30 Eylül 2021 Perşembe

Gerçek Şey Bu Değil!

 

 

 



Aslında birkaç kez tartıştık.

 

“ Gerçek din bu değil!” e benzer sayısız tartışmayla kendimizi çözümsüzlüğe zincirledik.

 

“O gerçek sosyalizm değildi!” “ Şu gerçek bahçıvanlık değil!” falan diye durmadan ahkâm kesiyoruz ya hani…

 

Aslında bu hoşuma gidiyor. “ Gerçek din bu değil!” tarzında düşünceler,  insanların herhangi bir  düzenin “daha insancıl”, daha müşfik, daha sevecen olması için  bir kaygı taşıdığını  gösteriyor.

 

Yani gerçek din şöyle olsa, gerçek sosyalizm böyle olsa dünya cennete dönecek diye düşünüyoruz.

 

 Peki gerçekten öyle mi?

 

Aslında bu çıkmazı aşmak basit.

 

Dinler de ideolojiler de aslında  birer yemek tarifi gibi.

 

Meselâ sosyalizm diyor ki: “Bütün üretim araçlarını sahiplerinden al, devletleştir. Mümkünse burjuvaları öldür. Hatta bu  kanın içine  kollektifleştirmeye direnen köylülerin kanını da ekle.  Önce şiddetli bir  silah ateşiyle toplumu yak, sonra kısık ateşte sürekli kavur.”

 

Böyle olmadığını  düşünüyorsanız meselâ “doğrusunun nasıl olması gerektiğini” de söylemeniz lazım. Yok eğer  “Bunlar hep idealizm! İdealizm gericiliktir!  Tarif marif gerekmez, proleter diktası kurulunca her şey düzelir!” deyip kafanıza göre takılacaksanız zaten konuşmanın bir manası yok.

 

İster şeriatı/ dini savunun ister ideolojiyi, herhangi bir işe kalkışmadan önce mutlaka ama mutlaka bir geçerlilik   şartına ihtiyacınız olacak. Bu geçerlilik şartı ne? O da “yemek tarifiniz”. Yani insanlara  “Yahu ben size en güzel yemeği yapıyorum. Bakın tarifte ne yazıyor?” diye sunabileceğiniz, sorumluluğu azıcık üstünüzden alacak bir  şeye ihtiyacınız var.

 

Eğer insanlara “ Benim yemek tarifim falan yok, kafama göre takılıyorum, istersem hepinizi keserim!” falan derseniz…. İşte orada işler biraz karışabilir.

 

“ Gerçek din bu değil!” “ Gerçek sosyalizm şu değil!” dediğinizde insanlar size “Gerçek din hangisi hemşerim,  gerçek sosyalizm ne, bilek de ona göre ş’ettirek?” diye soruverir.

 

İşte o zaman sizin de “ Yahu tarif ne diyorsa onu yaptık.” Diyebilmeniz lazım.

 

İşte burası zurnanın  zırt dediği yerdir ki  burada hiç kimse  yemeğinin tarifini veremez. Verdiği anda işin gerçek yüzünün ortaya çıkacağını bilir.

 

İşin gerçek yüzü nedir?

 

Ne şeriatla ne sosyalizmle yani ne sözde  semavi tarifle ne de dünyevi tarifle güzel bir yemek yapabilmek mümkündür.

 

O halde bu ikisi neden hâlâ  salondaki  kanepede   böğrümüze batarak bizi rahatsız edebilmektedir?

 

Bu, iki şeyden kaynaklanmaktadır ey cemaat-i sakinun! ( Burada “sakin”, “meskûn” anlamında kullanılmamıştır; olan biten her şeye rağmen hâlâ sakin kalabilenler için kullanılmıştır.)

 

 Birincisi  bu adamların  keyfi zor kullanma arzularından vazgeçememelerinden…

 

İkincisi de ahalinin bu iki zorbalık tutkusunu hâlâ yasaklamamış olmasından….

 

E  durmadan barıştan özgürlükten adaletten bahseden bu adamların kötü bir şey istemeleri mümkün olabilir mi? Sözgelimi bize cennette tomurcuk memeli yetmiş huri vaat eden insanların kötü olması mümkün mü? Ya da sabah filozof öğleden sonra aşçı olabileceğimizi, canımız ne isterse elde edebileceğimizi söyleyen bir sosyalist kötü olabilir mi?

 

Bunları söyleyenlere  “Hemşerim bu dediklerinizin olması için ne yapmamız lâzım?” diye sormadığınız için zaten işler sarpa sarıyor.

 

Bu abilerin söylediklerinin “gerçekleşmesi” için gerekenleri yerine getirdiğimizde hiç birimizin yaşaması mümkün olmuyor! Hurilere ulaşmak için önce kafası sarıklı her zorbanın dediğine kayıtsız şartsız uyup  nefes alıp vermek dışında hiçbir şey yapmadan yaşayıp  sarıklı abinin şahadetiyle imanlı ölmemiz gerekiyor.

Sosyalist bir yoldaşın mutluluk  tarifi de buna benzer bir şekilde yaşamamızı öngörüyor. “Sen proleter abilerinin dediğini yap, gerisine karışma!” diye özetleyebileceğimiz o üstün “bilimsel sosyalizmle”  ulaşa ulaşa yalnızca artık bir dakika sonra proleter abilerin dayağından kurtulacağımızı bildiğimiz  bir ölüme ulaşabiliyoruz.

 

Yanisi hazirun!... Yanisi, dincisi sosyalisti bilmem necisi sadece bize kendi   keyiflerine göre yaşamamızı emretmek istiyor. “ Bizi zorban yaparsan dünyanın en adil zorbaları olacağız!” demekten başka bir şey yapmıyorlar.  Zorbalardan zorba seçerek  çay kıyısında filozof ya da tomurcuk memeli huri kocası olmak hayaline ulaşacağımızı sanarak biz de  gerzekliğimize devam ediyoruz.

 

Sonra da “ Yahu gerçek din acaba hangisi?” ya da “ Gerçek sosyalizmin laciverdi nasıl ki?” diye kös kös düşünüyoruz.

