6 Temmuz 2019 Cumartesi

Kendi Kendisine İhanet Eden Toplum



İlgili resim Işıklarda uyuyası  büyük Türk yazarı Aytmatov “ Gün Uzar Yüzyıl Olur”da mankurtlaştırmayı dehşetengiz  bir güçle anlatır.

Mankurtlaşma bir roman kahramanının başına gelen hayali bir kavram mı?

Son İstanbul seçimlerinin sonuçlarını gördüğümden bu yana bana hiç de öyle  gelmiyor. “Kim kazandı, kim kaybetti?”, “ Kim kime ne dedi?” gibi güncel siyasal dedikodulara falan dalmak istemiyorum.

Sorun memlekette artık “ Ne olmalı?”yı tartışamamamız… Hiç kimse ne yapması gerektiğini bilmeden sürekli bir şeyler yapıyor. “Abi ne yapıyorsun? Yaptığını niye yapıyorsun?” diye sorsak hiç kimsenin verecek adamakıllı bir cevabı yok.

Öncelikle insanlar gönüllü bir cehalete daldı… “ Öğrensek ne olacak ağabeyciğim? Parasını verip cep telefonu alıyor muyum? Alıyorum. Cep telefonu yapmayı öğrenmenin ne lüzumu var?”  kolaycılığı hepimizin beynini doldurdu.

Ha bir de gönüllü bir soysuzluk hali var ki o iyice akıllara ziyan… Komşularımız sohbetlerimizde   “Canım Türk olmuş, Kürt olmuş ne fark eder, insan olsun…” diyerek insaniyet taslıyor.

Tamam da bunların, başlıkla  ne ilgisi var, değil mi?

Bir şeyleri öğrenmek istemezsen sevgili kardeşim, besi hayvanı seviyesine düşersin.  Bir inek için  yediği samanın kökeninin bir önemi yoktur. “ Abi yiyoruz ama bu samanı kim nasıl üretiyor yahu?” falan diyen bir inek yoktur.

Soysuzluk nedir? Dün yüzme havuzunun soyunma odasında , “Herif Ankaralı, “Ben artık Bruki oldum!” diyordu” diyen birine rastladım… “Bruki”, bir Kürt aşireti. Ankaralı bir Türk gele  gide kendisini  bir Kürt aşiretinden hissetmeğe başlamış. Herhangi bir Bruki’ye “ Sen Brukisin ama Türk Milletindensin!” diyebiliyor muyuz? Hayır. O zaman kendisini Bruki sanan Ankaralı’nın “insan” olup olmadığını Ankara’daki komşu ablama sormak istiyorum. Kendisini “Bruki” sanan Ankaralı abinin “İstiklâl Marşı”, “Türk Bayrağı”, “Andımız” vs. hakkında artık ne düşündüğünü de ciddi ciddi merak ediyorum.

akp karikatürleri komik ile ilgili görsel sonucuÖğrenmek istemeyen insan, insanlığından vazgeçiyor demektir. Öğrenmek istemeyen insan,  bilincini terk eden insandır.  Bir komşum “Abi, bana göre namus dışında her şey alınır satılır!” diyerek hayat dersi veriyordu. Başka bir genç komşum “ Abi biz ekmeğimize bakıyoruz…” diyerek memleketin haliyle ilgili hiçbir şey bilmeksizin ekmek kazanmak istediğini söylüyordu.

Soyundan vazgeçen insan da dilinden, bilincinden, geçmişinden, ailesinden vazgeçiyor demektir.

“İstanbul seçimi diyordun… O ne ayak abi?” diye soracaklara cevap vereyim şimdi:

İstanbul seçimlerinde büyük bir farkla dükalık el değiştirdi. Tamam da kaybeden tarafın oy oranı kaç? Kaybeden tarafın oy oranı: %45! Bu neredeyse toplumun yarısına yakın bir oy oranı. Yani? Yanisi şu:  Toplumun yarısının, aylarca süren seçim propagandalarında, ortaya konan üsluba, bilgiye-bilgisizliğe, kabalığa/hoyratlığa, bağnazlığa, Türksüzlüğe, bakıp da hâlâ cehalete, bağnazlığa, vatansızlığa, bilinçsizliğe onay/oy verdiğini görünce dehşete düştüm.


