Şu anda hücrezarınınyapısıyla ilgili yeni bir teori var: Skutoid geometrisi. Bilim ve Teknik’te
İlay Çelik SEZER* konuyla ilgili aydınlatıcı bir yazı yazmış. Bu geometrinin
keşfi , hücre zarının sandviç yapısı hakkındaki düşünceleri bambaşka bir
aşamaya taşıyor. Öyle ki bu keşif, düşünebildiğimiz basit simetrilerin ötesine
geçiyor.
Peki ama bu bize ne düşündürmeli?
Öncelikle yapay bir hücre zarı yapılabilmesi ihtimali bize, böyle bir keşfin, yapay hücreler, yapay dokular ve yapay
organlar elde etmektebize öncülük
edebileceğini düşündürüyor.
Fakar buradaki temel sorun,
canlılığın özü gibi görünüyor.Canlılığın özü, “doğru dizilimli bir DNA”dan mı ibaret? Yoksa canlılığın
içinde henüz doğasını anlayamadığımız bir “bilinç” mi söz konusu? Diyelim ki skutoid
geometriyi birebir taklit edebildiğimiz glukoproteinik yapılar
sentezleyebildik... Bu yapılar ne kadar stabil kalabilecekler? Bu yapıları ayakta
tutabilecek enerji yolaklarını nasıl oluşturacağız? Bu yolakları oluşturabilsek
bile enerji oluşumunu nasıl “ateşleyeceğiz”? Diyelim ki bir tür sentetik
mitokondride enerji oluşumunu da sağladık… Bunun devamlılığını nasıl
sağlayacağız?
Acaba hayatta kalmagüdümüzün temelinde, DNA’mızın /kalıtımımızın
var olmakgüdüsü mü yatıyor? Belki de gerçekten
Dawkins’in söylediği gibi bedenlerimiz, aslında hayatta kalmak için çabalayan
DNA’nın kullandığı boş kabuklardan ibaret.
Yapay organ konsepti bana şu anda
fazlaca fantastik geliyor. Daha akılcı bir seçenek olarak “sinirlerle
uyarılabilen protezler” gibi görülüyor.Peki “canlılığı birebir taklit edebilen yapan organlar” yerine bu neden
daha akılcı görünüyor? Çünkü bu, sinirsel iletişimi taklit etmek bütün bir yaşamı
taklit etmekten daha kolay ve kısa vadede daha yararlı bir şey. Bunu da mümkün
kılabilecek şey nano/teknolojideki gelişimler.Bunu nasıl iddia edebiliyoruz? Hücre zarından geçişi kolaylaştıran
iyonik polimerik nanokompozit komplekslerin,
deneysel aşamada bile olsa bir şekilde başarıyla uygulanmasından…
Hücrelerle iletişimin nano
düzeyde sağlanabilmesi olanağı ya da olasılığı, yarı organik protezlerin yapımı
için ümtivar görünüyor.
Belki canlılık birebir
yaratılamayacak ama onun dijital bir polimerik izdüşümü bile hayatları
kısıtlanmış insanlar için yeterince büyük bir ümit veriyor.
Çünkü
doğadaki yok oluş ve filizlenme döngüsünü tek yönlü kırabilen üsteli bunu bile
isteye ve zevk alarak yapabilen tek canlı insan.
Kötülük
ne? Başımıza gelmesini istemediğimiz şeyler mi? Peki ama başımıza gelmesini
istemediğimiz ama engellememizin de mümkün olmadığı olaylar “kötü” sayılabilir
mi? “Kötülük” bukadar keyfi
belirlenebilir mi? Çünkütaabi olduğumuz
doğayasaları doğanın dengesini sağlıyor
ve bu açıdan bu yasalar varoluşunta
kendisi. Bu durumda varoluşun dayanakları “kötü” sayılabilir mi?
Peki
o haldedoğanın dokunulamaz yasalarına tabi
eylemler dışında kalan bir şey var mı? Evet… Ve şey de insan eylemi. İnsan
eylemi bir değişim arzusundan ve bu biçimsiz arzuya belli bir amaç
atfedecekiradeden kaynaklanıyor.
