10 Eylül 2010 Cuma

Dinci Toplum Mühendisliği Projesi ve Referandum IV


Oysa toplumsal düzen, siyaset piyasasını aşkın, sürekli evrilen, değişen, dönüşen büyük ve karmaşık bir işleyiştir. Mevcut “sınırsız demokrasi” anlayışımızda iktidarlar bir anda kendilerinde, toplumsal düzeni baştan aşağı değiştirebileceklerine dair bir hikmet keşfederler ki sahip oldukları dinî doktrinizmleriyle, mutlak doğrunun sahibi olduklarına inanan siyasi dinciler için bu eksik demokrasi anlayışı tam bir “cennettir.”
Siyaseti bir toplum mühendisliği sahası olarak görmek diktatörlüğün tam karşılığıdır.


Siyaseten edinilen geçici “iktidar”, toplumun, bir partiye kendisini, gemlemesi için verdiği bir yetki değildir. Çünkü ne herhangi bir siyasi iktidar toplumsal düzenin tamamının işleyişini kavrayacak kadar Tanrısal bir “zekâya” sahiptir ne de kendi taraftarları dışındakilerin hayatlarına karışacak kadar tanrısal bir “ahlâka” sahiptir.



Siyaseti dinci bir dönüştürme makinesi olarak addeden gecekondu muhafazakârlığı, cemaat halinde kapalı kalmanın kompleksini, iktidar olmakla gidermeye çalışmakta ve fakat hâlâ içinden çıktığı kenar mahalle cemaat kapalılığını kendi beyninde sürdürmektedir. Bu açıdan, mesela başörtüsünün düşük gelirli kesimlerde, kenar mahallelerde gitgide egemen hale gelmesi araştırılmaya değer bir konudur. Buna mukabil, toplumun geniş kesimleri için artık başörtüsünün siyasal İslamcı Emevici eylemciliği, anlamını yitirmiştir.


Bugün başörtülü kızların kıyafetlerindeki çeşitlilik, toplumun geri kalanın başörtüsüne, siyasal İslamcı bir anlam yüklemediğini ama iktidarın toplumda yarattığı fikri baskıyla bir tür “melez ahlâk” yarattığını düşündürmektedir.
Mesele şudur ki bu tür bir “melez ahlâk” artık zorbalıkla hakkaniyet arasındaki farkı görmemeye sebep olmaktadır.


Dolaysıyla siz referandumdaki muhtemel evet cevabıyla yargının partizanlaşacağını, sonrasında ülkenin etnik olarak bölüneceğini ne kadar söylerseniz söyleyin, kendisine dini kalkan etmiş bir güç ahlâkının melezliği, halkın muhakemesini bulandırmaya devam edecektir. Bu tür bir melez ahlâkın herhangi bir hükme varması mümkün değildir. Onu benimseyenler, sadece “güçlünün” doktrinini kabul etmenin kendisi için iyi olacağı kanaatiyle yaşayan, hayatta kalmayı ancak hayvanî refleksler seviyesinde sürdürebilen bir sürü haline gelmiştir…


Referandum sürecinde siyasal İslamcı cemaatler zümresinin halka verdiği mesaj şudur: “ Size bir paket getiriyoruz, sizin yerinize düşündük ve doğrusunu söylüyoruz. Bize taabi olmak ahlâkınızın gereğidir. Aklı kullanmak bizim işimizdir. Bundan dolayı da verdiğimiz paketi toptan kabul edip bizim güç ortaklığımızın üyesi haline gelin. Böylece yarattığımız yeni “dindar” cemaatler ve etnik topluluklar ülkesinin demokrasisine biat edin! Aksi takdirde “bertaraf” edilirsiniz!”
İşte bu emredici, mütehakkim söylemden dolayı referandum bir demokrasi aygıtı olmaktan çıkarılmış, dinci toplum mühendisliği projesinin levyesi haline gelmiştir.


Referandum özde yanlış olmakla beraber, hiç olmazsa ona katılarak dinci toplum mühendisliğini durdurmak için oy kullanmak, millî bütünlüğü, namusunun bir parçası olarak gören herkesin görevidir. Aksi takdirde din adına ülkenin anayasal olarak cemaatler ve etnik topluluklar temelinde bölünmesi tehdidinin önünde hiç bir engel kalmayacaktır.
BİTTİ

Sorun Kürt’ler Değil Etnik Terördür



“Kürt sorunu” denen şey esas itibariyle “Kürt’lerin sorunu” veya Türk’ten kaynaklanan bir sorun değildir. Aslında, bir vakit yaşanan bürün ifade hürriyeti kısıtlamalarına rağmen bir Kürt sorunundan bahsetmemiz artık imkânsızdır.



Çünkü “Kürt sorunu”, ancak Kürt’lerin, içinde temel haklarını kullandıkları milletleşme sürecinin bir sorunu olabilirdi.
Milletleşme süreci içinde, Türk Bayrağı’nın, Türk dilinin, Türk millî egemenliğinin tartışmasız bir parçası olmak iradesi gösterilseydi, o vakit Kürtçe ile ilgili ifade hürriyeti kısıtlamaları barış içinde ortadan kaldırılabilir, yerel “dillerin” gayrıresmî kullanımı ile ilgili basit bir düzenlemeyle problem aşılabilirdi.


Oysa etnik terör örgütü PKK, geçmişi 200 yılı bulan etnik Kürtçülüğün isyan halkasına bir yenisini ekleyerek, olmayan bir sorun yaratmış ve Kürt kardeşlerimizi sorunun merkezi haline getirmeye çalışmıştır.
İlk olarak şunu belirtmeliyiz. Kürt isyanları, kendi feodal egemenliklerini devletle paylaşmaya yanaşmayan ağaların, özellikle dış güçler tarafından kışkırtılarak giriştikleri isyanlardır.


Bu isyanların özünde ifade hürriyeti problemleri vs yoktur.
Bu isyanların günümüzdeki hali “demokratik haklar” adı altında, millî egemenliğin reddi, milletleşmenin inkârı ve bunun Türk Milleti’ne terörle kabul ettirilmesi gayretidir.

Bugün “Kürt sorunu” denen şey sadece etnik terör sorunudur.
Etnik Kürtçü terörün yapmaya çalıştığı şey, taraftarlarının baskısıyla, suskun kalan her Kürt’ün de kendi taraftarı olduğu izlenimini toplumsal hayata yerleştirmektir. Böylece Kürt’lere yönelik bir nefret oluşturarak, kendi etnik ırkçı komplekslerini Türk Milleti’ne yansıtmak istemektedir.
Mesele şudur ki Kürtler artık Osmanlı’daki gibi zorlu bir coğrafyaya hapsolmuş, üç beş aşiretten ibaret bir topluluk değildir.



Bugün etnik ırkçı Kürtçüler Kürt tanımını ırka ve dile dayandırabilirken “Türk” diye kime hitap ettiklerini asla açıklayamamaktadırlar. Çünkü karşılarındaki millî yapı, onların idraklerini aşan bir karmaşıklığa ve büyüklüğe sahiptir.


Bugün sözde “Kürdistan” tabir edilen coğrafyadakinden çok daha fazla Kürt ülkenin batısında yaşamaktadır.


Bu, etnik terörist Kürtçülerin şiddet tehdidinden dolayı değil, Türk Milleti’nin milletleşme şuurundan dolayıdır.


Türk Milleti aynı dine inanan, aynı okullara giden, dilini bilen, adetleri hemen hemen aynı Kürt topluluğunu ezelden beri kardeş bilmiştir. Kürt kardeşlerimizin bu topraklardaki hakları, egemenlik araçlarını kullanabilmeleri, milletleşme sürecimize dahil olmuş olmalarındandır.