Bu %45, “ ekmeğine bakan”, “öğrenmek istemeyen”, “ soyunu küçümseyip de Bruki olmak isteyen”, “Türklüğü umursamayan”  insanların oranı demek.

 Bu %45, memleket bir işgale uğrasa, cepheye koşmak yerine “ ekmeğine bakacak”, “ kendi köyü dışında memleketin gerisine ne olduğunu öğrenmek istemeyecek”, “ Bruki olduktan sonra Türklüğe ne olduğunu umursamayacak” insanların oranı demek.

Bu oran “kendi kendisine” ihanet eden, “kendi kendisini inkâr eden” , koskoca bir toplum demek!

İşte bu kadar lâfın, başlıkla ilgisi bu…

Bilmem, anlatabildim mi?

5 Temmuz 2019 Cuma

Gerçek Benim Neyime?



George Berkeley ile ilgili görsel sonucuGeorge Berkeley’nin “İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine” adlı kitabını dün bitirdim.

Hacimce küçük, içerikçe ağır bir kitap, hem de bayağı ağır bir kitap.

Berkeley idealist bir filozof sayılmakla birlikte aynı zamanda geleneksel idealizme ciddi eleştiriler getiriyor.

George Berkeley kitapları ile ilgili görsel sonucuKitap tanıtımı yapacak değilim. Ama Matrix’te Neo’nun “ Matrix’te ölürsek gerçek hayatta da ölür müyüz?” sorusuna Morpheus’un verdiği “ Bilinç öldüğünde yaşayamazsın.” Cevabı baba Berkeley’nin kitabının özünü yansıtıyor gibi geldi.

Berkeley “ İdeaların varlıkları, algılanmalarından ibarettir.” Önermesi tam da bu sorunun cevabını oluşturuyor.

Bunlar sizin bir işinize yarar mı? Bilmiyorum.

Dün ayrıca Fallout 4 oynamağa başladım ve sanırım daha fazla oynamayacağım. Tuhaf gelecek ama oyun atmosferi bana çok üzücü geldi.

Şimdi bazılarınız, “ İnsan  bir bilgisayar oyununu bu kadar ciddiye alıp da ona üzülür mü?”  diye  sorabilir. Bilmiyorum… Ama şunu görüyorum ki okuduğumuz, seyrettiğimiz her şey ama her şey, beynimizde bir takım izler bırakıyor.
fallout 4 ile ilgili görsel sonucu 
Buradan aklıma şu geldi: “O halde Türk insanının her gün seyrettiği Kürt feodalitesi dizileri, şiddet-servet melezi gecekondu  dizileri vs. onun idrakinde nelere yol açıyor?”

Bir silah ortaya çıkıyor ve bütün sözler o anda siliniveriyor. Herkes kendi adaletini kendisi sağlıyor. Konuşmanın bir anlamı kalmıyor. Tuhaf başörtülü Kürt hanımağaları,  kirli sakallı, pahalı takımlı hanzolar idolleştiriliyor ve meselâ doğuda,  düğünlerde, dizilerden fırlamış gibi duran bir alay kabadayı gençle halaya duruveriyorsunuz.

Dizlerde algıladığı şeyin gerçekliğini yaşayan bir yabancılar sürüsünde Matrix’ten bahsetmek de gülünç…

George Berkeley: " İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine"

3 Temmuz 2019 Çarşamba

Ne Çok İş yaptık Gününe Bir Bakış

street ile ilgili görsel sonucu


Bugün traşa gittim. Bizim oğlan  beklerken pek bir sıkıldı. Gerçi kuaförümle pek iyi anlaşıyorlar ya.

Beş yeni oyun aldık.  Konsolumuz tam bir FPS canavarına döndü. Bugün az daha Rainbow Six’te uçak bölümünü bitiriyordum. İşin iyi tarafı Tomb Raider’ı da oynayabilmek oldu.

Küçük kızımızın dershane taksidini de yatırdık.

Ayrıca küçük kızımla ve oğlumla öğle yemeği yedik. Güzeldi.