Sorunşu ki insan eylemi her zaman doğa
yasaları gibi varoluşu desteklemiyor.
Doğa
yasalarının içinde kendi anlayışımızın sınırlarıyla bulduğumuz uyumun, kendi
aramızda da “anlamlandırılmış” sınırlamalarla sürdürülmesi gerektiğine dair sezgilerimiz
“kuralları” yarattı. Ve zaman zamananlayışımızın sınırlılığının değişen şartlar karşısındagösterdiği yetersizliği görünce “kendi
aramızdaki uyumu” sağlamak için kendi kurallarımızı değiştirmemiz gerektiğini
gördük. Bütün bunlardan amaç evrimsel var olmak güdüsünün farkına varabilmekti.
Biz, anlamlandıramadığı hiçbir şeyi algılayamayan bir türdük. Bunu nereden mi
biliyorduk?Rüyalarımızda, daha önce görmediğimiz bir varlığı asla göremiyorduk.
Kuralların
“icadı” keyfi bir egemenlik güdüsüyle olmadı. Kuralların icadı, kavrayışımızın
sınırlılığıyla farkına vardığımız var
oluşsal düzenlilikleri önce anlamlandırmak sonra da onlardan kendi anlayışımıza
uygun olanları yaratmak gereksiniminden doğdu. Neden? Çünkü insanların ,
aslanlar gibi doğuştan gelen “varoluş yazılımı” ya da “varoluş kodu” yoktu.
Bu
noktada insan var olmak istemeyebileceğini de keşfetti. Aslanlar var olmağa
mecburlardı. Oysa insanlar kendileri dahil her şeyi isterlerse yok
edebiliyorlardı. O zaman belki evrimsel bir hatadan belki de duygusal bir
karmaşadan ve belki de hiç bilmediğimiz bir “yok edici özden” dolayı
bazılarımız dayandığımız bütün varoluşsal şartları ve kayıtları yok etmek
istedi. Ve işte o zaman kötülük doğdu.
Kötülüğü
kaynağında yok etmek için dinler saysız çabalar sergiledi. Gerçi hepsi bunun
yaratılıştan geldiğini savunuyordu. Fakat… Varoluşu sürdürmek için kendi yok oluşuna
razı olanların her ne kadar az sayıda olurlarsa olsunlar, “kötü olmayabilmek”
ihtimalini kanıtlamalarıyla kötülüğün bir insan eylemi olduğu ortaya çıkıyordu.
Kötülük
varoluşun dayanaklarına düşmanlık etmekti. Dikkat edilirse varoluşun kime ait olduğundan
bahsetmiyoruz. Bizimki kadar güçlü olmasa bile yok olmamak için uğraşan bütün bilinç türlerinin
varoluşun kanıtıolduğunu iddia
ediyoruz. Kötülük işte bu bilinci inkar etmek ve ayrıca onu yok etmek arzusuydu.
Varoluşumuzun
yollarıfedakârlığın, sevgininve aklın çabalarıyla bin bir zorlukla
döşenmişti. İşte bu yolları yok etmek arzusu, kökeni ne olursa olsunmuhtemel ve fiili sonuçlarıyla kötülüktü. Bu
yollar döşenirken doğru ve yankıl hakkında sayısız muhakeme yapıldı. İnsanlar
yanıldı, pişman oldu ve sonra gerçeğe yakınlaşan sözlerle ikna olarak yollarına
devam ettiler. İşte bu noktada kötülerin gölgelerinden beliren şekillerini
gördük.
Onlar
fedakârlık, sevgi ve aklı sevmiyorlar, istemiyorlardı. Onlar var olmak istemedikleri
gibi var oluşumuza da karşıydılar.
Onlar
akılla ve sevgiyle inşa edilen her şeye karşıydılar.Onlar bizi insan yapan değerlere
yabancılaşmış bir gruptu ki eylemleri ve düşünüş biçimiyle artık “varoluşu
destekleyen, farkındalıkve irade sahibi”
insanlığa karşıtlıklarıyla insan olmaktan çıkıyorlardı.
