7 Şubat 2017 Salı

Hokkabaz Keynes Tasarrufa Karşı







Tarihi figürler cemiyetine hoş geldiniz! 

Başbakan M. Teatcher,  ekonomist Joh Maynard Keynes'e eşlik ediyor






















Geçen yıllarda bir slogan uydurulmuştu “Al, ver ekonomiye can ver!” diye.

Buram buram Keynes kokan bu sloganı milletçe pek sevdik. Keynes ne diyordu? “ Güzel kardeşim ne kadar çok harcarsan bu harcama ekonominin bir “çarpan etkisiyle” büyümesini sağlar!”

İlk bakışta mantıklı görünen bir düşünceydi. Yani siz bir liralık harcama yaptığınızda yalnızca bir liralık etki yapıyordunz ama aynı etki milyonların katkısıyla büyüyerek üreticilere sermaye oluyordu.. Nüfusun artmadığı, enflasyonun olmadığı bir cennet için mükemmel bir hayaldi bu.

Eğer teknolojik gelişmeyi durdursak “Hemşerim artık başımıza icat çıkarma!” diyerek bütün yaratıcı zekâları susturup  durumu bugünkü haliyle dondursak; belki Keynes’in söyledikleri haklı olabilirdi.

Ne yazık ki işler öyle yürümüyordu. Çünkü  nüfusun artışı ve teknolojinin  durdurulamaz gelişimiyle birlikte  hayatımızı bir önceki günkü para hacmiyle sürdürmek artık mümkün olmuyordu.

Keynes para hacmi için “Artsın da nasıl artarsa artsın!” diyordu. Dolayısıyla  para hacmi ve fiyat ilişkisini görmezden geliyordu. Asıl görmezden geldiği şey ise fiyatlarla kaynak arzı arasındaki ilişki yani elimizdeki toplam hammadde miktarını  ölçmemize yarayan ibreydi. Kısacası “ Yahu yemişim petrol rezervlerini dayı! Bas bas paraları Leyla’ya!” diyerek para basma işini bir tür popüler yayıncılık haline getirmek istiyordu. Birinin “Abi petrol azaldı, artık  benzin daha pahalı olmalı!” ya da “ Aga petrol üretimimiz güzel valla! Hadi benzininiz bol olsun!”  demesine falan aldırmıyordu Keynes. İşin açığı bizim hükümetlerimizin de buna pek aldırdığı söylenemez.

Buradan nereye geleceğim?

Keynes bir noktada haklıydı evet. Bir maldan ne kadar çok alınırsa o malın üreticisi o kadar kâr eder ve işini büyütmek imkânına kavuşur. Burada iki sorun öyle bir  köşede mahzun ve melül beklemektedir.

Bunlardan birincisi ekonominin hacmidir. Ekonominin hacmi göbeklerimiz dolduran paradan mı ibarettir? Yoksa asıl belli bir zaman zarfında yaratılan yeni işler ve bu işlerde üretilen yeni mallar ve hizmetleri  de içerir mi?

İkincisi biraz daha minnak görünümlü ve bu yüzden daha az ciddiye alınan bir sorundur ki o da  sermaye sorunudur.

Birinci sorun bize şunu anlatır: “ Ekonomi denen şey yalnızca artan nüfusun temel ihtiyaçlarıyla ilgili değildir. Yaratılan her türlü malın arz ve talebinin özgürce gerçekleştirilebilmesi demektir. Yalnızca bisküvi üretilen hayali bir ekonomi kuralım. Nüfus artsa bile tüketicilerin püskevite olan ilgisi sayesinde püskevit üreticisi güzel bir kâr edip fabrikasını büyütüp yeni işçiler işe alabilir. Para  tüketiciden doğruca üreticiye gider ve üretici ekonomiyi geliştirir. “  Bunda ne kötülük var be? Ne bozgunculuk yapıyorsun?” diyen bazı akgezenleri duyar gibiyim.

Tamam da yarın bir gün evin çocukları “Ya bu nedir baba? Sabah akşam püskevit yemekten nur topuna döndük! Canımız azıcık da sucuk istiyor!” derlerse ne olacaktır? Şimdi yiğit akgezenlere sormak istiyorum: “Bütün paramızı püskevitçiye verdik. Başka bir yere verecek paramız kalmadı, püskeviti bırakırsak ne bok yememizi önerirsiniz?” Demek ki tüketicinin parasının doğrudan tüketilmesi, üreticinin büyümesi anlamında geçici bir büyüme yaratabilir ama ekonomide genel bir büyüme yaratamaz. Yani bütün parayı püskevitçiye verdiğinde sucuk üretmek isteyen adam ancak avucunu yalar. Görüldüğü gibi tüketime yolladığımız para pek de ciddi bir işe yaramadan öğütülür gider.

İşte bu noktada, köşede  mahzun ve melül bekleyen “sermaye sorunu” parmak kaldırıp söz ister. “Söyle evladım!” dediğimizde bize şunları söyler: “ Hayata “sıfırdan başlayanlar” ancak sermayeyi bir şekilde borç alarak işe başlayanlardır. Yani ben olmadan, sermaye olmadan  hiçbir iş yaratılamaz!” der. Biz de “Aferin sana !” der başını okşarız.

“Tamam da evladım seni yani sermayeyi nasıl bulacağız? Bütün para tüketici ile püskevitçi arasında dolanıp duruyor!” diye sorarsak bize muhtemelen şunu söyleyecektir: “  Bütün paranızı püskevitçiye vermeyip de bir bankaya yatırırsanız elinizde yarın daha fazla bir paranı olabilir.”

Muhtemelen bir çoğumuz “Faiz haraaaaam!” deyip kıçımız tutuşmuş gibi orayı terk edeceğizdir çünkü  bankaların para satanlarla para alanlar arasında aracı birer kurum olduklarını düşünmek  cücük beynimize zor gelecektir.

Püskevit ekonomisinde akıllının biri bir gün çıkıp şunu diyebilir:  “ Hanım abla, sizin çocuklar sucuk istiyor, zaten sucuk  üretecek bir abi var şu köşede ama para bekliyor. Senin parayı alıp ona verelim, uygun bir sakal da alarak tabii… Ondan geri alacağımız parayı kırışırız, ne diyon? Ama bana azıcık mühlet vereceksin, parayı da durmadan püskevite harcamayacaksın. Gene harca ama hepsini harcama bari bak, çocuklar duba gibi olmuşlar puahahaha!” der. Tabi son  kısmı söyleyebilecek kadar cesur bankacı henüz doğmamıştır ama…

Sermaye sorunu tekrar söze karışır: “Ayrıyetten canım abim! Püskevitçi hem üretimi büyütecek hem sermayesini arttıracak falan bu işler öyle kolay değil. Sen bütün paranı püskevitçiye verdiğinde iş bitmiyor. O bütün parasını üretime harcayıp da tüketemez. Tüketirse ikinci gün püskevit de bulamazsın başka şeyde! En nihayetinde püskevitçi abim de bankanın kapısını çalacaktır!”

Tamam da bu kutsal bankacılık işi parayı nereden bulacaktır? Bankayı icat eden akıllı ağabeyimizin yaptığı gibi parasının geleceği için onu bir yerlere uygun faizle borç vermeğe gönüllü insanların “tasarruflarından” bulacaktır. “Ya verilen borçlar ödenemezse!” diyen müzmin karamsara yanıtım: “Eğer ödenemeyen borçlar sorunu o kadar büyümüşse zaten ortada ne banka ne de tasarruf kalmıştır” demek olurdu.