 

Ama şunu düşünmüyoruz: Bir düzen önerisinin, bir yemek tarifinin  içeriği açıkça bilinmiyorsa ona şüpheyle yaklaşmak lazım.

 

Bir yemek tarifinin içinde bizi öldürecek bir zehir varsa o tarifle yapılan yemeği bırakın yemeyi, onu tatmaya bile gerek yoktur. Daha da anlatamadıysam: kılavuzu karga olanın burnu boktan kurtulmaz. Daha da anlatamadıysam: “ Görünen köy kılavuz istemez.”

 

Daha da anlamdıysan rahmetli babamın dediği gibi “ Denizin tadını anlamak için hepsini içmen gerekmez.”

 

Yani?  Adamın biri size “ Başa geldiğimde ideolojim senin elindeki torna tezgahını elinden almamı emrediyor. Senin elindeki tezgâhını alıp seni çok mutlu edeceğim, bütün ihtiyaçlarını gidereceğim..” diyor da sen bu “vaatle” adaletin ve barışın geleceğini sanıyorsan kusura bakma ama Sülün  Osman’ın Boğaz Köprüsü’nü satmasına kızmaman lazım.

 

Adamın biri “ Yüzü açık gezen kadın fahişedir, erkekleri azdırdığı için cezalandırılmalıdır, bende başa gelince bunu yapacağım1” diye açıkça söylerken o adamı iktidara taşıyarak cennetteki tomurcuk memeli hurileri kapacağını düşünüyorsan bu da senin ahmaklığın.

 

Peki “Gerçek din bu değil, gerçek sosyalizm hiç de şu değil!” falan gibi hurafelere nasıl cevap vereceğiz? Bu saçmalıkların akıl ve demokrasi alanını işgaline nasıl engel olacağız?

 

Gerçekleştirildiğinde zorbalığa, kıyıma sebep olacağı daha en başından  belli olan hiçbir şeyin uygulanmasına izin vermeyeceğiz!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Olan biten bu…

 

 

29 Eylül 2021 Çarşamba

Eğer Sosyalizm…

 


 

Küçük bir cennet tasavvuru

 

Eğer sosyalizmde insanlar eskisi gibi üretmeye devam et

Üretim araçlarına el koy
Burjuvaları öldür
Açlıktan öldür
Açlıktan öl

selerdi…

 

Eğer sosyalizmde insanlar partinin programına göre üretmekten mutlu olsalardı…

 

Eğer sosyalizmde partinin üretilmesini emrettiği şeylere toplum gerçekten ihtiyaç duysaydı…

 

Eğer sosyalizmde insanlar,  proleterlerin veya partinin onlara neleri kullanmaları veya tüketmeleri gerektiğini  emretmesinden memnun olsalardı…

 

Eğer sosyalizmd
e  kaynaklar hiç tükenmeseydi…

 

 Eğer sosyalizmde ihtiyaçlar hiç değişmeseydi….

 

Eğer sosyalizmde sermaye malları hiç tükenmeseydi…

 

 Eğer sosyalizmde nüfus hiç değişmeseydi…

 

Eğer sosyalizmde herkes melekler gibi yaşasaydı…

 

Sosyalizm yalnızca iki yerde işe yarar:
Ona hiç ihtiyaç duyulmayan cennete
ve onun zaten gerçekleştirildiği cehennemde

Eğer sosyalizmde yöneticiler seçimle değiştirilebilseydi….

 

Eğer sosyalizmde  seçilebilecek farklı politikalar var olabilseydi…

 

Eğer sosyalizmde devlet hiç ordu kurmasaydı…

 

Eğer sosyalizmde insanlar uluslarından vazgeçselerdi…

 

Eğer sosyalizmde  bireylerin akılları ödüllendirilseydi…

 

Hepimiz "cennette" olurduk...

 

 

Ulusların Ortak Aklı Var Mıdır?

 


Zaman zaman siyasetçilerimizin herhangi bir sorunda uluslararası akıldan bahsettiklerini işitiyoruz.

 

Meali şu: Dünya bir köy olursa biri
mutlaka ağa olmak isteyecektir.

“Uluslararası” bir meşruiyet veya adalet alanı mıdır? Ulusların  paylaştıkları “ortak” bir akıl var mıdır?

 

Galiba herkes, “uluslararası ilişkileri”  ilâhî bir mahkeme falan sanıyor. Herkes uluslararası ilişkilerin tarafsızlıkla  adaletle ve  duygudaşlıkla yürütüldüğünü falan sanıyor.  Peki böyle mi oluyor? Hiç ilgisi yok.

 

Daha 18. YY.’da John Locke, “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” demiş. Yani? Yanisi “Uluslararası ilişkilerde gücü gücü yetenedir.” demiş.

 

Peki bu söz  gerçekle bağdaşıyor mu? Mesele bu… Evet bu söz gerçeği bütün çıplaklığıyla  gösteriyor.

 

Çünkü gerçekten de hiçbir ulus  bir diğerine duygudaşlıkla  merhametle veya adaletle yaklaşmaz.  İstisnalar da kaideyi bozmaz.

 

Bu ne demek? Bu şu demek: Hiçbir ulus bir diğerinin toprak bütünlüğünü, egemenliğini “benimsemez” yani kendi toprak bütünlüğü veya egemenliği gibi kabul etmez.  Kulağa ne kadar korkunç geliyor, değil mi?

 

Yani şimdi meselâ bizim ülkemizin bütünlüğü tehlikeye girse Yunanlılar “ Aman ha! Türkiye bölünüyor, onu derhal koruyalım!” falan der mi? Ya da Suriyeli Araplar meselâ “Yahu Türkler iyi komşumuzdur aman onların ülkesini koruyalım!” falan der mi? Böyle diyeceklerini sanıyorsak ancak ahmağızdır. Böyle bir şey olmaz.

 

Her ulus, sahip olabildiği en geniş sınırlara sahip olmak ister. Hiçbir ulus daha azıyla yetinmez.