Etnik ırkçı Kürtçü siyasetçiler ise bu süreci tersine çevirmeye, kavmî, ırkî, her türlü maddî aynılığın ötesinde teşekkül etmiş büyük ve karmaşık Türk millî yapısıyla aşiret bağlantılarının gerilimi dışında bir ayırıcı özelliği olamayan etnik ırkçılığı, aynı kefeye koymaya kalkmaktadır.
Etnik ırkçılığın “Kürt sorunu” söyleminin alçakça göndermesi, Kürt’lerin başlı başına bir sorun olduğu izlenimidir. Böylece, etnik ırkçı Kürtçü siyasetçilere göre “Türk” denen grup bu sorundan kurtulmak için Kürt’lere şiddet uygulayacak ve muhtemel bir ayrışmaya meşruiyet kazandırılacaktır.


Bu bağlamda mesela dağda vurulan dokuz düşmana , “Dokuz Kürt genci” diye sahip çıkmak, bütün Kürtleri etnik ırkçılığın içine çekmeye çalışmak alçaklığından başka bir şey değildir.

Eğer bütün Kürt’ler, Türk’ten uzlaşmaz şekilde ayrılabilecek kadar yabancı olsalardı, bu gün bu topraklarda çok farklı bir statüleri olurdu. Her şeyden önce eğer ırkçı Kürtçü siyasetçilerin dediği gibi yabancı ve düşman olarak kabul edilselerdi, 1. Dünya Savaşı sonrasında veya İstiklâl Harbi’nde de düşman olarak görülür ve ona göre muamele görürlerdi. İstiklâl Harbimiz esnasında hemen hiçbir desteklerinin olmaması hatta İngiliz’lere dayanarak giriştikleri ırkçı isyanlarına rağmen Kürt’ler milletleşme sürecimize dahil edilmiş, bu topraklarda kalarak bizimle aynı hakları kullanabilmişlerdir.

Gelinen bu noktada etnik ırkçılığın hedefi, Türk’ün hiçbir şekilde söz sahibi olmadığı bir egemenlik alanında Kürt’lerin kaderinde söz sahibi olmaktır. Hiç kimse etnik ırkçı hareketin hedefinin “demokrasi” olduğunu sanmamalıdır. Daha şimdiden, Kürt topluluğunu, şiddetle, tehditle yönlendirerek, bu toplulukta Türk adından nefreti yaratmaya çalışan, Kürt topluluğunun asla hür bir iradeyle entegrasyonuna izin vermeyen, gayrimeşru yollardan beslenen bu kaçakçı şebekesinin Kürt kardeşlerimize bir özgürlük bağışlamayacağı ayan beyan ortadadır. “Amca” saydıkları Kürt aşiret ağalarının Kuzey Irak’ta gerek diğer Kürt aşiretlerine gerekse Türkmen’lere yaşattığı cehennem tam bir insanlık dramıdır.

Ortada bir sorun vardır ama bu sorun artık sanıldığı gibi “Kürtçe’den" kaynaklanan bir sorun değildir. Bu sorun, Kürt topluluğunun kendisini, ayrışmada, bölünmede, kopmada ve şiddette bir el aleti gibi kullanan etnik ırkçılık ve etnik terör sorunudur.


Sorunun çözümünde etnik ırkçı Kürtçüler sorumluluğu “Türklere” yükleyerek kendilerini Kürt topluluğu içinde meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.


Sorunun çözümünde ilk sorumlu, kendilerini etnik ırkçılıktan ve etnik terörden soyutlaması gereken Kürt kardeşlerimizdir. Kürt kardeşlerimiz, gelirleri kaçakçılığa dayanan, insanlardan nefreti ve ırkçılığı hareket sebebi sayan, Kürt kardeşlerimizin yaşama imkânını sağlayan millî devlet düzenine ihanet ederek, toplumsal barışı bozmayı amaç edinmiş bu ihanet şebekesini artık kesin şekilde reddetmelidir. Namuslarına düşkünlükleriyle bildiğimiz Kürt kardeşlerimizin, kendilerinin, oyuncak, maşa, nesepsiz bir eşkıya tayfasına ortak sayılmasından rahatsızlık duymamaları mümkün değildir.

9 Eylül 2010 Perşembe

Dağdaki Çocuklarımız Masalı



Şüphesiz her canlının üreme faaliyetinin bir meyvesi vardır. Her canlı en temel içgüdüsüne uyarak ürer ve yavru meydana getirir.



Yavrunun bir anlam taşıması, ona bir kutsiyet izafe edilmesi ise insana özgü bir davranıştır. Yoksa örümcekler gibi bazı canlılar yavrularını da rahatlıkla yiyebilirler.



İnsan yavrusunu değerli kılan, insan neslinin bazı değerleri sürdürmesine yardımcı olacağı fikridir.


Bunun en açık delili de insan toplumunda aynı zamanda “evlâtlıktan ret” kurumunun da var olmasıdır. Böylece ebeveyn, yavrusunun, kendi değerleriyle kesin şekilde bağdaşmayan, dolayısıyla insanlığın varoluşuyla ilgisini kesen işler yaptığını anlatmak ister.

İnsanların kardeşlik kurumu da aynı değerlere bağlılıkla tanımlanır.
Aileyi oluşturan şeyler biyolojik yakınlık olduğu kadar, bundan daha önemli şekilde “değere bağlılıktır”.



Elbette bu durum her toplum için aynı ölçüde önem arz etmez.
Toplumsal düzenleri, az sayıda ve somut kurallara dayanan, varoluşları, daha ziyade dünyevî maddî unsurlara karşı bir savunma şeklinde anlayan toplumsal yapılarda, çocuğun anlamı da bir tür “savunma ve işgücü” olarak kabul edilir.



Bundan dolayıdır ki İslâm kabileciliğin en berbat övünme vesilesi olan erkek evlât tapınmasını batıl kılmıştır.
Bugün kabileciliğin bu berbat davranışı hâlâ kapalı toplumlarda, aşiretlerde sürdürülmektedir.

Konuya iktisadî bir bakışla yaklaşırsak, çocuğa verilen değer maddi unsurlarla belirlendikçe onun marjinal faydası düşmektedir. Bundan dolayıdır ki varoluşlarını çevreleriyle kavgaya dayandıran kapalı toplumlarda çocuğun sayısı çok fazladır.


Düzenlerini çevreleriyle kavgaya dayandıran topluluklar aslında, eski zamanların zorluklarından kaynaklanan kültür unsurlarını, bu gün gayet yanlış şekilde kullanılan “töre” ile bugüne taşımaktadırlar.
Etnik ırkçılın en büyük gıdası da gözü kapalı tekrarlanan “ çevreyle savaş” davranışıdır.


İşte çocuklar bu ortam içerisinde, sürüye dadanan yırtıcılardan, sürülere musallat olan komşu aşiretlerden korunmanın sıra neferleridir.
İşte bu yüzdendir ki kapalı toplumların, içlerinde yaşadıkları millî toplumların çocukları için biçtikleri değeri ve anlamı anlamaları çok zordur.


Kapalı toplumun maddî algıları, etnik ırkçılarca, “kutsal” ve “ özgün” değerlermiş gibi sürekli pohpohlanmakta ve “şiddet için şiddet” fasit dairesini beslemekte kullanılmaktadır.


Bir vatanı oluşturan unsurların “vatandaşlığı” da o vatanın egemeninin, meşru belirleyiciliği ile tayin ettiği değerlere bağlılıkla tanımlanır.
Zaten vatana ihanet de bu değerlere karşı gelmek, onları tanımamaktan başka bir şey değildir.