Küçük kızım dershaneden çıkınca beraber havuza yüzmeye gittik. Artık çok iyi yüzüyor. Oğlumuzda maşallahı var bayağı iyi dalıyor. Küçük kızımın kulaçları çok  düzgün ve nefes alışlarını da düzeltti. Zaten  dün beni yarışta geçmişti. Onunla gerçekten gurur duyuyorum. Öbür yandan çocuklarımıza yüzme öğretmek kadar kendimi işe yarar  hissettiren pek az şey var.

Eve geldiğimizde de Netflix’te “Talihsiz Serüvenler Dizisi’nin” üçüncü sezonundan bir bölüm seyrettik. Seyrederken de dondurma yedik. Yakınımızda büyük bir manav-market var. Resmen kurtarıcımız oldu. Çocukların sevdiği dondurma orada vardı.

Çocukları yatırdıktan sonra gene Netflix’te bir Fransız dizisi buldum: “Black Spot”. Fena değil  gibi.

Georgge Berkeley’nin “İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine” adlı denemesini okumağa devam ediyorum. Anlaması biraz zor. “Biraz” mı dedim? Neyse… Hadi hep beraber gülelim.

Bugün ne çok iş yapmışım!



2 Temmuz 2019 Salı

Beklenmedik Bir Olgu Olarak “Yasal Suç”



2004’te kabul edildiği  haliyle Türk Ceza Kanunu’nun ilk hükümleri şunlar:
“Ceza Kanununun amacı
MADDE 1. - (1) Ceza Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu amacın gerçekleştirilmesi için ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, ceza ve güvenlik tedbirlerinin türleri düzenlenmiştir.
Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi
MADDE 2. - (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.
(2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.
(3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.”

1.Maddede kanunun amacı “olabildiğince” ayrıntılı açıklanarak kanunun muhtemel açıklarının engellenmesine gidilmiş. 2. Maddede de suçta yasallık ilkesi getirilerek keyfi cezalandırmanın önüne geçilmiş.

Kanunun ilerleyen maddelerinde ayrıntılı suç ve kusur tanımları var.
Sorun şu:
Türk Ceza Kanunu’nun bu denli ayrıntılı maddelerine rağmen ülkedeki her Kürt’ün birer PKKlı olduğunu ya da PKK’nın, Kürt’lerin temsilcisi olduğunu söyleyenler, nasıl olup da “siyaset” yapabiliyor?

Anlayabildiğim kadarıyla bu durumu ancak “yasal suç” diyebileceğimiz ve paradoks gibi görünen bir olguyla açıklayabiliriz.

Kanunun mevcut haline göre ancak ve yalnız yasama organınca  yani  Türk Milleti’nin tek temsilcisi olan TBMM’nin suç saydığı  fiilleri işleyenlerin, suçlanabilmesi ve yargılanabilmesi mümkün. Bu yüzden “suç kapsamının”  yoruma dayalı olarak genişletilebilmesi imkânsız.

Ve fakat buna karşılık meselâ aynı kanunun 141., 142. Ve 163. Maddeleri kaldırılarak bazı eylemler suç olmaktan çıkarılmış oluyor.

Peki ama o zaman “yasama organının keyfî olarak suç ihdas etmesi ve kaldırması” gibi fiilî bir durum ortaya çıkmıyor mu?

Burada ilk olarak vatandaşların temel haklarının devlet organlarına karşı dahi korunması amaçlanıyorsa bile daha önce suç sayılan herhangi bir fiilin suç kapsamından çıkarılmasının yaratacağı muhtemel sonuçlar acaba yeterince gözetilmiş oluyor mu?

Meseleye bir başka açıdan bakmakta belki fayda vardır:
Hitler ve Stalin dünya tarihinin Mao’yu da dahil edersek birilikte belki de en fazla insan öldürmüş iki canisi…

Bu iki hatta üç cani  hiçbir katliamlarını keyfî gerçekleştirmemiştir. Her üçü de “işlemlerini” kendi devletlerinin yasama organının kararlarına dayandırmışlardır. Yani aslında her üçü de “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine uymuşlardır.
İşin garip yanı şudur ki üçü de insanlık suçlusudur. Bu nasıl mümkün olabilmektedir?

Burada  temel sorun yasama organının herhangi bir suç ihdas etmek ve kaldırmak konusunda keyfî davranabilmek durumunun engellenememesidir.