Kötüler
aslanların ve çakalların ve akbabaların ve kurtların “kendiliğinden” va
yargısızca süregiden hayatlarını kendi iradeleriyle seçerekbunu seçmeyen herkesi öldürmek iradesi
gösteren ve fakat bunun Homo sapiens merhametiyle ve kanunlarıyla korunması
gerektiğini savunan insansılardı. Ve bugün neredeyse tüm dünyaya yayıldılar.
Bu yüzden
de dünyada ki terör coğrafyasına baktığınızda, bu coğrafyanın içinde bulunduğu
şartları değiştirmekte isteksiz ve dolayısıyla insanlığa direnç gösteren bir
başka primat türünün yayılma alanını görüyor olacaksınız: Homo simplex.
Tutarlı ve“büyük
fikirler” yazmak istiyorum. Yani çoğu zaman öyle yapmak istiyorum. İyi de
neden?
Galibabunu birazcım,
içimdeki “kahramanlık güdüsünden” dolayı
yapmak istiyorum. Ama diğer yandan…
Söylenmemiş, ihmal edilmiş, görmezden gelinen şeyleri hatırlatmak istiyorum.
Başarıyor muyum?
İlk bakışta hayır… Peki ama başaramıyorsam ne
yapmalıyım?Vazgeçmeli miyim?
Neden bu konuda kafa yoruyorum? Çünkü “ses getirmek”, ünlü
olmak galibagünümüz toplumunun gözde
değeri. Okunmamaktan şikâyet etmek de bir yere kadar makul.. Fakat cevapsız
kalmak pahasına bile yazmak ne kadar makul?
Bu bir kişisel gelişim yazısı mı? “Kişisel gelişim” diye bir
kategorinin doğması bile tuhaf. Sanırım felsefenin asıl amacı zaten bu. Fakat…
Herhangi bir felsefi gayret göstermek istemeyen kitlelere “olgunlaşma hapları”
satarak mutlu olmalarını sağlamak gibi şeyler kafamda bir yere oturmuyor. Öyle
bir k,tap okumayla falan da olmuyor galiba…
Neyse fayansç.ılar işlerini bitirdi, tesisattaki sorunlar
giderildi.
Feci uykum geldi. Aaa ne güzel blog yazdım, değil mi?
Buradaki temel sorun bizim “sosyalleşmeyi”
sürüleşme olarak anladığımız içinaslında sosyal medya fenomenleri saydığımız insanların , sanalağın
içinde güçlü psikolojik güdülemeler yaratan insanlardan ibaret olmaları.
Bizdeki sosyal medya, bireyselleşmeyi
bırakalım içine sindirmeyi, sindirmeyi hayal bile edemeyen kocabir kitlenin, huzur bulmak için sığındığı
inlerden ibaret.
Öyleyse batıda sermayenin nasıl
yaratıldığına,orada sosyal medyanın
nasıl bu denli büyük bir gelir kapısı olduğuna kısaca bakarsak belki de bizim
nerede yanıldığımız da anlaşılabilir.
Öncelikle batı, “marjinal değer “kavramını
o kadar içselleştirmiş bir toplum ki bu kavramı, her ekmek kırıntısından
tasarruf edilmesi gerektiği fikrine doğru dönüştürmüş vaziyette.
İlk zamanlarda yaratıcı icatlar
için geçerli olan bir takım fikir mülkiyeti korumalarını, bu tasarrufanlayışıyla “her türlü fikri” koruyacak şekilde geliştirmiş.
Elbette her batılı blog yazarı
birer filozof değil ve elbette orada da yemek tarifleri yazarak para kazanan
bir sürü blog yazarı var. Ama sorun şu: Bir şeyler yazarak inşa etmek,
kurgulayarak eser ortaya çıkarmak işi, tam da doğru anlaşılmış bir marjinal
değer kabulüyle değerlendirildiği içindir ki batıda sosyal medya hem bir kanaat
oluşturucu hem deentelektüel bir geçim
kaynağı işlevi görüyor.
Reklâm oluşturucuların,
kanaatleri izlemelerini kolaylaştırıyor ve bu şekilde arz talep
mekanizmalarının anlık takibini sağlıyor.