Bundan dolayıdır ki Türk vatanında Türk bayrağının egemenliğini tartışmasız şekilde sürmesi için görev yapan bürün askerleri “çocuklarımız” biliriz.


Burada askerlerimizin, güvenlik güçlerimizin ferdî, ırksal kökenlerine bakmaz, onları milletin ortak değerlerine bağlılıktan dolayı doğrudan benimser ve onlara “Türk askeri” deriz.


Hatta millî yapımızın değere dayanması esasıyla biz Türk’ler, can düşmanlarımız Anzak’ların dahi askerlerini, benimsemiş, kendi topraklarımızda bağrımıza basmışızdır. Mesele şudur ki Anzak’lar zaten bizim yapımızın bir parçası olmayan ve bizim kültürümüzde vatanlarından uzak “garip” kalmış askerlerdi.


Oysa bugün dağlarda ve hatta şehir merkezlerinde sadece askerlerimize ve polislerimize değil, onların ailelerine de saldıran katiller, bu topraklarda hak iddia eden, ailelerinin bir kısmı bu topraklardaki Türk egemenliğinin verdiği haklardan yararlanan yaratıklardır.

Bunların bir kısmı, uyrukları belirsizdir ve doğrudan doğruya düşman unsurların vatandaşlarıdır.


Dolayısıyla “dağdaki çocuklarımız” söylemi, Türk vatanının değerlerine düşman yaratıklara, Türk evlâdının taşıdığı anlamı yüklemek demektir.
Dağdaki teröristler hem “Türk” değerlerine ve bu değerlerin yaşandığı Türk vatanına düşman olmaları hem de zaten bir kısmının bu toprakların hiçbir şekilde parçası olmamaları sebebiyle asla “bizim çocuklarımız” olarak nitelenemez.


Onlar kendi kardeşlerine silâh çekip ailelerini besleyen bir vatana ihanet etmekten dolayı artık kendileriyle olan kardeşlik bağlarımız bitmiş, “evlâlık” haklarını kaybetmiş hainlerdir.
“Dağdaki çocuklarımız” söylemi bu yüzden, ailenin kutsiyetine hakarettir.


“Dağdaki çocuklarımızdan” bahsedilecekse eğer, ancak dağlarda eşkıya kovalayan, şehirlerimizde emniyetle uyumamızı sağlayan güvenlik güçlerimizin mensupları bunun içine girer.
Türk vatanının mahremiyetine, kutsiyetine inanmayan insanların ailemizin muhabbetine ve emniyetine dahil edilmesi, en başta insanlık değerlerine ihanettir.



Dağdaki çocuklar artık ne bizim kardeşlerimiz ne de çocuklarımızdır.
Onlar Türk yargısına teslim olup, Türk Milleti adına karar veren hâkimlerin kanaatini tanımadıkça, ancak sürülerimize dadanan ve yok edilmesi gereken yırtıcılar kadar değerli olan zararlı yaratıklardır.


8 Eylül 2010 Çarşamba

Dinci Toplum Mühendisliği Projesi ve Referandum III



Demokrasiyi bir binek aracı olarak görmek ile İslâm devletini, egemenlik aracı olarak gören Emevî zorbalığı arasında hiçbir fark yoktur.
Demokrasi tek başına hiçbir fazilet içermez.



Demokrasiyi diğer rejimlere göre daha faziletli kılan tek şey hukuka bağlılıktır. Yani fazla parmağa sahip olanın, diktatör olamayacağına dair kabul edilecek hakkaniyet teminatıdır.



Bu noktada, referandum, şehrin kenarında kalmanın hıncını yaşayan, büyük kültürün içinde eriyip yok olacağından korkan, “uymamak” için dini kendine kalkan edinen bir cemaatler zümresinin, büyük kültürden, açık bir toplumdan ve milletleşmeden intikam almak aracı haline gelmiştir.



Bu noktada meselâ siyasi dinci grupların açıkça etnik ırkçılıkla kol kola siyaset yaptığını, etnik ırkçılığın sadece şiddet metodunu değil, söyleminin de insanlık dışı olduğunu asla telaffuz etmediklerini görmemek mümkün müdür? Dikkat edilirse, yargıya açıkça kafa tutan, Türk Milleti’ni ırkçı kinleriyle tehdit eden, açıkça başbakana küfreden etnik ırkçılara karşı “evetçi” cemaatler zümresinden en ufak bir kınama gelmemektedir.



Türkiye’de Türk’ü “bir etnik grup” olarak hâlâ ısrarla telaffuz eden bu çarpık muhafazakârlık, kendini ırkla ve dille ayırmaya çalışan etnik ırkçı Kürt siyasetçilere hiçbir ahlâki eleştiri getirememektedir.



Çünkü Emevîci siyasal İslam’ı benimseyenlerle etnik ırkçılar büyük kültürün kavrayıcılığından, benzeştiriciliğinden korkmaktadırlar.
Bu noktada modern siyasal İslamcı olarak da niteleyebileceğimiz gecekondu muhafazakârlığı, edindiği geçici teveccühü, içindeki eski ve yerleşik aşağılık kompleksiyle bir anda “Tanrılaşma” sanrısı haline getirmiştir. Kendisine verilen geçici desteğin mahiyetini ve maksadını idrak edememiştir.



Bu noktada iktidar partisi, demokrasiyi, “hukukla sınırlandırılmış” olmakla edindiği faziletten uzaklaştırmış, onu bir çoğunluk diktası haline getirmiştir.



Büyük düşünür Friedrich Von HAYEK Türkçe’ye “Kanun, Yasama Faaliyeti Ve Özgürlük” adı ile çevrilen üç ciltlik dev eserinin birinci cildinde şöyle söylemektedir: “…. Bugün sanki bütün toplum, hükûmet tarafından idare edilen bir organizasyonmuş gibi bir hükûmetin “bir ülkeyi yönetmesinden” söz etmek olağanadır. Ancak gerçekten hükûmete dayanan şey, esas itibariyle sayısız bireylerin ve organizasyonların birbrine verdiği hizmetlerin muntazam işleyişi için gerekli belirli şartlardır….”(1)



Bu cümleleriyle Hayek, bir hükûmetin meşruiyeti için gereken oy çoğunluğunun, onu kadir-i mutlak bir yönetici haline getirmeye yetmeyeceğini göstermektedir. Aynı eserin 3. Cildinde: “ İktidarın etkili bir şekilde sınırlandırılması toplum düzeninin en önemli meselesidir” (2) “…Bugün demokratik hükûmet diye adlandırdığımız şey, yapısının bir sonucu olarak, çoğunluğun görüşüne değil, hükûmetin özel yararlar bağışlayarak desteğini satın almak zorunda olduğu bir baskı grupları kümesinin çeşitli çıkarlarına hizmet etmektedir; çünkü vermeye yetkili olduğu bir şeyi vermeyi reddettiğinde taraftarlarını muhafaza edemez. Sonuçta ortaya çıkan ayrımcı zorlamanın giderek artması, şimdi, bireysel özgürlüğe dayanan bir medeniyetin büyümesini boğmakla tehdit ediyor…” (3)



Demokrasinin, gecekondu muhafazakârlığında bu şekilde çarpık algılanması, “Siyaset yoluyla toplumsal düzenin değiştirilebileceği” çarpık mantığını da ateşlemiştir ki marksizmin yumuşak formu olan sosyal demokrasinin “oy çoğunluğuna dayalı olarak aşamalı şekilde mülkiyetin ilgası” emeli de aynı mantığa dayanmaktadır.