Üreticiyle tüketici arasındaki “tasarruf-sermaye-kredi” üçlemesi olmazsa hiçbir darphane, ekonomi falan yaratamaz. Yani hanım ablamın  “tasarruf” diye adlandırdığı şey onun açısından parasının değerlendirilmesi ve kâr ettirilmesi iken sucuk üreticisi için işini yaratabilmenin can suyudur.

Yani? Ekonomi öyle alıp vermeyle falan olmuyormuş. Ekonomi ancak insanların birbirlerini besleyebilecekleri verimli   rezervler yaratmasıyla büyüyebiliyormuş ki  bunun ilk ve vazgeçilmez adımı tüketimi ertelemek yani tasarruf etmektir. Yani elimize geçen parayı har vurup harman savurmak  hiçbir işe yaramıyormuş. Umarım ben dahil herkes biraz aydınlanmıştır…









6 Şubat 2017 Pazartesi

İbrani Tanrısı Ve Çarpıtılan Tasarruf Anlayışımız



Kime Uysak Bilgisayarı Alırız Hat’çe’m?
Bundan önceki yazımız ziyadesiyle tatsız bulunduğundan dolayı  daha hazmedilir bir şeyler yazmak farz oldu.

İbrani Tanrısı kindar, ve öfkelidir. Tevrat hikâyelerine ki çoğu hiç değişmeden doğrudan İncil’e ve Kur’an’a da girmiştir,  baktığımızda İbraniler Tanrılarından pek korkar. Dikkat edilirse peygamberlerinden sürekli mucize isterler. Mucize olmadan inanmaya gönülsüzdürler. Mucize olayının aslı “ Ulan inanıyoruz ama bakalım hâlâ çalışıyor mu?” tarzındaki şüpheciliktir. İbraniler, Tanrı’larından merhamet falan beklemez.  Onlar için Tanrı, “yeterince tatmin edilmezse kıyameti koparacak bir mega kraldır.”

Bunun bizimle ne ilgisi vardır? Şöyle bir ilgisi  vardır: Araplar putlarından bekledikleri davranışları, Allah’tan da bekler olmuşlardır. Bu anlayışı da görünen o ki kendilerinden daha önce adam akıllı , kurumsal, allı güllü bir din sahibi olmuş Yahudi’lerden devralmışlardır. “ Allah korkusu” denen şeyin özünde, “kızdırılmaması gereken bir tür kadim Mısır Tanrısı” olduğunu düşünmek mantıklı. ( Yahudilerin Mısır’dan çıkmaları acaba ne anlama gelmelidir?)

İmdi: “ Aga tepemizde bayağı bir kuvvetli biri  var. Kızdırmasak iyi olur. “ diye özetleyebileceğimiz bu korku, aslında Tanrı’yı “insanlaştırmak” anlamına geliyordu.  “Müslümanlığın özü bu değil!” tarzı savunmalara karşı şunu söyleyebilirim ki dünyadaki hemen hemen hiçbir Müslüman o “öze” bir gıdım bile yaklaşamıyor.  (İslâm ne hikmetse asla doğru anlaşılamayan bir özle sürekli yanlış uygulanıyor.)

Tanrı’yı “insanlaştırınca” ne oluyordu? Tanrı’yı insanlaştırınca onu aynı zamanda, kindar, öfkeli, bazen cimri vs bir hale  getrmiş oluyorduk. Böylesi bir yaratıcıdan “Yarattığını her zaman sevecek sonsuz merhamet sahibi bir yaratıcı olmasını” bekleyemiyorduk. Bu kolayımıza geldi.

Çünkü onu insanileştirebildiğimiz zaman krallarımızı, sultanlarımızı, halifelerimiz de Tanrılaştırabilmek imkânı doğdu. Bu çok daha kolaydı çünkü Tanrısı kindar ve öfkeli olanın, kendisi haydi haydi despot olabiliyordu. “Lan nasıl olsa Tanrı’nın gölgesi, halifesi falanım, kim ne diyebilir bana?” tarzı hodbinlikler yalnızca Arap çobanlarına has değildi. Sami dinlerin hepsi hükümdarlara bu tip “kıyaklar” geçmiştir. Meselâ 8. Henri, Luter’in “ Kralın otoritesi Tanrı’dandır!” ilkesini havada kapmıştır. İngiliz Protestanlığının( Anglikan kilisesi), ulvi ilahiyat tartışmalarıyla kabul edilmediğini bilmek, bazılarımızı şaşırtabilir.

Bunun tasarrufla ne ilgisi var? Oraya geliyorum.

Tasarruf, kabaca “ertelenmiş tüketimdir” ( Hocam olsaydı, ellerinden defalarca öpeceğim Mises’ten)… Yani “ Dur bakalım ya bu  telefonu bir yıl daha kullanırız, onun taksidi kadar parayı bir kenara atsak gelecek yıl oğlana  güzel bir bilgisayar falan da alabiliriz !” diye  düşünen çalışan annenin veya ona uyan babanın bu fikri,  tasarrufun temelidir.( Erkekler kızmasın ama dünyayı ayakta tutan, kadının zekâsıdır.)

Tasarruf için insanlar işlerini kendilerinin bildiği gibi düzenleyebilecekleri bir ortam isterler. Yani? Yanisi, fiyatların gelecekte az çok nasıl artacağını, telefonun ne kadar pahalanabileceğini, maaşlarının veya gelirlerinin ne kadar artabileceğini falan az çok tahmin edebilmek isterler.  Böylesi kaba hesapları yaparken de işlerine pek kimsenin karışmayacağını farz ederler. “ Döviz çok kıpraşmazsa ki şu an öyle görünüyor biz o bilgisayarı alırız be!” hayali böyle gelişir.

Peki iyi de İbrani   Tanrı’sı ne yapar da bu işler sarpa sarar? İbrani veya daha doğrusu Sami Tanrısı, Müslümanlar tarafından insanlaştırılıp bir köşeye kaldırıldıktan sonra onun yetkileri halifeye falan devredildiğinde işler sarpa sarmağa başlar. Çünkü böyle yaptıklarında, Müslümanların “emiri” kendisini bir anda “ … ama ekmeğimizi o veriyor..” denen Mısır firavunu gibi görmeğe başlar. “ Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır!” diyen merhum Lord Acton bu vecizesiyle yöneticilerin Tanrı komplekslerinin üstüne örtülmüş gazeteyi kaldırıyordu.

“ Sadede gel hemşerim!” diyorsunuz, farkındayım… Gelecek yıl oğullarına afili bir bilgisayar almayı hayal eden ebeveynimiz, bir gün asrın lideri halife-i ruyi zemin hazretlerinin “ Mozambik Gomburiktirası ( para birimini bilmiyorum) alan yandı! Hatta cehennemin dibini boyladı. Hatta kaynar kazanda körili tavuk oldu!” falan dediğini duyduklarına önce ne olduğunu anlayamaz.

Vatandaşların bir kısmı, ellerindeki on yüz bin Gomburktayı bozdurarak Gomburiktira havuzunu boşaltacağını sanır, diğer bir kısmı ise Gomburiktira kesesini hiç bozmaz.