 

O zaman nasıl oluyor da barış oluyor? Çok basit: Bütün uluslar diğer uluslar tarafından engelleniyor da ondan. Yani hiçbir ulus “ Aman ha ağzımızın tadı kaçmasın!” diyerek öyle kendi başına uslu uslu  durmuyor.

 

İyi de  neden böyle?

 

Çünkü ulusları aşan bir ortak kimlik ve benlik oluşturmak mümkün değil. Çünkü hiç kimse komşusunu kendi ailesi kadara sevemiyor.

 

Kaldı ki  komşumuz bile ailemizle aynı dili konuştuğu, ailemize benzediği için birazcık bizim sevgimizi kazanabilirken başka bir ulusun bizi yetiştiren “ortak akılla” hiçbir ortak yönü bulunmuyor.

 

Ha şu olamaz mı? Bütün uluslar bir gün ortak bir aile gibi yaşayamaz mı? Olabilir. Ama o zaman da o aileyi kuracak bir araya getirecek ulus kim olursa onun dilini konuşmak onun aile reisliğini kabul etmek zorunda kalırız ki hiçbir ulus bir başka ulusun  ona böyle bir şey dayatmasını kabul etmez.

 

O zaman? Herhangi bir konuyu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ne oluyor?  Herhangi bir sorunu uluslararası aklın çözeceğini sanmak ya cehalet ve hamakat ya da bunların arkasına  saklanmış bir ihanetten ibaret oluyor. Çünkü hiçbir ulus  kendisini diğerinden üstün görmekten ve kuralları kendi başına belirlemek arzusundan vazgeçmiyor. Vazgeçmemesi de normal…

 

Yani enternasyonal marşı okuyarak “insan” falan olunmuyor sadece ailesini satan bir hain olunuyor. Olan biten bu.

 

28 Eylül 2021 Salı

Devrim İnkılâp Ve İhtilâl Neye Benzer?

 

Kelime seçimleriyle sürdürdüğümüz ayrışmaya bir  bakış

Kelimeler arasındaki fark gerçekten  önemli midir?

 

Ağzımıza geldiği gibi konuşsak olmaz mı? Demokrasi
böyle bir şey değil midir?

 

Ya da demokraside herkes kendisini kelime seçimleriyle mi belli eder? Osmanlı’da külahıyla tanıdığımız Yahudiler gibi  şimdi de birbirimizi kelimelerimizle  mi ayırt edeceğiz?

 

Öztürkçe “devrim” deyince demokrat, sosyalist, hümanist, adil oluruz da meselâ inkılâp deyince karşı devrimci, gerici, faşist vs falan mı oluyoruz?

 

Devrim deyince ne anlayacağız kardeşim? İnkılâp nedir? İhtilâl nedir? Bu kelimelerin bir anlamı kalmış mıdır?

 

Birbirimizi kelimelerle etiketleyip karalamakla o kadar derin bir tatmin duyuyoruz ki kelimeleri yerli yerinde kullanmakla artık hiçbir işimiz kalmamış.

 

Meselâ sanayi devrimi ile Bolşevik devrimi aynı şey mi? Atatürk devrimleri ile Çin kültür devrimi denen şey aynı mı?

 

Böyle deyince solcuysanız derhal evet demeniz çok muhtemel.  Oysa bunlar içerikleri, bağlamları, oluşumları bambaşka olaylar.

 

Neden böyle? Söz gelimi bir çırpıda söyleyiverdiğimiz sanayi devrimi bir devrim mi? Hayır. Sanayi üretiminin dünyayı daha önce olmadığı biçimde değiştirdiği doğrudur. Sorun şudur: Sanayi üretimi bir anda gökten inmemiştir. Sanayi üretimi halkın hep beraber gerçekleştirdiği şiddete dayalı ani bir değişim falan da değildir.

 

Kültür devrimi hem şiddete dayalı hem tepeden inme hem de  kurumları kökten yıkmakla ilgilenmiş bir değişim eylemidir.

 

Atatürk devrimleri de Çin kültür devrimi gibi her şeyi kökten yıkıp da geçmişi toptan reddeden ve daha önce var olmamış bir toplumu yaratmaya soyunan hayalci eylemler değildir.

 

O halde sanayi inkılâbını, Atatürk inkılâplarını,  Bolşevik ihtilalini hep aynı adla nitelersek korkunç bir yanlış yaparız.

Çünkü Marksist şiddet dönüşümüyle Atatürk’ün yenileşmeciliğini bir tutarsak burada kaybeden Atatürk olacaktır. Çünkü kötülüğün iyiliği sömürmesine izin verirsek iyilik varlığını sürdüremez.

 

Sol “devrimden” bahsederken yenileşmeyi esas alan akılcı, mutedil bir dönüşümcülüğü kast etmiyor. Sol devrimden bahsederken proleter sınıf egemenliğinde, bu sınıfın şiddete dayalı değiştiriciliğinden bahsediyor. Şu söylenebilir: “Harf devrimi, kıyafet devrimi, köktendir ve tepeden inmedir, dolayısıyla devrimdir.” Bu dönüşümlerin tepeden inme olması, toplumun değişim ve dönüşüm hakkında fikrinin olmaması ve hatta bunlardan korkmasıyla ve bu korkusuyla da cehaleti gözü kapalı destekleyebilecek durumda olmasından dolayıydı.

 

Dolayısıyla Kürt etnik terörüne  destek vermeyi “devrimcilik” sayan sol  kavrayışla  Atatürk’ün inkılâpçılığı bağdaştırılabilir mi?

 

Bu ayrımlar o kadar önemli mi? O kadar önemli ki  Rusları veya Çinlileri destekleyip kendine “devrimci” diyen insanların kahir ekseriyeti ile  Atatürk inkılâpçılığını benimsemekle birlikte  kelime seçimleri yüzünden  faşist diye yaftalanan milliyetçi/ vatansever insanların tutumları bambaşka yerlere varıyor.