Devam edecek...





1) Hayek,F.A.V.: “Kanun, Yasama faaliyeti Ve Özgürlük” Cilt I: “ Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: Shf:196
2) a.g.e Cilt III Shf: 193
3) a.g.e Cilt III Shf:194

Ürün Reklâmı mı Rakip Karalama mı?




Referandum, Türkiye’de siyasetin özüne dair eşsiz bir laboratuar…
Muhalefet, “hayır” için pek çok teknik sebep ve aleyhte örnek gösterirken, iktidar partisinin bütün propagandası, muhalefeti karalamaya yönelik. En azından haber bültenlerine yansıyan görüntüler böyle.





İktidar muhalefeti karalayarak, onun meşruiyetini yok ederek, fikrini değersizleştirmeye çalışıyor. Yalnız bu arada, muhalefet partilerinin mensuplarını ve taraftarlarını da töhmet altında bıraktığını fark etmiyor, fark etse de umursamıyor.



Üstlerinde herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık belgesi olup olmadığını bilmediğimiz katillerin, Mehmetçik’in kanıyla sulanmış bu mübarek topraklara ellerini kollarını sallayarak girmelerine ses çıkarmayan bir iktidar partisi, sokaklarında kimliksiz gezmekten hâlâ tedirginlik duyduğumuz ülkemizin anayasasını düzenleyerek bizi özgürleştireceğini iddia edebiliyor.


Hiçbir iktidar döneminde yaşanmayan, yasallıklarını sorgulamaya bile imkân bulunmayan sayısız dinlemenin âmiri olan bir iktidar, Anayasadaki “kişisel verilerin korunması” değişikliği ile kendini muhalefetten daha demokrat bir yere koyacağını sanıyor.





Bir parti genel başkanının özel hayatına tecavüz edilmesinden zerre kadar hicap duymayan, üstelik de “Bir kasetle devrildi!” diyerek arkasından dalga geçen iktidar partisinin, yasadışı kayıtlarla değil de bu kayıtların “işe yararlığıyla” ilgilendiği bu kadar belli iken bu partinin “kişisel verilerin korunmasından” bahsetmesi, bunun şampiyonluğuna soyunması, ahlâken tutarlı değildir.



Veya hiçbir iktidar döneminde görülmeyen, interneti dahi ciddi şekilde kısıtlayan sansür uygulamalarının mimarı bir iktidarın, kime hangi özgürlüğü kazandıracağı da sorgulanmıyorsa karşımızda ciddi bir problem var, demektir.



Kadınlara ve çocuklara pozitif ayrımcılıktan bahsettiğinde ise hayat hakkının, Anayasada yazılmaksızın, ferdin temel hakkı olduğu hakikatini bilmediğini anlıyoruz.
Doğu ve Güneydoğu’da son zamanlarda açığa çıkan pek çok cinsel taciz ve tecavüz vakasının soruşturulması, karara bağlanması için Anayasada emredici bir hükme gerek yoktu. İktidar partisinin bu “pozitif ayrımcılık” tavrının saçmalığı şu anlama gelmektedir: “Eğer Anayasada işlediğiniz suçun karşılığı yoksa, sorun yoktur!” Sanki mevcut Anayasamız, taciz ve tecavüzleri engelleyemeyen bir metinmiş de ilk defa iktidar partisi bu konuları düşünüyormuş gibi bir hava yaratılmaktadır.



“Türksüz” bir cemaatler yığını yaratmak istediğini her seferinde açıkça söyleyen bir iktidar partisinin, “Türk Milleti adına” karar veren yargı organlarını milletin lehine düzenleyeceğine inanmak ancak aklı yerine ancak kinini kullanan partizanlar için mümkün olabilir.





Zaten iktidar partisi, değişiklik tekliflerinin mantığını, gerekçesini izah etmeye gerek duymamaktadır. İktidar partisinin propagandasının temeli: “Muhalefet bir salaklar sürüsü olduğu için bana evet demelisiniz!”mealinden ibarettir. Yoksa gerçekte Anayasa mahkemesinin üye sayısının, ve bu heyetin tayininde iktidarın rolünün kimi nasıl özgürleştireceğine dair herhangi bir izaha girmeye lüzum görmemektedir.



12 Eylülle hesaplaşmaya kalkan iktidar partisi daha üç yıl önce yüreklerine korku salan bir elektronik muhtırayı dahi sorgulamamıştır.


Aslında medeni bir liberal demokraside bu tip bir siyasi arz, ciddiye alınmaz.
Ama bizim ülkemizde maalesef temel güdü “Ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak” olduğundan, hayatın, ahlâkla bağlantısı zayıflatıldığından, meselâ sıradakilere saygısızlık ettikten sonra gönül huzuruyla Cuma namazına gidebilmenin ikiyüzlülüğü artık “norm” halini aldığından…
Akla dayanan propaganda da anlamını yitirmiştir. Artık hakikatin değil, illüzyonun hâkimiyeti esastır.





İktidar partisi, gerekçelere, izaha, iknaya gerek duymaksızın, muhalefet kavramını, halkın zihnine bir tür ahlaksızlık ve zorbalık olarak kazıyarak istediklerini elde etmeye çalışmaktadır. Kendi meşruiyetinden o kadar emindir ki artık ona muhalefet etmek, ona göre ancak insanlıktan çıkmışlar için mümkündür…



Oysa bir satıcı, sattığı şeyin, müşteriye nasıl faydalı olacağın izah ederek, ürünün bir ihtiyaç olduğuna müşteriyi ikna etmeye çalışır.


Siyaset piyasasında iktidar partisini yaptığı şey, elindeki ürünün müşteriye yani seçmene faydasını izah etmek değil, bu ürünü tercih etmeyenlerin akılsız olduğu yoluyla müşteri kazanmaya çalışmaktır. Norm ve değer sahibi herhangi bir medeni toplumda bu yöntem kınanır, kınanmalıdır. Oysa iktidar partisinin “Bir kasetle gittiler!” hırçınlığının, ölçüsüzlüğünün, söylenen her şeyle açıkça çeliştiği ve bunun da hakikati çarpıttığı maalesef ülkemizde kahir ekseriyetin umurunda bile değil gibi gözüküyor.



Buna rağmen,”iktidar olmanın”, vicdanlara tasallut etmeye yetmediğini referandumda yüce milletimiz çoğunluk diktacılarına,“Hayır” diyerek göstermelidir.









7 Eylül 2010 Salı

Dinci Toplum Mühendisliği Projesi ve Referandum II


Her şeyden önce lideri kendini Türk bilmeyen ve bundan dolayı da ümmetçi eylemciliğin ruhunu kışkırtan bir enternasyonalist bir cemaatler grubu, bilhassa kız üniversite öğrencilerini, “entelektüel başkaldırı” kisvesi altında eylemlere itiyordu. Elbette önceleri savundukları ifade şeklinin ifade hürriyeti içinde değerlendirilmesi konusunda hemen herkes mutabık kalıyordu. Ancak daha sonraları görüldü ki onların bütün isteği, toplumu dindarlaştırmak için önlerindeki engelleri kaldırmak.



Çünkü dehşet verici gerçek şuydu ki cemaatlerin şekillendirdiği kalıp zihinler için özgürlük yalnızca “müslümana” aitti. “Müslüman” olmayanların sorunları hakkında hiçbir fikirleri ve duygudaşlık gayretleri yoktu. Aslında bu da cemaatlerin soldan öğrendiği eylemciliğin doğal gereği idi. Onlar, kendileri gibi düşünmeyenlere uygulanan adaletsizlikle zerre kadar ilgilenmiyorlardı. Nitekim bir tartışma programında farklı cinsel tercihlerin ifade hürriyeti konusu ortaya geldiğinde başörtülü bir genç kız bu konunun onu ilgilendirmediğini açıkça söyleyebiliyordu


Şehrin kenar mahallelerinde, artık köylü kökenli milli görüşçülerin zaptedemediği, bu yepyeni eylemciliğin ruhunda şehrin “açıklığı”, “günahı” ve daha da önemlisi “büyük kültür taşıyıcılığına” karşı derin bir hınç gelişiyordu.



