14 Temmuz 2010 Çarşamba

Milliyetçilik Üzerine Yanlış Ezberler; Türk Ve Kürt Mensubiyet Şuurları Arasındaki Farklar






Dünya’nın soğuk savaş döneminden çıkıp da etnik savaşlar dönemine girdiği son yirmi yılda en sık kullanılan terim belki de “mikro milliyetçiliktir”.
Etnik savaşlar, modern dünyada millî devletlerin/ ulus devletlerin sonunun geldiği endişesini uyandırdı.



Balkanlar kelimenin tam anlamıyla un ufak oldu, Kafkaslar neredeyse köy köy ayrıldı. Dış müdahalelerin ötesinde Irak ve Afganistan içlerindeki etnik farklılıklar yüzünden fiilen parçalandı. Bunlardan ayrı, Afrika ülkeleri, insanlık dışı işkencelerin ve katliamların yaşandığı sayısız kabile savaşların sahne oldu.



O halde düşünmemiz gereken şey şu gibi görünüyor: Yirminci Yüzyılın sonlarına damgasını vuran bütün bu çatışmaların sebebi “mikro milliyetçilik” midir?



Başındaki “mikro” sıfatına rağmen bu hatalı terimin bize çağrıştırdığı şeyler, ayrımcılık, şiddet, ayrılıkçılık ve ırkçılık gibi olumsuz kavram ve davranışlardır.
Çünkü terimin özüne atfedilen kötülüğün esas kaynağı, milliyetçilik kabul edilmektedir.
Milliyetçilik duygusunun kötü sayılmasının sebepleri nelerdir?



Yaygın ve fakat hiç sorgulanmamış ezber kanaatlere göre milliyetçilik bir topluluğun saflığına inanarak o topluluğu diğerlerinden üstün görmek, diğer bütün toplumları düşman saymak, topluluk içindeki her türlü azınlığı dışlamak, baskılamak demektir.



Bütün bu kötülükleri toptan veya kısmen taşıyan kötü örnekler var mıdır? Elbette vardır. O halde bu örneklere dayanarak milliyetçilik” kavramının ortadan kaldırılmasını isteyebilir miyiz?
Burada ciddi bir mantık hatası yapılmaktadır.



Zira insanların kurallara, tanımlara riayet göstermemeleri ile kuralların tanımların varlığı bir gerekirlik/illiyet ilişkisi içermez.



Hepimiz hırsızlık yapmanın yalnızca polisiye tedbirlerle değil, ahlâken de men edildiğini bilir, yalnızken dahi sadece kurala uymak iştiyakından dolayı hırsızlık yapmayız. Ama bir kısmımız yalnız değilken dahi hırsızlık yapabilir. Öyleyse çalmamakla ilgili ahlâk kuralını işlemez ve yanlış mı kabul etmemiz gerekir?



Sadece bu sebepten dolayı bile “Sui misalin emsal olamayacağını” söyleriz.
Bir kötülüğü, bir kavrama dayanarak yaptıklarını söyleyenleri gördüğümüzde kendimize sormamız gereken şey şudur: Kavramın bağlamı ve içeriği ile fiilin unsurları örtüşüyor mu örtüşmüyor mu?



Bu durum bizi tanıma ve anlama bağlılığa götürür.
Eğer hiçbir tanım ve anlamın gerçek olmadığını, bütün bunların hiçbir bağlayıcılığı olmayan, buharlaşıp giden sözler olduğunu söylerseniz siz ancak keyfi bir zor kullanımının gerçek olduğuna inanan barbarlarsınız demektir.



Dolayısıyla milliyetçilikle ilgili müspet veya menfi hükümlere varırken de hükümlerimizi tanımlara ve anlamlara dayandırmak mecburiyetindeyizdir.
O halde milliyetçilikle ilgili en genel ve yanlış kabulden başlayarak sorunu aşama aşama çözmeliyiz.



Milliyetçilikle ilgili en yaygın yanlış kabul, onun, yaşanan mensubiyet şuurlarının genel adı olduğudur.



Milliyetçiliğin bir mensubiyet şuuru olduğu doğrudur ama her öznenin mensubiyet şuurunun genel adı olmadığı da bir hakikattir.


O halde hangi öznelerin milliyetçiliğinden bahsedebiliriz?
Milliyetçilik veya milliyet şuuru en kısa kısa tanımıyla, milletleşmiş toplumların fertlerinin yaşadığı mensubiyet şuurunun adıdır.



Bu durumda genellikle şuna benzer soruların gelmesini bekleriz: “ iyi de her toplum bir millet değil midir? Dili ayrı olan, hatta ırkı ayrı olan her toplum birer millet olduğunu iddia ettiğine göre herkes milliyetçiliğin öznesi sayılmaz mı?”



Eğer anlaşma vasıtasını farklılığın veya milletleşmenin yegâne ölçüsü sayabilseydik, şüphesiz işimiz çok kolaylaşırdı. Bu durumda “dilleri” farklı olan her köy ahalisine birer devlet kurmak hakkı verir ve barışı sağlardık. Gerçekten barışı sağlayabilir miydik? Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Şimdi konuyu dağıtmamalıyız.



Sorudaki başka bir unsur da ırkî farklılıktır. Genellikle “etnik” diyebileceğimiz toplulukların ilk dayanakları dil, ikincisi ise ırktır. Çünkü soy ilişkilerini takip edebildikleri, kan bağının gücünü yaşattıkları kapalı toplumlarıyla etnik gruplar, elle tutulur bu tip bir farktan daha önemli bir mensubiyet şuuru olmadığını sanırlar. Peki ama Türk, Alman, Fransız, Amerkan gibi “marka” milletlerin mensupları acaba kendilerinde böyle bir ırkî dokunulmamışlık, saflık ve kuvvetli kan bağları hissetmekte midirler?



Şimdi meseleyi biraz daha açmalıyız. Madem etnik mensubiyet şuurunun milliyet duygusundan farkına kısaca değindik ki buna daha sonra daha uzun değineceğiz, şimdi “milliyet şuurunun” içinden çıktığı toplumun özelliklerine bakmalıyız.
Milliyet şuurunun içinden çıktığı toplumlar milletlerdir. Millet, her toplum için geçerli olmayan bir addır.



Neden böyledir?
Sadri Maksudi’nin “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” adlı kitabından mülhem, bir milletin, “Tarihin bir döneminde bir hukuk çatısı( devlet) altında bir araya gelmiş kavimler cüz’ü” olduğunu söyleyebiliriz.



Tanıma bağlı kalmak gerekliliğini bir kere daha vurgulayarak aslolanın tanımdan sapan fiiller değil, tanımın kavramsal meşruiyeti ve geçerliliği olduğunu hatırlamalıyız.
Peki ama bu tanımın geçerliliğini nereden bilebiliriz? Bu tanımın geçerliliği milletin niteliklerini saymaktan ziyade, onun “meşru” oluşum zeminini tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Burada, liberteryen yazar Nozick’in “ Emniyet sağlayıcı tekelin kendiliğinden oluşumu” ile ilgili açıklayıcı fikirlerinin köklerini buluruz.



Bu tanım, resmi pozitivist mantığın ifade ettiği dil, kültür, din birliği gibi benzeşme unsurları üzerinden yapılan tanımlardan daha kavrayıcı ve gerçekçidir.



Çünkü milleti sayılı unsurların ortaklaşması olarak tarif etmeye kalktığımızda, bu unsurların hepsiyle uyuşmayan toplulukları nereye koyacağımızı bilemez hale geliriz. Meselâ popüler kullanımı ile “dilleri” farklı olan Çuvaşları, dinleri farklı olan Hakasları, kültürlerinde farklılıklar taşıyan Kazak’ları Türk tanımının içinde nereye oturtacağımızı bilemez hale geliriz.
Halbuki bu kavimlerin/ toplulukların hepsi hem bizim Türk saydığımız hem de kendilerini Türklük dairesinde kabul eden hem de diğer milletlerin, Türk saydıkları topluluklardır.
O halde Türklük sayabileceğiniz her türlü maddi manevi ortaklık unsurundan öte bir şeydir.




Türklük bir fikirdir.


Türklük kendiliğinden doğmuş bir benzeşmeyle meydana gelmiş bir fikirdir.



Türklük bir hukuk çatısı altında bir araya gelmiş kavimlerin zamanla ve kendiliğinden benzeşmeleri ile ortay açıkmış bir fikirdir.



Türklüğün bir fikir olduğunu söylememiz onun soyut niteliğine işaret eder. Bu soyut nitelik bütün milletler için geçerlidir. Milletleşmiş bütün topluluklar, milletleşmeden önceki aile, kabile, aşiret, bağlarının ötesinde soyut bir varlığı paylaşarak toplumlaşmışlardır.



Bundan dolayıdır ki milletler, ailelere, aşiretlere, kabilelere, kavimlere göre çok daha büyük nüfusa, geniş bir genetik/ırkî çeşitliliğe aynı zamanda kültürel çeşitliliğe sahiptirler.
O halde milletleşme öncesi aşamada saydığımızı toplumsal yapıların farkı nedir?
Aslında fark iki önceki cümlede ifade edilmiştir.



İnsanın, hayatta kalma şansının, bir arada kalmak olduğunu anladığı günden bu yana, önce aile, sonra yakın aileler ve daha sonra aileye en çok benzeyen genişlemiş yapılar içinde kaldığını söyleyebiliriz.


Aile ferdin biyolojik kökenidir. Bundan dolayı da ferde en yakın olanlar ailesidir. Fertlerin işbirliği içinde yaşamasının temel dayanağı ailedir. İnsanın, kendisini benzerleri içinde huzurlu hissetmesinin sebebi de budur.


Mesele şudur ki bir insanın benzerlik ölçüleri, içinde doğduğu toplumun benzerlik ölçülerine göre şekillenir.




Issız bir adada ailesi dışında insanlar görmemiş bir çocuk için ailesinden farklı insanların olabileceğini tasavvur etmek imkânsızdır. Bir adada, dünyadan kopuk yaşayan bir kabile için meselâ ata binmiş İspanyol’lar bambaşka canlılar gibi görünürler.


İnsan, hayatının ilk dönemlerinde biyolojik yakınlığı, gençlik dönemlerinde daha uzak biyolojik yakınlığı, yetişkinliğinde ise kültürel yakınlığı anlar.
Fakat bu anlayış da içinde yaşanan toplumun yapısıyla sınırlıdır.




Eğer içinde yaşanan toplum dışarıyla ilişkisi zayıf bir coğrafyada yaşıyorsa, “değer” olarak içe kapanmayı esas alıyorsa ve buna bağlı olarak evlilik bağlarını daha ziyade kendi içinde kuruyorsa… Ekonomik davranışı, iş bölümünden ziyade, zaruri ihtiyaçların takası seviyelerinde seyrediyorsa… Böyle bir toplum, topluluk/cemaat yapısı gösterir. Bu yapıda mensubiyet duygusunu biçimlendiren “benzerlik algısı” büyük oranda somut unsurlara dayanacaktır. Bir arada bulunmanın temel kuralı da tanınmayı sağlayan görünür özelliklerin korunması olacaktır. Bu özellikler, topluluğa dair özel işaretler, genetik aynılık/ırk, dil, aile tanıdıklığı/akrabalık gibi özelliklerdir.




Böyle bir topluluğun sırlı bir coğrafyada uzun süre yaşaması, onun ekonomik iş bölümünü geliştirmesini engeller. Çünkü bir coğrafyaya bağlı kalan hayat tarzı, büyük oranda o coğrafyayla sınırlanır. Yıllarca ıssız adada kalan bir kabilenin, o adanın doğal kaynakları ve bu kaynaklardan türetilebilecek sınırlı sayıda maldan başkasını bilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla böyle yalıtılmış topluluklarda mübadelenin gelişmiş şekillerinin algılanması zordur. Dolaylı mübadele ve para ilişkilerini de aşan tahvil/hisse senedi gibi sembolik değeler ancak yoğun bir etkileşimle öğrenilen değerlerdir.


Böyle bir toplumun yalıtılmış hayatı nüfus ilişkilerini de yavaşlatır. Kapalı bir toplumda nüfus ancak, bağımlı olunan coğrafyanın şartlarıyla mücadele etmeye yöneliktir. Tabiatın şartlarına yenik düşmemek dışında bir kültür geliştirmemiş topluluklarda, nüfus topluluğun ne pahasına olursa olsun sürdürülmesi için meydana getirilir.




Bu durumun getirdiği en büyük olumsuz sonuç, kapalı toplumların, dışarıya karşı tepkilerinin “düşmanlık” algısına dayanmasıdır. Bir kapalı toplum yani cemaat/ topluluk eğer uzunca bir süre yalıtılmış bir şekilde yaşamışsa ki bu bir tercih de olabilir, yaşadığı bölgedeki hayatta kalmayı sağlayıcı kuralların dışındaki kuralları, kendi yapısına karşı tehdit olarak kabul edebilir. Bu tip yabancı “kurallar”, topluluğun kendi içinde tanınma özelliklerini gevşetip fertleri kendi başlarına hareket etmeye itebilir.




Bu durumda yıllarca adeta bir “sürü” davranışı içinde tabiatın geri kalan unsurlarına karşı kendini savunmuş olan toplulukta ilişkilerin zemini kaymaya başlar. Bu durumda geleneksel otorite ilişkisi sorgulanıp neden insanların kendi akıllarıyla karar veremedikleri sorulmaya başlanır. Nitekim bu gün Türkiye’deki etnik ırkçı Kürtçü hareketin liderlerinin tamamının aynı zamanda aşiret liderleri olması tesadüf değildir.
Peki etnikçi bir harekete “ırkçı” denmesi yerinde midir?