 

Rus ve Çin kalkışmalarının  kan dökücülükleri ve keyfi toplum mühendislikleri belki  bunların güttüğü etki ajanları için “devrim” olabilir ama  Türk inkılâbının bu alçaklıklarla hiçbir ortak yönü olamaz.

 

Türkiye’de artık bu yapay kelime seçimleriyle birbirimizi yaftalamaktan vazgeçelim de bir an önce hangi kelimenin  nerede en uygun  şekilde kullanılacağını aklımıza ve  vicdanımıza dayanarak bulup  bu konuda Türklük sevgisi ortak paydasına anlaşalım.

 

Çok mu zor? Türk’ü sevmek ve onun varlığı için yanlışlarımızdan ve saplantılarımızdan kurtulmak bu kadar mı zor?

24 Eylül 2021 Cuma

Kürt Sorunu Var Mı Yok Mu?

 

 “Kürt sorunu” yaveleri gene havalarda uçuşuyor.

 

Bu solda o kadar doğal ve olağan bir şey olarak kabul ediliyor ki dinci bir muktedirler kitlesinin “Kürt  sorununu bitirdik” söylemi derhal muhalefet refleksiyle reddediliyor


.

 

Hayır elbette dinci muktedirleri aklayacak değilim.  Sonuçta  seçimlerden aldıkları yetkiyi  zamanında PKKlı bebek katilleriyle paylaşanlar onlar.

 

Peki ama bu kötülük, CHP ile kitleleşen solun ideolojik planda PKK ile işbirliği yapmasını meşrulaştırıyor mu? Sonuçta meclisteki sözde Kürt partisi, PKK’nın işbirlikçisi ve dahası temsilcisi olduğunu inkâr etmiyor.

 

Burada “sui misal emsal  teşkil etmez” ilkesine aykırı olarak dinci muktedirlerle popülist sosyalistler birbirleri üzerinden  bölücülüğü aklamağa çalışıyor, olan biten bu.

 

Her şeyden önce Cihat Yaycı amiralimizin şu sözünü hatırlamak ve hatırlatmak istiyorum: “ Karşınızdakinin sözlerini “sorun” olarak kabul ederseniz, çözüm yalnızca  onun taleplerini karşılamak anlamına gelir.”

 

 “Kürt sorunu” denen  şeye de bu açıdan bakmak gerekiyor.

 

 “Kürt sorunu” derken  popülist sosyalistlerimiz, liberallerimiz ve dincilerimiz ne anlıyor? Onlara göre bu “sorun” Kürtlerin ezilmesi, yok sayılması ve ayrıştırılması. Yani onlara göre Kürtlere “Siz Kürtsünüz Türk değilsiniz ve dolayısıyla Türk egemenliğinin kanunları sizi bağlamaz, bu zamana kadar sizi aynı kanunlara uydurduğumuz ve Türk saydığımız için özür dileriz. Herkes kendi bağına ve kanıtlanabilir soy ilişkilerine göre bir egemenlik alanı  oluşturmazsa demokrasi gerçekleşmez.” dersek sorun çözülecek. Peki ama gerçek bu mu?

 

“Kürt sorunu”  gerçekte PKK’nın, Kürtler üzerinden  Türkiye’de iki milletli, iki egemenlikli, bölünmeye müsait bir toplumsal düzen ve devlet yapısı oluşturmaya çalışması.

 


 Peki ama Türk solcuları ve dincileri olayı böyle mi anlıyor? Elbette hayır. Çünkü onlara göre “devlet” evrensel bir takım ideallere göre bütün kimliklerden ve ideolojilerden arındırılmış saf insani bir hizmet makinesi. Onlar, devletin başına kim geçerse geçsin onun kendiliğinden çalışabilecek  otomatik aygıt olduğunu sanıyor ya da böyle olduğu ahmaklığını  bize yutturmağa çalışıyorlar. Oysa devlet belli bir milletin kanı pahasına elde edilmiş bir toprak parçasında gene aynı milletin kanı pahasına elde ettiği mutlak hükmetme ve belirleme gücü olan egemenlikle yönetilen ulusal bir aygıt dahası bir değerdir.

 

Ülkemizde sosyalistler ve liberaller ideolojileri gereği, dinciler de dinleri gereği Türklükten alabildiğine nefret ettikleri için Türklüğü yok ederek sözde Kürt sorununu çözebileceklerini sanıyorlar. Türkiye fiilen bir Türk düşmanlığı koalisyonuyla yönetildiği ve muktedirleriyle muhalifleriyle herkes bu koalisyondan alabildiğine yararlanabildiği için ortada hâlâ “Kürt sorunu” yaveleri dolaşıyor ve bu yave üzerinden HDPKK ile  cisimleşen vatana ihanet ve bölücülük hâlâ kendisine bir meşruiyet sahası bulabiliyor. Oysa çağdaş bir ulusal devlette  HDPKK gibi oluşumların zaten var olamamaları gerekirdi.

 

Türkiye’de Türk düşmanı  kanserleşmiş siyaset bütün siyaset alanını alabildiğine işgal ederken Türk Milleti’nin bütün insani değerlerini her yönden sömürerek onun sırtından bir parazit gibi yaşıyor. İşte “Kürt sorunu” da Türkiye’de Türk Ulusu’nun sağladığı ayrımsızlıkla ve  benimsediği “pozitif körlükle” sunduğu mülkiyet, yaşam ve hürriyet haklarını alabildiğince sömüren Kürtçülerin, Türk Milleti’ni kendi emirleri altına almak ve “köpekleştirmek” çabasından başka bir şey değil. Onlar istiyorlar ki Türk Milleti’ne ne yapıp yapamayacağını eli silahlı Kürt  eşkıyaları emretsin. Onlar istiyorlar ki  Türkler  kendilerini ayrı bir millet olarak kabul ettirecek Kürtlerin her kaprisine  Kürt silahlı tehdidi korkusuyla boyun eğsin ve böylece Kürtlerin iki dudağı arasında eğreti bir barış ve demokrasi içinde yaşayalım.