Köy kökenli millî görüşçülükteki Arap hayranlığı, şehir solculuğunun eylemciliği ve Emevî siyasal öfkesinin miras edinilmesiyle artık çok daha yıkıcı bir hale gelmişti.



Köy kökenli millî görüş geleneğinin, şehir yaşantısından ayırt edilebilirliği ve çok daha pasif kalarak girdiği siyaset yarışın, kenar mahalleli dindarlık çok daha hınçla ve toplumu kökten dönüştürmek arzusuyla giriyordu. Bu yeni hareketin meşruiyet iddiası eskisine göre çok daha güçlüydü. Çünkü artık siyasal dincilik, ayırt edilebilir bir kitlenin değil, şehirlerin kalabalıklarının malı haline geldiğini iddia ediyordu.


En başından beri liberalizm adına iktidar partisine desteği hep ortada olan Gülay GÖKTÜRK dahi mesela içki yasaklarının tartışıldığı günlerde, iktidar partisinin toplumu muhafazakârlaştırma gayretinden endişelendiğini ifade ediyordu.



İşte bu noktada referandumun genel mantığına dönüyoruz. Çünkü bu mantığı, toplumsal değişimi izlemeden, toplumsal değişimdeki kökenine bakmadan ele almak, en başta ifade ettiğimiz teknik mülahaza kolaycılığına düşmek olur. Şüphesiz madde madde anaysa değişikliklerinin tahlili son derece önemlidir. Mesele şudur ki Anayasa gibi bir aracı kullanacak partinin oluşum mantığı ve psikolojisi anlaşılmazsa, böyle bir anayasadan doğacak zararlar da tahmin edilemez.



Bu referandum, özünde Arap/Emevi siyasal İslamcılığının yattığı, amaç güldü ahlâkla kuşanmış – ki başbakanın zamanında,“Demokrasi bir tramvaydır” mealindeki demokrasi bakışı hatırlanmalıdır- “açık bir topluma” düşman, açık bir toplum olarak büyük bir kültür geliştirmiş milletleşmiş toplumsal yapıyı kendine tehdit kabul eden, cemaatçi/kapalı toplumcu bir siyasî hizbin, toplumu dindarlaştırma projesini meşrulaştırma gayretidir.



İktidar partisinin “amaç-güdülü” bir ahlâka sahip olduğunu söylememiz sebepsiz değildir. Artık yıllara varmış, yüzlerce tutukluyla sürdürülen bir davada, Emevî zihniyeti, sanıkların hepsini, her gün “çeteci”, “darbeci” diye anmaktan çekinmemiş, masumiyet karinesinin çiğnenmesi hususunda hiçbir rahatsızlık göstermemiş, kendisine yönelik demokratik tepkilerin hepsini, birer insanlık suçu haline getirerek, eleştirilemez ve dokunulamaz bir hale gelmiştir.

Tok Esnaf Malı




Sanırım, “Yetmez ama “evet”!” diyenlerin sarılabileceği yalnızca iki madde var: Bunlara geçici 15 maddenin kaldırılması teklifi yani darbeyle ilgili anayasal korumanın kaldırılması ile 145. Maddedeki askeri yargının kapsamını belirleyen değişiklik teklifleri…


Değişiklik önerilerinin mukayeseli bir tablosuna baktığımızda karşımıza “köklü” diyebileceğimiz ve toplumun tamamını gerçekten ilgilendiren sadece bu iki madde çıkıyor. Büyük puntolarla verilen çocukları korumak, kadınlara pozitif ayrımcılık gibi masallar, malumun ilâmından öteye gitmiyor.


Geçici 15. Madde ve 145. Maddeler gerçekten önemli değişiklikler.
Fakat adeta “yersen” tavrıyla koca bir paket olarak sunulan anaysa değişiklikleri Nasreddin Hoca’nın deyimi ile – her ne kadar bir Akdenizli olarak aksini düşünsem de- keçiboynuzu yemeye benziyor.

Masalları ve devede kulak kalan iki önemli değişikliği bir yana bırakırsak paketin geri kalanının tamamının, iktidar partisine “ayak bağı” olan maddelerden ibaret olduğu, benim gibi sıradan bir vatandaş için bile kaba bir tabirle “kabak gibi sırıtıyor”.

Parti kapatmayla ilgili kapsamın netleştirilmemesi, sadece parti kapatmanın usulünün değiştirilmesi ayakları eksik bir masa gibi görünmektedir. “Odak tanımıyla” ilgili tam da iktidar partisine uygun düzeltmenin yapılması, ülkenin bütünlüğüne yönelik siyasî faaliyetlerle ilgili aktüel ve normatif hiçbir yeniliğin getirilmemesi, kanunu ilga edilmiş bile olsa suç olarak varlığını sürdüren “vatana ihanetin” vatandaşlık haklarıyla ilgisinin kurulmamış olması, büyük bir gaftır.

Başka bir devletin yönetimiyle doğrudan temas etmenin, bu yönetimden akıl almanın, bu yönetimlere açıkça bağlılık bildirmenin, ülkemizin hukuk ve asayiş sağlayıcı organlarına açıkça isyan etmenin anayasa değişikliklerinde yer almaması da bölünme senaryolarının havada uçuştuğu ve hiç bir takibe uğramadığı bir ortamda, yukarıda sayılan iki maddenin değişikliğiyle ilgili samimiyeti ciddi ölçüde sorgulanır kılmaktadır…

Sonuçları itibariyle ciddi zararlara sebebiyet vereceği defalarca ifade edilen yüksek yargının düzenlenmesi ile ilgi teklifler de esasen demokrasinin mantığına aykırıdır. Şöyle ki bu kadar ayrıntılı ve teknik düzenlemelerin bir anayasada yer alması zaten “genel kural belirleyici “ bir metin olarak anayasanın ruhuna aykırıdır.




İkincisi bu tip teknik düzenlemelerin halk oyuna sunulması, nükleer tesislerin yönetiminin halk oyuna açılması gibidir. Uzmanlarının dahi üzerinde sayısız tartışmalar yürüttüğü maddeleri halkın oyuna sunmak, ancak bu maddelerin yaratacağı kötü neticelerin sorumluluğunu halka yıkmak olarak yorumlanabilir.




Ve son olarak bu tip maddelerin dahi halk oyuna sunulması, halk oyunun genel meşruiyet belirleyiciliği dışında, her iş için meşrulaştırma aracı olarak istismar edilmesi geleneğinin yerleşmesine yol açabilecektir.


Buradan, özetle şunları söyleyebiliriz:



İktidar partisi, seçmen kitlesin hoş görünmek için pozitif ayrımcılık masalı maddelerini, toplum vicdanını ele geçirmek için 145. Madde ve geçici 15. Madde değişikliklerini ve bunların rüzgârıyla da zaten çoğu kişinin hiç anlayamadığı ama sırf önceki iki grup maddeye duyacağı sempatiyle evet diyeceği büyük eşeği ahırdan çıkarmayı hedeflemektedir. Bu üç grup teklifin özünde birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur.