Öyle ya da böyle Gomburiktira ile ilgili kriz mesela bir anda Gomburiktira  kurunu zıplatır. Eh… Sanayileri neredeyse tamamen dışa bağımlı canım Müselman memleketlerinde ki “Petrol görgüsüzleristan’ı”   tenzih ederim(!),  “ Ulan ne oldu da cep telefonu, bilgisayar ateş pahası oluverdi?” diye ıkınmağa başlar. “ Gomburiktira’dan bize ne Mozambikliler düşünsün!” diyen bir kısım ibibik, döviz kuruyla pahalanan akaryakıttan daha az  satın alabildiğini düşünmek yerine “Allah’ın halifesi” halife-i ruyi zemin efendimizi hazretlerinin nutuklarındaki celalete, hamasete, husumete, vukufete, cülusete, cibubiyete vs. hayran olarak fakir gönlünü ve cebini avutur.

Oğullarına afili bilgisayar almak hayli kuran fedakâr ebeveynimiz ise “ Ulan Allah şu Mises’in belasını versin! Cehennemde çatır çatır yansın! Hani tasarruf iyiydi? Hani bizim tasarruflarımız girişimcilere sermaye olup üretimi arttırıyordu?” diye yana yakıla döner durur.

Ama buna rağmen meselâ “Ulan biz halife-i ruyi zemin efendimiz hazretlerine güvendik ama faizler, petrol vs emtiya fiyatları aksini söylüyordu, ne demeğe ona oy verdik?”  diye düşünemeyebilirler. (Gerçi  oğulları için bu denli bilinçli düşünen ebeveynin öyle bir halifeyi seçmesi olası değildir ama neyse…)

Peki ne olmuştur? “Ulan Allah orada, halifesi burada! O ne derse o oluyor, ondan iyi bilecek değiliz ya!” deyip de aklının değil de sözde şeriatının, ulemasının, halifesinin aklına uyanlar, eninde sonunda ekonominin kayalıklarına bindirir.

Peki akıllı ebeveynimizin hayallerinde tahrip  olan şey nedir? Tahrip olan şey tasarruf anlayışıdır. Çünkü insanların genellikle akılcı davranacaklarına güvenilerek  giriştikleri tasarrufları, dünyanın efendisi halifei ruyi zemin efendimiz hazretlerinin ani gaz sancıları, kaynana zırıltıları veya yengeyle atışmaları yüzünden bir anda yer ile yeksan oluverebilecektir.

Sözün özü: Neye veya  kime iman ettiğinizin önemi yoktur,  sadece saklınızı kullanıp kullanmadığınızın bir önemi vardır. Herkes aklını, kendi bildiğince ve müdahalesizce kullanırsa “ekonomi” ortaya çıkar. Akıl üstü saydığı birine iman ederek ona uyanların egemenliğindeyse ancak kaos ortaya çıkar.

Sözün özünün özü: Lâikliği korumazsak açlıktan  geberip gideceğiz.







5 Şubat 2017 Pazar

Müslüman Türk Toplumunun Trajedisi


Türk Ekonomisinde Psikopatolojik Sapma



Psikolojizm iktisatçıların biraz da küçümsemeyle yad ettikleri bir anlayış. Ekonomik davranışları psikolojik güdülenmelerle açıklamaya çalışmaya karşı özellikle liberal  iktisatçılar şüpheyle yaklaşıyor.

Bu şüphecilik sanırım, Homo economicus’un akılcı davranışlarının “duygulardan arındırılmış” olduğu kabulüne dayanıyor.  Normal bir  insanın hazzzı acıya ve çok olanı da az olana tercih edeceği  kesindir. Zahitler sahi bu konuşan ayrık değildir. Çünkü onlar da en nihayetinde “mutlulukların en büyüğüne” ulaşmak arzusuyla bugünkü ömür  sermayelerinden tasarruf ederler. Yani özünde cennete veya doğrudan Tanrı’ya ulaşmak vaadinin getirisini bugünkü zevklerden üstün tutarlar. Bu da özünde bir “zaman tercihidir” ve bizatihi ekonomik bir davranıştır.

Homo economicus’u tanımlayan iktisatçıların ülkelerinde, insanların davranışları, ekonomiyi tanımlayan davranış düzenliliklerini oluşturmuştur. Dolayısıyla meselâ Mises  insan eyleminin doğrudan doğruya ekonomi veya ekonominin doğrudan doğruya  insan eyleminin kendisi olduğunu düşünebilmiştir. Buna göre insan eyleminden ayrı bir ekonomi yoktur. Misesin bu yaklaşımına “prakseolojik açıklama” diyebiliriz. ( Mises, “eylemle” “davranış” arasında, bilinçlilik ve istençlilik (iradilik) yönlerinden bir ayrıma gider. Eylem, amaç ve araç gösteren özel bir davranıştır. Oysa bakteriler de bilinçli olmamakla beraber tepkisellikleriyle vs “davranışta” bulunabilirler.)

Doğu toplumları için bir genelleme yapmak orientalist bir mübalâğa olabileceğinden  sadece  Türkiye örneğinde prakseolojik sapmanın üzerinde durmak belki de daha anlamlı ve yararlı olacaktır.

Türkiye örneğinde Türk insanının ekonomik davranışlarındaki sapmaların temelinde, “tersine zaman tercihini” görebiliriz. Batı insanı “tasarrufu” ,  birikime dayalı  uzun vadeli bir  önlem olarak görürken Türk insanında tasarruf, “mümkün olan en kısa sürede mümkün olabilecek en yüksek kârı elde etmeğe” yönelik  bir tür kumar halini almaktadır.

 Bu tespiti yapıp da burada bırakmak bir ölçüde faydalı olabilir ama yetersizdir. Çünkü bu eylem, bir tür panik kalıbı göstermektedir.  Önemli olan bu kalıbın hangi algıya  dayandığını bulabilmektir. Çünkü  panik kalıbına yol açan temel algı kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Hele Türk toplumundaki katı ve dirençli etnik  ve dinsel kistlerin uluslaşmaya ve uygarlaşmaya gösterdikleri direnç göz önüne alındığında, Türk toplumunun akılcı bir ekonomik eyleme yöneltilmesi daha acil bir sorun halini almaktadır. Çünkü uzun vadede birikime dayalı tasarruf anlayışıyla işleyen çağdaş dünya ekonomilerinin içinde yer alabilmek için bu düşünüş biçimini içselleştirmemiz artık hayatî bir zorunluluktur.

Muhtemel Türk insanındaki “panik kalıbının” temelinde açlık korkusu yatmaktadır. Peki ama açlık korkusu, ekonominin bunca geliştiği bir dönemde hâlâ nasıl yaşayabilmektedir?
Türk insanı    üretim süreçlerinin gerektirdiği  uzmanlaşmaya ve sabra sahip değildir.

Çünkü Türk insanı diniyle çağdaş kapitalist dünyanın üretim kalıpları arasındaki tercihini dinden yana yapmış, “namaz vakitlerini” vardiyaya tercih ederek hayatının ritmini namaza teslim etmiştir. Peki ama bunu neden yapmıştır?