Politikacıların, oluşabilecek her
türlü toplumsal tepkiden en hızlı şekilde haberdar olmasını sağlıyor.
İnsanların yalnızlık duygusundan
kurtulmalarını kolaylaştırıyor. Çünkü aynı fikirleri paylaşan insanlar
arasındaki aradaki fiziksel uzaklıkları ortadan kaldırıyor.
Peki bunlar ne işe yarıyor?
Bunlar bütün üretim
süreçlerindeher açıdan son derece
faydalı veriler sağlıyor.
Dolayısıyla sosyal medya
dendiğinde küfreden, sırıtan, laubali ergenlerin ve gençlerin aptalca oyun
videolarını, cahilcepolitik
atışmalarını vs anlamağa devam edersek
sosyal olduğunu sanan yalnız primatlardan ileri gidemeyeceğiz gibi görünüyor.
Bir takipçim-iz ki aslında bu blogun yazı kadrosunda bir alay doktoralı adam var ve hiç biri sanırım kendilerince bu blogu yazmağa değer bulmuyor, o yüzden "takipçimiz" diyorum, "Daha fazla yazmalısın!" demiş.
Bu adam sanırım John Cheever
İçimdeki ergen " Sen osuruğa sıkışmadıkça yorum yazmayacaksın diye mi yazayım istiyorsun?!" dedi.
Yaş elliye yaklaşırken içimdeki "berjerde oturan adam"sa ona yani ergen yanıma: "Bok yeme! Otur oturduğun yerde! Adam daha fazla okumak istiyorsa bu iyi bir şey!" dedi.
Bazen... Hele 27 yıldır yazdıklarımın hiç kimse için bir önemi olmadığına artık neredeyse kesinlikle inandığım karamsarlık nöbetlerinde içimdeki ergeni dinlemek istiyorum.
Ama berjerdeki adamın daha dışa dönük, anlayışlı olduğunu biliyorum.
Bu yüzden...
Bir şey yapıp da cevap alamıyorsan...
Ya reddedilmişsindir...
Ya daha büyük bir şeyin olması için olaylar mayalanıyordur...
Ya da sen bu iki ihtimali falan düşünmeden her ne halt ediyorsan, onu yapmağa devam etmelisindir.
Heeeeey! Nasıl oldu ama? Bunları iki kapak arası bassam, "kitap" falan olur mu?
Bu bir blog... Yani kamuya açık bir kişisel günlük. Ve fakat aynı zamanda...
Batıda yani yazdığınız her kelimenin sentlerle değerlendirildiği medeni memleketlerde, başlı başına bir geçim kapısı.
Reklâm alıyor muyum? Evet. Para kazanıyor muyum? Hayır. Öyleyse bu haltı ne demeğe yiyorum ben?
Çünkü kamuya açık bir kişisel metin yalnızca para kazanmak veya mide bağırsak kanalını boşaltmak için kullanılmıyor.
Çünkü fikirlerim de yeterince "kişisel"... Ve her blog aslında bir "etki yaratmağa" uğraşıyor.
Peki Türkiye'de bunu yapabiliyor mu?
Bilmiyorum. Çünkü ergenlerin ve henüz ergenliği terk edememiş sayısız gerzeğin doldurduğu sözlüklerden, hır gür ortamlarından ve besleme sosyal medya arsalarından "kişisel fikirlere" pek zaman kalmıyor.
Kendime acımıyorum. Hiç kimse herhangi bir yayın evinin himmetini dilenerek 27 yıl boyunca yazmaz.
Bunu ancak kendine inanıyor ve yapabileceğini bildiğin için yapıyorsan gerçekleştirebilirsin.
Kabul görmenin belli başlı yolları var ve bu yollara girerek herkesin yaptığını yaparak muteber olabilirsin.
Sorun kendi içindeki mükemmeliyet duygusuna cevap verip veremediğindir. Hayır! Cevabın mükemmeli gerçekleştirip gerçekleştiremediğin de değildir! Çocuk olma!
Asıl vermen gereken cevap,
bu yolda çabalamaktan vazgeçip vazgeçmediğindir.
Ben vazgeçmedim. Bir ihtimal... Hiç bir işe yaramayan ve okunmamış bir yazar olarak ölmemdir.