Buraya kadar anlattığımız kapalı toplumsal özellikleri taşıyan toplulukların, genel benzerlik ölçüleri ve siyasî dayanakları iki tanedir: Bunlardan birincisi “ayırt edilebilir” olması sebebiyle dil, ikincisi ise takip edilebilir aile ilişkilerine dayanması yüzünden ırktır.
Irk genetik aynılık demektir.


Benzerliğin en görünen ve ilkel biçimi şekil benzerliğidir.
Pozitivizmin insana bakışıyla ortaya konan “insan ırklarını tanıma” tutkusu daha sonraları yadırganmış ve dışlanmıştır. İnsan ırklarından bahsetmek, evlilik ilişkileriyle kurulan aileleri yok saymak, insanların birbirlerinin varoluşlarına duyacakları saygıyı küçümsemek demekti.


Bundan dolayı ırk kelimesi artık sadece hayvancılıkta ve veterinerlikte, hayvan sürülerinin görünür benzerliklerini anlatmak üzere kullanılır olmuştur.


Kapalı bir toplumda, çevreyle yalıtıldığı ve büyük ölçüde tabiat şartlarının insafına maruz kaldığı dönemlerde şüphesiz kurallara uyacak kişilerin tanınması arzulanmış ve böyle bir toplumda/ toplulukta birebir ilişkiler ve fiziksel yakınlık birinci plânda tutulmuştur. Dolayısıyla biri meselâ Kürt olduğunu söylediğinde muhtemelen aile bağlarını bir Türk’e göre çok daha kolay açıklayacaktır. Çünkü onun Kürtlük kabulü zaten kapalı bir toplumun ilkel benzeşme ölçülerine dayanmaktadır.




İş açık toplumlara gelince açık toplumların nüfus hareketlerinin çok daha hızlı ve büyük olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Büyük toplumlarda akrabalık ilişkileri artık takip edilemeyecek kadar karmaşıklaşmış ve önemleri de azalmıştır.


İşte bu sebepten, açık toplumlara veya bunun sosyolojik yansımasıyla milletlere mensup olanların, diğer toplumlarla evlilik ilişkisi kurması çok daha kolaydır.


Milletler daha önce de değindiğimiz gibi içlerinde büyük bir nüfus barındıran, ırkî ve kültürel çeşitliliğin bir ağırlık merkezi( büyük kültür) etrafında benzeştiği/ toplandığı açık toplumlardır.
Elbette burada açık toplumun siyasî yönünün eksik bırakıldığı söylenebilir. Mesele odur ki açık toplumlar siyasetlerini değiştirebilen toplumlardır.




Çünkü açık toplumlar değişmeyle ve çeşitlenmeyle büyür ve hayata karşı cevaplarını geliştirir. Dünyadaki büyük rejim/ideoloji değişikliklerini hep milletler gerçekleştirmiştir. Buradaki “açıklık” aynı zamanda etkiye açıklık anlamındadır.




İşte bu sebepten milletlerin fertleri toplulukların fertleriyle rahatlıkla karışır ve o toplulukta eriyebilir. Türkiye’de Kürt nüfusunun, bütün kapalılığına rağmen çok daha fazla olmasının sebebi, Türk’lerin Kürtleri büyük kültürün bir parçası görerek rahatlıkla evlilik ilişkileri kurabilmeleri ve büyük kitleler halinde de bunu yapmış olmalarıdır.
Bütün bu faktörler ferdin kimlik algısını kökten değiştirir.


Kapalı topluma, aşirete, kabileye, kavme mensup olan fert için kimliği o kadar elle tutulur ve gerçektir ki soyunu sopunu kendisi kadar bilmeyen bir büyük toplum/ millet mensubunun nasıl olup da kendine bir kimlik benimsediğini anlayamaz.


Dolayısıyla onu da kendi ölçüleriyle değerlendirmeye çalışır.


Kapalı toplum/ topluluk ferdinin kendine bir “köken” bulmak gayretinin sebebi işte genetik benzerliğinin/ ırkının ayrılabilir olduğuna dair tarihi bir delil bulmak içindir. Nitekim ülkemizdeki siyasi Kürtçülerin sürekli hayali devletlerden, eski medeniyetlerden kendilerine ata araması boşuna değildir.




Oysa bir Türk için böyle bir problem yoktur, çünkü ailesinin çoktan Türk milletleşme sürecine dahil olmuş olduğunu bilir ve Türklük fikri onun için varoluşun doğal kimliklendirilmesi halini alır.


Bundan dolayıdır ki Türk Anayasası bu ülkede doğan ve kendisine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi Türk sayar. Bu kabulde doğan kişinin ırkına, diline veya mezhebine bakılmaz. Onun Türk adının doğal bir parçası, milletleşme sürecinin doğal bir üyesi olduğu kabul edilir. Bu kabul sayesinde, ülkedeki devletin yargı organları herkese kör ve tarafsız kalabilir. Bu kabulün altında farklılıkları bünyesinde çoktan meczetmiş ve onları “Türk” adının parçası haline getirmiş bir büyük toplumun/kültürün kendine güveni vardır.




Bunun içinde ırkın yer almaması demokrasinin eksikliğini değil, aksine hukuka bağlılığını gösterir. ABD’de yakın zamanlara kadar sürdürülmüş resmî ırk ayırımı, milletleşme sürecinde farkındalık geliştikçe terk edilmiştir. Bugün etnik ırkçı siyasî Kürtçülerin ırka dayalı ayrışma projeleri bu yüzden demokrasinin çok uzağındadır.


Milletleşememiş bir topluluğun, milletlere özenmesi gayet tabiidir. Ama tarihin eski devirlerinden bu yana gelişmiş bir sürecin sebep ve sonuç ilişkilerini görmezden gelerek işin sadece bir boyutuna ısrarla ve hatta inatla saplanarak milletleşilebileceğini sanmak sadece bir bilgi hatası değildir. Bu yanlış bilgilenme yanlış bir felsefeye ve sonrasında etnik ırkçılığa ve parçalanmaya yol açar.




Nitekim toplulukların veya kapalı toplumların devlet tasavvurları, karşımanın en aza indirildiği, eski kapalı toplumun fizikî yakınlık ve benzeşme arzusunun korunduğu ve “devletin” de sadece bu benzeşmeyi var etmeye yarayan bir zor kullanıcı şeklindedir.


Kapalı bir toplumu, “tanınmış” bir bürokratik otarşinin sınırları içinde, dışarıdan korumak arzusu, aslında kendi tarlasına giren inekle beraber o ineğin sahibini de öldürecek kadar dışa kapalı bir ail/ aşiret yapısının modernize edilmiş halidir.




Bu gün Türkiye, tarihin çok eski dönemlerinde oluşmuş ve hâlâ olgunlaşmaya devam eden bir büyük “Türk” fikri, adı etrafında sergilenmiş bir bütünlüğün tecessüm etmiş halidir.


Bu fikrin mantığıyla, ailevî bağlılıklara dayalı benzeşmişler topluluğunu sürdürmek basitliğini bir tutmak eğer bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa ancak ciddi bir fesat ve kin duygusuyla izah edilebilir.












11 Temmuz 2010 Pazar

Sınırlı Devleti Hatırlamak



Yeniçağ yazarı Sabahattin ÖNKİBAR’ın 11 Temmuz 2010 tarihli “Aydın Doğan ile Turgay Ciner ne zaman kovulacak?” başlıklı yazısı, popüler yazılar için enfes bir örnek oluşturuyor.
Ülkemizde, “köşe yazısı” denen yazıların “konuların suretini” tasvir edip de mahiyetine değinmeyen şeyler olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Burada , olayların araksındaki komploları ifşa etmekten bahsetmiyoruz.
Burada söz konusu olan, olayların arkasındaki insan felsefesizliği…
Yazının bana göre anahtar cümlesi şu:
İktidarla işiniz olursa, ona muhalefet edemez ve her dediğine boyun eğersiniz!”
Bu cümlenin bir müspet bir de menfi yönü var.

Müspet yönü, yazarın, güce dayalı ilişkilerin, adaletten uzak olduğunu anlamış olması.
Menfi yönü ise “iktidarı” sadece “çoğunluk partisi”/hükûmet anlamında kullanması…
Her dönem, muhalif yazarlar, hükûmetlerin, yandaşlarını kayıran politikalarından bahseder durur…

Ama hiç biri “kayırmak” yetkisinin meşruiyetini sorgulamaz.
Burada “iktidar” kavramına değinmekte fayda var.
İktidar olmak belirleyici olmaktır.
Her ne isteniyorsa onu belirleme gücüne sahip olan insan veya insanlar grubu “muktedir” olarak nitelenir.

Meseleye böyle bakınca, “iktidarın” siyasî iktidardan, hükûmetten farklı ve daha geniş bir kavram olduğu ortaya çıkar.
İşte bu noktada Önkibar dahil olmak üzere memleketteki bütün yazarların meselelere çok dar baktığını fark etmeye başlarız.
Neden böyle söylüyoruz?

Çünkü bir memlekette günlük hayata dair uygulamaları yani siyaseti belirleyen şey, sadece siyasî iktidar olmayabilir!

Meselâ bugün, kendisi hapiste bir mahkûm olmasına rağmen, bebek katili, oy çoğunluğuyla seçildiği için kendini “iktidar” olarak niteleyen bir partiden çok daha belirleyici olmaya başlamıştır.

Bahsettiğimiz belirleyicilik, en başta felsefe dayatabilmektir.
Bugün artık basın yayın organlarına hâkim olan felsefe, bebek katilinin çarpık etnik ırkçı-marksist enternasyonalist felsefesidir.

Bugün artık ülkemizde insanlar, bu felsefeye göre, “demokrat” veya “faşist” olarak sür’atle yaftalanabilmektedir. Yani bebek katili kendince bir iktidar odağı olarak hayatımızı belirleyebilmektir.

Öbür yandan haberleşme, ifade hürriyeti gibi konularda siyasilerin veya bürokratların “kerameti kendinden menkul” mülâhazalarına göre meydana getirdikleri sayısız yasaklama, sansür de aynı “belirleyicilik” durumunun başka örnekleridir.

Konunun özü şudur:

İlişkilerin temeline, “belirleyici olmak” ölçüsünü yerleştirirseniz, bütün mesele, ilişkiyi kimin belirlediğine döner.

Bu bebek katili de olabilir, siyasî iktidar da, bürokrasi de…
Bunların hepsini bir sırada saymak belki milliyetçi-muhafazakâr kesim için son derece çirkin görünecektir.

Ama asıl mesele odur ki bu üç olgu da “sınırlanmadıkça” zarar vermeye eğilimlidirler.
Bebek katili, şiddet ile bir milletin gündemini, siyasetini belirlemeye çalışırken, siyasî iktidar elindeki malî ve idarî yetkilerle, bürokrasi de sıradan vatandaşlar için tam bir muamma olan fevkalâde karışık mevzuat yığınının gücüyle vatandaşların hayatlarının akışını belirlemeye çalışabilirler.

Meseleyi “belirleyebilmek gücüne” indirgediğimizde, ortada ne demokrasi daha da önemlisi ne de hukuk kalır.

Önkibar, “İktidarla işiniz olursa, ona muhalefet edemez ve her dediğine boyun eğersiniz!”
Derken farkında olmadan bu noktayı vurgulamaktadır.
“İktidarla işi olmak”, işimizi belirleme gücünü bir başkasına, pratikte de siyasî iktidara devretmek demektir. Çünkü iktidarla işi olmak özetle, piyasayla işi olmamak anlamına gelir.

Neden böyledir? Çünkü piyasada alışverişin, işin şartları satıcı ve müşteri arasında karşılıklı belirlenirken, iktidarla yapılan işlerde şartları iktidar belirler. Siz iktidardan bedava sağlık hizmeti beklerken şartları iktidarın belirlemesini eleştiremez hale gelirsiniz. Nitekim bu gün meselâ ilâç harcamalarında, iktidar ve bürokrasi akıl almaz bir mevzuat karmaşasıyla, sözüm ona bedava verilen sağlık hizmetini, ilaç satıcısının da alıcısının da tabiri caizse burnundan fitil fitil getirmektedir.

Siz “iktidarla iş yaparken” malınızın değerinden ziyade, iktidarın bağışı veya sadakasına güveniyorsunuz demektir. Siz orada geçiminizle ilgili belirleyiciliğinizi, yetkinizi, devrediyorsunuz demektir. Siz böylece iktidara “Malımın değerinin bir önemi yoktur, yeter ki malımı alıyormuş gibi yaparak beni sürekli besle!” demektesinizdir.Sizin ona tanıdığınız bu yetkiyi de iktidar “kâr maksimizasyonunun” kaçınılmaz varlığından dolayı sonuna kadar kullanacaktır.

İşte “sınırlı devlet” kavramı tam da buna karşı olarak siyaset ve bürokrasinin oluşturduğu devlet aygıtının “kar maksimizasyonu” güdüsünün “meşru zemine” çekilmesi ve sınırlandırılması anlamında ortaya çıkar.

Sınırlı bir devlet, sizin malınızın ( ki emek de özünde bir maldır) değeri hakkında herhangi bir görüş beyan etmeksizin, kendi müşterilerinizle fiyatı özgürce belirleme ortamınızı temin eden devlettir. Alışverişlerde yalana ve talana mani olmak dışında, alıcı ve satıcıların neye nasıl baktıklarıyla ilgilenmeyen devlettir.

Aynı devlet siyaset ortamında da haklara yönelik her türlü fikri ve eylemi engelleyen ama bunun dışında temel haklara riayet eden hiç bir siyaseti engellemeyen devlettir. Görüldüğü gibi sınırlı devlet bir “ilkeler devletidir”.