Bunu yapmasının temel sebebi dinle yozlaştırılmış otoriter kişilik yapısıdır. Emir almayı ve emir vermeyi benimseyen yapısıyla Türk insanı  asker tabiatlıdır. Sorun asker tabiatıyla meydana getirdiği töresinin yerine Arap şeriatını getirmesidir.

Arap şeriatıyla beraber Türk disiplini, “soyut değerlere bağlılık” amacından sapmıştır. Türk bilincindeki Türk  ahlâkına kaynaklık eden Tanrı’nın yerini, İslâmla beraber, kendisine her ne pahasına olursa olsun yaranılması gereken bir İbranî tanrısı almıştır.

Kendisine yaranılması gereken bir Tanrı’nın insanlarda yarattığı ahlâk, kalıcı ve aktarılabilir bir ahlâk olmamıştır. Bu ahlâk “bugün için yapılması gerekeni” esas alan bir çıkar ahlâkıdır. Çünkü İbrani  telâkkisinde Tanrı, “insan üstü bir merhamet kaynağı” değildir; sadece “sonsuz güçte bir başka insandır”. Dolayısıyla İbrani  Tanrısı, hepimiz gibi kin güdüp, aldatabilen, öfkelenen ve intikam alan bir aşkın insandır.

Bu telâkki İslâmla beraber bütün Müslüman toplumlara da sirayet etmiştir. Böyle düşünen, “Tanrısına yaranmak için” kendini patlatan bombacının , “  mümkün olduğunca başkalarına zarar vermemek iradesini” esas alan bir  ahlâkı anlayabilmesi mümkün değildir.

Çünkü bombacı, “ Bugün elde edilebilecek en yüksek kârı, yarın elde edilebilecek daha büyük bir kâra tercih etmektedir.”

Türkiye’de seçmen davranışı da aynı zaman tercihiyle güdülenmektedir. Çünkü aslında Müslüman Türk seçmeni,  İbrani/Arap  söyleminden öğrendiği öfkeli , “oyun kuran”, Tanrı’nın yarın ne yapacağından da çok emin olmadığı için bugün mümkün olan en büyük yararı ve yiyeceği temin etmeyi gözetmektedir.

Buradaki ayırt edici eylem, belirsiz de olsa bir iktidara yaranmanın, nispeten çok daha belirlenebilir, kestirilebilir  faydalara tercih edilmesidir. Bu eylemin gündelik yansıması da siyasal iktidara yaranmanın, doğru ekonomik eyleme tercih edilmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla meselâ yükseleceği neredeyse muhakkak olan döviz kuruna rağmen iktidarın sözüne itaat ederek zarara uğramak Türk insanını rahatsız etmemektedir.

Aklın verilerine karşı,  tehdit algısının yarattığı korkuya boyun eğmek, saf akılcı bir ekonomik analizin konusu olamaz. Bu doğrudan doğruya  psikiyatrinin ve psikolojinin konusudur. Türk toplumunun psikolojisindeki patolojik sapma üzerinde artık ciddi şekilde durulmalıdır. Çünkü bu sapma yalnızca ülke ekonomisini tahrip etmekle kalmamaktadır.

Bu psikoloji bir intihar histerisine dönmektedir. Bu ayrı bir tartışma konusudur.

Türk ekonomisinin düzelmesinde hükümetlerin çıkar güdülü kısa vadeli  düzenlemeleri yerine artık eylemde bulunan Homo economicusların akıl ve ruh sağlığının düzeltilmesine öncelik verilmelidir.



KERKÜK ZİNDANI


  Bu aralar Cem Karaca’dan Kerkük Zindanı türküsünün muhteşem rock yorumunu dinliyorum. Gözlerim doluyor, yetersiz bir ifade olacaktır; çünkü içimi öfke kaplıyor. Biz millet olarak balık hafızalıyız, yaşadıklarımızı unutuveririz. Kin tutmanın günah olmasının İslam öğretisinde yer alması ya da hoşgörü safsatasının da bu konudaki payı da büyüktür. Kin tutmak iyidir. Kişisel olarak olmasa da millet olarak diri ve tetikte olmanızı sağlar.



Diriyseniz, bütün duyularınızda tam olarak çalışıyor demektir. Düşüne bilirsiniz, gözünüz görür, kulağınız duyar, nereden tehlike geldiğini anlarsınız, kendi varlığınızı korursunuz, hayatta kalmak için en nihayetinde şahsiyetiniz, namusunuz için, yaşam tarzınızı korumak ve özgürlüklerinize sahip çıkmak için refleks gösterir, direnirsiniz. Diğer türlüsü balık gibi kimin ağına düşeceğini beklemek anlamına gelir ki hangi sofranın yemeği olacağınızı Tanrı bilir.

Sekiz aydır, Türk Askeri, üstelik TSK’nın en seçkin birlikleri Suriye topraklarında. Kuzey Irak’ta ki birliklerden söz etmiyorum bile.. Terör saldırıları, her gün gelen şehit cenazeleri..Devlet refleksi bu müdahaleleri gerektiriyorsa tabii ki millet olarak devletimizin her daim olduğu gibi arkasındayız. Ancak şu anda sonuçlarını yaşadığımız olayların nedenlerini düşünen beyinler elbette irdelemeli ve unutmamalıdır.


 Hadi düşünce tembelisiniz, hafızanızı harekete geçirip, yanı başımızda ki ülkelerin yaşadıkları iç savaşları, o ülkelere barış getirmek için dünyanın bir ucundan gelip, o ülkelerin ırzına geçilen kadınlarını, diri diri yakılan çocuklarını hatırlamak lazım. Belli ki Kurtuluş Savaşını, işgalicilerin zulmünü, Ermenin çetelerinin gariban Anadolu kadınına yaptıklarını hatırlamak daha güçtür.


Yaşam tarzınız, kişisel özgürlüklerinizi de kapsar. Yaşam tarzı, yasalar tarafından korunur. Dolayısı ile kuvvetler ayrılığı ilkelerinin uygulandığı demokrasilerde yasaların ve yasama organlarının bir anlamı vardır. Hak verilmez, alınır derler. Belki bunun içindir ki Türk Halkı kendilerine verilen özgürlükler ve tercih yapma hakkından bu kadar kolay vazgeçmeye hazır gözüküyor. Onun için de, eski devir artığının bilmem kaçıncı göbekten torunu çıkıp, kendisine yalakalık yapan sunucuya ‘bana prenses değil sultan demeniz, daha uygun olur’ diyor, o zavallı adam da seyirciye kadını alkışlattırıyor.


Bu sultan, bir gecekondu semtine gitse ve dese ki, bu topraklar benim ailemin malı boşaltın evlerinizi, devlet benim, bundan sonra yeşil kart falan bilmem, iaşenizi kestim. Yeni bir fetih dönemine giriyoruz, ilk hedefimiz Tahran, İran’a savaş ilan ettim. Bizim garibanlar hafızalarına uygun şekilde sudan çıkmış balığa dönerler. Bu gün geldiğimiz nokta da belki halk kendi eliyle yeni bir monark olmasa da bir tek adam yaratacak, üstelik bu gücün kendisinde olduğunun farkına bile varmadan, bu güçten vazgeçecek.