 

Eğer bir “Kürt sorunu” varsa işte budur. Bu sorun bütün Kürtleri olası bir iç savaşın oyuncusu haline getirmek çabasından başka bir şey değil.

 

Eğer bir “Kürt sorunu” varsa bu sorunun çözümü her Kürdüm diyene bir derebeylik vermek değil.

 

Eğer bir Kürt sorunu varsa bu sorunun çözümü, Kürtlük adına silaha sarılmış herkesi sonuna kadar ayrımsız yok etmekle başlar. Daha sonra  Kürtlüğü ayır bir ulus olarak bize dayatmak isteyenleri vatandaşlıktan atmak, vatandaşlık haklarını kısıtlamaya kadar varan yaptırımlarla cezalandırmak işin hukuki boyutunu oluşturuyor.

 

Şurası unutulmamalıdır ki Türk Milleti’nin egemenliğini mutlak kabul etmeyen hiç kimsenin usul hukukundan yararlanmaya hakkı olamaz. Böyle insanların vatandaşlık hakları zımnen ortadan kalkmıştır. Çünkü vatandaşlık hakları, ancak vatandaşlıkla ilgili hakları olduğu kadar sorumlulukları ve yükümlülükleri de kabul etmekle var olabilirler.

 

İşte bu yüzdendir ki Türk Milleti’nin,   bebek katili sürüsü PKK’nın ve yardakçılarının, kendisine neyin sorun olduğunu söylemesine ihtiyacı yoktur. Bu yüzdendir ki Kürt sorunu yoktur.

 

22 Eylül 2021 Çarşamba

Darbe Derken?

 


Darbeler hakkında bir yazı istediler.

 

Aklıma “ Hangi darbeler?” sorusu geldi.

 


Aslında bana kalırsa artık günü geçmiş bir konu. Türkiye’de benim neslimden sonra  artık darbe görmüş hiç kimse kalmayacak. 28 Şubat “postmodern” darbe miydi?

 

Zırva! Darbe dediğiniz şey askeriyenin bütün kurumlara bizzat el koymasıyla olur.

 

Türkiye’de bildiğimiz klâsik askeri darbe dönemi bitti. O dönemlerde sivil idarenin Türkiye’nin kurucu ilkelerinden ayrılması engelleniyordu.

 

Şimdi elbette bu sözümle askeri darbeleri aklamış oluyorum.

 

Sorun şu: Türkiye batılı anlamda  gerçek bir ulusal, demokratik ülke midir de askeri darbeleri kınayabiliyoruz? Şüphesiz şimdi çoğumuz askerlerin durumdan vazife ürettiklerini, hadlerini aştıklarını söyleyecektir.

 

İyi de bir idarenin üniformasız olması onu “sivil” yapar mı? Bir idarenin “sivil” olması ona tanrısal ve eleştirilemez bir iktidar kazandırır mı? Şüphesiz bu soruların hepsinin cevabı “Hayır”.

 

Türkiye’de demokrasi kendinden bekleneni gerçekleştirememiştir ki askerlerin modern demokrasilerde davranmaları gerektiği gibi davranmaları beklenebilsin.

 

Türkiye Cumhuriyeti, kahraman Türk Ordusu tarafından kurulmuştur.  Türk Ordusu çağdaş uygarlığın kurumlarını ilk anlayan kurumlardandır.  Türk Ordusu sebep sonuç ilişkilerini fark eden modern kurumlarımızın başında gelmiştir. Bu yüzden de  Türk  Ordusu Türk çağdaşlaşmasının öncü kurumu olmuştur.

 

Türk askeri Sakarya’da kendisini dikenli tellerin üstüne atarken, kafalarını seccadelerini altına sokanların, kendilerine şehit Türk askerlerinin kanı pahasına hediye edilmiş bir yönetim biçimini,  onun yaratılış felsefesine göre kullanmasını beklemek mümkün değildi. Bu sonradan anlaşıldığı içindir ki askerî darbeler olmuştur.

 

Askeri darbelerle demokrasi geçici aksamalar yaşamıştır  o kadar. Fakat asıl sorun  demokrasiye dönüşten sonra demokrasiyi işleten aktörlerin aynı aymazlığı hatta ihaneti sürdürmeleri olmuştur.

 

Burada sağ, Türkiye’nin kurucu ilkeleri olan milliyetçilikten ve lâiklikten din adına saparken sol da kısıtlı iktidarına rağmen  milliyetçilikten bilinçli biçimde saparak demokrasiyi çarpıtmış, ondan elde edilen gücü  Türk Milleti’nin aleyhine kullanmıştır.

 

Tükiye’de demokrasiyi  gerçekten zedeleyici, zehirli bir darbeden bahsedeceksek bu darbe 2010 referandumudur.

 

Milletin eline kendi egemenliğini yok edecek, kendi var oluş sebeplerini yok edecek, kısaca intiharına sebep olacak bir silah verip de tetiği  millete çektirmek, “demokrasi” olarak bu tarihten sonra tescillenmiştir.

 

Bir intiharın sivili, demokratiği, meşrusu falan olmaz; intihar intihardır.

 

Türk Milleti’ni temsilen meclise giren vekillerin “ Elhamdülillah AKP ile Türk olmaktan kurtulduk!”, “ Türkiye Türklerindir yazısını oradan sileceksin!” “  Ben Türk değilim ki neden varlığım Türk varlığına armağan olsun!” demelerinin önünü açan siyasi düzenlemeler askeri darbelerden çok daha tahripkâr olmuştur. O yüzden de artık darbelerden bahsederken söz gelimi 15 Temmuz ihanetine yol açan cumhuriyet ve  Türk karşıtı bütün siyasi dönüm noktaları çok daha önemlidir.

 

Peki o halde 15 Temmuz ihaneti nedir? 15 Temmuz ihaneti, ordusu, bürokrasisi, yargısı tahrip edilerek savunmasız bırakılmış  Türk Ulusu’nun  elinden  egemenliğini alabilmek için  girişilmiş dinci bir kalkışmadır. Bu kalkışmanın kaldırım taşlar şeriatçılığın, Kürtçü etnikçilikle ve solcu enternasyonalizmle  işbirliği ile döşenmiştir.