Buna göre de hiç kimsenin elindeki silâh, oy ve mevzuat gücüne bakılmaksızın, ilkeler ve kurallar önünde eşit sayılmasını sağlamakla görevlidir ve görevi de ancak bundan ibarettir.
Kısaca sınırlı devlet, vatandaşların hayatlarının değil, “iktidarın” sınırlarının belirlenmiş olduğu devlettir; bu iktidar, ister oy çokluğuna, ister mevzuat ağırlığına isterse silâh tehdidine dayansın…

Yazıyı ünlü çok satan yazar Dean R. Koontz’un “Kalbin Karanlık Irmakları” adlı kitabının arka kapak sözüyle bitirelim:
“Size her istediğinizi verecek kadar güçlü bir devlet, günün birinde hepsini geri de alabilir.”


10 Temmuz 2010 Cumartesi

Ulus Devletin Varoluşsal Gerekliliği


“Ulus devlet” diye anılan ve bir tür çarpık özdeşleştirmeyle herkese kötü gösterilen millî devlet, gerçekten bir kötülük kaynağı mıdır?


Ulus devleti en büyük kötülük gören liberallerin iki sözde dayanağı vardır ki onlarda hem devletin hem milletin/ulusun kendi başlarına birer kötülük olduğu kanaatidir.
O halde ulus devleti oluşturan ulusun/milletin bir kötülük olup olmadığına bakmalıyız.


Sosyalist cenah ulus kavramına tamamen ekonomik bir üst kurum olarak baktığından, kabulleri gerçek hayatla asla örtüşememiş ve millî kültürleri açıklamakta da aciz kalmıştır.
Farklılıkların “emniyet sağlayıcı tekel” etrafındaki birleşmeleri teziyle millet fikrini aydınlatabilecek liberteryen düşünür Nozick ise nedense hakkıyla incelenmemiş, tezinin millet gerçekliğiyle ilgisi maalesef görülememiştir.


Müteaddit defalar merhum Sadri Maksudi’ye atıfla belirttiğimiz “Tarihin belirli bir döneminde bir hukuk/ devlet çatısı altında bir araya gelmiş kavimler cüzü” olarak millet tanımı üzerinden hareket edecek olursak iki şey görürüz:


Birincisi milletin oluşumu, bir araya gelen kavimlerin farklılıklarının yok edilmesi ve hepsinin türdeşleştirilmesi iddiasını taşımamaktadır.


İkincisi “bir araya gelmenin” ortamının “hukuk birliği” olarak tanımlanmasış milletleri meydana getiren şeyin uzlaşma/mutabakat olduğuna işaret eder ki tanımın bu yönü, toplumsal düzenin doğal halinin barışçı olduğu yönündeki Lockeçu görüşle gayet güzel örtüşür.


Oysa bugün ulus devlete karşı önde sürülen fikirlerin ilki, onun “ Herkesi zorla aynılaştıran” bir tür makine gibi olduğudur. Bu kabul “milletin” aynılaşmış fertlerden oluştuğu fikrinden kaynaklanır. Böyle bir fikre dayanmak ise kabile, kavim, millet gibi ayrımlardan hiç haberdar olmamak demektir. Bu ayrımlardan haberdar olunmasa bile dünyada “millet/ ulus” diye anılan toplumlarla Afrika kabileleri, Orta Doğu kavimleri gibi türdeş topluluklar arasında hiç bir fark görmemek demektir. Bu kafa yapısı, 1994’te Rwanda’yı kana bulayan kabileciliğin toplumsal oluşum şartlarını idrak edemeyecek kadar kabadır. Veya Somali’de aynı ırka, yani doğrudan kan bağıyla birbirine bağlı insanların nasıl ayrıştırıldığına bakamayacak kadar vicdan yoksunudur. Veya Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye gibi harita devletlerindeki toplumsal çatlamalarla devletleşme yordamı arasındaki ilişkiyi görmek istemeyecek kadar ahlâk yoksunudur…


Saydığımız ve çok daha fazlasını sayabileceğimiz ülkelerde genel toplumsal sorun “uluslaşmanın/ milletleşmenin” gerçekleşememiş olmasıdır. Kimilerine göre sömürgecilerin geride bıraktığı yoksulluktan dolayı gerçekleşememiştir uluslaşma. Serveti topraktan biten bir varlık sanan kolektivist/Marksist izahın bu sıradan ve alışılmış basitliği, birazcık daha uzun düşünen herkese yetersiz gelecektir.

Tam bu noktada milletin bir araya gelmesi zeminine yani ikinci unsura dönmemiz gerekmektedir. Sömürgeciler bütün art niyetlerine rağmen o ülkelere “bürokrasiyi” ve hukuk uygulamalarını da götürmüşlerdir. Gene bütün ayrımcılıklarına rağmen, sömürgelerinde kendi okullarında yetişmiş pek çok lider çıkmıştır. Ghandi bunun en büyük örneğidir. Yani eski sömürgeler asla “teşkilatlanma” bilgisinden bütünüyle mahrum kalmamıştır. Peki ama ne olmuştur da bağımsızlıklardan sonra bu ülkelerin büyük çoğunluğu siyasî istikrarsızlığa ve şiddet çukuruna düşmüşlerdir?


Bunun sebebi, “uluslaşma/ milletleşme” çabalarının, hukuk önünde eşitlik üzerinden değil, “dağıtımda eşitlik” ile kendini belli eden sosyalist argümanlar üzerinden yürütülmesi olmuştur.
İnsanların beklentilerinin “sosyalist eşitlikçi” diktatörlerce belirlenmesi, ağızlarına birer lokma ekmek tıkıştırılmakla eşitlendikleri sanılan insanları tatmin etmemiştir. Bu durum bir arada bulunmanın, ancak bir diktatörün keyfî eşitlik mülâhazasına bağlı olduğu kanaatini doğurmuştur. Bir arada bulunmak şartının güce boyun eğmek olduğu bir ülkede, nüfusların yarattığı ekonomik ve organik güç farklılıkları, kendilerini kabile savaşları ve soykırımlar olarak göstermiştir.

Bu insanlara sosyalizmin dağıtımcılığının verebileceği yaşamaya yetecek kadar ekmek dışında hiçbir ortak değer yoktur ki zaten dikkat edilirse Afrika’nın açlık çeken ülkelerinin hepsi sosyalisttir. Onlara ellerindeki değerler her ne ise onları istedikleri gibi kullanabilecekleri bir “hukuk/kural altında özgürlük” ortamı verilmediğinden, varlıklarının bizatihi birer değer olduğunu kabul edilmediğinden, bu toplumlar bir arada bulunmanın faydalarını gözlemekten, bir arada bulunmanın sevincini yaşamaktan da mahrum kalmışlardır. İşte ülkemizdeki etnik ırkçıların toplumu götürmek istediği nokta budur.

“Hukukla bir arada bulunmak iradesi” ayrıca üzerinde durulması gereken husustur. Çünkü milletin oluşumunun ilk aşamasını teşkil eden beraberlik çok büyük ölçüde iradî bir eylemdir. Hukukla bir arada bulunmanın, işbirliğinin artmasını, işbirliğinin de hayatta kalma şansının artmasını sağladığı hemen bütün liberal düşünürlerin mutabık kaldıkları bir durumdur.
Dolayısıyla uluslaşma/milletleşme, hiçbir silâhlı gücün zorla başaramayacağı bir beraberliğin sonucudur. Devlet denen silâhlı gücün bu işteki tek rolü “kuralın hâkimiyetini” sağlamaktır. “Adalet mülkün(devletin) temelidir” vecizesi bunu anlatır.

Milletin tabiatının zorla meydana getirilmiş bir türdeşlik taşımaması hakikati, onun “kendi başına” kötü, yani temel haklara aykırı, bir olgu olmadığının ilk delilidir.
Devletin zaten liberteryen teorinin isabetle açıkladığı şekilde “kurala” dayalı “kendiliğinden” gelişmiş tabiatı da onun özünde “kötü” olarak tanımlanmasının yanlışlığını gösterir. Devlet, “kurala uygunluk” idealinin hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Meğer ki biz onu kendi irademizle oluşum amacının dışına çekmeyelim.


Gördüğümüz gibi ulus devlet ne farklılıkları reddetmekle ne de birilerini diğerlerine göre kayırmakla uğraşır.


Burada anahtar kavram olan “milletleşme” bir arada bulunmanın, hukuka uymakta gösterilen ortak rızanın yarattığı işbirliğinin doğal sonucudur. Bir kurallar silsilesinin aşkınlığına inananların zamanla değerlerinde meydana gelen müştereklik, onların hayata karşı verdikleri cevaplarında benzeşmesine yol açar ki bu da kültürel birliğin oluşumundan başka bir şey değildir. Bu kültürel birlik herkesi birer tespih tanesi haline getirmez ama onların kural ipi ile birbirlerine bağlar.
Bundan dolayı insanlar bu beraberliğin sembollerine önem verirler. O sembollerde bir kurala bağlanmanın emniyetini bulurlar. İşte “ulus devletin” ulusallığı, insanların bu ortak kabullerinin, ortak emniyet ve barış duygularına kendi adlarını vermelerinden kaynaklanır.

Bu ortak kabulün kapsayıcılığı ve kavrayıcılığı ile kabileci/ etnik ırkçı hareketlerin kan ve dil bağına dayanan benzeşme hedefleri asla kıyaslanamaz. Türk olmadığını söyleyen bir etnik ırkçı bunu “Türk geni taşımamakla” ancak açıklayabilir. Bunu bu kadar açıkça söyleyemeyenler de “ırkî saflığa” tarihi yalıtılmışlık masallarıyla dayanak bulmaya çalışır.


Oysa bir Türk için “Türk” adı, kan bağının çok ötesinde insanın varoluşunu sağlayan soyut değerler üzerinde uzlaşmaya varmış bir büyük toplumun,büyük ırkî ve kültürel çeşitliliğini içinde barındırmaktadır.


Bunların yanı sıra dünyanın bilinen liberal demokrasilerinin tamamı ulus devletlerde yaşamaktadır. Bu devletler, milletleşmenin meydana getirdiği düşük toplumsal ve sınai maliyeti en iyi değerlendiren milletlerin devletleridir.


Çünkü kural altında özgürlük, kural altında kimliksizlik demek değildir. Kuralların herkese her zaman uygulanabilmesi için insanların, milliyetlerini, üstlerinden çıkarmaları gerekmez. Herkese karşı tarafsız ve kör olan adalet daima uygulandığı toprakların sahiplerinin egemenliğinin nişanesi olarak anılır. Bundan dolayı “vatandaşlık” bir milletin vatanında onunla ortak yaşamaktır.


Eğer hukuk devleti idealine mümkün olduğunca yaklaşabilmek istiyorsak yapılacak iş, adaletin üzerinde kurulacağı topraklardaki insanların derisini yüzer gibi onları, milliyetlerini reddetmeye zorlamak değildir. Bir hukuk devletine yaklaşmanın şartı, hukukla sınırlanacak devleti var etmiş milletin varlığının, azlıklar için bir güvence olmasını sağlamaktır. Azlıkların hırçınlığı yüzünden egemen milletlerin adlarını hukukun temel metinlerinden silmek belki azlıkların kabileciliğini tatmin edebilir ama üzerinde medeniyetin yaşatıldığı toprakları da çöle çevirir.













9 Temmuz 2010 Cuma

Türkiye’de Etnik Irkçılığın Ötekileştirme Sömürüsü




“Öteki”, “benin” dışımdaki herkestir. Bu varoluşsal olarak böyledir. Yani bir “ötekinin” varlığı, bir egonun varlığının gereğidir.


Bu durum benzerlik gösteren “benlerin” bir arada bulunması ile de aynen devam eder.
Benzerlik gösteren “benlikler” kendilerine daha az benzeyen bütün beraberlikler için “ötekidirler”.


Ötekiliğin varoluşsal kaçınılmazlığı, hiçbir rejimle, ideolojiyle, emirle giderilemez. Hiçbir emir size sizin kendinizden bildikleriniz dışındakilerin menfaatlerine, kendi menfaatleriniz, fayda endeksinizin en ön sırasında yer vermenizi emredemez.


Kendi fayda mülâhazanız, en öndeki faydalarınız için gerekirse hayatınızı vermeyi kabul etmenizi sağlayacağından dolayı, faydalarınızın önceliklerini belirlemek de yine sizin ihtiyarınızda/ inisiyatifinizdedir. Kimse size kendi belirlemediğiniz faydalar için “hayatı feda etmek” derecesinde bir önceliği, kendisi için de kabul etmenizi emredemez.


İşte milletler, bir takım değerleri - yani elde edilmek ve edildikten sonra da korunmak istenen varlıkları ki bu istek onları aynı zamanda birer “fayda” olarak görmek demektir- benimseyen ve onlara fayda endekslerinde en üst sıralarda yer veren fertlerin oluşturduğu toplumlardır.
Ötekileştirmenin, fayda endeksinde/dizininde veya fayda öncelemesinde farklılaşmadan doğması, onun mutlak kötülüğünü göstermez.


Ötekileştirmenin olmadığı bir dünya demek, yemek yemek, aile kurmak, geçinmek gibi işlerde fertlerin, herkesi kendileri gibi kabul etmesi anlamına gelir ki bu durumda hiçbir iş ortaya çıkarılamaz. Çünkü ne bir insan başkasının ne istediğini tam olarak bilebilir ne de kendi varlığını hayatta tutmayı düşünmeksizin var olabilir.


Ötekileştirmenin atomize ve ilgisiz bir fert idealine karşılık gelemeyeceğini de aile kurumuna bakarak anlayabiliriz. Çünkü hiçbir insan birinci derece yakınlarını asla kendinden ayıramaz. Eşinin, çocuklarının faydalarını en önde tutmayan hiç kimse yoktur. İkinci derece yakınlarda bu bağ biraz zayıflar ve akrabalık ilişkileri uzaklaştıkça da fayda mülâhazasındaki ortaklık zayıflar.
Ötekileştirmenin popüler ve sığ söylemdeki esas karşılığı “ayrımcılıktır”.