İktidar partisi doğrudan kendisini ilgilendirdiği herkesçe malum maddeleri bırakıp da samimiyetle 145 ve geçici 15. Madde tekliflerini referanduma götürseydi o zaman ciddi bir mutabakat ile tarihi bir dönüşüme imza atmış olurdu. Ama “Onu alan bunu da almak zorunda” tok esnaf mantığıyla satmaya çalıştığı tekliflerine, devlet zoruyla müşteri bulabileceğini sanıyorsa ciddi şekilde yanılıyor. Bu paketin tamamı, içerdiği tutarsızlıklar ve kayırmalarla hiç de sevimli ve kabul edilebilir durmuyor.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Dinci Toplum Mühendisliği Projesi ve Referandum I


Yazı yazarın kendine vaazıdır. Dolaysıyla yazarın kendi fikirlerini inşa etmesine yardımcı olmayan yazı, nazarımda kabak çekirdeğidir. Elbette kabak çekirdeği de bir gıdadır ama akşam yemeği yerine yenmez.



Bunu belirtmemin sebebi şudur: Aylardır referandum ile yatıp kalkarken kızlarımızı yakan, kurşunlayan etnik ırkçılığın, hırçınlığını ve şerefsizliğinin “mantığını” bize kabul ettirmeye çalıştığını unuttuk. Sanki referandumla birlikte her şey bitecek.
Ama madem popüler olmayan, felsefi yazılar ancak “eşek yellenmesi” kadar değerli görülüyor; o halde “popüler” veya “aktüel” bir felsefî yazı yazmaya çalışalım.



Referandumda neden hayır dememiz gerektiği ile ilgili olarak iktidar partisinin bütün tehdit ve kısıtlamalarına rağmen gayet içerikli ve teknik mülahazalar işittik, okuduk.
Ama gene ağaçlara bakarak ormanı kaçırmak yanılgısından kurtulamadık.
Referandum tek başına bir siyasî manevra değil.
Referandum, iktidar partisinin, “gecekondu muhafazakârlığını”, demokrasiyi manivela olarak kullanarak hayata geçirmek gayretinin bir bölümü…



“Gecekondu muhafazakârlığı”, yetkin iktisatçı Dr. Yakup Erdal ERTÜRK’ün keşfettiği bir kavram. Biz de yitik malımızı bulmak, veya miri malı çalmak mazeretlerine sığınarak bu kavramı kullanıyoruz.



Yazıyı biraz dağıtmak pahasına bir konuyu öncelikle ortaya koymalıyız.
İktidar partisinin kendisinden neşet ettiği köken büyük ölçüde köylü idi. Bu, kapalı bir toplun, nispeten tutarlı kuralları üzerine inşa edilmiş bir tür muhafazakârlıktı.


Oysa 90’lardaki büyük toplumsal hareketlenme ve çarpık kentleşmeyle beraber, köylü “millî görüş” içinde ciddi çatlaklar başverdi. Bunlardan biri, artık geleneksel muhafazakârlıkla tatmin olmayarak daha entelektüel ve militan bir muhafazakârlığı başörtüsüyle belli etmeye başlayan yeni nesil üniversite öğrencileriydi ki bu konu o vakitler Nilüfer GÖLE’nin çok tutulmuş bir araştırması olan “Modern Mahrem’de” ortaya konuyordu. Bu kesim, Sovyetlerin estirdiği komünizm rüzgârına kapılan eski nesil solcular gibi İran radikalizminin tesirine kapılmış bir nesli temsil ediyordu.



İşte bu nesil aynı zamanda “toplumu dindarlaştırma” fikrinin, yani marksist solun Lenin ile hayat geçirilen büyük dönüştürücü eylemliliğinin dinci yansımasıydı.
O vakitler “millî görüş” üzerindeki Erbakan otoritesi çatlakların belirmesine engel oluyordu. Oysa yeni nesil dincilik sadece geleneksel başörtüsünü, geleneksel dindarlığı beğenmemekle kalmıyor, toplumun tamamının “hak yoluna getirilmesi “ gerektiğini düşünüyordu.

Peki bu görüş farkı nereden kaynaklanıyordu?
Bu görüş farkı, kente kayan kırsal kesim insanın yaşadığı normlar ve değerler çatışmasından kaynaklanıyordu.



Kente gelen köylülerin yaşlıları, kendi bildikleri hayatı sürdürmek istiyor, mümkün olduğu kadar kendi köylülerinin yaşadığı mahallelere yöneliyordu. Ama kent onların köylerinden ibaret değildi. Kent her mezhepten her meşrepten insanın talebine uygun arzlar sunan büyük bir piyasaydı. Ayrıca artık köylülerin çocukları da üniversitelere geliyor, “fikir çatışmalarının” heyecanını tadabiliyordu.


Bu minvalde bir kısım gençler, kökleri 68 sovyet propagandasına dayalı terör heyecanının yenilenmiş sürümünü sol kamp içinde yaşarken, üniversiteye gelen köylü gençlerin muhafazakârlığı, şehirde ilkin “cemaat şefkatini” ikinci olarak da “solcu eylemciliği” ile karşılandı.


12 Eylül öncesinin Leninist iç savaş hazırlığı ortamında hiçbir varlık göstermemiş olan dinciliğin bu kez sahneye yumrukları havada ve “düzeni değiştirmek” adına çıkması bu açıdan tesadüf değildi.


(Devam edecek)

5 Eylül 2010 Pazar

Ermeni Ve Kürt Irkçılıklarının Makus Benzerliği





Etnik ırkçılar, Türkiye’nin bölünmesinden yana olmadıklarını, sınır ve hatta bayrak birliği altında ikinci bir bayrak ve özerk bölgelerle yaşamaya en azından şimdilik razı olduklarını söylüyorlar. Bu arada Türkiye coğrafyasının siyasî bölünmesi inisiyatifini de ellerinden bırakmayacaklarını her seferinde söylüyorlar. Bu, aba altından sopa göstermektir. Bunun anlamı “Bir barış olacaksa bizim dediğimiz şekilde olur!” tehdidinin mevzuat kılıklı ifadesidir.


Her şeyden önce Kürt’lerin Türk kabul edilmesi, Kürtlerin inkâr edilmesi değildir. Bu, Kürtlerin başka hiçbir ülkede sahip olamayacakları milletleşme sürecine kabul edilmeleri hakkıdır.
Ortadoğu’da hiçbir ülkede çoğunluk nüfusu, Kürtleri kendi milletleşme sürecinin bir parçası saymamaktadır.


Etnik ırkçıların anlayamadığı şey, toplumsal düzenleri, aşiret, kabile seviyesinin üstüne çıkmamış, hal böyle devam ederse de çıkamayacak olan bir topluluğun, hukuk birliği içinde “büyümesi” ve gelişmesinin ancak milletleşme sürecine dahil olmasıyla sağlanabileceğidir.
Etnik ırkçıların liderlerini karşı çıktıkları zaten aşiret, kabile kapalılığının, artık yegâne kimlik kaynağı olamayacağı gerçeğidir.


Bu gerçeği toprağı bol olsun Hrant Dink de anlamış ve Türk milletleşme sürecinin bir parçası olmanın Türk Ermeni’lerine getirdiklerini idrak ederek Ermeni kimliğinin artık daha fazla Türk düşmanlığına dayandırılamayacağını söylemişti. Bütün hayatları hatta gelirleri Türk düşmanlığından kaynaklanan bir sürü Ermeni varken, onun katlini yarım akıllı bir Türk gencinin milliyetçiliğine bağlamak da herhalde utanmazca bir hedef saptırmaydı.