Yasama organının, yürütmenin emrinde bir  “kanun fabrikası” gibi çalışması durumunda -ki özellikle son on yedi yıldır bu, ülkemiz için fiilî bir durum olarak yaşanmaktadır- kimi grupların, meydana gelen durumun yarattığı “boşluklardan” masumiyet karinesi ya da “kusur” durumlarından ayrı olarak yararlanabilmesi durumu ortaya çıkmaktadır ki bu durum “ yasal suç” diyebileceğimiz bir olgu olarak karşımıza çıkmakta…

Suç kapsamının sürekli değiştirilmesi, yeni ve bilinmedik suçlar uydurulmasına imkân verdiği kadar bilinen ve yerleşik suç tanımlarının ortadan kaldırılarak suçlara yeni hareket imkânlarının doğmasına da yol açabilir.

Nitekim meselâ Hıyanet-i Vataniyye Kanunu’nun, yasamanın bir emriyle keyfî olarak kaldırılmasıyla artık bu kanunun âmir kısıtlayıcı hükümleri ortadan kaldırıldığı için Türk vatanının  milletiyle bölünmez bütünlüğünün yasal olarak korunmasına dair bütüncül bir ilkesel koruma da ortadan kaldırılmış ve “özünde” suç olan pek çok siyasi eylem artık rahatlıkla gerçekleştirilmeğe başlanmıştır. Böylece “ihanet” eyleminin bir suç olarak ortadan kaldırıldığı düşünülse de aslında “ihanetin yöneltildiği” “vatan” olgusu da korunmağa değer olmaktan, başlı başına bir değer sayılmaktan çıkarılmış oluyordu. Elbette vatan bir kanunla var ya da yok sayılamayacak bir değerdir amma ve lâkin meselâ Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun “yok edilebileceği” kanaati bir kez ortaya çıkınca  etnik ırkçı-bölücü terör örgütlerinin, şeriatçı terör örgütlerinin ve bunların bütün tamamlayıcı propaganda örgütlerinin, herhangi bir tehdit ve zor ile Türk yasama organına kendi istekleri doğrultusunda bir yasa yaptırabilmek ihtimallerinin olabileceği kanaati doğmuş oldu.

Ve bunun neticesinde meselâ ülkemizde on binlerce insanın canından sorumlu, bebek katili-terörist başı bir vatan haininin heykelinin dikileceğini bize söyleyen, bunu bize dayatmağa kalkan insanların “demokratik ve yasal”  bir eylem yapabilmesi durumu ortaya çıktı.

İşte yasanın  belirlediği sınırların veya yol açtığı boşlukların yarattığı alanlardan  yararlanarak özünde bir “hak ihlali” sayılabilecek fiillerin işlenmesi hali, bu şekilde bir “yasal suç” olarak karşımıza çıkıyordu.

Yasanın belirlediği sınırlardan” Hitler, Stalin ve Mao gibi diktatörler “yararlanırken” “yasanın yarattığı boşluklardan da Türk Milleti’nin meşru varlığına,  Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk Milleti ile bölünmez bütünlüğüne, Türk Milleti’nin egemenlik hakkına karşı olan vatan hainleri yararlandı.

Öyle görünüyor ki bu yeni bir olgu… Kanunların birbirleriyle çelişkileri, kaldırılan kanunlardan meydana gelen boşluklar, daha önce düşünülmemiş fiili durumlar ortaya çıkarabiliyor. Bu durumlar da “suçun ve cezanın kanuniliği” ilkesinden dolayı  “tanımsızlıktan yararlanma” diyebileceğimiz fiili bir çarpık  olguyla PKK gibi bir düşman örgütün  toplumsal taban yaratabilmesine ve hatta partileşebilmesine imkân veriyor.

Bu durumda  görünen o ki  ceza kanunumuzun ve devletimizin milletiyle bölünmez bütünlüğünü teminat altına alıcı metinlerin, gelip geçici çoğunluk partilerinin geçici heveslerinden korunmasını sağlayan değiştirilemez, dokunulamaz ve vazgeçilemez temel ilkelerin acilen konulması gerekiyor.

Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyeceği açıkça bilinen, Anayasamızın ilk üç maddesinin bile açıkça tahkir edildiği mevcut ortamda, korkarım ki “yasal suç” olgusuyla daha uzun süre boğuşmak mecburiyetinde kalacağız.