Bu, bir topluluğun resmî olarak egemen toplumdan ayrı tutulması, temel haklarının tanınmaması demektir. Toplumsal anlamda da bir toplumun, içindeki farklı toplulukları kendi bünyesinde barındırmaktan duyduğu rahatsızlığı izhar etmesi demektir. Nitekim Almanya’da Alman Yahudilerine karşı gösterilmiş toplumsal tepki bunun en ürkütücü örneğidir.

Bu ön akıl yürütmeden sonra Türkiye’deki duruma bakıldığında ne görmekteyiz?
Türkiye’de Türk toplumu, içindeki farklılıklara karşı, yaşadığı bütün ihanetlere rağmen dışlayıcı bir tavır mı takınmıştır? Her şeyden önde Türk Milleti’nin, kendi oluşumunun, ırkî hiçbir iddiaya dayanmadığının farkında olduğunu belirtmeliyiz.

Bundan dolayı, Ziya Gökalp’in halk irfanına işaret ederek aktardığı “Dili dilime, dini dinime uyan” nitelemesiyle Türk Milleti kendince asgari benzeşme ölçülerini ortaya koymuştur. Ülkemizdeki Kürt Etnik ırkçısı siyasetçilerin sık sık ileri sürdükleri ve ayrışma bahanesi saydıkları lisanî farklılık dahi “dinî” beraberlikten dolayı Türk Milleti’nce önemsiz sayılmıştır. Bundan dolayı da kendini Türk bilen herkes, ortak fayda endekslerinde, fayda önceliklerinde Kürt adını da kendisiyle bir tutmuştur.


Eğer böyle olmasaydı, Türkiye’de herkese etnik köken sorulur ve bundan sonra işlemlerde öncelik gözetilirdi. Oysa ayrımcılığın en şiddetli yapıldığının iddia edildiği dönemlerde dahi Türk toplumu, Türkçe konuşup da toplumdan kendini ayırmayan, kendisine zarar vermeyeceğini düşündüğü hiç kimseye ayrımcılık uygulamamış, onu kendi fayda endeksinden, önceliğinden uzak düşünmemiştir. Hatta Kürtçe konuşmanın da bir ayrımcılık sebebi olduğuna inanmamış ve toplumsal ilişkilerde, böyle bir farkı gözetmeyi “ayıp” saymıştır.


Durmadan tekrarlanan ve Almanya’daki “kristal geceye” benzetilmek istenen 6-7 Eylül olayları dahi ancak çok yoğunlaşmış bir hissî atmosferde ortaya çıkmış ve benzerine de hiç rastlanmamıştır.


Meseleye Türk toplumu açısından bakıldığında, Türk adının sahip olduğu derin tarihi ve siyasî tecrübenin, sahip olduğu çok geniş coğrafî dağılımın, ihtiva ettiği yüksek kültürel ve ırkî çeşitliliğin zaten bir başkasına düşmanca bir öteki gözüyle bakmasına engel olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.


Türkiye’de bir “ötekileştirme” var mıdır peki?
Maalesef vardır ama bu davranış, Türk milletine , onun benimseyici ve bütünleştirici tavrına karşı koymayı demokratik hak diye savunmaya kalkan etnik ırkçı siyasetçilerin davranışıdır.


Her şeyden önce “farklı azlıkların” kendilerini çoğunluktan ayrı hissetmeleri, yani “öteki” görmeleri işin tabiatında vardır. Ötekileştirme asıl, diğerlerine benzemek korkusu taşıyan cemaat davranışlı kapalı toplumların varoluş sebebidir.

Çünkü kapalı toplum yapısındaki, cemaat yapısındaki beraberlikler için en önemli şey kendi içindeki benzerliği sürdürmektir. Bu benzerlik elle tutulur, gözle görülür şeylerle sürdürülmedikçe de küçük toplumlar, cemaat yapıları kendilerini güvende hissetmez. Son derece sorumsuzca kullanılan “mikro milliyetçilik” uydurma terimi ile gösterilen federasyona ve hatta bağımsızlığa varan ayrışma taleplerinin özü, sahip olunan ve “ötekileştirmeyi” sağlayan bu somut benzeşmenin sürdürülmesi, kültürel etkileşimin bitirilmesi arzusudur.


Ülkemizde “Kürt halkının demokratik haklarından” bahsedenler, Türk Milleti’nin Kürt’eri kendinden bilerek fayda önceliklerinde onları kendisinin önceliklerine sahip saydığını idrak etmek istememekte ve işin içine farklılığın uzlaşmaz bir hale gelmesi için şiddeti de sokmaktadırlar. Bu gün Türk Milleti’nin Kürt kardeşlerini kendisinden bilmesinin ahlâkî boyutu etnik ırkçılarca gizlenmekte ve gözle görülür tek fark olan lisan ile bu benimseme tavrına karşı çıkılmaktadır.

Türk Milleti için Kürt adı asla İngiliz, Fransız, Rus, Alman, Flaman, Çinli gibi bir farka tekabül etmemiştir ve bundan sonra da etmeyecektir. Çünkü Türk toplumu için Kürt, aynen, kendileriyle büyük tarihin beraberce paylaşıldığı ve artık büyük millî benzeşmeye dahil edilmiş Pomak, Çerkez, Laz, Boşnak gibi topluluklardan biri anlamına gelmektedir.


Eğer böyle olmasaydı, ülkemizin doğu ve güneydoğu bölgelerinde Türkmen aşiretleri, Kürtlerle evlilik bağlarıyla kaynaşmaz ve Kürtleşmezdi. Tarihi kayıtlar açıklandıkça bölgede Türkmen’lerin nasıl Kürtleştiği, Kürtçeyi benimsediği ortaya çıkmaktadır. Zaten Ortadoğu’da başka hiçbir ülkede olmayan büyüklükte bir nüfusa ulaşan Kürtlerin Türkiye’deki bu büyük nüfusunu başka türlü açıklamak mümkün değildir.


Eğer çoğunluğun azlığa karşı reddedici, inkâr edici, dışlayıcı bir tavrı olsaydı, Türk topluluklarının Kürtlerle hiçbir ilişkiye girmemesi gerekirdi. Son araştırmalar Türk topluluklarının “Kürtleşmesinin”, Kürtlerin Türkleşmesinden daha hızlı olduğunu da göstermektedir. Bunun sebebi de kendi içinde çeşitlilik barındıran ve büyük kültür sahibi bir toplumun fertlerinin, karışmaktan korkmamalarıdır.


Ulaşımın hızlanması, ekonomik ilişkilerin çeşitlenmesi ile birlikte Kürt toplulukları Türk uluslaşma sürecine, içlerindeki bütün etnik ırkçı dirençlere rağmen akıl almaz bir hızla katılmaktadır. İşte ülkemizdeki etnik ırkçılığın şiddeti tırmandırmasının esas sebebi bu katımın önünü kesmektir. Etnik ırkçılar Türk adına duydukları nefreti, Türk Milleti’nde bir “ötekileştirme” duygusu yaratarak ve muadil bir nefret oluşturarak haklılaştırmaya çalışmaktadırlar.


Etnik ırkçılığın, “zarar vermemek iradesi” yani ahlâk açısından Türk Milleti’nin genel tutumuna karşı verdiği cevap son derece yaralayıcı ve kabul edilemezdir. Böyle bir tutumun siyaset sahasına sokulmuş olması ise demokrasi anlayışımızdaki yanlışlığın ve ölçüsüzlüğün sonucudur. Çanakkale Harbi’nde can düşmanlarını kendi evlâdı gibi görerek topraklarında uyutan bu aziz millet, popüler felsefenin bir sakızından başka bir şey olmayan bir kavramla suçlanamaz. Etnik ırkçılar, ancak kendi varlık sebepleri olabilecek “ötekileştirmenin” yaratacağı ayrışmanın muhtemel feci sonuçlarını göremese de Kürt kardeşlerimizin bu saldırganlığa ve vahşete karşı açık bir tavır almalarının zamanı gelmiştir.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Sözümüz Özümüzdür





Söz, insanlığın malzemesidir.
Bütün indirgemeci biyolojik yaklaşımlara rağmen söz yalnızca insanda var olan bir “değerdir”.
Söz elde ettikten sonra kaybetmek istemediğimiz bir varlıktır.
Neden böyledir?

Neden insan sıradan, benzerleri gibi bir “hayvan” değildir. Neden en kolektivist düşünceler bile insanı korumaya, kendi başına bir değer taşıdığını tekrarlayıp durur?
Şurasını bir parantez açarak belirtmeliyiz ki kolektivist düşünceler, insanı bir topluluğa “ait” bir tür mal olarak kabul ederler. Dolayısıyla insana verdikleri değerin içinde bireyin yeri yoktur.

Bütün bunlara insana değer atfetme alışkanlığının temelinde, onu diğer canlılardan ayıran ciddi ve aşılmaz bir fark vardır ki o da insanın söz sahibi olmasıdır.
Gene indirgemeci biyolojik yaklaşımlarla hayvanların da kendi aralarında bir çeşit dile sahip olmalarından bahsedilecektir, şüphesiz.
Bu yaklaşım, insana yönelik bütün değersizleştirme çabasına rağmen yarı yolda kalmaktadır.

Çünkü insanlar iletişi kurarken aynı zamanda kendi dünyalarını da kurarlar. Çünkü insan yağmurdan korunmak için ağaç dallarını tepesine koymanın ötesine gitmekte ısrar eden bir canlıdır. Çünkü insan zihni bir otomat değildir. O verileri basitçe işleyip tepkiler veren bir canlı değildir. Tabiatta daha önce var olmamış şeyleri meydana getirebilen tek canlıdır.


Peki ama insan bunu nasıl yapar?
Her varlık her canlıda mutlaka bir algı doğurup bir tepki meydana getirirken insanın davranışını onlarınkinden ayıran nedir?
Bu fark “anlamlandırmadır”.
İnsan yalnızca çevresindeki nesnelerle değil, algı haznesinden türettiği her imgeyi de kendince işler. İşte bu işlem anlamlandırmadır.
Bu yüzden afazi hastaları dünya ile ilişkilerini kaybederler.
İnsan, söz olmaksızın yani anlamlandırma süreci olmaksızın hayatta kalamaz. Çünkü insanın hayatta kalması hayvansı bir otomatizme bağlanmamıştır. Bir an için çevrenizdeki her şeyin isminin yok olduğunu hayal edin.

Aklınızın boşaldığını hayal etmenin zorluğu muhtemelen şu olacaktır. Susadığınızda su içmeniz gerektiğini “hissedeceksinizdir” Eğer birinin suyu içtiğini görürseniz muhtemelen siz de içeceksinizdir. Sorun şudur ki su, bardak, susamak, sıcak gibi bütün olguların arasındaki bağlantıları da kaybetmiş olacaksınızdır.
Dolayısıyla “susadığınızda”, “mutfağa” giderek, “musluktan”, “su” alıp “bardağa” doldurmanız gerektiğini “düşünmeyeceksinizdir”.

Sözün bu varoluşsal gerekliliği dillerin temelidir.
Çünkü insan fertleri, bir araya gelerek hayatta kalmak şansının daha fazla olduğunu gördükten sonra bir arada kalabilmenin gerektirdiği ortak “söz dağarcığını” kendiliğinden oluşturmuşlardır. Babil Kulesi miti ile olaya “ilâhî” bir izah getirmek de durumu değiştirmez.

En nihayet, bir arada kalmak ihtiyacı göstermiş her insan topluluğunda müştereken ve aynı şekilde kullanılan bir söz dağarcığı meydana gelmiştir.
Bu durum, paylaşılan bir anlamlandırma süreci demektir. Bir kabile üyesinin “kaplan” dediği şeye diğerinin “oklava” demesinin kabilenin hayatta kalma şansını nasıl azaltacağını tahmin etmek zor değildir.
İşte bu noktada “paylaşılan anlamlandırma” eylemi ile insanların birbirleriyle ilişkilerinde “ortak beklentileri” hasıl olmuştur.

Burada insan toplulukları arasındaki “gelişmişlik” farkının başlangıcını görürüz.
İnsan toplulukları arasındaki maddi gelişmişlik farkının temelinde iki şey vardır:
Birincisi daha gelişmiş toplumlarda ortak anlamlandırma sürecine işlenen, ortaya çıkan söz dağarcığı sayısal olarak daha zengindir.
İkincisi daha gelişmiş toplumlarda toplumsal ilişkileri düzenleyen “beklentiler” ham sayıca daha fazla hem de daha soyut hale gelmiştir.

Bunu nereden anlayabiliriz? Bunu anlamak kolaydır, çünkü söz dağarcıkları daha geniş toplumlarda iş bölümü denen, olguları, nesneleri yaratan, fikirleri hayata geçiren çok daha karmaşık bir düzen varken daha az gelişmiş toplumlarda, toplumsal düzen hemen hemen sadece topluluğun hayatta kalmasına yetecek kadardır. Bundan dolayı da bu tip toplumlarda, “dışa kapanma”, “yabancıya düşmanlık” eğilimi ayırt edici özellikler olarak kendini gösterir.

Çünkü ancak kurttan, fırtınadan korunmaya yarayacak bir iletişim vasıtası ile sürekli uğraşıp duran bir topluluk, meselâ “mülkiyet” gibi bir kavramı büyük ihtimalle anlayamayacaktır. Böyle bir topluluk gene meselâ “kural” altında bir araya gelmiş farklı toplulukların anlaşabilmesini de kendi zihninde anlamlandıramayacaktır.
Burada topluma bir tür ferdiyet yüklemek kolaycılığımız, yalnızca toplulukların genel eğilimlerini ifade etmek içindir.

