine  terk edilmiş görünüyor.

Eşitliğin, insan için uygulanabilir tek şekli “hukuk önünde “eşitliktir ki o da ancak “aynı hukuka tabi olmayı seçen “ insanlar arasında sağlanabilir. Bu da siyasi anlamda “vatandaşlık”, sosyolojik  anlamda  “ulus” olmak demektir.

Hukuk önünde eşitliği  “herkese” , bütün insanlara  uygulayabilmenin tek bir şartı vardır o da: Herhangi bir ulusun bütün dünyada egemen olarak bütün insanlığı kendi belirlediği kanunları uygulamağa mecbur kılması ya da bütün insanlığın onun  hukuk oluşturuculuğuna razı olmasıdır.

Unutulmamalıdır ki gerçekleştirilecek bir “tek dünya devleti”  dilsiz, kimliksiz  bir insan egemenliği olmayacaktır. Öyle bir devlette, o anda hangi ulus güçlüyse onun dilini konuşulacak ve hukuk  o ulusun oluşturuculuğuna yani egemenliğine boyun eğilecektir.

Saptırılmış eşitlik uygar toplumların nüfus ve kurumsal hayat düzenini alt üst eden göçlerin en büyük aklayıcısı.

Bu yüzden insanlar arasında mutlak bir eşitliğin olmadığı kabul edilmelidir. Çünkü “eşitlik” ancak uygar dünya içinde anlamlıyken geri kalmış toplumların bireyleri uygar dünyaya bir şekilde sızdıklarında dahi bu anlayışı içselleştiremeden, kendi ilkelliklerini kabileleşme halinde bu toplumların içinde sürdürmekte ise “mutlak eşitlik”  eşitliği bir kavram olarak oluşturamamış ulusaltı toplulukların  tehdidi altında demektir.











23 Kasım 2018 Cuma

Küresel Terörizmin Şafağında Yeni Bir Uluslararası İlişkiler Anlayışı Önerisi






Şimdiye kadarki uluslar mücadelesi birkaç enstrümanla yürütüldü.

Bunların en eskisi, sömürgecilik döneminden kalma “ toplumsal yarılma enstrümanı” diyebileceğimiz “böl ve yönet”  stratejisiydi.

Bu strateji uzun zaman kullanışlı olarak kaldı. Çünkü öncelikle iletişim araçları bugünkü kadar hızlı değildi. Ayrıca ulaşım sektörü de bugünkü kadar gelişmiş değildi. Dolayısıyla yönetilecek nüfusun yerli yerinde kalacağına dair  sömürgecilerin güçlü teminatları vardı.

Oysa bugün iletişim hemen hemen hiçbir hükümetin güç yetiremeyeceği kadar yaygınlaşmış durumda. Dolayısıyla istihbarat sektörü de bu iletişim yoğunluğunda bir bataklığa dönmüş durumda.

İletişimin ve ulaşımın küreselleşmesi terör denen siyasi olayı da başka bir çerçeveye taşıyor.

Terör özellikle 70’ler  ve 80’ler sinemasında , ancak çok fanatik ve sınırlı katılımlı intihara eğilimli  küçük grupların  düzenledikleri istisnai  şiddet eylemleri olarak geçiyordu.

Sömürgeci ülkeler ya kendilerine bağlı yerel hükümetler yaratarak ya da gütmek istedikleri ülkeleri bu paralı askerler aracılığıyla istikrarsızlaştırarak dünyada kendi nüfus alanlarını korumağa çalışırlardı ki bu açıdan PKK tam da böylesi bir taşeron cinayet şebekesidir.

Özellikle Amerikan evanjelistlerinin hayalcilikleri yüzünden parçalanan Ortadoğu ülkelerinin içinden fışkıran ve sonradan dizginlenemeyen etnikçilik ve köktencilik terörizmin bildiğimiz sınırlı ve istisnai yapısını bir anda değiştiriverdi. Daha önce  yerleşik nüfus yapısına göre oluşturulmuş bölgenin  toplumsal yapısının doğal uzantısı gibi görünen “modernist” diktatörlükler yerlerini, kabilelerin ve mezheplerin kaotik cehennemine bıraktı.