Bu açıdan etnik ırkçılığın yakın vadedeki özerklik, orta ve uzun vadedeki bağımsızlık emellerinin temel güdüsü “Türk’ten arındırılmış bir ülke” yaratmaktır. Bu açıdan etnikçi Kürçtü’lerin müşevvikleri aynen Ermenistan’ınki gibi ırkçıdır. Bugün Ermenistan’da tek Türk kalmamıştır, oysa binlerce Ermeni, tekrar Azerbaycan’a dönmüş, Türkiye’de de ekmek parası kazanmaktadır. Görüldüğü gibi Ermeni etnik ırkçılığı vaat ettiği refah ve hürriyeti temin edememiş, Ermeniler etnikçiliğin baskısından milletleşeme sürecinin yaşandığı topraklara para ve hürriyet ama en önemlisi medeniyet için göçmüşlerdir. Ermeni etnik ırkçılığını besleyen Amerikan Ermeni’lerinin kendi devletlerinden binlerce kilometre öteden ırkçılık yapabilmesinin sebebi de budur.


Bugün Kürt etnik ırkçılarının hesabı Türk topraklarında suyun ve elektriğin, Irak topraklarında da petrolün hâkimiyetini ellerine geçirmek ve İskenderun üzerinden denize açılmaktır.
Aslında bu hedef onların idraklerinin ötesinde, karmaşık bir plândır. Bu, etnik ırkçı Kürtçülere, onları harekete geçirmek için uzatılan havuçtur.
Bu plân, Türk millî yapısını ansiklopedik istihbarat raporlarından, bir tür buzdolabı kullanım kılavuzu gibi öğrenen adamların plânıdır.


Bu tür plânları yapan adamaların kalıcı eksikliği, sözüm ona inceledikleri toplumların, sahip oldukları “değerlere” bağlılıklarını her zaman ihmal etmeleridir. İşte bu ihmal, etnik ırkçılığı destekleyen yerli işbirlikçilerin ki eskiden sosyalistlerken bu gün bunların çoğu solcu eskisi veya millet düşmanı nevzuhur dinci/muhafazakâr liberaller ve siyasi dincilerdir, “değerleri yıpratmak”, “muhakemeyi sakatlamak” faaliyetleriyle giderilmeye çalışmaktadır. Dikkat edilirse bu tayfa “vatanın”, “şehadetin”, “bayrağın” aslında anlamsız birer batıl inanç olduğuna dair mütemadiyen, zehirli kanaatlerini pompalamaktadır. Veya “madalyonun öbür yüzü” yaveleriyle katillerin, ırkçıların , tecavüzcü teröristlerin kanaatlerine “tartışılabilirlik meşruiyeti” kazandırmaya böylece Türk Milleti’nin haklılığı konusunu bulandırmaya çalışmaktadırlar. Böylece hiçbir hükme varmak mümkün olamamakta ve bu hükümsüzlük çıkmazında karar vermek için elimizde sadece etnik ırkçılığın şımarık hırçınlığı ve terör tehdidi kalmaktadır.


Eğer bir milletin kurumlarını şekillendiren değer ve normlarının, aslında bir anlam taşımadıkları kanaatini bir şekilde yerleştirirseniz, o topluma tehditle, şantajla yaptıramayacağınız hiçbir şey yoktur. Türkiye’de etnik terör bu kadar hayasızca kullanılırken bir takım vatansız liberallerin ve hâlâ “halkların kardeşliği” yaveleriyle avunan antika solcuların ve elbette millet fikrinden rahatsız Arabî dinci grubun ağızlarından bunu kınayan tek kelime çıkmamasının sebebi budur. Bazı mahfillerde “ Barış olduktan sonra memleketin adı ha Türkiye olmuş ha Kürdiye ne fark eder?” nesepsizliğinin yapmaya çalıştığı şey budur.
Birinci Dünya Harbi’nde Ermeni’ler, din farklılığına rağmen kendilerini kardeş belleyip çocuklarına kirve yapabilen Türk komşularına ihanet ederken bunun Türk dimağında açtığı yarayı asla anlayamadılar, hâla anlayamıyorlar.


Bugün etnik ırkçı Kürt siyasetçiler, Ermeni’lerin önüne atılan havuçtan, kendi kardeşlerinin kanı pahasına nemalanmak için aynı ihaneti sergilemektedirler. “Canım bağımsızlık isteyen halkın isyanına ihanet denemez!” diyen bir kısım vatansız da mevcuttur. Mesele odur ki ihanet, hainin müşevviklerine göre değil, hainin yaşamasını sağlayan şartların sahibine göre değerlendirilir ki bizim memleketimizde, bu şart sağlayıcı, Türk Milletidir!


Türk Milleti, bir kere ev halkına dahil ettiği hiç kimsenin artık soy sop, ırk, akrabalık, kan gibi özelliklerini dikkate almaz. Ona kendi adını verir ve kendi odasında ne yaparsa yapsın, Türk evinin düzenine tabi olduğu müddetçe, onun varlığını en az kendi varlığı kadar aziz bilir.
Türk Milleti için bir diğer milletler ve bir de milletleşememiş, korunması gereken topluluklar vardır. Milletleşememiş toplulukların korunması gerekliliğini büyük Türk Milleti, büyük Ermeni ihaneti esnasında kurduğu Ermeni yetimhaneleriyle ortaya koymuştur.


Geçmişte Ermeni etnik ırkçılarının sonunu getiren o meşum iştaha kapılan Kürt etnik ırkçıları bilmelidir ki bu toprakları vatanlaştıran, bu topraklara kendi dilini ve kültürünü silinmez şekilde mühürleyen milletin adı Türk’tür! Dolayısıyla bu topraklarda “haktan” bahsedilecekse bu ancak Türk’ün varlığı ve millî egemenliği sayesinde olabilir.


Türk varlığına ve egemenliğine resmen savaş açıldığı takdirde bilinmelidir ki Türk için düşman, sadece toprak talep eden bir açgözlü değil, insanlık değerlerine karşı çıkan bir mütecavizdir. Bin küsur yıldır İslam’ın bayraktarlığını yapan bir milletin kahrediciliği ne istihbarat raporlarından, ne de aşiret reislerinin pazarlıklarından anlaşılabilir. Türk Milleti’ne silâhla kafa tutarak hak talep edenler, mevcut durumun geçici olduğunu ve Türk’ün kahrediciliği bir kerte uyanırsa artık kendilerine cehennemde bile yer bulamayacaklarını bilmelidir.




Niçin Türk’e Göre?



Karar vermek, bir tercihe göre diğerlerinin tamamını dışlamak demektir.
Bin lira patanız varken iki bin lira harcayamayacak olmak, sizi karar vermeye mecbur eder. Bu parayla ailenizle beraber mükellef bir yemek yerseniz ertesi günkü işler için paranızın kalmayacağını bilmek sizi ya yemeği veya mesela ev kirasını dışlamaya itecektir.
Bir tercihe göre diğerlerini dışlamak aynı zamanda iki ayrı yerde olamamanın da gereğidir. Hasta annenize bakarken arkadaşlarınızla eğlenemiyorsunuzdur. Belki zevk tercihi sizi eğlenceye çağırmaktadır ama sahip olduğunuz değerler, ahlâkî kaygılarınız ve en önemlisi annenize duyduğunuz varoluşsal sevgiye göre zahirî bir zevk tercihini dışlamaktasınızdır.

Şüphesiz dünyaya gelişimiz edilgen bir durumdur.