Dolayısıyla daha az gelişmiş toplumlar “soyutun” bağlayıcılığı hakkında hemen hemen hiçbir fikre sahip olmaksızın kendi aralarında ilişki kurarlar. Çünkü onlar için “söz” uçucu, anlamsız, bağlayıcılığı olmayan bir tür iletişim vasıtasıdır. Bundan dolayı da hayatları gerek tabiatla gerekse diğer toplumlarla sürekli bir mücadeleden ibarettir. Belki de bu yüzden mesela, karışmamış, çeşitlenmemiş etnik toplulukların sözde siyasetçileri Marksizmi benimsemektedirler?

Dünyayı giderilmesi gereken bir “çelişkiler” ve savaş sahnesi olarak gören bir ideoloji tam da” diğerleriyle “karışmamak”, “kuralla”, yani sözle bağlanmamak isteyen topluluklar için ideal bir bakış açısı sunmaktadır.

Sözün yarattığı ortak beklentinin doğurduğu sorumluluk/maliyet kavramı, hayatları maddî unsurlarla kuşatılmış ve maddî zorlukları gidermekten ibaret topluluklar için fevkalâde sıkıcıdır.

Çünkü bu tip topluluklarda sebep-sonuç ilişkilerini kavramayı sağlayacak sözel malzeme, görece olarak fakirdir. Bu tip topluluklarda her şey “kendiliğinden var olmuş”, adeta topraktan bitmiş ve paylaşılmayı bekleyen varlıklar olarak kabul edilir.

İşte bu noktada, üretimin müşevviklerini ve yaratıcı zekâyı yani ferdin kendisini hiçe sayarak hâlâ malları meydana getirebileceğini sanan Marksizm, bir kere daha karşımıza çıkar.

“Ötekiyle” karışmamış, hayatı kuraldan bağımsız ve topluca yaşamak dışında bir beklentisi olmayan topluluklar sebep sonuç ilişkilerini anlayamadıkları içindir ki sahip oldukları imkânları yaratan soyut kurallar bütünlüğünü ve bu bütünlüğün yarattığı ortaklıkla kendiliğinden doğmuş benzeşmeyi de idrak edemezler. Bu yüzden Afrika sosyalist diktatörlükleri, bütün ideolojik romantizmlerine rağmen kabileciliği ortadan kaldıramamakta, milletleşmeyi sağlayamamaktadır.

Eğer her şey “önce söz” olarak başlamasaydı hiçbir şey kuramayacağımız gerçeği, sözü bizim için bir değer haline getirir ve onu varoluşumuzun temeli kılar. Bu yüzden kanun, insan toplumunda bağlayıcıdır. Bundan dolayı sözü kabul eden topluluklar benzeşmeye başlar… Bundan dolayı hayatımızın kendi vahşetimize karşı da korunduğunu bilebiliriz. Bundan dolayı sözü çarpıtmak suçtur.



Sözün bu varoluşsal önemini kavramadıkça, şiddeti kabul ettirmek isteyen, ayrışmayı dayatan, ırkçılığı “hak” diye bize kabul ettirmeye çalışan sözde insanların davranışlarını yargılayabilmemiz mümkün olmayacaktır.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Bırakın Artık Şu Sosyalistleri!



Sol, solcu olmayanlar hakkında öyle ölçüsüz yazar, çizer ki bunun tam da bir hakaret tekeli olduğunu düşünmeden edemezsiniz. Karşısındakini “idealist” diye tahkir ederken takındığı mutlakçı tavrı tahlil etmeye bile gerek duymaz ve bu kibirli tavrını da kendine hak görür.

Türkiye’nin içine sokulduğu terör batağında şimdilerde en moda tavır “ulusal-solcu” takılmak
Doksanlardan itibaren kendi tarih felsefeleriyle tarihi yeni baştan yazmaya soyunan solcular bu işte başarılı oldu.


Artık memleketimizi Mao, Stalin, Lenin gibi katillerin “felsefesine” esir etmek için uğraşan her katil ve hırsız, yeni nesillerce birer kahraman kabul ediliyor.


Bütün romantizmleriyle “emekten” bahseden sol kampa emeğin ederinin nasıl hesaplanması gerektiğini sorduğunuzda alacağınız cevabın aynı zamanda özgürlüğün ve daha önemlisi ahlâkın kaybı olacağını görememeniz yüzünden oluyor bu…

Dünya üzerinde kanla ve zorbalıkla kurulmamış tek bir sosyalist devlet olmadığı gerçeğini saklarken de bu yalanın hangi ahlâka dayandığını söylememeleri de…
Çünkü gerçekte insan severlik diye pazarladıkları hırçınlığın, ahlâkın normlarına isyan olduğunu söylemeyeceklerdir size.



Veya durmaksızın örnek verdikleri 2. Dünya Savaşı sosyalistlerinin, “ne pahasına olursa olsun” Stalin gibi bir katilin müdafaasını yaptığını da söylemeyeceklerdir.
Veya Orta Asya’yı, Doğu Avrupa’yı Hindi Çini’yi kana bulayan işgalciliğin de inançlara küfreden, milletleri reddeden, salt materyalist sosyalizmin kendisi olduğunu hatırlatmamak isteyeceklerdir.


Çin’in Kore’yi işgal etmeye kalkması, Vietnam’a saldırması, Tibet’i ve Doğu Türkistan’ı kirletmesi de onların vicdanlarında herhangi bir yankı bulmayacaktır.
Sovyetlerin, Doğu Avrupa ve Orta Asya işgallerinin, ahlâklarının neresinde mevzilendiğini de boşuna sormayın….


Çünkü onlar “amaç güdülü” ahlâklarıyla devrim için kendi ailelerini reddetmekten çekinmemiş, çocukların babalarının aleyhine kullanıldığı insanlık dışı rejimleri bir kere bile eleştirmemişlerdir.
Çünkü onlar kendi ülkelerinde Kızıl Ordu tanklarını görmeyi Mehmetçik’i görmeye tercih etmişlerdir.


Çünkü onlar daha sonra gene kendilerince etnik ırkçı köpeklerin yetiştirildiği terör çiftliklerinde kan içmeyi öğrendiklerinden de bahsetmeyecekledir.
Amaç güdülü ahlâkları yüzünden muhaliflerine iftirayı, hakareti kendilerine hak görmelerinin gerekçesini açıklayamayacaklardır.


Oysa Türkiye’nin etnik ırkçılıkla başının belaya sokulmasının müsebbibi, “Halklara özgürlük!” diye bağırıp da millî egemenliğimizi daha ilk günden reddeden sosyalistlerdir.
Onlar “Türk” demeyi ırkçılık sayar ama “Kürt ve Türk halklarının kardeşliği!” yaveleriyle ülkemize saldıran Bekaa yetiştirmelerinin ırkçılığıyla bu gün kimin beslendiğinin görülmesini istemezler.


Onlar size parti liderlerinin nasıl KGB bordrosundan maaş aldığını da hatırlatmayacaklardır.
Onlar size Sovyet emperyalizminin ülkemizi ele geçirmesi için Doğu Avrupa’daki hempaları gibi nasıl çalıştıklarını da açıklamayacaklardır.


Ama size “iktisat” diye, yarım akıllı bir muhterisin yalan yanlış dört işlem hesaplarını sunacak bunlarla ikna olmazsanız kalaşnikoflarıyla sizi nasıl ikna edeceklerini “Tek yok devrim!” diye haykırarak göstereceklerdir.
Onlar size bilincinizin torna tezgâhlarıyla nasıl şekillendiğini anlatacak, elinizdekileri yağmalayarak sizi nasıl mutlu edeceklerini söyleyeceklerdir.


Onlar sizin inançlarınızın “afyon” olduğunu söyleyecek, sonra da savruk sakallı bir ihtiyarın saçmalıklarına Maocu dipçiklerle iman etmenizi isteyeceklerdir.
Onlar sizin üretmenizi sağlayacak her şeyinizi elinizden alacak ve sonra kafanıza bir namlu dayalıyken insanlık için üretmenizi isteyeceklerdir.
Ve bu adamlar sizin normlarınızı ve değerlerinizi “idealizm” diyerek küçümseyecek ve düşünmenizi imkânsız kılacak bir çift dillilikle gücün mutlak egemenliğini yerleştirmeye çalışacaklardır.


Çünkü onların ahlâkı, bütün kelimelerin anlamlarının diyalektik hokkabazlıkla buharlaştırıldı gibi anlamını kaybetmiştir.
Evet…


Ülkemizi etnik ırkçılıkla bölmeye çalışan bir terör örgütünün de kullanım kılavuzunun savruk sakallı bir ihtiyara ait olması acaba tesadüf müdür?


Sözüm ona kendisine karşı savaşılmış Hitler’in ideolojisi de sosyalizmdi. Onlar size NAZİ kısaltmasının “Nasyonal SOSYALİST Parti’ye” ait olduğunu da söylemeyeceklerdir.


Bana soracak olursanız hak ve hukuk hakkında hiçbir kanaati olmayan, daha doğrusu saf ve şekilsiz bir hırçınlık göstermek dışında anlamlı tek söz de edemeyen, konuşmayı, anlamlandırmayı küçümseyen bu güç müptelası yağmacılarla millî egemenliği tartışmayı bırakın.
Bırakın artık şu sosyalistleri…

2 Temmuz 2010 Cuma

Etnik Irkçılığın Ana Dilde Eğitim Talebinin Demokrasi Ve Haklar Kuramı Açısından Eleştirisi


Etnik ırkçılığın talepleri, demokrasinin olmazsa olmazları mıdır?

Bu sorunun cevabını en sağlıklı vermesi gereken liberallerimiz, maalesef etnik ırkçılığın şiddetine ve mantıksızlığına “demokrasi” adına en çabuk teslim olan grubu teşkil ediyorlar.

Gerçi etnik ırkçılar kendi içlerinde de bu konuda bir fikir birliğine varmış değil ama bu güne kadar tutarlı, tutarsız savunulan sözde “çözüm önerileri” maalesef etnik ırkçılığın yarattığı fizikî terör ortamından ve onu bilerek veya bilmeyerek destekleyen enternasyonalist iktidar partisi yüzünden adamakıllı eleştirilememiştir.

Bu taleplerin sanırım en popüleri “ana dilde eğitim”dir.
Yani, ülkemizdeki her etnik grup kendi kabile veya kavim dilini bu talebe göre eğitimde kullanmalıdır. Bu talep eğitimin hangi aşamalarını kapsamaktadır? Kaldı ki talep edilen şey eğitim değil öğretimdir.
Bu talebin üniversite öğrenimini de kapsadığı artık aşikârdır. Yani, bir Kürt kökenli çocuğumuz üniversiteyi bitirinceye kadar bu talebe göre Türkçeden arındırılmış bir öğrenim görebilecektir,. Bu şekilde kendi kültürünü koruyacağı düşünülmektedir. Bu talebin ne gibi bir fayda mülahazasıyla öne sürüldüğü meçhuldür. Herhangi bir fayda sağlamasa dahi sadece “farklı” olmaktan dolayı kişinin kendisini egemen kültürden yalıtabileceği bir hayat alanı oluşturmasının kayıtsız şartsız kabulü talebidir bu.

Bu talep kendi içinde tutarlıdır. Ama kendi içinde tutarlılık, talebin etkileştiği toplumu göz önüne aldığımızda meşruiyet açısından yetersiz kalmaktadır.
Her şeyden önce anadilde eğitimin devlet tarafından yani ülkenin vergi mükellefleri tarafından finanse edilmesi istenmektedir. Zira “Ana Dil Öğrenme Kursları” talep yokluğundan kapanmıştır. Yani etnik ırkçıların bir “ana dil” piyasasının olmadığı aşikârdır. Olmayan bir talebi devlet eliyle yaratmaya kalktığınızdaysa, devleti finanse eden kesimlerin rızasını almanız şarttır.

Kaldı ki devletin eğitim-öğretim tekeli gerek öğrenimin kalitesi gerekse eğitim taleplerinin farklılığını karşılayamamak ve fikir hürriyetini zedelemek açısından ciddi sakıncalar içermektedir. Ülkenin milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olmamak kaydıyla ( ki bu durum meselâ bir federasyon olan ABD’de toplumun bütün kesimlerinde, her yaş grubunda benimsenmiş en önemli ilkedir) ve temel bilgilerde belli bir seviyeyi standart almak kaydıyla aslında herkes kendi dünya görüşüne uygun okullar açabilmeli ve çocuklarının öğretimine her aile kendisi karar verebilmelidir.
Yani “öğretimin piyasaya devredilmesi” ideali de ancak belli şartlar altında anlamlıdır. Aksi takdirde ne bilgilerin kalitesinin ölçülebilmesi mümkün olur ne de saldırganlığın engellenmesi…

Burada iki temel yanılgı var:

Birincisi yukarıda bahsettiğimiz gibi ; dile dayalı yalıtılmış öğretimin, kendini yalıtmak isteyenler dışında kimsenin sorumluluğu olmadığının, etnik ırkçılarca bir türlü anlaşılmaması…

İkincisi demokrasinin, çoğunluğun belirleyiciliği aleyhine kullanılamayacak olması.

Oysa anadilde eğitim talebi bir “demokratik hak” olarak sunulmaktadır. Demokrasi bir hak üretim makinesi değildir. Demokraside taleplerin özgürce ortaya konması, her talebin kendiliğinden “hak sayılacağı” anlamına gelmez.

