1 Ağustos 2019 Perşembe
30 Temmuz 2019 Salı
Doğu Türkistan Sorununa Çok Kısa Bir Bakış
Doğu Türkistan’ın Çin’e Sovyet
işgal korkusundan dolayı katıldığı bilgisi Sencer İmer tarafından verilmekteyse
de işin aslı, 19. YYdan itibaren Doğu Türkistan’ın Çin yayılmacılığının hedefinde
olduğudur.
Komünist Çin’i kendi vatanlarından
daha fazla benimseyen bir kısım solcularımızın, bir türlü görmeğe yanaşmadığı
gerçek, Çin yayılmacılığının , komünist rejimde bile hiçbir şekilde azalmadığı veya değişmediği.
Çünkü rejimleri değiştirenler
de devletleri kuranlar da daima
uluslardır. Tarih/geçmiş bilincine sahip
olup da geleceğe dair hedefler belirleyenler de uluslardır.
Dolayısıyla Doğu Türkistan
sorunu, “ Çin egemenliğinin doğallığını kabul ederek, üzerinde ufak tefek düzeltmeler yapılması gereken” bir sorun
değildir. Doğu Türkistan sorunu, Çin’in,
kadim ve meşru Türk yurdu Doğu Türkistan’ı açıkça işgali sorunudur. Dolayısıyla da böylesi bir
sorun, kendi vatanlarında esir hayatı yaşayan Türk’lere bir
takım inanç ve ifade hürriyeti hakkı bahşedilerek ya da lütfedilerek
çözülemez.
Doğu Türkistan sorunu, doğrudan
doğruya Çin’in orada var olmasından ibarettir.
Solcularımızın, ideolojileri
gereği bir “üst yapı/burjuva kurumu” olarak görerek “vatanı” küçümseyebilmeleri ihtimaline rağmen Doğu
Türkistan, Türkiye’den ayrı
görülemeyecek bir Türk vatanıdır.
Bunun yanı sıra Çin’in yayılmacılığı ve “emperyalizmi” rejimini değiştirmesine rağmen ortadan
kalkmamıştır. Şimdi özellikle Maoculara sormak istediğim soru şudur: “ Madem
Çin kendisini emperyalizmden, komünizm
ile kurtarmıştır, neden yıktığı emperyalist rejimin işgal ettiği topraklardan
çekilmemiştir?”
Cevap aslında basittir.
Solcularımızın kahir ekseriyeti, dünyanın “ideoloji” denen öküzün boynuzlarının
üstünde durduğunu sanmaktadır. Oysa dünya, ulusların, ulusal menfaatleri ve
tarih bilinçlerinin ekseninde
dönmektedir.
Dolayısıyla “Doğu Türkistan’daki Türk’lerin durumlarını
iyileştirmek için Çin’le dostane ilişkiler kurmak” pısırıklığı bizi hiçbir yere
götürmez. Yapılması gereken -ki bunun başımızda vatansever Türk yöneticilerin olması
gerekir- Çin’in Doğu Türkistan’da
işgalci olduğunun, Doğu Türkistan’ın, Çin’in tarihi bir parçası olmadığını tekrarlamaktır.
Peki hela ibriğimize kadar Çin’den
ithal ederken bunu neden söylemeliyiz?
Bunun de cevabı basit. Çin asla
Doğu Türkistan sınırında kalmak istememektedir.
Doğuda olduğu kadar batıda da kendisine bir deniz kıyısı edinmek istemektedir. Bu yüzden de
sürekli Orta Asya komşu ülkelerinin topraklarını azar azar kemirmekte,
sınır ihlallerini ilerletmekte,
vatandaşlarının Orta Asya’da gayrı menkul almasını teşvik etmekte, Orta Asya pazarlarına
sürekli vatandaşlarını sokmakta, bölgede Çince’nin kullanımını yaygınlaştırmağa
çalışmaktadır.
Rejimi ne olursa olsun Çin,
dünyanın en tehlikeli emperyalist ülkesidir. Büyük nüfusu, yayılmacılığının en
öneli unsurudur.