26 Ocak 2017 Perşembe

KARA GÜN FİLMİ –TEBAA OLMAK



2013 yılında Boston Maratonuna yapılan bombalı saldırıyı konulan Patriots Day, ‘Kara Gün’ filmi 2016 yapımı. Yönetmen koltuğunda Peter Berg var, senaryonu Peter Berg ile Matt Cook yazmış. Filme konu olan saldırıyı kısaca özetlemek gerekirse; iki Çeçen kardeş hazırladıkları el yapımı bomba ile maratonun bitiş çizgisine yakın bir nokta da gerçekleştirdikleri saldırı ile 3 kişi hayatını kaybeder ve 200 kişi yaralanır. Saldırganlardan Tamerlan Tsarnaev, 3 gün sonra polisle girdiği çatışmadan ağır yaralı olarak, diğeri Cevher Tsarnaev, 19 Nisan günü bütün gün ve gece süren bir insan avı sonucunda yakalanır.  19 Nisan günü boyunca Boston ve civarında toplu taşıma araçları, iş yerleri, okullar ve üniversiteler dahil bir çok kuruluş kapatılır ve halkın dışarı çıkmamaları ve kapılarını kilitli tutmaları istenir. FBI ve polis güçleri ortak hareket eder ve her zaman ki gibi sıradan bir polis memuru birden kahraman olur.


Filmde kopan ayaklar, bacaklar kan ve dehşet görüntüleri eşliğinde veriliyor. Zaman zaman orijinal haber görüntülerine kullanılmış, Barack Obama’nın konuşması gibi. Filmde bir kare de J.F. Kennedy’in fotografına var ki ‘ne şimdi dedirtiyor’, sanırım yeni seçilen Cumhuriyetçi Başkan Trump’a selam vermişler. Filmde ironik bir sahne de var; Çeçen saldırganın eşi FBI tarafından sorguya alındığında, avukat istiyorum, diyecek kadar Amerikalı olmayı içselleştirmiş.. Film sanatsal anlamda pek bir şey ifade etmediği gibi oyuncuların özellikli çabası da yok.


Pekiyi bu film neden mi anlattım?

Bizde vaka-ı adliyeden olaylar haline gelen terör saldırılarını düşündürdü de ondan.


Hemen her filmde eleştirseler bile Amerikan Devlet geleneğine bir öykünme vardır. Bir taraftan eleştirirler, bir taraftan FBI, CSI, NSA kutsarlar, ulusal muhafızları ile gövde gösterisi yaparlar. En nihayetinde Amerikan halkının yaşam tarzına kim müdahale ederse, cezasını bulur. Bu noktadan bakıldığında halkının kişisel özgürlüklerini ve yaşam tarzını yasalarla güvence altına almış, ekonomik ve siyasi açıdan güçlü bir devletin bir parçası olmak, çok da imrenilesi gözükmüyor değil..



Bizde ki kadercilik bir gün nasıl olsa öleceğiz, şu ya da bu nedenle, anlayışı; anlaşılan terör saldırılarını daha kolay kabul edilir kılıyor.Aslında Ortadoğu coğrafyasında genel hakim inanç bu şekilde..Niçin, neden veya nasıl oldu; en önemlisi aksiyon almakta kim yetersiz kaldı, gibi soruları sormak yerine ampirik bir tavırla suçlayacak bir dış odak bulmak(Haklılık payı olmakla birlikte) hem kendini tebaa olarak görmekten bir türlü kurtaramamış halkın hem de hükümetlerin işine gelir. Bu coğrafya da aslında insan hayatının değeri yoktur dolayısı özgürlüklerin ve yaşam tarzlarının da.


Düşünmek, sorgulamak ağır işçilik.Sizin yerinize karar veren bir erk.Tebaa oldunuz mu her şey daha kolay..En nihayetinde ye, uyu, üre; münasip görülürse çalış yoksa sana verilenle yetin. Burada sıkıntı sen tebaa olmayı reddediyorsan çıkıyor. Benim bedenim, benim seçimim, benim yaşamım dediğinde..


Aslında her terör saldırısı, yaşam tarzına bir müdahaledir. Başta yaşama hakkı olmak üzere..Her saldırı özgürlüklerinizden birazı götürür. Önce haber alma özgürlüğünüz kısıtlanır, sonra sizin yerinize karar verenler, seçtikleriniz ya da tebaası olmayı kabul ettikleriniz, öncelikler listesi oluşturur. Saldırı amacına tam on ikiden ulaşır. Hayatta kalayım derken hayatta olmanızı değerli kılan ne varsa bir bakmışsınız elinizden uçup gitmiştir.


20 Ocak 2017 Cuma

Kürt Görünürlüğü Ve Muhtemel Sonuçları



Önce bir azınlığın ifade özgürlüğü sorunu gibi ortaya atıldı. Sonra  “görünür olmak” diye ifade edildi. En sonunda “egemenlik paylaşımı” ve bağımsızlık noktasına taşındı.

Bahsettiğimiz  şey, “Kürt Sorunu”.

Kürt  Sorunu  aslında, Türk uluslaşması içine dahil edilmiş bir  etnisitenin durumu hakkında, bilgisizce  bir talepten ibaret.

Bu bilgisizlik  en başta Türkiye dışındaki Kürt topluluklarının toplumsal durumları hakkında .

Kürtlerin bu ülkelerdeki resmi konuları ayrı bir tartışma konusu. Çünkü her ülkenin kendi kuruluş biçimi var   ve kimi azınlık, kimi ulusal çoğunluk sayacağın belirlemek o ülkenin kurucu ulusunu ilgilendiriyor. Zaten bu durum, politik rüzgârlara göre ani değişebiliyor.

Meselâ İran’da Kürt azınlığın Kürtçe eğitimine izin verildiği söyleniyor ama Kürtlerin bağımsızlığa yönelik en ufak bir silahlı direnişi en sert şekilde  eziliyor.

Bunun yanı sıra  Türkiye dışındaki diğer Ortadoğu ülkelerinde Kürtler topluma karışamıyor. Onlar ne Arap ne Fars sayılabiliyor. Araplar ve Farslar, Kürtleri kendileriyle karışmaması gereken bir tür ikinci sınıf kabile olarak görüyor. Dolayısıyla bu ülkelerdeki Kürt okulları bizde sanıldığı gibi “silâhlı Kürt yiğitlerinin korkusuyla” verilmiş haklar  falan değil. Bu haklar, “zararsızlıkları” sağlanmış ya da toplumda karışması kesin şekilde engellenmiş  canlılara verilmiş lütuflar olarak görülüyor. Dahası, ABD’nin eliyle semirtilmiş ve şımartılmış Kürt  Bölgesi  yönetimi,  Arap yöneticilerin ve halkının nefretini fazlasıyla üstüne çekiyor. Kürtler ABD eliyle egemen kılınmış şımarık petrol zengini rolüne kendilerini kaptırmış görünüyorlar. Buna bir de artan gayri meşru Kürt silâhlanmasını eklersek Kürt sorunu “kaset çıkarmanın” çok ötesine geçen, uluslararası bir belâ haline geliyor.

Ortadoğu’da dört ülke Kürt sorunundan mustarip. Bunlar içinde Kürtlerin resmen “uluslaşmaya” dahil edildiği tek ülke Türkiye. Türkiye “ulus” toplumsal birimi dışında bir toplumsal birimi, siyasal egemenlik kullanıcısı olarak  tanımıyor.