 

Bu ihanet akamete uğramışsa da en nihayetinde doğuda ve güneydoğuda  Kürtçe, fiili şeriatçılıkla neredeyse ikinci dil haline getirilmiş, ülkenin doğu ve güneydoğu illeri “Kürt illeri” diye anılmaya başlanmış,  bu illerden mecliste “Kürdistan” diye bahsedilir olmuştur.

 

Bu ihanet durdurulmuş gibi görünse de devletin işleyişi gitgide daha çok  şeriata dayandırılır olmuştur.

 

Kısacası Türkiye’de askeri darbeler dönemi çoktan kapansa da 2010’dan sonra Türk Milleti’ni kendi vatanından kovmak için girişilen sürekli bir darbeler dönemi başlamıştır. O yüzden de artık “darbe”  terimini, günü geçmiş kısıtlı askeri müdahalelerden ziyade Türk Milleti’nin varlığına ve egemenliğine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine  açıkça düşmanlık gösteren her faaliyet için kullanmak sanırım daha doğru olacaktır.

16 Temmuz 2021 Cuma

Kim Kimi Kısıtlamalı?

 

Sınırsız ya da kısıtlamasız bir demokrasi mümkün mü?

 

Herhangi bir demokratik ülke, ulusal temellerini reddederek egemenliğini sırf demokrasi adına alt kültürlere devreder mi?

 


Herhangi bir demokratik ülke, hukukunu demokrasi uğruna şeriatçı bir grubun eline teslim eder mi?

 

Ya da şöyle soralım: Demokrasi her fikrin sınırsız şekilde yönetim için rekabet edebilmesini sağlar mı?

 

Bu üç sorunun tek bir cevabı var: “Hayır”

 

Peki ama neden böyle? Yani her düşünce ve her  etnik grup demokraside eşit rekabet hakkında sahip değil mi?  Bu soruya da “ evet” diye cevap vermek mümkün değil.

 

Bir toplumda herkesin her zaman, ayrımsız bir hukuk bütünlüğünden yararlanabilmesi için o toplumun uluslaşmış olması gerekir. Uluslaşmamış toplumlarda hukuk devletini tesis edemeyiz, çünkü “ulus adına” zor kullanıcı, bütünlüklü bir teşkilatlanma gerçekleştirilemez.

 

Her etnik grubun veya tarikatin kendine göre bir egemenlik sahası kurması,  herkesin hayatını, aşiret reislerinin, ya da tarikat şeyhinin insafına terk etmekle sonuçlanır.

 

Bu durumda şu soru aklımıza gelmeli: “İyi de  kimi kısıtlamaya ya da demokrasiden  dışlamaya nasıl karar  vermeliyiz?”

 

Bu sorunun iki cevabı var:

 

Bir ulusun egemenlik hakkı bölünmez, devredilmez ve vazgeçilmezdir. Dolayısıyla bir ülkede ulus kendinden başka hiçbir egemenlik iddiasına izin vermez. Bu, demokrasinin egemenlikle ilişkisini gösterir. Dolayısıyla kendisini ırk olarak veya inanışıyla “ulustan” ayırmaya kalkan hiç kimsenin ya da grubun egemenlik hakkından yararlanmaya hakkı olmadığı gibi demokraside de bir yeri yoktur.

 

İkinci cevabımız ise “nisbî yarar” ilkesidir. Nisbî yarar ilkesi aslında “ En çok kişinin en büyük yararı” olarak bilinir. Bu da şu anlama  gelir: İki taraftan hangisi kısıtlandığında, elde edilecek  nisbî yararın en büyük olduğuna bakmak gerekir.

 

Ülkemiz etnik ve inanç bölgelerine ayrılsa, etnik veya inanç egemenlik gruplarının oluşması durumunda mı daha büyük özgürlük, adalet  ve emniyet sağlanabilir yoksa ulusal ve laik bir rejimle mi?

 

Şüphesiz bugün dünyanın en gelişmiş demokratik ülkeleri, ulusal egemenliklerini kurmuş, lâik devletlerdir. Bunu sağlamak için etnik gerilimlerin, etnik vahşetin, etnik keyfîliğin kısıtlanması hatta yasaklanması gerektiği gibi inanç hürriyetinin  kötüye kullanan dinci  yapıların da siyasetten , demokrasiden dışlanması gerekmiştir.  Eğer bunun böyle olması ilk bakışta anlaşılamıyorsa dünyada etnik yapıların, şeriat rejimlerinin, arzulanan hukuk devletini ve demokrasiyi sağlayıp sağlayamadığına bakmalıyız.

 

Şunu görüyoruz ki  sözgelimi, demokrasi istismarına izin verilmiş Kürtçü yapıların ya da şeriatçı örgütlenmelerin egemen oldukları hiçi bir yerde toplumun genelini memnun edecek  emniyet, adalet ve özgürlük rejimi kurulamamıştır.

 

İşte bu yüzdendir ki TCK’nın mülga 141, 142 ve 163. Maddeleri acilen tekrar yürürlüğe sokularak şeriatçı ve etnik sözde siyaset kalıcı olarak yasaklanmalıdır. Oy paketlerinin geçici memnuniyetleri ulusun bütünlüğünden ve egemenliğinden daha önemli değildir.

 

13 Temmuz 2021 Salı

Hacı Fettah’a Yenilen Aliye

 

Kahraman Türk kadını Halide Edip
Hacı Fettah’a Yenilen Aliye

“Vurun Kahpeye’den” bahsediyorum.


Dün ya da evvelki gün bir kadın siyasetçinin “ Eski
den önemli birinin eşi bile olamıyordunuz..” dediğini işittim. Kanım dondu. Bunu diyen siyasetçi yanılmıyorsam bakanlık bile yapan bir kadın. (Eskiden olsa “Türk kadını” derdim ama artık biliyorsunuz, siyasi muktedirlerimiz neredeyse resmen Türk adını  zihinlerden silmiş durumda.)