Bu yüzden de Doğu Türkistan, Çin
yayılmacılığına ve yok ediciliğine karşı uygar dünyanın en önemli müdafaa hattıdır. Eğer Doğu
Türkistan bağımsız olmaz ve diğer Türk devletlerince de desteklenmezse Çin
burayı batıya doğru bir sıçrama tahtası olarak kullanacaktır ve onu
hiç kimse engelleyemeyecektir.
Doğu Türkistan, Çin vahşi
emperyalizminin önünü kesebilecek tek
güç olan Türk cesaretinin son kalesidir.
Bu yüzden de mütemadiyen, onun
bağımsızlığının sağlanması için çalışmak Türkiye Türk’lerinin en önde gelen
vazifelerindendir.
29 Temmuz 2019 Pazartesi
Gözlerimi Kaparım Düşmanımı Öperim
Kuvay-ı Milliyecilikten bahseden
ulusalcı sol seçmenin “düşman” sözcüğüne
antipati duyması.
CHP seçmeni “düşman” sözcüğünü
adeta duymamak için elinde ne varsa kulağına tıkıyor.
Kuvayı Milliye’nin kime karşı
savaştığını bilmezden geliyorlar. İstanbul’u işgal ettiğimizi düşünen Yunanlı’larla
barış hayalleri kurup Kıbrıs’ı
Yunanistan’a bağlamak için Türk çocuklarını
bir küvetin içinde paramparça eden
alçakların “düşmanımız” olduğunu
görmezden geliyorlar.
Ya da otuz beş yıldır ülkenin bir bölümüne açıkça
Kürdistan diyen alçakların, aslında haklı olduklarını, bizim buraya sonradan
geldiğimizi sessizce kabul ettikten sonra PKKlı hainlerle empatik diyaloglar
kurulabileceğini söyleyebiliyorlar.
O zaman azıcık düşünelim mi?
Acaba “düşman” denen kavram “aşırı sağcıların” “faşistlerin” falan uydurduğu
bir nefret söylemi mi yoksa tam da gerçek bir olguyu mu ifade ediyor?
Ulusalcı solun Kürtçülükle flört
eden ana akımı, egemen kitlesi, 12 Eylül
kinlerini alabildiğine derin sürdürerek
milliyetçileri düşman kabul etmekte beis
görmüyor. Oysa aynı kesim, belki tekrara düşeceğiz ama ülkemizin
bir bölümüne Kürdistan diyen vatan hainlerini “ideolojik kardeşleri” olarak
kabul edip bağrına basabiliyor.
Bu kesim sözgelimi ülkücüleri alabildiğine nefret
edilmesi gereken faşist-ırkçı vahşiler
olarak görürken bebek katleden, asker, polis, öğretmen şehit eden insanların aslında
dostumuz olduğunu , onlarla beraber siyaseti “çok güzel salladıklarını”,
bu kati,l sürüsünün tellâllarının
mecliste olmasından “büyük mutluluk duyduklarını” söyleyebiliyorlar.
O halde bir ulusun dostu kimdir,
düşmanı kimdir, belki de önce buna bakmalıyız.
Bir ulusun, egemenlik hakkına
içten bir saygı gösteren herkes o ulusun dostudur.
Bir ulusun egemenlik hakkını tartışmaya açık
bir şey olarak gören herkes de o ulusun düşmanıdır.
Düşman tanımı size sevimsiz ve
saçma geliyorsa, ulusların sınırlarını askerleriyle ve silahlarıyla koruduklarını
size hatırlatmak isterim. Yani aslında “uluslar arası” ilişkilerde “dostluk”
falan yoktur. (Türk cumhuriyetleriyle
aynı ulusun parçaları olduğumuzu umarım hatırlatmama gerek yoktur.)
John Locke’un “Uluslar arası ilişkilerde
doğa durumu egemendir.” Saptaması bu açıdan
gerçeğin tam bir ifadesidir.