Diğer ihtimal de aslında benim için çok önemli değil. Çünkü elmas çıkarabilmişseniz, elmaslarınız ortadaysa... Elmasları çıkaran kişinin siz olduğunu bilmeniz, bunu başkalarının bilmesinden çok daha önemlidir.
Bana daha fazla yazmamı söyleyen okuruma sonsuz teşekkürler. Demek ki okumaktan zevk alıyor. O halde ben de ona "Lütfen daha fazla yorum bırakın..." diyorum. Çünkü kafanızda belki de bir gaz lambası yakan bir insanın birazcık "cevap almağa" sanırım hakkı vardır.
O halde güzel bir şarkı ekleyelim mi? Bakalım kimden geliyor?
Silahsız meşru kurbanlar üzerinde
zor kullanma yetkisini elinde bulunduran bir hükümet,
insanın haklarına yönelik en tehlikeli tehdittir.
Bir röportajda Ayn Rand’a:
“ Amerika’yı Amerika yapan ,
Judeo-Hristiyan dinimize, devlet güdümlü kapitalizme, ve çoğunluğun yönetimine karşı çıktığınız
söyleniyor, doğru mu?” diye soruyorlar, en azından benim aklımda kalanlar böyle…
Amerika’yı Amerika yapan sözde
değerler bunlar mıdır, o ayrı bir tartışma konusu ama herhangi bir devletin bu
tür “değerlere” dayalı yaşatılıp yaşatılamayacağını ve ayrıca bugün yaşadığımız
toplumsal düzenin ne tür bir şey olduğunu kısaca düşündüm.
Belki “Bugün kafam ağrıyor.” “Günekahveyle merhaba!” “Keyifli bir cumartesiye başlıyoruz!” gibibir şeyler yazamıyorum ama idare ediverin
gari!
Öncelikle bugün ne tür bir
toplumsal düzende yaşıyoruz, ona bakalım. Elbette biz devleti ve kanunları “judeo
hristiyan” bir şeriatla falan düzenlemiyoruz ama biz de kendimizce “ dine uygun”
bir hayatı devlet zoruyla Türk insanınayavaş yavaş dayatıyoruz. Söz gelimi Atatürk’e saygı duruşunun devlet
eliyle kaldırılmasına az kalmış gibi görünüyor. Devletin çeşitli organlarında
artık Atatürk’e hakaretyavaş yavaş “hoş
görülebilir” bir davranış olarak kabul görmeğe başladı bile. Atatürk’e “katil”
gibi bir hakarette bulunan biri, Stalin’e serbestçe hakaret edilebilmesi örneğiyle beraat ettirilmiş mesela…
Veya sözde taleplerle karma
eğitim ki aslında başka türlü bir eğitim olamaz, yavaş yavaş“şeriatın/dinin” emirlerine göre
düzenleniyor. Gün geçmiyor ki din adınabirilerine saldıran,sokak
çalgıcılarını döven, kadına şiddet uygulayan vs. birilerine haberlerde
rastlamayalım.
Yani bir televizyon sunucusunun “Amerikan
toplumunun temellerinden biri” olarak saydığı “din” bizi resmi organlar eliyle
dağıtmağa başlamış gibi görünüyor.
Şu “devlet güdümlü kapitalizm”deyimine ise bayıldım. Bunu öyle de ciddi
söylüyor ki Ayn Rand’ın yüzündeki inanamazlık ve şaşkınlık her şeyi ifade
ediyor aslında.
“Atlas Silkindi” adlı kitapta
temsilciler meclisindeki senatörleri satın alan sözde sanayicilerin, gerçek
sanayicileri, sözde kanunlarla nasılköşeye sıkıştırdıklarından bahseder ki röportajı yapan sunucunun övüne
övüne anlattığı, savunduğu “ devlet güdümlü kapitalizm” tam da böyle bir şeydir.
“Devlet güdümlü kapitalizm”, devletin (her şeyin doğrusunu bildiğine inanılan
bir devletin) “zor kullanma tekelini”, rüşvetçi, kayırmacı, ahlâksız bireylerin
lehine kullanarak piyasada sözde adalet sağlamak üzere “düzenlemelere”
gitmesidir.