Bakanlık yapmış bir kadının “önemli birinin eşi olmaya” özenmesi, ülkemizin ne kadar gerilediğinin, ilkelleştiğinin bir göstergesi. Bu korkunç bir itiraf.


Daha cumhuriyet kurulmamışken Tük evlâdını yetiştirmek için vatanın ücra bir yerinde görev yapan fedakâr Türk kadının yerine gelen insanların artık tek hedefi demek ki “önemli birinin karısı” olmak. Bu insanlar Türk kızlarına, sözde “millî bir eğitimde” buna benzer fikirleri aşılıyorlar. Göğsünü vatan ve millet aşkıyla PKK ihanetine siper eden kahraman şehit öğretmenimiz Neşe Alten’in uğrunda can verdiği ülke bugün “ vatan seccademi serebildiğim yerdir.” diyen vatan yoksunu insanların eline geçmiş.


Türban, çarşaf, inanç ve ifade hürriyeti vs bugün artık  açıkça anlamsız. Bunlar bizzat savunucularının eliyle  yozlaştırıldı ve Türk düşmanlığının simgeleri yapıldı.


Beni üzense şu Atatürk’ün “Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” diyerek övdüğü Türk kadını bugün Hacı Fettah’ın ihanetine yenilmesi.



Roman yazıldığında, “istisnai bir alçaklık” olarak herkesin tüylerini diken diken eden tutum ve zihniyet, bugün sandıklara egemen. Bugün Hacı Fettahlar içki yasaklarından, kadın öğrenimine kadar her konuda ellerine aldıkları “demokrasi sopasıyla” her gün kafamıza vuruyorlar. Ogün ancak işgalcilerin üçüyle vatana tasallut edebilen hainler bugün yozlaştırılmış bir demokrasiyle hiçbir işgalcinin yapamayacağı kadar şiddetli biçimde Türk adını Türk vatanından kazıyorlar.

Ve ne yazık ki Atatürk’ün, ilerlemenin anası sayarak yücelttiği “Türk kadını” sandığımız kadınlarımız,  Hacı Fettah’ın ihanetine ortak oluyor, onun yobazlığına teslim oluyor, kadın parçalayan vahşi bilincinin simgelerini kuşanarak dolaşıyor. Bazıları “Bütün kadınlar öyle değil!” diyerek genelleme yapmama kızabilir ama unutmayın ki  Hacı Fettahları  sandık sultanı yapan  kadın oyları bugün ülkenin kadın profilini belirleyen çoğunluk. Bugün kadınların yarıdan çok fazlası  Atatürk’ü değil de Hacı Fettah’ı dinlemeyi tercih etmişse,  Atatürk’ün mirasıyla yükselmiş kadınlar bile “önemli birinin eşi” olmaktan fazlasını arzulayamıyorsa Aliye, Hacı Fettah’a yenilmiş demektir.


Yazıyı Atatürk’ün şu sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok; ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır! Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacağı aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”




12 Temmuz 2021 Pazartesi

İstisnalar Kaideyi Bozar mı?

Türkiye'de   Siyasetin Kitleleşme  Çabasına  Bir Bakış

Günümüzde politik doğruculuk salgınının en çok kullandığı şey tümevarım.


Bazı  sosyal medya  kanallarında " Melis" asıyla tiplenen bu kitlenin  mantığı " Ama hepsi öyle değil..." üzerine kurulu.


Elbette bir grup içinde grubun  tanımlayıcı özelliklerinden sapan istisnalar olacaktır. Bir deney yaptığınızda, eğer verileriniz dikkate değer bir  yüzdeyle birbirine yakınsa  birbirlerine yakın bu  verilerin seyrini "genel seyir" olarak saptarsınız.


Kısacası, gerçek hayatta tümevarımla sonuca  varamayacağımızı bildiğimiz için de genellemelerimizi "istatistikle" yaparız.  Belli bir sayısal çokluğun, "tanımlamaya yeter" olduğunu bilir ve buna öre hareket ederiz.


Dolayısıyla "istisna" genel gidiş üzerinde etkisi olmayan ilgisiz veri, olay veya olgu olarak örneklemde yerini alır.


Peki ama bunu neden düşünmek zorunda kaldık?


Bütün ulusal devletlerde, egemenliği kullanma yetkisine sahip tek bir ulus vardır. Bunun istisnası yoktur.


Bu egemenlik kullanıcısı özne de kendisinden farklı olanların oranlarına göre belli  eylemler sergiler. Bu eylemlerden bazıları, toplumun kültürüne bağlı olarak insanların  kendi iradeleriyle gerçekleştirdikleri, ve "kendiliğinden" oluşan  toplumsal eylemlerdir; bazıları da devletin bir olaya, olguya veya topluluğa karşı yürüttüğü resmî eylemler bütünü olarak siyasi politikalardır.


Öte yandan "istisna" grubun ya da bireylerin "genel seyre "karşı tutumu da dostça ya da düşmanca şekillenebilir.


Türkiye örneğinde söz gelimi Kürt kökenli yurttaşlarımızın hepsinin, bebek katili ve vatan haini bir terör örgütünün  üyesi veya bağlantılısı yapılması "politikası" PKK'nın ve onun açık sözcüsü sözde siyasetçilerin açık "politikası". Bu politikanın  ana görüşü ve hareket ekseni, "Her Kürt'ün mutlaka PKKlı olması, yapılması ve buna göre yaşaması"dır. Bu örgüt eylemlerinde ve sözde siyasetçi söylemlerinde sık sık dile getiriliyor. Buradaki amaç, "Her Kürt'ün PKKlı  olarak "tanınması ve böylece  kitlesel bir  bir Kürt  yönlendiriciliği elde etmek. HDPKK'nın her mitinginde " PKK  halk, halk PKK" ya da " PKK halk halk burada!" diye atılan sloganların temel amacı da bu.