Bu yüzdendir ulusalcı sol kampın
ana akım seçmen kitlesinin, uluslar arası ilişkilerin diplomatik yönünün,
aslında sürekli bir karşılıklı zaaf
arayışı ve taviz koparma mücadelesi olduğunu
görmeyerek böylesi bir inkârı, barış taraftarlığı sanması, hastalıklı
bir durum.
Kapımızda bekleyen düşmanın
aslında düşman olmadığını söylediğimizde
gerçek değişmiyor.
İçimizde beslediğimiz, milli
güvenlik belgelerine erişebilen, Türk egemenliğinin kalbinde Kürdistan naraları
atan, egemenliğimizi işgal olarak niteleyen insanların “dost” sayılabileceğini
düşünmek herhalde en hafif deyimle nevroz benzeri bir durumdur.
Türk egemenliğini tanımayan, Türk
dilinin, Türk hukukunun, Türk kültürünün tekliğinden nefte eden, Türkiye’nin
bir bölümüne Kürdistan diyen insanların çokluğundan korkup onlara yaranmağa
çalışarak, barışın sağlanabileceğini düşünen insanlara İzmir’i işgal eden Yunan
efzunlarının düşman olduğunu anlatmak herhalde mümkün değil.
Türkiye, Türk düşmanlarını seven
muktedirleriyle ve sözde muhalifleriyle aslında fiili bir düşman işgalini
yaşıyor. Yani hiç kimse iktidara muhalif olmanın “vatanseverlik” olduğunu falan
düşünmesin. Çünkü ülkenin yüzde yetmiş beşi aslında Türk düşmanlarına bir
şekilde yaranmak isteyenlerin elinde oradan oraya savruluyor.
Düşman kapımızda ve içimizde
kanımızla beslenip semirirken biz de “ Acaba Türk var mı? Türküz dersek Kürt’lerle Araplar
gücenir mi?” endişesiyle tam bir hümanizm kabızlığı yaşıyoruz.
Etiketler:
KUvay-ı Milliye,
Kürtçü,
PKK,
sol,
ulusalcı
19 Temmuz 2019 Cuma
18 Temmuz 2019 Perşembe
Bir Şey Soracağım: Müsaade Ederseniz Türk Olabiliyor Muyuz?
Bugün beni çok üzen bir sohbetten
bahsetmiştim. Sohbetin genel karakteri, Türk solunun PKK’ya, Kürtçülüğe duyduğu
sempatinin , herhangi bir solcuyu hiçbir şekilde rahatsız etmemesiydi.
Anladığım kadarıyla Türkiye’de
sol “bir şekilde” PKK ve benzeri Kürtçü oluşumları sırf “ emperyalist”
oldukları için kınıyordu ama mesela “emperyalist olmayan” gerçek bir gerilla gücü
olsalar haklarında ne düşüneceğini bilmiyordu.
Fakat sohbetin “siyasi magazin”
boyutunda solun Kürtçü /bölücü sempatisinin somut kanıtlarına karşı önüme konulan savunma şuydu: “ PKKlıları 29 Ekim’de
Habur’dan Suriye’ye geçiren CHP miydi?”
Bu savunmanın bir mantığı var mı
sizce? Bence yok. Çünkü bu işi
yapan partinin “sağcı” olması, yaptığı
işi meşru kılmıyordu ve ben de bir Türkçü olarak zaten en başta bunu
kınamıştım.
Bu mantığın iki sakat noktası
var:
Birincisi bir kötü işi kınamak
için başka bir kötülüğü yapamazsınız. Yani? Kürt eşkıyasını Habur’dan sokan “sağcılara”
karşı olmak için aynı eşkıyanın sözde temsilcilerinin meclise girmesini
destekleyemezsiniz.
İkinci ve daha kırıcı sakatlık
şuydu ki ülkenin yarısının oyunu alan şeriatçı ve Türk düşmanı siyasetin de
Atatürkçü olmak iddiasıyla hareket eden kitlesel solun da birbirlerine
tavırlarını belirleyen şey, “Kürt seçmeni” olarak görülen PKK taraftarlarının
tavlanması için giriştikleri rekabetti.