Kitabın ana fikirlerinden birisi,
bu tip bir düzenin yaşayamayacağı, çünkü devlet gücünüsömüren sözde sanayicilerin, gerçekte hiçbir şey
üretemeyeceği ve bunun da topyekün ekonomik
birçöküntüye yol açacağı…
Devletin yasama organı eliyle
yapılmış kanunlarının birini diğerinin lehine kısıtlaması ne zaman kabul
edilebilir?
Bu kısıtlama ancak “yaygınlaştığı takdirde toplumu çökertecek
davranış türleri” için geçerli olabilir. Devlet, hayatımıza bir takım
kısıtlamaları ancak bu kayıt ve şart altında getirebilir. Peki “Atlas Silkindi’deki”
kısıtlamalar böyle midir? Hayır… Zaten kitabı okuyan gerçek demiryolcular, onu
son derece gerçekçi bulmuşlar ve neredeyse birebir yaşadıkları zorlukların
anlatıldığını söylemişler. Peki şu anda sanalağda biz bu eleştirileri mi okuyoruz
; yoksa “ Hayatın Kaynağı’ndaki” Elsworth Toohey’nin ve avanesinin kötülük dolu
çığırtkanlıklarını mı? Kitapta devlet yetkilileri “kısıtlama” yetkilerini de
aşarak doğrudan doğruya insanlara neyi ne zaman ve nasıl yapmaları gerektiğine
dair keyfi fermanlar yazmağa başlıyorlar.
İşin garip yanı kitapta devlet
bunu “vahşi kapitalizmi” dizginlemek için yapıyor ve aslında “vahşet” denen
şeyi kendisi yaratıyor. Şu anda acaba sürekli bahsedilen , herkesin her şeyi
istediği gibi yapmasından dolayı “vahşi” sayılan o hayali kapitalizmi mi
yaşıyoruz; yoksa devletin istediği kişileriistediği gibi zengin edebildiği “devlet güdümlübir kapitalizmi” mi yaşıyoruz?
Akıllarımızda hırsızlık, cinayet
ve yalanla beliriveren “vahşi kapitalizm” aslında hiç var olmadı. Sanayi
Devrimi’nde yaşananlar, bizim vahşetimizden kaynaklanmıyordu, cehaletimizden
kaynaklanıyordu ve yaşanan aksaklıklar da artan bilgi birikimi ile düzeltildi.
Yani bugün artık sokaklarda insanların birbirlerini yağmalamalarına dayandığı
sanılan ve aslında hiç de var olmamış olan bir kapitalizm falan yok.
Ama “devlet güdümlü kapitalizm”
televizyonlarımızda her gün karşımıza çıkıyor. Mesela kredi faizlerinin “ne kadar
olması gerektiğini” emreden devlet yetkililerinin yol açtığı hasarlar derhal “vahşi
kapitalizme” yükleniveriyor.
Veya her gün yok olan Türk
tarımındaki karşılanamayan vergi yükü ortada dururken kendisi Türk toplumuna
yiyecek bir lokma ekmek üretmeyen bir sürü inşaat baronu “devlet güdümüyle”
korunuyor, kollanıyor.
Hele “Çoğunluğun yönetimine karşı
mı çıkıyorsunuz?” sorusuna söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Akla ve bilgiye
ilgisiz, sürüleşmekten başka bir davranış bilmeyen, öldüğünün farkına varamayan
ve bütün bunları resmi bir din rejimi
haline getirmek için komşularını yok etmekten çekinmeyecek bir çoğunluğun “hodbinizmine”
mi karşıyız? Yok canım! Olur mu öyle şey?
Hadi size bir kurtuluş reçetesi verelim; merhum Dolores O'Riordan'ı da burada anarak...
Bugün , ne zamandır aklımı meşgul
eden iki sorunu çözdük. Aslında pahalıya patladı ama değdi doğrusu.
Ve ne zamandır düşünüyorum: Nedir
bu milletin en büyük sorunu?