Bu tercih isabetli midir, değil midir? Şimdiye kadar isabetli olduğu görülüyor. Çünkü Kürtlerin siyasi anlamda “görünmez kılınması” diye yorumlanan  bu tercih, onların  toplumda da uluslaşmış, “değerdaş” bir topluluk olduğu algısını yaratmıştı. Bu yüzden herhangi birinin Kürt olmasının da Türk toplumunda bir önemi kalmamıştı.

Şimdi deniyor ki  “Biz Kürtüz!” demek istiyoruz. Elbette denebilir, neden denmesin?

Sorun şu ki bu güne kadar uluslaşmayla kendi arasındaki bütün cemaatleşmeleri, kabilecilikleri aştığını düşünen bir topluma “ Hayır ben sende ayrı ve sana denk bir toplumum!” denmesinin yaratacağı sonuçlar hesaplanmış değil.
Her şeyden evvel “Türk Ulusu”, bir “değer toplumu”. Yani ortak değerleri bütün kabile, kan, soy vs bağlantılarının üstünde gören bir toplum. Yeterli seviyede olmasa da “değerlerin” üstünde uzlaşılacak en önemli ve değerli/kıymetli/pahalı  varlıklar olduğunu anlayabilecek durumda.

Böylesi bir toplumun üyesi olmak demek, uygarlık üretimine doğrudan katılmak, uygarlığı meydana getiren büyük beraberliğin ayrımsız bir üyesi olmak demek. Çünkü uygarlık, ancak kurallı, değere bağlı ve kural tanıyan insan beraberliklerinin yaratabildiği bir şey.

Bu şartları sağlayabilen tek toplumsal birim de “ulus”/”millet”.

Peki bu açık gerçeklere rağmen Kürtlerin “görünür olmak” iddiası ne anlama geliyor. Şu anlama geliyor: “Biz Türk’ten ayrı bir ulus olarak resmen tanınmak ve egemenliğe ortak olmak istiyoruz.”

Şimdilik resmi bir Kürt egemenin tanınması imkânsız. Şimdilik diyorum çünkü yarın bütün hukuk istismarlarıyla rejimimiz yıkılır da diktatörlüğe geçersek bu da gerçekleşebilir.

Bu gerçekleşmese dahi Türk denen uygarlık yaratıcısı büyük kültür sahibine denk bir Kürt  ismi tanınacak olursa Türk toplumu artık karşısında “kız alıp kız verdiği” bir topluluk görmeyecek. Böyle bir şey gerçekleşirse Kürtler Irak, Suriye ve İran’daki gibi “görünür” hale gelecek. Dahası bu gerçekleşirse Türk toplumu bu “görünürlükteki”, “Kürt silahlı tehdidini” artık doğrudan doğruya Kürt topluluğuyla özdeşleştirebilecektir.

Şu kesin şekilde bilinmeli ki Kürtler kendileriyle ilgili ifade hürriyeti tartışmalarını, Türk toplumundaki demokratik bir arayış olarak görmüyor. Bu ifade hürriyeti tartışmalarını, doğrudan doğruya Kürt silahlı terörünün bir kazanımı olarak görüyor.

Dolaysıyla Türk’e rakip ve denk bir Kürt toplumundan bahsettiğiniz anda karşınızda , “bu topraklara talip olan bir yabancı toplum” bulacaksınız.

Bunun siyasi yansımaları, hukuki tartışmaları bir yana ama Türk  Ulusu, böylesi bir egmenlik ve toprak paylaşımı tartışmasını Kürtlerin sandığı kadar “korkakça” karşılamayacaktır. Çünkü özellikle “süreç” denen ihanet politikasıyla etnik terör ve ondan nemalanacağını ümit eden büyük bir Kürt kitlesi, ciddi anlamda şımartıldı, ümitlendirildi.

Bütün bu tartışmalara Kürt etnik terörü damgasını vurdu. Dolayısıyla Kürt kimliğinin belirlenmesinde inisiyatifi Kürt etnik terörü ele geçirdi. Bunun Türkçesi PKK, artk her Kürt’ün birer PKKlı olarak görülmesi gerektiğini sözde siyasi oluşumlarıyla da topluma kabul ettirdi.

Bu noktada “ etnik siyaset”, Kürt topluluğunu, uluslaşmayla uzlaştıran bir barış yönetimi olmak yerine Kürt etnik terörünü meşrulaştıran bir tür hukuki  manivela oldu. Habur rezaletinde , siyasi İslamcılar bu manivelayla   ulusal egemenliğin hukukî  muhafazasını kırdı.

Bütün bu olanlar gerçekten Kürtleri “görünür” kıldı. Fakat gerek Türklerin gerekse Kürtlerin karşılıklı cehaletleri, bu  görünürlüğün bedelinin anlaşılmasını engelledi. Bu görünürlüğün bedeli Kürtlerin, İran, Irak ve Suriye’deki gibi “tahammül edilebilir yabancılar” olduğu kanaatinin toplumda belki de kalcı olarak yerleşmesi oldu.

Kürtlerin “tahammül edilebilir yabancılar” olduğu kanaatinin yerleşmesi ne gibi sonuçlar doğurabilir? Bir kere adları açıkça Kürtçe olanların, artık  kendilerini “ortak egemen” olarak gören Kürtçü ve dolayısıyla PKK yandaşı ailelerden geldikleri düşünülecektir. PKK’ya sempatizan olmak, bu ülkede saysız kanlı eyleme imza atmış, Türk düşmanı,  bölücü bir örgüte yandaş olmak anlamına geldiği için de  “Kürt görünürlüğü” hiç de sanıldığı gibi “kardeşlerimizi tanımakla” falan sonuçlanmadı. Kürt görünürlüğünün tek sonucu, içimizdeki Kürtlerin, İran’ı, Irak’ı ve Suriye’yi bölmeye çalışan soydaşlarıyla aynı  bilinci paylaştığının “görünmesi” oldu.

“Kürt siyasetinden” bahseden herkesin asıl niyetinin siyaset yoluyla PKK’yı meclise sokmak olduğu kanaati kemikleşecek ve bu da uluslaşmayla barışık  sağlıklı bir etnik siyaset ihtimalini kesinlikle ortadan kaldıracaktır.

Daha önemli  ve yaygın sonuç ise Kürt oldukları bilinen insanların istihdamında ve onlarla yapılacak ticarette ciddi azalma yaşanabilecektir ki  “PKK halk, halk PKK!” sloganıyla yaygınlaştırılan etnik terör yandaşlığı işe alınan her Kürt’ün işe zarar verebileceği, Kürtlerden yapılan her alışverişin PKK’yı beslemek anlamına geleceği kanaati kemikleşebilir.

Buraya kadar olanlar  dar bir çerçevede düşünülmüş olabilir ama daha yaygın sorun, Kürt kökenli yurttaşlarımızın seyahat ve yerleşim konularında yaşayabilecekleri  toplumsal kısıtlamalar olabilecektir. “Madem Kürtsün, demek ki PKKlısın!” algısı bir kere yerleştiğinde, herhangi bir Kürt’e ev ya da  dükkân kiralamanın doğrudan PKK’ya yataklık etmek riski taşıdığı kanaati yerleşebilir.

Sorun şu ki “görünürcüler” veya süreççiler, bu muhtemel sonuçların asla gerçekleşmeyeceğinden emin davrandılar ve  bütün inisiyatifi PKK’ya devrederek ondan bir minnettarlık umdular.