İki taraf da “Kürt sorunu” denen şeyi ölçülerine göre kabul ediyor, iki taraf da ülkenin temel değerlerinin Kürt
eşkıyasıyla “siyaseten ve silahsızca
tartışılabileceğini” söylüyor. İki taraf da
silahsız olmak kaydıyla Türk adından vazgeçilebileceğini, sözde anadille
eğitim yapılabileceğini, Kürdistan eyaleti gibi federatif sözde çözümlerin düşünülebileceğini
savunuyor.
Ve burada her iki taraf içinde “alternatif”, PKK oluyor. Öyle ki siyasetin bu iki anadamarından birini Kürtçülükle,
bölücülükle suçlarsanız sizi doğrudan “diğerinden “olmakla yaftalıyorlar. Yani?
Yani CHP’ye neden PKK’nın etkisinde kaldığı sorulduğunda, AKPli oluyorsunuz; AKP’ye
Kürtçülüğe neden her türlü müsamahayı gösterdiğini sorduğunuzda, doğrudan CHPli olmakla suçlanıyorsunuz. Yani iki anadamar da aslında Türk adına karşı Kürtçü popülizmden destek alırken diğer yandan
Kürtçülük pazarındaki rekabette, diğerini
sahadan atmağa çalışıyor.
Bu arada olan, Türk insanına ,
Türk kimliğine, Türk tarihine, Türk egemenliğine oluyor. Ne yazık ki iki taraf
da büyük kitlesel narkozlarıyla ülkenin sahibinin, kurucusunun, egemeninin kim
olduğunu düşünmüyor.
Üzülerek söylüyorum ki Türk’ün
ülkesi zaten zihnen ve kalben Türk
olmayan yabancı insanların işgal ettiği bir siyaset alanından yönetiliyor. Ülkenin en büyük iki partisi kendisini kilit
oy paketi olarak gören Kürtçü bölücülüğün sözde siyasetinin fiili kaprisleriyle
savrulup duruyor.
Ne AKP ne CHP Türkiye’de yaşayan
Türk Milleti’nin refahını, bağımsızlığını ve özgürlüğünü savunuyor. Türk
demeden, Türklükle övünmeden, Türklüğü önemsemeden memlekette demokrasinin,
adaletin ve refahın kurulabileceğini sanıyorlar.
Dedim ya ülke yabancılar
tarafından yönetiliyor. Ne muktedirler ne muhalifler Türk, bu ülkede…
Ülkenin iki partisinin
seçmenlerine sormak istiyorum: Müsaade
ederseniz, Türk olabilir miyiz?
Etiketler:
bağımsızlık,
egemenlik,
kütçü,
PKK,
refah,
Türk,
Türk Milleti
Soldaki Bölücü Damar
Bugün Çok Üzüldüm
Evet… Bugün çok üzüldüm.
Atatürkçü bir ağabeyimin, HDPKK oluşumuyla uzlaşılabileceği, Kürtçülerin ikna
edilebileceği gibi düşünceleriyle çok üzüldüm.
![]() |
| Bu gerçek mi? Sadece soruyorum... |
Bu düşünceler şu anda eğer yanlış anlamıyorsam, adına “ulusalcı”
denen ana akım solun temel düşünceleri. Ulusalcılar, anlayabildiğim kadarıyla
sol içinde olup olabilecek en milliyetçi “fraksiyon” fakat onlar bile Kürt
ayrılıkçıları sırf aynı ideolojik dili ve geçmişi paylaştıklarını düşündükleri
için kendilerine Türk milliyetçilerinden daha yakın görüyorlar.
Kendisine PKK ile ne konuşmamız
gerektiğini sorduğumda, ulusal devletin neden gerekli olduğunu anlatmamız
gerektiğini söyledi. Yani neredeyse kırk yıldır Türk kanı içen bir örgüt, sırf biz “sınıfsal/marksit”
bir izah getirdik diye silah kullanmaktan vazgeçecek ve ulusal devletin neden
gerektiğini anlayıverecekti. Ona anadilde eğitimi mi kabul etmemiz gerektiğini yoksa ikinci bir
göndere bir başka bayrak mı çekmemiz gerektiğini
sorduğumda, bunların zaten olamayacağını söyledi.