Bu bir sanalağ günlüğü. Normalde
bugün neyiyip ne içtiğimden falan bahsedip alabildiğine alâkasız şeyler yazıp
insanların salaklığa engönüllü olduğu
frekanslarda dolaşmam lâzım.
Doktora derslerime gidemedim,
bugün hangisi vardı, onu bile bilmiyorum. Sabahtan tembellik etmek şansım
doğdu, çünkü tesisatçıyı, fayansçıyı ve PVC doğramacısını bekleyecektim. Sonra
beni arayıp akşam üstü geleceklerini söylediler. Öyleyseniye bütün gün evde onları bekledim?
Kate Atkinson diye bir yazar var, elimin altındave bir türlü iştahla
okuyamıyorum onu. Yazmam gereken bir öykü dosyası da var ona da elim ermiyor.
İş eninde sonunda dönüp
dolaşıpsiyasete dayanıyor galiba.
Siyaset? Siyaseti parti taraftarlığına, bayağılığa, hırçınlığa veya bir çeşit
dindarlığaindirgeyen bir ahali içinde,
yapılanlarınneye benzediğini düşünmek
mümkün mü?
Tesisatçıyla birlikte gelen
fayansçı( Banyomuzdan alt kata sebebi anlaşılamayan bir sızıntı söz konusuydu.
İnsan biraz fantastik bir şeyler hayal etmek istiyor. Kate Atkinson buna benzer
şeyler söyleyecekmiş gibi gelmekle beraber İngiliz’lerin sıradanlığa sövüp
saymak dışında ne gibi bir fevkalâdeliği olduğunu merak ediyorum ki sanırım
iştahımı azaltan en büyük sebep de bu!) krizin en çok inşaat sektörünü
vurduğunu, demircilerin neredeyse topu attığını söyledi.
Eeee? Yani? Bütün kızları devlet
zoruyla kapatmak,bütün okulları imam
hatip lisesi yapmak, Atatürk’ü seven herkesi, Atatürk’e hakaretlerle kızdırmak,
dolar alıp parakazanıp kazanmıyormuş gibi yapmak, karısını ve kızını kapatırken “ Ne olur daha fazla açık kadın
göreyim!” diye gizlicedua etmek, “Bu
ülke Müslüman ülkesi!” diye böğürürken ülkeyi tanıtırken tek bir türbanlıyı
bile göstermemek, müttaki gönülleri rahatlatıyor mu? Sanırım rahatlatıyor. Ve
ben altı üstü fayanslara derz çekecek esnafın şikâyetleriniondan daha fazla düşünüyorum…
Rahmetli babam, “Yan köye gelin
giden kız, gurbete gittiğini düşünürdü.” Derdi.
İnsan memleketinden uzakta
kendisini gerçekten çok yalnız ve terk edilmiş hisseder diye ezberlemişiz.
Gerçekten böyle mi?
“Başkasının memleketinde” el
yerine mi konuluruz gerçekten? O halde şunu neden hiç kimse düşünmüyor meselâ?
Memleketin doğusunda her şeyin ve her yerinKürt’lere ait olduğunu düşünen insanların arasında kendinizi nasıl
hissederdiniz?
Havaalanında Kürtçe konuşamadığı
için özür dileyen memur babası içinçevresindeki Türk bayrakları da bir anlam ifade etmiyordu.
Ya da Didim’de bir berberin “Burdurdiye bir yer var mı ya?” diye laubalice şaka
yapması neydi?
Türkiye Kürdistan olarak bölünür
mü bilmiyorum ama yaşadığı şehri, mahallesi hatta sıçtığı kubur dışında bir
yeri sahiplenmeyen insanların yaşadığı bir memlekette herkes zaten gurbette.
Ankara’dayaşayan Çorumluiçin Ankara “doyduğu” yerden ibaret. Memleketimizin
insanı için yaşanan yerin “vatan olmasının” falan hiçbir anlamı yok. Şu anda
adına “Türk” dediğimiz insanlar, ekmeğine bakmasına, ibadetini edebilmesine
izin veren herhangi birinin, ona tasma takmasına aldırmayacak kadar
yabancılaşmış bir kitle. Onların Türk olduklarını ve bizim vatan dediğimiz
toprakları benimsediklerini sadece biz varsayıyoruz. Şu anda kaderimiz, tek bir
oylarıyla okumuş, lâik, medeni Türkleri sırf Araplaşmamışveya Kürtleşmemiş oldukları için yok edebileceklerini bilen insanların
elindeoyuncak olmuşken acaba gurbette
yaşamıyor muyuz?