Kaldı ki “haklar” tek başlarına, varoluşlarının hiç kimseye bir maliyet yüklemediği temel menfaatlerdir. Meselâ bireyin yaşaması onun sorumluluğunun üstlenildiği son yaşına kadar ancak bir “maliyet” yaratmakla beraber bu zaten anne ve babaların yaşam arzusunun da maliyetidir. Dolayısıyla kişinin yaşaması bir başkasının ölmesine sebep olmadığı için dokunulmaz bir temel menfaattir.

Bu açıdan bakıldığında öğrenim dahi bir “hak” değildir. Çünkü onun maliyeti hele devlet merkezli bir komuta ekonomisinde sürekli başkalarının üstüne yıkılmakta ve fakat yaratılan katma değerden öncelikli yararlanma avantajı, mezun öğrencide kalmaktadır. Bu da “değere karşılık değer” algısının çarpıtılıp “hiçliğe karşı değer” anlayışının doğmasına yani bedavacılığın yerleşmesine yol açmaktadır. Eğer öğretim bir hak ise o zaman çeşitli okullara girişteki şartlar ve sınav uygulamaları kaldırılmalıdır. Oysa böyle olmamakta "öğretimin hak edilmesi" için yeterlilik şartı aranmaktadır. Hiç bir temel hak "hak edildiği" için var olmaz. Temel haklar yani gerçek haklar "hak edilmedikleri takdirde başkalarını zora" sokan menfaatler olmadıkları için öğrenim bir "hak" değildir.

Etnik ırkçılar, bilinçlerindeki kolektivist Marksist ideolojileri ile zaten bunu arzulamakta. Bu bedavacılık eğilimine bir de etnik ırkçı bir kılıf geçirerek, etnik izolasyonu, ayrışmayı vergi mükelleflerinin kesesinden karşılamayı istemektedirler.
Burada dikkat edilmesi gereken şey etnik ırkçılığın “ırkçı” yaklaşımının tam da bu izolasyon arzusunda yatmasıdır. Ki bu toplumsal ayrışmanın ve en nihayetinde siyasî bölünmenin temelidir.

Kahir ekseriyeti “Türk” soyut adının, kimliğinin mensubiyetini hisseden bir toplumdan başta dil ile ve daha sonra sair unsurlarla kendini yalıtmak ve iletişimi kesmeye çalışmak, kendini “saf ve arındırılmış” tutmak arzusunun ifadesidir. Aile bağlarından ve dilden gayrı bir ayırıcı vasfı olmayan bir topluluğun sözde siyasetçilerinin bu tavrının genel adı “ırkçılıktır”.

Öte yandan daha önce değindiğimiz gibi demokrasi her talebin seslendirilebildiği ama her talebin hayata geçirilmesinin gerek şart olmadığı bir çoğunluk iradesi rejimidir. Çoğunluk iradesi temel haklara tam bir saygıyla kayıt ve şart altına alınır ama her talebin bir “hak” olduğunu da kabul etmez. Demokrasi her grubun oy oranında güçlü olduğu bir rejim de değildir. Öyle olsaydı demokratik rejimler , ülkeler derhal etnik gruplara bölünürdü. Oysa bu gün örnek alınan hiçbir liberal demokraside, demokrasi etnik ayrımcılığa manivela olarak kullandırılmamaktadır. Örnek alınan liberal demokratik ülkelerin tamamı “millî bütünlüğü” demokrasi çerçevesinde sürdürmeyi esas kabul etmiş ülkelerdir.

Dolayısıyla “ana dilde eğitim” gerek toplumsal bütünlüğü etnik ırkçılığın lehine bozması, gerek maliyet/fayda analizinde ,ırkçılığı vergi mükelleflerinin kesesinden beslemek isteyerek ırkçılığa gayrı meşru bir menfaat sağlaması, gerekse demokrasi tanımını çarpıtarak demokratik belirleyici çoğunluğu hiçe sayması ve demokrasiyi kuran millî egemene sırtını dönmesi ile meşruiyeti olmayan bir taleptir. Zaten bu yüzden etnik ırkçılar silâh tehdidini sürdürmekte ve gayrı meşru bir talepler listesini bu şekilde kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Etnik ırkçılığın “ana dilde eğitim” talebi aynı zamanda , sürekli başımıza kaktıkları “ötekileştirmenin” devlet eliyle yaratılması olacaktır. İşin bu sosyolojik boyutu da ayrı bir fecaattir. Çünkü bu, “Türk’ü ötekileştirmek” hırçınlığının, Türk tarafından sağlanması çarpık ve şedit mantığının ifadesidir.
Türkçe öğrenim görerek kendisini zaten benimsemiş ve kendinden bir parça bilen Türk Milleti’ne dahil olmak hiçbir Kürt çocuğuna zarar vermez. Çünkü aile var oldukça diller de var olacaktır.

Ama dil farklılığını resmî bir kabul haline getirmek devlet eliyle vatandaşları atomize etmek, bölmek, ayrıştırmak demektir. Bu elbette etnik ırkçılara hem ırkçı iştahları hem de Marksist enternasyonalizmleri açısından son derece uygun görünmektedir. Etnik ırkçıların demokrasi algılarındaki çarpıklığı eleştirmek sorumluluğu, daha önce de dediğimiz gibi en başta liberallere düşmekteyken onların etnik ırkçılığın şiddetine boyun eğmeleri ciddi bir sorundur. Ana dilde eğitim, demokrasi karşıtı, bedavacı ve ırkçı bir yaklaşım olarak artık tartışmanın dışına atılmalıdır.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Doğal Bir Gereklilik Olarak Milliyetçilik Ve Enternasyonalist Cehaletin Çarpık Mantığı




Enternasyonalist liberallerimiz ülkemizi meşgul eden sorunun bir “milliyetçilik” sorunu olduğunu iddia ediyor.
Buna göre asıl sorun “insan haklarını” milliyetçilik adına görmezden gelmemiz ve hatta reddetmemiz…

Bu bakışın da temelinde “milliyetçiliğin” insanlık dışı bir güdü olduğu kabulü yatıyor.
Yani aslında “milletler” insanın varoluşuna uymayan, devletlerce uydurulmuş olgular, milliyetçilik de buna bağlı olarak saldırgan, ötekileştiren, devletçi davranışların genel adı…

Enternasyonalizme göre insanlar “eşit” olduklarına göre her birinin, hiçbir kimlik, aidiyet veya mensubiyet farkına bakılmaksızın istediğini yapmasına izin verilmeli.
Enternasyonalizmin bu bakışı, bireyi “yalıtılmış” bir varlık olarak kabul etmesi demektir. Şüphesiz prensipte her fert kendi başına bir değerdir.
Fakat, kişinin “değeri” onun diğer bireylerle etkileşimi ile ortaya çıkmaktadır. Onun “kendi” başına bir değer olması için “değer” kelimesini idrak edecek ve buna saygı gösterecek bir toplum gereklidir.

Fertler, kendi varoluşlarına duydukları saygının benzerinin diğer insanların da kendileri için gösterdiğini gördüklerinde “toplumlaşma” başlar.
İşte “benzeşmenin” nazarî temeli budur.

Bir kere bu şekilde toplumlaşmaya başlayan insanlar kendi aralarındaki iletişim ile hayata benzer şekilde cevaplar vermeye başlarlar. Belli bir yaşama biçiminde benzeşmeyle de “kültürlerini” meydana getirirler.
Buraya kadar “genel insan” üzerinden yani etiket, aidiyet, mensubiyet taşımadığını varsaydığımız insan üzerinden konuştuk.

Oysa insan toplulukları standart bir çevrede ve aynı şartlarda yaşamamaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken ayrıntı “kültürün”, doğrudan doğruya “ortam şartlarının” bir ürünü olduğu yanılgısına düşmemektir. Şüphesiz insan bulunduğu çevreye, ortama uyum sağlayacak davranış şekillerini ve cevapları geliştirir ama bu, kültürün maddi unsurlarıyla ilgilidir. Kültürün manevi unsurlarının nasıl geliştiği, toplumların kendi inanç çevrelerini nasıl oluşturdukları ise cevabını kimsenin bilemeyeceği bir muammadır.

Şüphesiz burada da çevrenin yorumlanmasının yani maddi unsurların rolü vardır ama insanların neden bir tür inancı geliştirirken diğerini geliştirmediği köken tartışması açısından anlamsızdır. Meselâ İspanyol sömürgecilerin kılıç zoruyla yerli topluluklarını Hıristiyanlaştırmasının sebebi de bunu görememiş olmalarıdır.
Toplumların oluşumları için belirlediğimiz genel kuramsal çerçeve onların patrik farklılaşmasını da aslında açıklar.

Çünkü her toplum ancak ve yalnız kendi zaman dilimi ve mekân sınırları ile kayıtlıdır. Kültürler arası etkileşimlerin olduğu şüphesiz bir hakikattir ama insanların hayatlarını sürdürmek için buldukları yöntem, zamanların büyük kısmını kendi benzerleri ile geçirerek, iş bölümünden âzâmî şekilde yararlanmalarını gerektirmiştir.

İşte “milliyet” denen olgunun nüvesini bu gereklilik teşkil eder. Aslında bu, bütün mensubiyet şuurlarının temel sebebidir. Mesele mensubiyet şuurunun kendisinde değildir. Kendisine mensubiyet hissedilen toplumun niteliğindedir.
İşte enternasyonalizmin inkâr ettiği şey de tam olarak mensubiyet şuurunun meydana gelme pratiğidir.

Teorik olarak “insan”, yargının önünde renksiz, nötr bir varlıktır. Oysa o aynı zamanda kendi şartları ve tercihi doğrultusunda kendini, diğerlerinden kaçınılmaz olarak farklı bir topluma ait hisseden bir canlıdır da...
Bu durum, ferdin varoluşunu sürdürmek için benzerleriyle daha fazla “teşrik-i mesai” içinde bulunması gerekliliğinin bir sonucudur, önce de belirttiğimiz gibi…
Bu durumda ferdin, içinde doğduğu toplumu öncelemesi, o toplumda diğerlerine göre daha fazla vakit geçirmeyi arzulaması kadar doğal bir şey olamaz.
Ama… Daha önce de dediğimiz gibi mesele bu toplumun niteliğidir.
Bir toplumun niteliği, onun fertlerine aktardığı “değerler” ve normlara göre anlaşılır.

Peki ama toplumların genel oluşum şemaları birerine benziyorsa toplumlar neden farklıdır? Yoksa Rus, İngiliz, Fransız, Alman, Amerikalı, Japon adları tamamen saldırgan milliyetçi politikacıların birer uydurması mıdır?
Elbette değildirler.

Toplumlaşma meydana geldikten sonra olduğu yerde kalmaz. Bazen savaşlarla bazen gönüllü katılımlarla toplumlar birbirleriyle iç içe girer.
Bazı toplumlar coğrafî veya başka sebeplerle bu tip kaynaşmaların dışında kalırlar ve sonunda nüfusları sınırlı, kültürel çeşitlilikleri az, birlikleri kan bağı/ akrabalık ilişkilerine dayalı bir halde kalırlar. Bunların en küçük birimi kabile en büyük birimi de kavim olarak kendini gösterir.
Katılımlarla nüfusları artan, artan nüfusun emniyet ve hak arama ihtiyacına göre de “kural geliştirici” ve uygulayıcı kurumları oluşturan daha karmaşık toplumsal yapılar da “milletleri” oluştururlar. Görüldüğü gibi buradaki benzeşmede artık, kabile veya kavim olgularını meydana getiren “organik benzerlik”, “biyolojik köken”, “ırksal aynılık” ölçüleri aşılmıştır.

Yani “millet”, etnik ırkçıları, enternasyonalist romantizmleriyle destekleyenlerin sandığı gibi bir otoritenin yarattığı, tasarladığı bir “ırksal” aynılık değildir.
Ferdin, zamanının büyük bölümünü benzerleriyle geçirme tercihi varoluş şartlarında, içinde yaşadığı toplumun durumunu diğer toplumlara göre öncelikli düşünmesine yol açar. Bu, işin tabiatı icabıdır. Çünkü her tercih bir reddir aynı zamanda. Bunun en basit ve anlaşılır örneği de aile yaşantımızdır. Önce ailemizin geçimini düşünür, ailemizin emniyetini sağlarız. Kendi evimizde yaşamak ister ve mecbur kalmadıkça da bir başkasın evinde kalmayı reddederiz.

Ama her şeyden önce durumu kendi ailemize göre muhakeme ederiz. Hiçbir fert bir başka yerdeki açların durumunu düşünerek yemek yemekten vazgeçmez. Kendi varlığı veya tercihi bir başkasını doğrudan doğruya aç bırakmadıkça kendi varlığının önüne bir başkasınınkini koymaz. Kendi çocuğumuzu düşünür ve onun için aç kalabiliriz şüphesiz ama önce kendi çocuğumuz için aç kalmayı seçeriz. Bu bir “yakınlık yargısıdır” ve dediğimiz gibi işin tabiatı icabıdır.

Çünkü insan olarak aynı anda ancak bir yerde ve bir toplumla beraber olabiliriz. Bu beraberlik iletişimsiz, etkileşimsiz bir beraberlik değildir, bizim varoluşumuzu sağlayan beraberliktir. Dolayısıyla böyle bir beraberliği sürdürmek, diğer toplumlarla beraberliğe göre öncelikli ve daha gereklidir.
Dolayısıyla bir mensubiyet şuuru olarak milliyetçiliğin bir “icat”, bir tasarım” olmadığını bir kere daha vurgulamalıyız.

O halde ülkemizdeki çatışmalı durumun sebebi milliyetçilik midir?
Bir fert varoluşu gereği bir mensubiyet şuuru taşıyacaksa bu soruya daha en baştan “hayır” diye cevap verebiliriz.
Ama bu yetmez.