Dünyaya gelmek hiç birimizin tercihi değildir. Kendi ailemizi seçemeyiz. Buna rağmen büyük çoğunluğumuz sevgiyi, başkalarına saygıyı ailemizden öğreniriz. Bu, insanoğlunun evrensel varoluş şeklidir. Ailemizle beraber , ailemize benzeyen diğer ailelerin sahip oldukları ortak değerlerle, âdil davranış normlarıyla, toplumsallaşırız.


Önceleri ailemizle ve daha sonra diğer fertlerle etkileşerek öğrendiğimiz değerlerin müşterekliği, toplumsal mensubiyetimizi oluşturur.
Bu mensubiyet, neyi , nasıl yapmamız gerektiğine dair bir yol gösterici olduğu kadar, adil olmayanın ne olduğuna dair de sınırlamalar içerir. Bu noktada her toplum, içerdiği çeşitliliğe, kültürel gelişmişliğine göre ferdi bir ölçüde şekillendirir.
İşte tam bu noktada, evrensel bir metotla var olmakla beraber neden ayrı toplumları meydana getirdiğimizi idrak ederiz.


Çünkü kimimiz, çok sınırlı bir coğrafyada, somut kurallarla ve sıkı aile bağlarıyla bağlı yaşamanın etkisiyle şekillenirken, kimimiz de soyut kurallara uymanın dışında şeklen benzemeyen ama bir arada bulunmaktan memnun olan, çeşitlilik ve kültürel cevap geliştirme kabiliyeti fazla olan bir toplumun içinde şekilleniriz.
İnsan olarak dünyanın her yerinde bir “kollektivitenin” etkisini “evrensel” olarak paylaşırken o kollektivitelerin birbirlerinden farklılaşmaları ile farklı şeyler edindiğimizi görmek dünyada milletleşmenin özünü görmek demektir.


Dolayısıyla bir fert karar verirken varoluşunun maliyetini en aza indirecek, kendi menfaati için en uygun olan “kendi benzerleriyle” sürmekte olan ilişkileri koruyacak yolları seçecektir.
Çünkü ailesinden edindiği kurallar takımı, hayatta kalmanın el kitabıdır aynı zamanda. Her toplum bu kitabı kendine göre yazmaktadır.


Hayatı belli bir bölgede, kendi merasını komşularından canı pahasına korumakla geçen bir insanın kitabında yazılanlarla hayatını genel ve soyut kurallara uymanın gereğine inanarak bir insanın el kitabı şüphesiz çok farklıdır.
Toplumların düzenlerini sürdürmek için kullandıkları örf kaynağı, onların bileşimlerinin karmaşıklığıyla orantılı olarak güçlenir.


İşte bu yüzdendir ki tarihi derinliği fazla millî devletleri oluşturan milletlerin kültürel ağılılıkları ve belirleyicilik güçleri kavimlere, kabilelere göre gayet fazladır. Bu yüzdendir ki büyük savaşlar milletler arasında çıkar. Hatta meselâ Kore ve Vietnam Savaşları bu ülkelerin küçük kültürlerinin savaşları değildir. Çin ve Sovyet Rus kültürleri ile batı kültürlerinin savaşlarıdır.
Etnik grupların milletlerin “kurala dayalı kendiliğinden benzeşme” mekanizmasını anlayamamaları modern siyasetin en can yakıcı sorunudur.


Çünkü “etnik” diyebileceğimiz kavim veya kabile toplumları için “benzeşmek” doğrudan doğruya kan bağından kaynaklanan benzeşmeyken, milletler için benzeşmek “kural altında beraberlik sonucunda oluşmuş” çok daha karmaşık ve üretken bir süreçtir.
Bu açıdan Türk Milleti’nin oluşumu, etnik ırkçı Kürtçü siyasetçilerin hiçbir zaman idrak edemeyeceği bir süreçtir.


Görüldüğü gibi Türk Milleti kavim veya kabilelerin başat değerlerinin ötesinde ciddi anlamda mürekkep bir toplumsal yapıdır.
Dolayısıyla bu yapının sürekliliği ile kan bağına dayalı aşiret, kabile yapılarının sürekliliği, aynı şekilde değerlendirilemez.
Türk Milleti’nin bekası hukuk birliği ile milleti oluşturan değerlerin yaşatılmasına bağlıyken “etnik” diye kabul edilen kapalı toplumsal yapıların sürekliliği, yalnızca topluluk/cemaat emirlerine uyacak çocukların dünyaya getirilmesi ile sınırlıdır.


Devletleri oluşturanlar da “kurala uymayı” beka meselesi sayan kavimlerdir. Kan bağını biricik değer sayan kapalı toplumsal yapılar ise ancak kurulan devletlerin koruyuculuğu altında yaşayabilir. Çünkü bu yapıların özündeki yabancı korkusu, bu yapıların genişlemesine engel olur ve bu nispi daralma da kültürel çeşitsizliğe yol açar. Bu durumda kapalı toplumsal yapının varoluş gerekçesi “kural” değil akrabalık olarak katılaşıp kalır.
Bu duruma göre milletleşmiş yapıların kurdukları büyük hukuk birliklerinin varoluş şekliyle, bu millî devletlerin içinde milletleşme macerasına katılamamış veya geç katılmış yapıların varoluşlarını mukayese edemeyiz.


Bu durum bizi bir tercihe zorlamaktadır: “Kim karar verecektir?”
Karar mercii, soruları “kendine göre” cevaplamak yetkisine sahip olan mercidir.
Millî bir devlette bu yetki millete aittir. İşte bu yetkiye “millî egemenlik” deriz.
Türk Milleti, kendi milletleşme süreci içinde Kürt kardeşlerimizin de var olduğunu da beyan ederek onları da millî egemenliğin yetki merciine dahil etmiştir. Buna göre “Kürt” Türk adına dahil olan diğer kavimlerden biridir. Bu şekilde Kürt adına, kendi mensuplarının çoğunun idrak edemediği bir büyük kültür mensubiyeti tanınmıştır.


Buna göre “Türk” dendiğinde, ailevî bağlarının, akrabalık ilişkilerinin, aşiret tapınıcılığının çok ötesinde belli değerleri taşımakta, belli normları benimsemekte ve “âdil davranış” ile ilgili ortak kanaatlere sahip olan Türkçe konuşan herkesin anlaşılması gerektiğini beyan etmiştir.
Bu beyanın soyutluğu ve kavrayıcılığının kaynağı da milletleşmenin temelindeki hukuk birliği iradesidir.
İşte bundan dolayıdır ki içinde yaşadığımız toplumun sorunlarında, etnik ırkçılığın dayandığı kabile/ aşiret bekaası kurallarını değil, milletin varoluşunu sağlayan “kurala dayanmak” kuralını esas alırız.
Bundan dolayıdır ki Türkiye’nin kaderinde etnik ırkçıların hırçınlıklarını ve terör tehditlerini değil, Türk Milleti’nin kararlarını esas alırız. Bu durum, özünde bir vahşet ve hayvanî benzeşme arzusu barındıran gayri meşru etnik ırkçılık tercihini dışlamak demektir. Türkiye’nin müreffeh ve bağımsız bir ülke olmasını istiyorsak hem etnik ırkçılığın hırçınlıklarına boyun eğip hem de demokrasiyi geliştiremeyiz. Demokrasiyi ve refahı geliştirmek tercihi, etnik ırkçılığın tercih olarak dışlanmasını ve Türk Milleti’nin değe ve normların içinde şekillendiği hukuk birliğini sürdürmeyi gerektirir. Ya ancak her şeyi büyük kültürün sahibi Türk’e göre çözeceğizdir veyahut “sorun çözücü” başka egemenlerin boyunduruğuna gireceğizdir. Etnik ırkçılığın hırçınlığına boyun eğmek bizi ancak ikinci yola götürür.