Diğer yandan Türk ve Atatürk düşmanı siyasal İslamcı seçmen kitlesi de ülkedeki dini seçimleri Türklüğü yok edebilmek için kitleleştirerek, Türk toplumunu Araplaştırmağa çalışıyor.


Bu iki sözde siyasetin ortak noktası ise Hitler Almanya'sındaki siyasal toplum yönlendirmesi. Orada da Nazi düşmanlığı siyasal yönlendirmeyle ve propagandayla kitle onayını kazandı ve bütün bir Alman toplumunun vicdanını lekeledi.


Günümüz Kürtçü ve siyasal İslâmcı siyasetler de kritik bir eşikten sonra artık Melislerin "Ama içlerinde iyileri  de var.." diyemeyeceği  bir noktaya gelebilirler. Bugüne kadar bu iki Türk düşmanı siyasetin seçmen kitleleriyle ilgili herhangi bir genellemeye  gidilmemesini sağlayan ve toplumsal barışı koruyan, Türk sağduyusuydu.


Siyasal İslâmcılar Türklüğün bütün tezahürlerine kökten düşman. Kürtçüler Türk adının Kürtler için silinmesi uğrunda terör dahil her aracı kullanıyor.  


Kaldı ki Türk düşmanlığı güden bu iki ana akım sözde siyasetin içinde iyilerinin de olabileceğini  savunmak zaten zımnen bu iki ana akımın  içlerindeki çoğunluğun baskın eylemlerinin  ihanet ve düşmanlık olduğunu peşinen kabul etmektir.


Türk düşmanlığının, duygularını ve düşüncelerini her fırsatta dile getirdiği, kesintisiz çalıştığı bir ortamda "toplumsal barışı" ona tahammül etmek üzerine kurmak, istisnaların kaideyi bozabileceğini sanmak gibi bir hayalcilik.

11 Temmuz 2021 Pazar

Çocukları Neden Eğitiriz?

 


 

Çocukları neden eğitiriz? Eskiden buna terbiye etmek denirdi. Terbiye  yalnızca nezaketle ilgili değil.

 


Terbiye neyin  yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini çocuğa ezberletmektir. Çocuk onca bazı davranış kalıplarını ezberler, uygular sonra bunları alışkanlık edinir ve daha sonra da artık düşünmeye gerek kalmaksızın hayatı boyunca tekrarlar.

 

Yalnız bu “terbiye” denen şey de belli bir şekilde verilir. Eğitimde  belli bir aynılık sağlanmazsa ülkenin  her yerinde ayrı bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.  Demokrasi, yönetimlerin barışçı şekilde değiştirilmesidir ama her kabilenin kendi başına çocuk  eğittiği bir savan rejimi değildir.

 

İşi gene döndük dolaştık siyasete mi getirdik? İyi de dönerken, şerit değiştirirken sinyal vermeye gerek duymayan, sağlama yapan, emniyet şeridi işgal eden, karşıdan karşıya geçerken sola sağa bakmayan insanlar   yalnızca bir oy vererek  Allah gibi hükmedebileceklerini biliyor.

 

Yere tüküren, yolun sağından yürümeyi bilmeyen, açık gördükleri her kadını “fahişe” yerine koymaktan utanmayan insanlar, yalnızca bir oy vererek insanların ahlakına din yoluyla tasallut edebileceklerini biliyor.

 

İyi de bunun eğitimle ilgisi ne? İlgisi şu:

 

Çocuklara her türlü saçmalığı öğretebilir, ezberletebilirsiniz.  Bunu hayvanlara da yapabilirsiniz. Hayvanları eğiterek uzaya bile gönderdik.  Buna da “eğitim” diyebilirsiniz. Yalnız hayvan eğitimiyle insan eğitimi arasındaki fark şudur: İnsan eğitiminde iş uyarımla davranış elde etmenin yanı sıra bir de  inan yavrusuna sebep-sonuç ilişkisi kurmak yeteneğini kazandırmaktır.

 

Köpek, “otur” dendiğinde, oturur ama bunun dışında kendi iradesiyle sebep sonuç ilişkisi kurarak eyleme geçemez. Oysa insan yavrusu kendi başına her şeyi yapabilir. O halde insana kendi toplumunun doğrularına ve yanlışlarına göre “neyi neden yapması veya yapmaması gerektiği” öğretilmeli ki toplumda herkes birbirinden yanı davranış kalıplarını göreceğini bilebilsin.

 

Tamam da Türk toplumunun “normlarını” kim belirleyecek? Bu normlar Atatürk tarafından belirlenmiştir. Toplumumuzda kadın erkek ilişkilerinden trafik davranışlarımıza kadar her şey, akılcılığa dayandırılmış ve Türk millî varlığıyla ayağa kaldırılmıştır.

 

Bu nasıl gerçekleşmiştir? “ Dünyada Türk olarak varız! Dünyada Türk olarak bağımsız ve şerefle varız!” diyen çocuklar ders çalıştığında  kimi, nasıl müreffeh ve özgür kılacağını öğrenerek yetiştiriliyordu. Bugünse Türklüğün anlamını bilmeyen çocuklar, yere tüküren, başı açık her kadına kötü gözle bakan, şerit değiştirmeyi bilmeyen büyüklerinin elinde, soysuz  menfaatperestler olarak yetiştiriliyor.

 

Bugün yapılan ilk  şey Türk çocuklarının aklından Türklüğü silmek ; daha sonra da onları “herkese karşı nazik”, “ herkes karşısında düşünceli” olmak yerine yalnızca Arapları veya Müslümanları seven, geri kalanına karşı gücü yettiğince vahşi ve kaba davranan, çıkarcı, iki yüzlü, güç tapınıcısı yetişkinler yapmak.

 

Eğitimde, milliyetçiliği, lâikliği ortadan kaldırırsak varacağımız yer çocukları, sahiplerine köpek edilmiş  insan yavruları olarak yetiştirmek olacaktır. Eğitimi, milliyetçilikten ve lâiklikten uzak hiçbir toplumda, insana saygılı ve hele üretici bir insan yetiştirilemez.