Böylece, eskiden sınırlı bir eylem olarak görülen terör, gerek büyük nüfusların devlet otoritesinden uzak kalmalarıyla gerekse etkin devletlerin yozlaştırıcı tesirleriyle bozulan demokrasilerle bir anda “kendi başına hareket eden bir devlet” gibi görünmeğe başladı.

Suriye iç savaşında bunu yaşadık. Irak’ta ABD zorlamasıyla oluşturulan yapı da aynen böyle ve işin kötüsü aynı yapı bize kabul ettirilmeğe çalışılıyor.

Terör artık bir grup entelektüel manyağın ideolojik korku salma  eylemi olmaktan çıkmıştı. O artık başı bozuk her kabilenin, elindeki silahla yaşadığı sürü bölgesinde, kendince bir egemenlik kurmak  aracıydı.  Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yürütülen BOP’un haritası, artık modern ulsal devletlere ait değildi. Bu harita eline silahlı güç geçirmiş sayısız kabilenin ve mezhebin cirit attığı bir kaos haritasıydı.

Bu arada meydana gelen kontrolü güç büyük göç dalgaları aynı istikrarsızlığın eski sömürgecilerin ülkelerine sıçraması ihtimalini gündeme getiriyordu. Artık uluslar arası ilişkilerde ulusların mülkiyetinde çalışır gibi görünen terör örgütleri yoktu. Terör artık istisna olmaktan çıkıp bölge  ülkelerinin gayrı resmi rejimi haline gelmişti.

Bu durum artık hiçbir terör eyleminin uygar dünyadan o kadarda uzak olmadığını gösteriyordu. Nitekim “Cizre Bodrum’a o kadar da uzak değil!” diyerek Türk Ulusu'nu tehdit eden Kürtçü sözde  bir siyasetçi, bu gerçeği dile getiriyordu.

Ülkelerindeki durumdan kaçarak uygar dünyaya sığınan Müslüman göçmenler sığındıkları ülkede , kaçtıkları ülkelerinin rejimlerinin propagandasını yapmaya başlamışlardı.

Bu durumda etkin ülkelerin birbirleri aleyhine kullanabilecekleri düzensiz ve silinebilir küçük  ölçekli , finanse edilebilir terör dönemi kapanmıştı. Çünkü Pandora’nın kutusunu açtıklarında, terörün artık dünyanın bir kısmını fiilen yönetmesine de yol açmışlardı.
 O halde Onur Öymen’in silahsız savaş dediği diplomasi için  artık ne gibi bir argüman değişikliğine gidilmeliydi?

Bugün karşımızda birbirleriyle fiilen veya dolaylı olarak savaşan ulusal devletler yok. Bugün karşımızda ilân etmedikleri savaşları, tektipleştirmedikleri kıyafetlerle ve alabildiğine istismar ettikleri vatandaşlıklarıyla yürüten bölgesel terör baronlukları var.

Dolayısıyla artık  mesela bölgedeki özellikle silahlı illegal Kürt hareketleri, bir yandan normal savaş kuralları dahilinde kesin  ve sorgusuz bir şekilde yok edilmeleri gerekirken reddettikleri vatandaşlıkların hukuksal lükslerini kullanmaya hâlâ devam ederek kendilerine bir meşruiyet alanı yaratmak istiyorlar.

Eskiden yalnızca sahiplerinin kaplarına koyduğuyla yetinen “teröristler” artık kaçak yakıt, uyuşturucu, silah ve insan ticaretiyle kendi finans ağını oluşturmuş bulunuyor.

Almanya’da PKKlılar ve  onları sempatizanları artık ciddi şekilde izleniyor.

İngiltere’de Türk vatandaşı Kürt kökenli yerleşimcilerin sosyal hayatları mercek altına alınıyor.

O halde ne yapılması gerekiyor?

Yapılması gereken şeyler  şunlar olabilir:
1-      Ulusal devletler, etnik ve dinsel terörü, birbirlerine karşı kullanmaktan vazgeçmelidir.