“ Ama her Kürt PKKlı değil!”ci  iyimserlere iki şey söylemek isterim:

Kendi tecrübelerime göre  yaklaşık on Kürt’ten sekizi  bölücü fikirler taşıyor.

 İstisnalar da kaideleri kesinlikle bozamıyor.

Yani sorun ondan kaçtığınız zaman, ortada kalkmıyor.















12 Ocak 2017 Perşembe

Dogville


Bana göre bir şaheserdir ve onu sinemada seyretmek onuruna eriştiğim için çok mutluyum.

Gereksiz görsel unsurlardan arındırılmış ve hatta tiyatronun bile dekor fazlalıklarından uzak salt bir insani durum filmidir Dogville.

Oyuncularının kudreti ile film, belki de “oyun” demeliyiz, sizi içinizdeki insanın gelgit sahillerine sürükler ve en sonunda insanın yargıdan kurtulamayacağı fikri ile biter.

Filmin öyküsünün özeti, çaresiz bir genç kadının ücra bir kasabada yaşadıklarıdır.

Öyle ki o ücra kasaba kendi içine kapanmış, kendi halinde masum insanların yaşadığı  tipik bir Amerikan kasabasıdır.

Bu kadar masum bir kasabanın hayatı,  çaresiz, güzel bir yabancının aralarına karışmasıyla bir anda değişir.

O kadın nereden gelmiştir? Kasaba hayatına uyum sağlayabilecek midir? Kasabaya bir maliyet yaratmadan hayatını sürdürebilecek midir?

Bu sorulardan ilki dışındakiler zamanla cevap bulurlar.

Kasabanın hayatının eski düzeninde sorunsuz yaşanmasını bekleriz ama öyle olmaz. Çünkü   özellikle kasabanın erkekleri bu “kökü dışarıda” kadının çaresiz ve kimsesiz olduğunu bir kere fark etmişlerdir. Bunu fark ettikleri anda yabancı ( Nicole Kidman) onlar için sorumsuzca kullanılabilecek bir nesne haline gelir. Erkekler  onu  taciz  eder hatta ona tecavüz bile  ederler.

Kadınlar onu aşağılayıp köleleştirebileceklerini görürler. Bu döngüye çocuklar bile dahil olur.

Demokrasi ve insan hakları bu topraklarda yeşermemiştir. Bu kavramlar “kökleri dışarıda” olan kavramlardır. Ancak ve yalız belli usul kurallarına samimiyetle bağlı kalmayı isteyen toplumlarda hayatta kalabilirler.

Atatürk gerçek bir devrimle Türkiye toprağına  sahiplerinin Türkler olduğunu söyleyerek demokrasi ve insan hakları  kavramlarını dikti. Devrimleriyle o kavramların nasıl yaşatılacağını bize öğretti. O kavramlar yaşadıkça onların uygarlık meyveleriyle daha mutlu ve müreffeh yaşayabilecektik.

Peki ama bu kavramlara neden bağlanmalı ve onları neden yaşatmaya çalışmalıydık?

Atatürk bu kavramları emanet ettiği  milletin Türk Milleti olduğunu, emanetçilerine hatırlattı. Bu adın salt bir kabile adı olmayıp demokrasi ve insan hakları kavramlarının öncüllerini çok çok önceden içinde zaten yaşatmış bir büyük ulusun adı olduğunu bize  hatırlattı.  “Tek iftiharım Türk olarak doğmuş olmamdır!” diyerek bütün kudret ve mevkiinin yalnızca  Türklük’ten kaynaklandığını söyledi.

Sorun şuymuş ki  demokrasi ve insan hakları kavramlarını emanet alan kitlenin onları yaşatmak gibi bir arzusu yokmuş. Böyle bir arzusu olmadığı gibi aynı zamanda  bu kavramları yaşatacak gerçek insani akıl ve vicdandan da  mahrummuş.

Uzatmaya gerek yok. Kurallar çerçevesinde hareket edip de kendi milletine silâh çekmekten kaçınan Türk askerinin gırtlağına sarılan bir kitlenin varlığı bize şunu gösterdi:
 Bu ülkede Türk adının  taşıdığı uygarlık meyveleriyle beslenerek onu yok etmeğe istekli büyük bir yabancı kitle meydana gelmiştir.

Bu kitle bugün Türk adını ve onun uygarlık ağacını kökünden kazıyabileceğine inanan, akıl ve ruh sağlığı şüpheli  bir kitledir. Bu kitle kot kemeriyle, sopalarla tankları durdurabildiğini sanan, kural duvarlarına güvenen insanları sarığıyla, sakalıyla, sopasıyla tehdit edip “yola getirebileceğini” sanan nevrotik daha da kötüsü ahlâk yoksunu
bir kitledir.

Nevroz gerçeklik algsının bozulmasıyla ilgili pek geniş ve genel bir terimdir. Dolaysıyla  tanklara karşı durduğunda tank personelinin cevabını idrak etmekten uzak kendi içine kapanmış ve dünyayı yalnız ve ancak kendisi için yaşayacak kadar egosentrik bir topluluk bu gün başta Türklük olmak üzere onun sahipliğinde yaşatılmış  insan hakları ve demokrasi kavramlarını açıkça iğfal etmektedir.

Filmin sonunu söylemeyeceğim ama efsanevi aktör James Caan’ın efsanevi repliğini tekrarlamadan da duramayacağım: “ Bir köpeği,  doğasına her uyduğunda, başını okşayarak terbiye edemezsin…”


8 Ocak 2017 Pazar

Türkiye’de Liberal İhanet


Türkçülük neye benzer?
O  bütün dünyayı kedine düşman bilip de herkesi öldürmedikçe rahat etmeyecek faşistlerin uydurduğu bir kabile aidiyeti midir?

Yoksa  uzlaşmaz, lâftan anlamaz, kibirli insanların uydurdukları bir tür politik tavır mıdır?

Yoksa kafatasçı, kökten ırkçı, tehlikeli ve saldırgan  insanlara özgü bir ruh hastalığı mıdır?

Bana öyle  geliyor ki  kendilerini “milliyetçi” addedenler bile  Türkçülüğü,   buradaki  tanımlardan birine yakın bir tür anomali olarak görüyor.

Türkçülüğün neden böyle görüldüğü ayrı bir tartışma konusu. Fakat  söz konusu memleket meseleleri olunca   nasıl davranılması  gerektiğine dair tutum tercihi bu üç tanımla şekilleniyor.

Bu üç yaklaşımın ortak yanı Türk’e “dışarıdan bakmaları”.

Özellikle liberaller, sosyalizmin  feci çuvallamasından sonra Türkiye’de  hayatı toptan izah etmek işini devraldılar. Sorun şuydu ki  liberaller de sosyalistler gibi yaşadıkları ülkenin ve mensubu oldukları milletin  gerçeklerinden habersizdiler. Dolayısıyla Türk Ulusuyla ilgili her şeyi kendi teorik hayal dünyalarına göre yeniden izah etmeye kalktılar. İktisat okumaktan sosoyolojiyi gözlemeye ve tarihi okumaya zamanları kalmamıştı. İdeolojinin  bütünselliğinin bütün hayat izah edebildiğini sanacak kadar kesin inançlıydılar. Bu noktada sosyalistlerle yolları kesişti. Ve ne garip ki Stalinist Kürt ihanetiyle  aynı enternasyonalist düzlemde, ortak Türk düşmanlığında buluşuverdiler.