Üzüldüğüm şey şuydu ki devletin ulusal yapısı, egemenliği kullanan
öznenin kimliği ve tarihi gibi konular onu hiç ilgilendirmiyordu. Ona bu tip sorular sorduğumda, bana “sağcı”
kimliğime izafeten vatansız şeriatçı sağ egemen kitlenin kötü örneklerini
sıralayarak popülist sağın ihanetlerini
üstüme yıkmağa çalıştı.
Anladığım iki şey vardı:
Birincisi “teorisinde” , “sağ” diye nitelediği şeylerden eser yoktu.
Dolayısıyla Türk kimliğinin, Türk tarihinin, Türklük bilincinin onun teorisinde
bir yeri yoktu. Dolayısıyla yargılarında da Türklük bir ölçü olarak yer
almıyordu.
İkincisi, Stalin’in “Ulusal Sorun”
yavesinden yararlanmağa kalkan
Kürtçülere kızıyor buna mukabil Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri Türkçülüğe
de aynı gerici- faşist nitelemesiyle yargılıyordu.
Ona Kürtçülerin sınıfsallıkla ya
da Marksist yavelerle ilgilenmediklerini, Kürtleri PKKlılaştırmağa
çalıştıklarını, ülkenin bir bölümünü Kürdistan olarak bölmek için iç savaşı
bile planladıklarını söylediğimde, beni
derhal “Kürt düşmanı” olarak yaftaladı. İşte bu nokta Türk solunun, Türk
insanına, Türk Milleti’ne, Türk vatanına, Türk tarihine, Türk olarak değil
de enternasyonalist ve kimliksiz bir
Marksist gözüyle baktığının kanıtı
gibiydi.
Bana solun içinde altmışa yakın fraksiyon olduğundan bahsetti.
Solu toptan yargılamamalıydık. Sorun şuydu ki “Atatürkçü” olmak iddiasındaki bir
solcu bile Türk Ulusal egemenliğinin, Kürtçü katillerle “tartışılabileceğini”
düşünebiliyordu…
Evet… Bugün gerçekten çok üzüldüm…
Olduğun Gibi Olduğunda Demokrasiye Ne Oluyor?
Kendisini İslamcı olarak tanıtan
bir avukat bey, bir sanalağ kanalındaki sohbet programında, memlekette
İslamcıların yirmi yıl önce kendilerini
saklamak zorunda kaldıklarını ve takiyye yaptıklarını, aslında Türkiye’de herkesin takiyye yapmak zorunda kaldığını,
çünkü fikirlerini ifade edebilecekleri
demokratik bir yapının olmadığını söylüyordu.
“Kendisini olduğu gibi gösterdiği
takdirde iktidara gitme yolunun kapalı olduğu bir şey…” Avukat beyin Türkiye’de eleştirdiği eksik demokrasiyi
tanımlama biçimi bu.
Avukat bey, demokrasiyi “herkesin
olduğu gibi iktidara gelebileceği” bir rejim sanması tuhafıma gitti.
Herhangi biri herhangi bir İslamî
mezhebin kurallarına göre davranabilir. Sorun şu: Herkes, kendi fikrinin yaygınlaşması
durumunda nelere yol açabileceğini acaba
ciddi biçimde düşünüyor mu? Yani hırsızların ellerinin kesilmesi, evli
olmayan cinselliklerinin recimle
cezalandırılması gibi uygulamalrın yaygınlaştırılmasını savunarak iktidara
gelip de bunları hayata geçirmek , emokrasiye sığar mı sığmaz mı hiç kimse bunu
düşünmüyor.
Ya da meselâ bir Kürt etnik özerk bölgesi kurmayı
savunarak iktidara gelip de memleketin bir bölümünde sözde Kürt bayrağı çekilip çekilemeyeceğini kimse düşünmüyor.