2-      Ulusal devletler  kontrolsüz göç dalgalarının ülkelerinde yaratabileceği çarpık demografik problemleri engellemek için  göçmen alımı durdurulmalı ya da nitelikli ve bilinçli  göçmen adaylarının talepleri göz önüne alınarak ülkelere üretici iş gücünün girmesi dışında bir izin  verilmemeli.


3-      Ulusal devletler bölgelerindeki her türlü etnik ve dinsel terör konusunda işbirliği  yaparak iç hukuklarında bu tür örgütlerin gerek militanlarının gerekse sempatizanların artık hiçbir ulusal ülkede vatandaşlık hukukundan yararlanamayacağını kabul etmelidirler.

4-      Bu iş birliği çerçevesinde, resmi bir üniforması olmayan, uluslar arası tanınmaya sahip bir savaş ilanı belgeleyemeyen,  resmi  ve kayıtlı bir mühimmat kullanmayan bütün silahlı kişi ve örgütler bulundukları yerde derhal imha edilmelidir. Bu insanların herhangi bir   usul hukukundan yararlanmaları, sahip oldukları vatandaşlıkları zımnen reddetmeleri ile ortadan kalkmış durumdadır.


5-      Teröristlerin aile üyeleri, yakınları ile ilgili bilgiler, ulusal ülkelerin emniyet teşkilâtlarınca ortak bir veri tabanında toplanmalı ve bu insanların uluslararası dolaşımları sıkı şekilde denetlenmeli ve göçmenlik talepleri engellenmelidir.

6-      Bu sistemin en dar kapsamda çalıştırılması muhtemel insan hakları ihlallerinin önüne geçecektir. Bu yüzden
a-      Bölgede etnik bir Kürt devleti kurmak için dört ülkeden toprak talep eden her türlü silâhlı Kürtçü örgütün gerek silahlı gerek silahsız kanatlarının ve muhtemel siyasal destekçilerinin ülkelerinde vatandaşlıktan çıkarılmaları ve yakınlarına kalıcı temel  mülkiyet ve ifade hürriyeti kısıtlaması getirilmeli. Terör örgütlerine doğrudan destek ve onay verenlerin aile üyeleri kalıcı olarak devlet hizmetine girmekten men edilmesl.
b-      Bölgede faaliyet gösteren şeriatçı terör örgütlerinin hepsi ortak operasyonlarla ortadan kaldırılmalı ve bu örgütlerin üyelerinin yakınları da bulundukları ülkelerde sürekli denetim altında tutulmalıdır.
Not: Bu mutabakat öncelikli olarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yla sınırlı tutulmalıdır. Çünkü örneğin Doğu Türkistan’daki Çin varlığı gayrı meşru bir biçimde devam etmektedir. Dolayısıyla  gayrı meşru bir biçimde toprak işgal eden ülkelerin “terörizm” tanımlamalarının da mutabakata dahil edilmesi, mutabakatın gerçekçi ve uygulanabilir olmasını engelleyecektir.

Bu konularda sağlanabilecek bir mutabakat, dünyanın üretim lokomotifliğini yapan az sayıdaki ulusal devletin iç ve dış barışlarının sağlanmasına önemli oranda yardım edecektir. Böyle bir mutabakat, ulusal devletler arasında kalıcı barışı ve bu barışın sağladığı istikrarlı ticaret ortamının zenginleştirici etkisini de ortaya çıkaracaktır.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki etnik projeler artık ters tepmiş ve uygar dünyayı tehdit eder hale gelmiştir. Bu gerçek ışığında, ulusal devletlerin  birbirlerinin kültürüne ve egemenliğine saygı duyarak yeni bir uygarlık zemininde, birbirlerinin ulusal kültürlerinden  en yüksek düzeyde yararlanmalarına imkân  verecek işbirliklerine gitmeleri mümkün olabilecektir. Bütün bunları yapabilmek için gereken finansman da bölgedeki terör odakları uluslar arası bir işbirliğiyle yok edildiğinde zaten kendiliğinden tasarruf edilebilecektir.

Küresel terörizmin egemenliğine karşı dünyanın bütün uluslaşmış toplumları artık önyargısız  ve hesapsız bir şekilde birleşmelidir.