Açıkça kollektivist ve açıkça ırkçı olan bütün Kürt hareketlerine  Türk karşıtı tutumlarıyla destek oldular.  Bütün gelişmiş ulusal devletlerin burslarından yararlandılar ama Türk ulusal devletinin varlığını bir türlü içlerine sindiremediler.

Adı federasyon olmakla beraber açıkça ulusal birliğe dayanan  gelişmiş ülkeleri görmezden geldiler.  Mesela ABD’de “federal” kurumların özlerinde ne tür bir hukuk ve siyaset birliğini sağladıklarını asla düşünmediler, görmek de istemediler.

Türk’ü ve Türkçüleri itham ederlerken bebek katillerine insan haklarının ve hukukun şemsiyesini sunmaktan çekinmediler.

Amerikansız bir ABD, Almansız bir Almanya, Fransızsız bir Fransa olamayacağın kabul ederlerken “Türksüz” bir Türkiye olması gerektiğini,  insan haklarını Kürt etnik terörü ve İslamcı zorbalık lehine alabildiğine sömürerek savundular.

Böylece hem liberalizmin bütün fikri itibarını çar çur ettiler hem de Türk vatanının bölünmesine hukuki zemin hazırladılar.

İhanetleri, Türk Milleti’nin refahı ve özgürlüğü  için kullanılabilecek akılcı bir ideolojinin her türlü etnik ve dinci ahlaksızlık için bir kılıf haline gelmesine sebep oldu.

Hepsinden kötüsü, Türk çocuklarının  kendi uluslarının tarihine ve kimliğine  yabanclaşmasına sebep oldular. Bu gün karşımıza birer terörist adayı olarak çıkan her çocuğun vebali köksüz ve immoralist liberallerin boynunadır. Çünkü onlar türban fitnesinden medrese, tarikat, cemaat ihanetlerine kadar bütün kötülüklerin aklayıcısı oldular.

“Bebek katilini” “sayın” yapanlar, etnik ve dinci katillerin beyanlarına ifade hürriyeti hakkını peşkeş çekenlerin  ta kendileridir.






7 Ocak 2017 Cumartesi

Hoşgörü ya da toplumsal rahatlama


Hoşgörü üzerine birşeyler yazayım dedim, ilham versin diye Mevlana'nın hayatına göz attım. Zamanında en büyük hoşgörüsüzlüğe maruz kalmış; belki onun için 'ne olursan gel(...)' sözünü söylemiştir.


Hepsi bir yana hoşgörü geri kalmış,insan hak ve özgürlüklerinin yasalar ile güvence altına alınamadığı toplumların, moda deyimi ile mahalle baskısını yumuşatmak üzere geliştirdikleri bir argüman.


Yobaz dinciliğin özellikle şu din demiyorum, etkin olduğu, sınıf farklılıklarının keskin ve gelir dağılımının adaletsiz olduğu toplumlarda hoşgörü sığınılacak bir kavramdır. Hoş onuda ağızlarına gözlerine bulaştırırlar ya...

Hukukun üstün olduğu,din dünya işlerini düzene sokmuş toplumlarda hoşgörü kavramı yerine yaşam tarzına saygı, dürüstlük gibi kavramlar geçerlidir. Kimse kimseyi dürüst olmadığı, yolda yürürken etrafı rahatsız etti diye hoşgörmek, empati kurmak zorunda değildir. 


Hoşgörü kuralların olmadığı, kolluk kuvvetlerinin ancak kişinin fiili saldırıya uğradıktan sonra dahil olduğu, insan yaşamının ucuz ve değersiz olduğu toplumlarda toplumun kendine yaptığı masturbasyondur. 


Belki bu ifadeyi sert bulabilirsiniz. Bazen sarsılmak iyidir. Kavramlar ve fikirler üzerinden tartışamazsanız, kelimeler üzerinden dikkat çekmeye çalışırsınız.

2 Ocak 2017 Pazartesi

Bin Bir Surat Şeiatla Beraber Yaşamak


 
Eve geç geldik.

Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızla epey eğlenmiştik. Ve  memleketin her yerinde insanlarımızın aynı şekilde eğlendiğini düşünüyorduk.

Sabah olduğunda aldığımız haber, hepimizi kahretti.

Memleketin en büyük şehrinde, en büyük eğlence yerinde, bir takım alçaklar düpedüz katliam yapmıştı.

İşin garip tarafı kapıdaki güvenliği aşıp bu işi yaptıktan sonra  hiçbir çatışma yaşanmaksızın çekip gitmişler.

Demek ki böylesi bir katliam yapıp rahatlıkla kaçılabiliyor.

Düz mantık yürütünce karşıma şöyle bir manzara çıkıyor:

Polisin biri, Rus Büyükelçisini kalleşçe katledip üstüne bir vaaz  verip hepimizi tehdit ediyor. Çok geçmiyor,  memleketin her yerinde  yılbaşı düşmanları milleti taciz ediyor. Gene çok geçmeden de bir eğlence yerinde “ şeriatçı” oldukları tespit edildiği söylenen insanlar katliam yapıyor.

Bir kere şu anlaşılmalı: Bu ülkede Müslümanlar, Belçika’da, Fransa’da, Almanya’da oldukları gibi kontrol edilebilir bir azınlık falan değil. Bu ülkede “Müslümanlar”, ezici çoğunluk ve dahası kadir-i mutlak iktidar.

Bu ülkede kendilerine Müslüman diyenlerin sizin, benim Müslümanlığımızı  kabul etmediklerini öteden beri biliyoruz. Ayrıca da “doğru Müslümanlığın”, ancak kendilerine ait olduğuna inandıklarını da biliyoruz.

Dolayısıyla böyle bir ortamda, metro çıkışlarında insanlara din propagandası yapan insanlar,  herhangi bir azınlık adına masum bir ifade hürriyeti hakkını falan kullanmıyor; doğrudan doğruya gayrı resmi bir baskı yapıyor.
Büyükelçiyi vuran kalleş polis bize, “ Kravatımızla, takım elbisemizle içinize girer ve siz ne olduğunu anlayamadan hepinizi katledebiliriz!” mesajını verdi. 

Yılbaşı düşmanı yobazlar da “ Cübbemiz ve sarığımızla hayatınıza müdahale ederiz!” demiş oldular.

Dinciliğin iki  eyleminin satır arası şu: “Öyle ya da böyle sizin hayatınıza sızacağız ve sizi yok edeceğiz!”

Aslında “dincilik” diye ayrı bir kategori yok ama bu ayrı bir tartışma konusu. Kafam gerçekten çok dağınık. Ama şu bir yarı karanlık olarak beni daha çok  ürkütüyor:

Artık açıkça laik ve akılcı dileklere katılmayan herkes , kılığı kıyafeti ne olursa olsun zihinsel olarak şeriatçı terörle aynı tarafta sayılabilir. İşler bir iç savaş derecesine ulaşmamış olabilir ve çok sayıda dindar tanıdığımız da olabilir. Ama unutmayalım ki büyük elçiyi vuran alçak da “normal” bir Türk ailesinden devşirilmişti.