Mesele sizin neyin nasıl yaşayacağınız değil. Mesele
sizin yaşam tarzınızı, insanlara demokrasi yoluyla dayatıp dayatamayacağınız.
Biri şunu söyleyebilir: “ Efendim
ben de bana lâik yaşam tarzının dayatılmasına karşıyım!”
Buradaki temel sorun : Herkese , her zaman uygulanacak, yeri ve
zamanı geldiğinde de “akılcı biçimde değiştirilebilecek kurallardan ”
oluşturulan bir hukuk sitemi var olmadıkça işlerin, sadece parmak sayısına bağlı
yürütülmesinin mümkün olmamasıdır.
Yani “ Ne yapalım arkadaş, millet
böyle olmasını istşyor!” diyerek her istediğinizi herkese kabul ettirmeniz mümkün değildir. Siz entari
giyip içinize don giymeyip uygun yere çöemelerek def-i hacet edebilir ve
kıçınızı taşla silebilirsiniz. Fakat sırf belli bir sürü haline geldiğiniz
için elinizdeki iktidar gücünü
kullanarak insanları bunu yapmağa zorlayamazsınız. Ya da arkadaşlarınızla üç
haftada bir banyo yapıp, sakal bırakarak sizce tamamen ilerici bir ahlakla eş değiştirmenin
ve paylaşımın yaşandığı bir komün hayatı vs de sürebilirsiniz ama hiç kimseye
sırf belli bir sürü benimsiyor diye, bu
yaşam tarzınızı dikte edemezsiniz.
Nitekim size şaka gibi gelen bu
yaşam tarzları meselâ ABD’de yaşanıyor. Buna rağmen hiç kimsenin, mesela insanları
Tanrı’nın emirlerine göre yaşaması için hükümet eliyle zorlamak gibi bir hayalinin demokrasi yoluyla insanlara dayatabileceği
falan düşünülmüyor.
Yani? Yanisi şu: “ Yaygınlaşmaları
halinde toplumu karmaşaya, şiddete, hürriyetsizliğe sürükleyeceği açıkça
görülen hiçbir düşüncenin ve yaşam tarzının” iktidara gelmesine ve hükmetmesine
izin verilmiyor! Dünyada içine kaçmak isteyip de içine girince “ kâfir” diye
sövdüğünüz bütün demokrasiler, özgürlükler işte böyle işliyor.
Yani “Olduğum gibi görünerek
neden iktidara gelemiyorum?” diye demokrasiyi sorguluyorsunuz ya… “Olduğunuz
gibi olduğunuzda” toplumu boğacağınız ve fikirlerinizin toplumu öldüreceği
açıkça bilindiği için sizin demokraside bir yerinizin olduğu düşünülmüyor ve bu
yüzden partileşmeniz de demokrasi ve dahası hukuk dışı bir şey sayılıyor; en
azından, kadınlarının açıklığına ağzınızın suyunu akıtıp sosyal yardımlarından
alabilmeyi hayal ettiğiniz müreffeh hukuk devletlerinde ve çağdaş
demokrasilerde…
17 Temmuz 2019 Çarşamba
On Gün Oldu Ben Buraya Gelmedim
Tabii bloga ne yazdığınız da
önemli.
On, on iki kafadarın bir araya gelip de ıslak ayak kokulu, Türk ve cumhuriyet düşmanlığı yaptığı liberal
yavşaklıklarının sanal metinlerine de “blog”
deniyor, en nihayetinde.
Küçük gözlük takıp traş olduktan sonra “ resmî tarih” diye
söze başlayıp sonra da fesli Kadir iftiralarına, Müslüman masumiyetinin
hırkasını giydiren “temiz yüzlü Müslüman genç”
imajıyla “yazar” olmak son on yedi
senenin genel karakteri oldu.
Gözlüğüyle traşıyla gömleğiyle ayakkabısıyla İsveçli görünüp
de memlekette imamların sözlerine göre
yaşanabileceğini düşünen bir çarpık
sosyetemiz zuhur etti. O sosyete de “sosyal medya” denen şeyi kendi ayak kokulu
çöplüğüne çevirdi.