Her mensubiyet şuurunu milliyetçilik olarak addeden enternasyonalizme “mensubiyet şuurunun” içinden doğduğu topluma göre nasıl şekillendiğini göstermeliyiz ki iddialarının yanlışlığı ortaya çıksın.

En başta belirttiğimiz gibi toplumlaşma başladığı gibi kalmaz.
Bazı toplumlar başlangıçtaki hallerine yakın halde yani “topluluk” halinde kalırken bazıları da katılımlarla büyüyüp genişleyerek, kültürel olarak gelişip çeşitlenerek varoluşlarını somut unsurlardan soyut öğelere doğru geliştirirler.
Ülkemizde Kürt kardeşlerimiz birinci duruma bir örnektir. Mensubiyet şuurları aile ilişkilerine, kan bağına, somut benzerliklere, dayanan, organik/ biyolojik aynılıkla kendini kavrayıp buna göre hayata cevap veren bir toplumsal yapı sergilerler.

Bu durum günden güne değişmekte ve şehirleşmeyle beraber onlar da yavaş yavaş Türk millî birliğinin ayrılmaz bir parçası olduklarını idrak etmektedirler. Bu idrak ne yazık ki aile bağlarının çok kuvvetli olduğu, beraberliğin soyut kurallarla şekillendirilmesinin hazmedilemediği bölgelerimizde zayıftır.
Bundan dolayı “Biz Türk değiliz!” diye bağıran gruplar, kendi Kürtlük bilinçlerinin ırka, kan bağına , biyolojik yakınlığa dayandığını anlayamamakta ve Türk çoğunluğun da böyle olduğunu sanmaktadırlar.

Bazı enternasyonalistler Kürtlük bilincinin “uluslaşma” olduğunu sanmaktadırlar. Siyasî Kürtçülüğün uluslaşma iddiaları ve kullandığı söylem böyle bir yanılgıya sebep olmaktadır.
Çünkü kendisini ancak somut biyolojik yakınlıklara göre tanımlayarak bu farkın somutluğundan dolayı farklı muamele ve yönetim isteyen bir grup milletleşmenin/ uluslaşmanın büyük hukuk beraberliği idealinden habersizdir.

Uluslaşma sadece “benzerlerin”, ötekilerden ayrılması demek değildir. Bu yüzden de Kürt topluluğunun uluslaşma iddiaları milletleşmenin, farklılıkları hukuk altında kucaklaması ve sonucunda meydana gelen kendiliğinden ve rızaya dayanan benzeşme durumundan çok geride, ilkel bir seviyededir.

Bundan dolayı Türkiye’de etnik ırkçılık, siyasî Kürtçülük bir “halkın bağımsızlık talebi” değil, hukuk devletine, kural altında eşitlik idealine ve toplumsal kaynaşmaya karşı bir isyandır.

Bu durumda şunu sormalıyız: Soruna kimin gözüyle bakmalıyız?
Kural altında eşitlik idealiyle birleşip ortak bir millî kimlik oluşturmuş insanların bu birliğin devamını değil de başkalarının kendilerine göre belirledikleri hedefleri gözetmeleri mümkün müdür?
Hukuk idealini bir araya getirdiği, tarihin en eski milletlerinden biri olan Türk’lerin varoluşlarını bir kenara atarak düşmanlığını açıkça ilan etmiş silâhlı grupların taleplerini tartışması acaba enternasyonalizmin insancıllığıyla bağdaştırılabilir mi?

Fertlerin varoluşlarını kendilerine göre tanımlamalarını, bu tanımı etkileyen toplumsal benzeşmeyi varoluşlarının gereği olarak öncelemeleri, baka toplumları düşman saymalarını gerektirmez. Komşularımız sevmemiz, mahremiyetimizi koruyacak kilitler takmamızı engellemez. Veya komşularımızı sevmemiz önce kendi evimiz ekmek almamızı da engellemez.

Veya kapılarımızı kilitlememiz komşularımızı yok etmek istediğimizi göstermez!
Bu durumda, toplumların kendi varoluşlarıyla ilgili fertlerinin paylaştığı öncelik endekslerinin ortaklığı kendi başına bir kötülük değildir. Bu öncelik endekslerinin uyuşmasını bir kötülük kabul etmek, dünyadaki bütün milletleri, renkleri silmeyi istemek kısaca insanı yok etmeyi istemek demektir.

İşte etnik terör bu yolla enternasyonalizmin liberal, sosyalist ve dinci renklerini gayet güzel kullanabilmektedir. İşte gene bu yüzden “milleti” reddederek barışı sağlayacaklarını söyleyenler etnik ırkçılığı bölünme talebi dışında bir öneri getirememekte, etnik teröre boyun eğmek dışında ri tavrı sergileyememektedir. Yani meseleye “nötr insanın gözüyle bakmayı iddia ederken etnik ırkçılığa esir düşmektedirler.

Türk adını reddederek zaten etnik ırkçılığın tehdidine boyun eğmekte, milleti adını reddederken gösterdikleri duyarlılığı kavmiyetçiliğe, kabileciliğe göstermeyerek iki yüzlülük etmektedirler.
Ayrıca Türkiye’nin bürokratik bir kurgu bir otarşi olmadığını Türk Milletinin kendi değerler ve normlar dağarcığıyla anlamlandırdığı yani vatanlaştırdığı bir ülke olduğunu da reddederek dünyayı kana bulayan ırkçılığın her türlüsüne ortak olmaktadırlar.

Her ülke, onu kuran millî çoğunluğun iradesince şekillenir. Burada öncelik milletlerindir. Hukukun herkes için korunması kaydı dışında da bu irade kimseyle paylaşılmaz çünkü bu irade millî bütünlüğün omurgasıdır.

Enternasyonalizmin insanlık düşmanı ve ahlaksız bir düşünce olması da var olan insanların tercihlerini ve birlik şuurlarını reddederek onları var olmayan bir “insana” zorlamayı istemesindendir. Enternasyonalistler şunu bilmelidir ki bir milletin milliyetini etnik ırkçılığı korumak adına yok etmek o milletin fertlerinin beyinlerini çıkarmak demektir.

Soyut ilkelere göre şekillenmiş bir beraberliği kan bağı, aşiret keyfiliği adına reddettiğinizde yaptığınız şey insanların beyinlerine sözden mermiler sıkmaktır. Bu yüzden de milliyetçiliğin soyut ve ileri kavrayıcılığıyla aşiret reislerinin hukuk tanımaz otoritelerinin ayrılıkçılığını mukayese etmek en başta ahlâkı hiçe saymaktır.

Milliyetçiliğin olduğu yerde haklar, hukuk teminatı altındayken etnik ırkçılığın egemenliğinde aşiret reislerinin insafına kalmıştır. İşte enternasyonalistlerin düşünmeleri gereken budur: Her köyün kendi keyfî zorbalığına izin vermek insanlığın varoluşuyla bağdaşıyor mu bağdaşmıyor mu?










26 Haziran 2010 Cumartesi

Marksist “Değer” Yanılgısının Özü: İnsanlaştırma



“Değer” kavramı, dünyaya yön veren iki büyük ideolojinin yani liberalizmin ve sosyalizmin, birbirleriyle mücadelelerinin eksenini oluşturmakta.

Bu mücadelede “değer” kelimesine verilen anlamların farklılığı da temel bir rol üstleniyor.

Yani “değer” mücadelesi, özünde bir anlam mücadelesidir.
Neden böyledir? Neden “değer” kelimesi bu kadar önemlidir ve ona farklı bir anlam yüklemek bu kadar önemli olsun?
Dünyada resmî rejimi sosyalizm/komünizm olan ülkelerdeki katliamların, siyasî baskıların, hatta resmen sosyalist olmamakla beraber komuta ekonomisi uygulanan ülkelerde dereceye bağlı olarak görülen hukuk eksikliğinin bütün sebebi “değer” üzerindeki anlaşmazlık mıdır?

Son sorunu cevabı kesindir: Evet!

Belki sona saklamamız gereken bir cümleyi şimdi sarf etmemiz gerekiyor.
Anlam bir haritadır.

Size üzerinde yaşadığınız ve seyahat etiğiniz dünya ve bu sırada sürdürdüğünüz hayat hakkında bir yol göstericidir. Size hayat ve dünyanızın “topografyasını” tercüme eder, sizin için onu “bilinir” kılar.

Bu harita içinde “değerler” ulaşılması ve kalınması gereken konak yerleri, yerleşim yerleridir.
Mesele şudur ki haritanızı değiştirdiğinizde ulaştığınız konaklar da farklı olur.
Daha doğrusu, haritanızı değiştirdiğinizde topografyayı yanlış tercüme etmeye başlarsınız.

Çünkü aslında haritanın tercüme etmeye çalıştığı topografya, içinde yaşadığınız toplumda, kendiliğinden gelişmiş anlam ilişkilerinden oluşmaktadır.

İnsan hem topografyasını oluşturan hem de onu keşfetmeye çalışan tek canlıdır.
Burada oluşturma işi keşfetme işinden daha hızlı seyreder. Çünkü bu gün için geçerli anlamlar üzerine hareket ederken ileride yolumuzu biçimlendirecek pek çok “yer hareketine” sebep oluruz. İşte toplumsal düzenin, “İnsan davranışlarının sonucu olmasının fakat insan tasarımının sonucu olmamasının” anlamı budur.
Bunun en güzel örneği semavî dinlere kaynaklık eden Hz. İbrahim’in “anlamlandırma sürecidir”.

Hz. İbrahim bir noktadan hareketle, anlamların bütünlüğünü kavramaya çalışmıştır. Bir noktadan hareketle aslında kendisine yöneltilecek “nedensellik paradoksu” suçlamasını engellemiştir. Yani bir olgunun ilk kökenine varmadıkça onun anlamının kavranamayacağı düşüncesini engellemiştir.

Bir noktadan hareketle anlamların bütünlüğünü belki göremeden ama varsayarak bilinç sahasında yürümüş ve nihaî anlama ulaşmıştır.

Toplumsal hayatta da biz bir yandan elimizdeki anlam dağarcığından hareket eder ve sürekli bir keşif faaliyeti sürdürürüz; bu sırada hareketimizin yarattığı ve önceden bilinmeyen sonuçları da gelecek nesillere keşfedilmek üzere miras bırakırız.
Peki ama bütün bunlar ne anlama gelir?

Bütün bunlar, hayatın ve dünyanın anlamının yalnız insan için var olduğu anlamına gelir. Mutluluk, keder, hasret, kıskançlık vs tamamen insanın anlam dağarcının sonuçlarıdır.

Yani insanın anlamlandırma sürecinin sonuçlarıdır.
İşte felsefe ve dinler, bize “zarar vermemeye yönelik” bir anlamlandırma süreci kazandırmaya çalışır. Yani insanın, varoluşunu sürdüreceği, yani “doğru olan” anlamlandırma sürecini, bize temin etmeye çalışır.
Bir anlamın “doğruluğu” veya “yanlışlığı” bizi götürdüğü konaktaki durumumuzla anlaşılır.

Bize varoluşu sürdürmek vaadiyle yol gösteren bir “felsefî” fikir, eğer bizi bir yanardağın içine sürüklüyorsa onu “doğru” kabul etmeyiz. Çünkü biliriz ki lâvların içine düşen bir insan hayatta kalamaz.
Bu benzetmeler şüphesiz sınırlı bir açıklayıcılığa sahiptir fakat “Neden o da bu değil?” sorusuna yani insanın tercih problemine, ilk doğru cevapları içermeleri açısından önemlidirler.

İşte bu yüzden “Birden fazla doğru olabilir” anlayışı açıkça anlamsızdır. Çünkü bir toplumun zaman içinde “kendiliğinden” oluşmuş anlam haritası, zaten zaman içinde oluşabilecek tek haritadır. Bir insan ancak o anda bulunduğu yeri keşfedebilir ve anlamlandırabilir. Aynı anda Çin’de veya Endonezya’da da bir keşifte bulunamaz. İnsanlığın ortak hareket noktaları şüphesiz vardır ama bu, vardıkları yerlerin de ortak olduğu anlamına gelmez.

Hayatın, mülkiyetin ve hürriyetin kutsallığı, dokunulmazlığı, insan toplumların hepsinde derece farkıyla da olsa bilinen hareket noktalarıdır. Oysa her toplum bu hareket noktasından “varoluşu sürdüren” bir konak yerine ulaşmayı başaramamıştır.

Meselâ Marx’ın pek sevdiği ve bir tür felsefi maymuncuk gibi kullandığı ilkel toplumsal düzen aynen böyledir. Onu “ilkel” yapan şey, hareketin ilk noktasına yakın bir yerden ileriye gitmemiş olmasındandır. İlkel toplum, avcının mızrağını ancak avcının izniyle kullanılabilen bir mülkiyet olduğu kabul eder ama bunun ötesinde kabile şarkıcısının yaratıcı emeğinin, onun mülkiyeti olduğunu idrak edemez. Zaten sosyalizmin ilkelliği de buradan kaynaklanmaktadır.
Bunun yanı sıra, ilkel kabileler, tabiatın her unsurunu “insanlaştırarak”, bu unsurlarla birer insanmış gibi ilişki kurar.

Aslına bakılırsa, hayatı, tabiat şartlarına , çok daha bağlı bir toplumun bu davranışı tabiatı sorumsuzca kullanan modern toplumlar için faydalı bir yaklaşım olabilir. Çevreyle ilişkilerimizin yeniden gözden geçirilmesi için bize ilham verebilecek bu yaklaşım ne yazık ki daha ötesinde toplumsal ilişkilerimizin sonucu oluşan ekonomide yetersiz kalır.