Gurbet uzakta bir yer değil.
Gurbet bize yabancı insanların zorbalık ettiği yerdir. Dolayısıyla hukuk ve
özgürlüklerin teminat altına alındığı ülkeler, sırf otlu peynirimize,
tezeğimize, elmamıza uzak oldukları için gurbet değil… Biz kendi vatanımızı
haktan, hukuktan, ulusal egemenliğimizden, şerefimizden uzaklaştırarak
gurbetleştiriyoruz. Olan biten bu…
Belki biraz ekonomik darboğazdan
belki artık topluma yabancılaşmaktan… Bilmiyorum. Bugün eski bir arkadaşım
aradı. Sözde ona bir şeyler önerirken kendimi alacakaranlıkta buldum.
Ben kimlerin içinde yaşıyorum, hiç
bilmiyorum. Dillerini bilmediğim insanların arasında yabancılığımı sürekli fark
ederek en azından bir treselli bulabilirdim.
Bugün benim düşünce biçimimi ve hatta
düşünme eyleminin kendisini bir oylarıyla yok edebileceklerini bilerek çıldıran
insanların ülkeyi getirdiği kuburda,benim dilimi konuşup da banaherkesten yabancı koskoca bir kalabalığın içinde kalmaktan bunaldım.
"Vatan- millet düşünmeyelim de ekmeğimize bakalım". İyi de bizim ekmeğimizi elimizden almak için kendisiniaçlıktan öldürmekten çekinmeyecek kitleleri
ne yapacağız? Sorun, o…
Biraz okumuş, yaşamı hakkında düşünen ve bilhassa içinde Türklük sevgisi taşıyan pek az insan, ülkenin ve Türk toplumunun nereye gittiğini endişe ile izliyor.
Türkiye’de, trafikteki genel davranış biçimimiz. “sorumluluğu arkadan gelene yükleyerek önde seyretmek” olarak özetlenebilir.
Bu davranışın ise genel karakteri empati yoksunluğu. Bu yoksunluğun temellendirdiniği ruh durumu ise psikopati. Psikopatlar hiç bir şekilde başkalarının acılarına ilgi duymazlar.
Bu ruh durumunun yarattığı örfsel sonuç ise ahlâksızlık.
Şimdi bazıları: “ Ama... Kadın-erkek ayrı oturuyor, kadınlarımızı örttürüyor, en ufak namus ihlali belirtisini cinayetle önlemiyor muyuz? Dinin dediklerine göre rejimimi bile resmî olarak şetiatla değiştirmek üzereyiz. Bizim kadar dindar bir millet nasıl ahlâksız olabilir?” diyebilir.
Ahlâkla ilgili bir fikrimiz olmadığı için zebanilerin kamçılarının hayalinden kaçabilirsek ahlâklı olacağımızı sanıyoruz ve zebanilerin de meselâ trafikle ilgilenmeyeceğini düşünüyoruz.
Oysa ahlâk, kadınla erkek arasındaki nihayetsiz bir paranoya değildir. Ahlâk, yalnız ve ancak bir zarar vermemek iradesidir.
Ahlâkın cinsel ayrımcılık olmadığını anlayamadığımız için hareketlerimizin muhtemel zararlarını düşünmüyoruz. Bundan dolayıdır ki teşekkür etmeğe, özür dilemeye hemen hemen hiç gerek görmüyoruz.
Kısacası dindar ve fakat belirleyici çoğunluğuyla ahlâksız bir toplum olarak yaşıyoruz.
Dünyadan neden her geçen gün daha fazla yalıtıldığımızı merak edenler, insanında genel bir shlâk yoksunluğu gözlenen bir ulusun , bütün kurumlarının bu çarpık temel üzerinde yükselerek dünyada ancak çarpık bir gecekondu görüntüsü yarattığını, bilmeli.