Hal böyle olunca insan ne yazacağını da bilemez oluyor.
Ayağa oje sürme fetvasının karikatürize edilmesinden daha
derin bir düşünsel yöntem bilmeyen kaba muhalefet ki gençlerin kafası bir
ölçüde çalışanlarının bile en sevdikleri tarz bu, sanalağda traşlı ve temiz yüzlü şeriatla birlikte “kupon
arazileri” kapmış görünüyor.
Her neyse…. İşte geldim, gidiyorum. Bu hafta da blogu iyi kötü doldurduk. Okur musunuz,
okumaz mısınız bilmem…
Kalın sağlıcakla.
8 Temmuz 2019 Pazartesi
Yarım Buçuk Egemenlik Ve Bütün Bütün Düşmanlık
“ Yüzde elli birin dediği olur!”
Taşralı Müslümanlığın
demokrasiden ne anladığını özetleyen slogan budur. “Bu millet, isterse
halifeliği geri getirir!” Bu da o yüzde elli birin on sene boyunca Türk
vatanının namusunu, Türk devletini bekasını
kendisinin ellerine teslim ettiği “milli iradenin” sözü.
Ya da “ Laiklik elden gidiyormuş.
Millet isterse laiklik elbette gidecek…”, “ Türkçülük yapmak bölücülüktür…” sözlerine de aynı yüzde elli bir onay verdi.
Bu sözlerin sahiplerinin
zihniyetine ülkenin kaderini teslim eden kitle, homojen olmayabilir. Ailemde
sağduyulu insanlar “ Hepsini bir kefeye koyma!” diye sık sık beni uyarıyorlar.
Yüzde elli birin içinde tanıdıklarımız, vatan ve millet sevgilerinden emin olduğumuz insanlar var.
O halde her dediğini bize bir
fazla oyla yaptırabileceğini her seferinde fütursuzca bize dayatan basit
çoğunluğu hiç mi tanımlayamayacak,
niteleyemeyeceğiz?
İstatistik bize bu imkânı
veriyor. Halk irfanındaki “ İstisnalar kaideyi bozmaz…” sözü, istatistiğin
özünü ifade eder. Hiçbir bilimsel araştırmada bütün veriler net bir çizgi
verecek şekilde ortaya çıkmazlar. Fakat
buna rağmen verilerin gruplaşmaları, veri eğilimlerini frekanslarını gösterir
ki bütün bu veri yığınlarının
grafiklerine bakıldığında, yığın genel karakterini, bütün sapmalara ve
istisnalara rağmen anlamış olursunuz.
Yani senin anlayacağın dille aziz
kardeşim: Mahallende kavga çıktığında, mahalledeki bir iki korkağa veya bir iki
akıllı delikanlıya rağmen gruplar kavgaya girdiler mi kavganın kimler arasında
çıktığına bakılmaz. Sen kavgaya
girdiğinde mahalle esnafı, “Bizim mahallenin delikanlıları, Sepet Mahallesi’nin
delikanlılarıyla kavgaya girdiler!” denir.
Elli birle herkesi şeriata mahkûm
etmek, memleketin bir kısmında Kürdistan eyaleti kurmak isteyen insanlar,
herkesin kaderine, bütün bir milletin
kaderine, ellerindeki yarım buçuk oyla hükmedeceğini söylediğinde, artık
içinde akıl ve vicdan sahibi kimler var diye düşünmek mümkün değildir. Elli
birin içinde iyi niyetle hareket edenler olsa bile neticede “elli bir”, Türk
adına, Türk egemenliğine, Türkçe’ye, Türk şerefine ve üstünlüğüne karşı bir nefretin iktidar
olmasını sağlıyorlarsa bütün bütün
düşmandır.
Çare nedir? Elli birin içinde
vicdanı olanların kendilerini bu sürüden ayırmasıdır. Aksi takdirde elli birin
mevcut ya da olası her türlü
düşmanlığına, niyetleri ne olursa olsun ortak olmuşlar demektir. Olay bu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