Modern toplumsal ilişkilerin ilkel kabileler göre açıklanması ve yeniden yapılandırılmasına dair en kapsamlı ve iz bırakıcı düşünce Marksizm olmuştur. Marx toplumun gerçek temellerinin ilkel “komünal” toplum olduğu iddiası ile temellendirdiği düşüncesinde, kapitalizmi, “insanın özünden sapması” olarak değerlendirmiştir. Gözünden kaçan ve belki görmezden geldiği nokta ise, ilkel toplumun içinde dahi iş bölümünün var olduğu ve iş bölümünde yer alan her “üretim aracının” o iş bölümündeki şahsa tahsis edilmiş olduğuydu.

Ayrıca hayatta kalmak için yabani çilek ve geyik yemenin gerek ve yeter şart olduğu ve bundan fazlasının da zaten “anlam haritası içinde “yer almadığı, nüfusu sürekli belli bir seviyede seyreden yani olabildiğince “durağan” bir toplumun bile işbölümüne ihtiyaç duyduğu ve sınırlı miktardaki ,(hemen hemen artmayan/durağan) ürünlerin herkese paylaştırılabileceği bir toplumu idealleştirmek, aslında değişmeyen, cansız varlıklar dünyasının bir ayna görüntüsünden başka bir şey değildi. Hatta değişmeyen bir düzenin emirlerine göre yaşayan insan dışındaki canlıların dünyasının…

Marx ilkel toplumu örnek alırken ilkel toplumun da bir tür kaya veya antilop sürüsü olduğunu farz ediyordu, farkında olarak veya olmayarak...
Bu şekilde onları da “insanlaştırıyordu.”
Emek değer kuramının özündeki “metanın içinde bulunan değer” anlayışının temeli de budur.

Çünkü o, “değerin”, ancak belli bir anlamlandırma sürecinin sonucu olduğunu idrak edememişti.

Çünkü o değerin, ancak belli bir anlam haritasına uyularak keşfedilen bir varlık olduğunu bilemiyordu veya bilmek istemiyordu.

“Değeri”, içinde insan algısı barındırmayan bir varlık olarak düşündüğünde onu ölçecek doğal bir determinizm uydurarak sorunu çözebileceğini sanmıştı.
Bu anlayış, “değerlerin” hemen hemen sabit olduğu, hayata dair keşiflerin belli bir yerde donduğu ilkel toplumda belki açıklayıcıydı. Oysa gerek maddî gerekse manevî bir keşif sürecinin yaşandığı, bundan dolayı da iş bölümünün sürekli çeşitlendiği bir toplumda her şeyin neden zamanla değerini değiştirdiği sorusuna cevap bulamıyordu.

O, “değere” kendinde içkin bir anlam atfettiğinde onu insanlaştırmış oluyordu. Değer insan için ve insandan dolayı bir varlıktı oysa. Değerin insanın “anlam verme “ faaliyetinin bir sonucu olduğunu idrak edemiyordu. Dolayısıyla emeğin de dahil olduğu bütün malları, ilkel kabilelere benzer şekilde “ruh ve anlam sahibi” birer insan gibi görüyordu.

Bu şekilde kendilerini, antiloplar gibi tabiata taabi, edilgen birer canlı olarak addeden ilkel insanın algılayışını modern topluma giydirmek istiyordu.
Böylece de malların değerlendirilmesinde talebin işlevini yok ediyordu. Yani insanın tabiatı değiştiren, ona kendince şekil ve anlam kazandıran iradesini, yani insanın bilincini, yani insanın varlığını…

İşte bu insanlaştırma çarpıklı yüzünden, sosyalizmin cari olduğu memleketlerde katliam, baskı, fakirlik kaçınılmaz sonuçlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü insanın sahip olduğu ve mallara atfettiği değerleri mallara da atfetmeye başlarsanız insanı malların kölesi haline getirirsiniz. Aslında Marx “ İnsan bilinç sahibi değildir, onun bilinci üretim araçları ve üretim yöntemlerince şekillendirilir” benzeri yazdığında, sürekli kapitalizme yönelttiği “insanı yabancılaştırmak, metalaştırmak” ithamının, ancak kendi felsefesinin doğal sonucu olabileceğini de bu yüzden idrak edemiyordu.

İnsanı, değerin belirleyicisi olmaktan uzaklaştıran Marksizm, değer yargısına varmaktan korkan, yargısının sorumluluğunda kaçan, kendi ürünlerini insanların değerlendirmesinden korkanlar için çok önemli bir sığınaktı. Ama öte yandan kendilerine sunulan mal ve eylemleri yargılamak hakkını başkasına devredenlerin, ancak köle olabilecekleri gerçeğini de gizleyen bir “harita silicisi” bir ahlâk yıkıcısıydı.

Şüphesiz sosyalist ülkelerde hoşnutsuzluk göremezsiniz, çünkü bunu kimse ifade edemez ama eğer kendilerine “sosyal demokrat” veya “sosyal devlet” diyen refah ülkelerinde üretimin bolluğuna rağmen hoşnutsuzlukların varlığını görüyorsanız kendinize şunu sormalısınız:
Üretimin bolluğuna “izin verilen” bir yerde, insanların paylaşımdan memnun olmamalarının sebebi nedir?”

Bunun sebebi üretilen ürünün ve emeğin değerlendirilmesi yetkisinin oy çokluğu bahanesine sığınılarak artık yavaş yavaş devlete devredilmesindendir. Çünkü ürünleri veya “gelirleri” vergilendirme yoluyla başka insanlara devlet zoruyla aktarmak, o malı veya hizmeti fiyatlandırma yetkisini üreticinin elinden almak demektir.

Böylece mallar kendilerini alabilecek, kendilerine azamî fiyatı verebilecek müşteri kitlesinden, o malları edinemeyeceklere doğru kaydırılır ki bu da malın üretimindeki beklentilerin akamete uğratılması anlamına gelir. Bu durumda maliyet hesapları çarpıtılır, fayda endeksleri anlamsızlaşır, kısacası “değer” yok edilir.
O yüzden bedava dağıtılan sağlık veya eğitim tamamen “değersizdir”!

Malları insanlaştırarak, onlara insanın takdirinden bağımsız değerler atfettiğinizde olacak şey ancak budur… Marksist rejimlerin neden ancak dipçik zoruyla ayakta kalabildiğini mi merak ediyorsunuz? “Değer" sayılan şeyin ne olduğuna bakın…




24 Haziran 2010 Perşembe

Hukuk Devleti İdealine Karşı Etnik Irkçılığın Köpekleşme Psikolojisi


“ Oyuz yıldır sonuç vermeyen askerî yöntemler…” sözü aynen kalitesiz pop/arabesk şarkıların, tekrarlana tekrarlanan kulaklarımıza çakılması gibi beynimize çakılmak isteniyor.

Bu söz “yöntem” yanlışlığından bahsederken bir şeyi eksik bırakıyor. O da yöntemin uygulandığı iddia edilen kitlenin iletişim sorumluluğu.


Otuz yıldır bölgede uygulanan askeri yöntemlerden, sanki günlük hayatı akamete uğratan, ulaşımı aksatan, sağlık hizmetlerini eksilten şeylermiş gibi bahsediliyor.

Bir de sanki askeri yöntem veya silâh kullanımı, ancak sonuç verdiğinde onaylanacak bir şeymiş gibi söyleniyor.


Bu sözün anlamı: “ Biz ancak şiddetten anlarız, bizi itaate zorlayacak kadar şiddet görmedikçe de her şekilde ihanet ederiz!” dir.

Belki çok sert bir ifadedir ama bu bizim kafamızdan uydurduğumuzu bir şey değil, gördüklerimizden çıkardığımız bir neticedir.


Nitekim “Bölücü örgütün oyunlarına gelmeyelim!” sözü de artık “İşgalci TC Kürdistan’dan defol!” pankartlarına karşı sessiz kalmak anlamına gelmeye başladı.
Dikkat edilirse Kürt etnik ırkçılığı kendin şiddetten ayıramamaktadır. Ayırması mümkün değildir, çünkü özünde hukuka duyulan inan yatmamaktadır. Çünkü bilinçli bir hak mücadelesinin akılcı yolu onun için imkânsızdır.


Etnik terör örgütü ve yandaşlarının içinde bulunduğu psikoloji bu yüzden insanlıkla ilgisizdir. Etnik ırkçılar, insan olmanın sadece biyolojik araçlarını kullanabilen ama bunların sorumluluğundan bihaber canlılardır. Psikolojilerinin de tek bir nitelemesi olabilir: “Köpekleşme”. Çünkü ancak ve yalnız güç üstünlüğünü bir ilişki biçimi olarak kabul etmektedirler.


Şehit edilen Buse’nin yaşıtı hatta daha küçük olup da okula gitmek yerine polise taş atan, Molotof atan, polisi “kanunî yoldan öldürmeye çalışan”, “Büyüyünce terörist olacağız!” diyen “çocukların” aileleri, ellerinde yeşil kartla, “hak iddia ederek” doktorlarımızın kapısına dayandığında ne yaptıklarının bu yüzden farkında değildir.



“Halk PKK, PKK halk!” diye pankart açıldığında etnik ırkçıların farkında olmadığı şey etnik ırkçılığı, bizim vergilerimizle inşa edilmiş kamusal alanlarda savundukları ve hayatlarının bizim kanunlarımızın güvencesi altında olduğudur.



Bizim kanunî sınırlarımızın, bizim hukuk devleti usullerimizin şemsiyesi altında bize dişlerini gösterenlerin köpekleştiklerini bu yüzden söylemek gayet normaldir.

Çünkü insan olanlar yetki-hak/ sorumluluk ilişkisinin bilincindedir. Bir hakkın kullanımının bir başkasının hakkının sınırında bittiğinin ve o hakkın kullanımının kimseye bir maliyet yüklemeyeceğinin bilincindedir.


“İnsanlar” bir hakkın kötüye kullanımının, “sorumluluk” doğurduğunun bilincindedir. Öte yandan köpekler dahi, hangi şartlarda sevgi göreceklerini öğrenebilirler. Bundan dolayı da aslında etnik ırkçılığın psikolojisine “köpekleşme” demek, insanoğlunun en eski ve sadık dostuna bir hakaret ve fakat üzücü bir mecburiyettir.



Etnik ırkçılara karşı Türk Milleti’ni uyarıp duranların farkında olmadığı şey zaten ülkenin teminatının, “hak ve sorumluluk” bilincini tarihin çok eski devirlerinde anlayarak bütünleşmiş, milletleşmiş bir toplum oluşumuzdur.


Bundan dolayı etnik ırkçıların şiddete dayalı tepkileri bize yabancıdır. Biz kanunlardan yararlanırken o kanunların yapılış sürecini idrak edebilen, o kanunların tarihsel maliyetinin farkında olan bir “milletiz”. Dolayısıyla bizi sınırlayan şey, “sözün” kendisidir, şiddet değil.
Şehitlerimize duyduğumuz muhabbeti susturmaya çalışanlar, insanî varoluşun gereğini, etnik ırkçılığın hayvansal tepkilerinden ayırt edemeyenlerdir.


Etnik ırkçılık, bahçesine giren inekle beraber, ineğin sahibi aileden altı kişiyi birden öldürebilen ve ancak kendisine silâh doğrultulduğunda durabilen canlıların “siyasetidir.”


Bizi tereddüde düşüren şey de insanlık değerlerinden habersiz canlıların, bizim yarattığımız sistemi kullanarak bizi yargılamaya kalkmalarıdır. Suçlarımızı bizim ahlâkî değerlerimize dayanarak göstermekte ama kendilerini o ahlâkî değerlerden bağımsız saymaktadırlar.

Etnik ırkçılığın ayrılıkçılığında meşru bir “ayrılma” fikri yoktur. Onların bizden ayrılmak veya özerklik taleplerinin temelinde , bizim insanlık değerlerimizin yarattığı sınırlamalardan kurtulmak kör arzusu yatmaktadır.


Onlar kendi çocuklarını taciz edebilecekleri, kendi kan davalarını güdebilecekleri, kendi “aile meclisleriyle” kendi çocuklarının katil kararlarını verebilecekleri ve kendileri dışında hiç kimsenin onlara bunlardan dolayı hesap soramayacağı bir “dokunulmazlık alanı” arzulamaktadırlar.


Türk devletinin kendilerine yönelttiğini iddia ettikleri şiddetin onlarca katını kendi hemcinslerine uygulamışlardır, uygulamaktadırlar. Ama sosyolojik(!) yapıları bunu sorgulamaya yetecek kadar gelişmiş değildir.


Bu yüzden, kadınları, erkekleri tarafından dövülüp aşağılanıp katledilirken, tecavüze uğrarken gene aynı erkekler tarafından polisin önüne sürülüp de kalkan edildiklerinde “ Biz sizin namusunuz değil miydik neden bizi çatışmanın ortasına atıyorsunuz?” diyememektedir.


Türkiye’de etnik ırkçılık insanlık değerlerini kullanarak yürütülen bir köpekleşmeye dönüş hareketinin adıdır. Bu yüzden etnik ırkçılar için “ihanet” kelimesi anlamsızdır.


Türkiye’nin iki talihsizliği vardır: Birincisi “Milletleşmeyi idrak edememiş bir köylü zihniyetinin” iktidara gelmiş olması…


İkincisi de maalesef medenî seviyemizin henüz, hukuk devleti ilkelerinin köpekleşme ilkelliğine geri döndürülmeye çalışıldığını idrak edecek kadar ilerlememiş olmasıdır.

İnsan hareketinin sınırının sopa değil de "söz" olduğu hakikatini etnik ırkçılar ısrarla anlamak istemiyorsa yapılacak şey onlara uymak ve bizim değerlerimizi, hukuk sistemimizi istismar etmelerine izin vermek değil, onların anladıkları dilden konuşmaktır.