1 Temmuz 2019 Pazartesi

Kitlem Mi Yanlış Ben Mi Yanlışım?



deli karikatürleri ile ilgili görsel sonucuBlog yazmak isteyenlere tavsiyeler veren bir yazıda, “Kitlenizi iyi belirleyin…” diyor…

Sanırım ben kitlemi, okur yazar ve milliyetçi  insanlar  olarak hedeflemiştim.
Ve fakat galiba  fena halde yanılmışım… Çünkü bu hedef kitlesi memlekette örneğine en az rastlanan grupmuş.

Çünkü  okur yazarlar arasında milliyetçiliğin pek matah bir şey olduğunu söylemek zor. Çünkü memlekette okur yazar olarak sayılmak için insanlar vatansız, milliyetsiz, kimliksiz ve mümkünse etnikçi ve daha da mümkünse Kürtçü olmak gerektiğini düşünüyorlar. Ve zaten ana akım medyayı ve kitap piyasasını da bu  kitle belirliyor.

Dolayısıyla bir insanın Türkçü olması halinde ağzıyla kuş tutsa okunması ya da dinlenmesi mümkün değil.

Öbür yandan milliyetçilerin de okur yazarlıkla pek işleri yok. Okur yazar olanları için herhangi bir üniversitede  akademik bir memuriyet, entelektüel sayılmanın en kestirme yolu. Milliyetçilerin herhangi bir uzmanlık alanında kimin işine yarayacağı belli olmayan çeşitli makaleler yazmak ve sonra elde edilen unvanlarla camia içinde itibar devşirmekten öte bir hedefleri olduğunu söylemek zor.

Onlara çeşitli kitaplardan, felsefeden bahsetmek falan dünyanın en saçma işi…

Yani bir sanalağ günlüğü yazarı olarak fakir, iki kere  şanssız… Üstüne yapıştırdığı “Türkçü” etiketiyle okur yazarların vatansız ve soysuz önyargılarının dışlamasına maruz kalırken ilgileriyle de köylü-kasabalı olmaktan vazgeçemeyen milliyetçi kitlenin, “salyangoz satıcısı”  oluyor.

Velhasıl-ı kelâm: Günlük yazarı ne İsa’ya yaranabiliyor ne de Musa’ya…

Hadi bakalım, hayırlısı…

Gene Black List müziklerinden biriyle sizlerleyiz dostlar!


Güzel Bir Gündü

deli karikatürleri ile ilgili görsel sonucu

Bugün kendim için neler yaptım?

Burası bir sanalağ günlüğü ya… O halde günlük bir şeyler de yazmak gerekmez mi?

Bugün George Berkley’nin “İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine” adlı denemesini okumağa devam ettim. Bayağı yorucuydu. Bir yandan da Philip Pullman’nın “Kara Cevher Dizisi’nin” üçüncü kitabı olan “ Kehribar Dürbün’ü” okudum. Şahsen kitapların “Çocuk-gençlik kitapları” falan diye sınıflandırılması bana tuhaf geliyor. Çünkü meselâ “Talihsiz Serüvenler Dizisi’ne” bayılmıştım ya da “ Madam Peregrin’in Tuhaf Çocukları” ve devam kitaplarına.

Bu açıdan Susanne Clarck’tan yeni kitaplar beklediğimi söylemeliyim. Ya da Cornelia Funke’den… Keşke Michael Ende  ölmeseydi. İnsan yirmi   dört yıl önce öldüğüne inanamıyor.

Bloglarımı tazeledim.

Neyse… Oğluşumu oyun oynarken seyrettim. Bu aramızda önemli bir ritüel. Fakat PS4’te bir türlü Minecraft oynayamadık.

Küçük kızımla havuzda yarıştık, yüzmede beni geçti. Bana üzülüp üzülmediğimi sordu. Çocuklarımıza yüzmeyi ben öğrettiğim için hiç de üzülmedim.

Akşam bir kafede çok sevdiğimiz bir ağabeyimizle buluştuk. Nefis sohbet ettik, güldük, eğlendik.
Gün güzel geçti…

Sizi Black List'in birbirinden güzel şarkılarından biriyle baş başa bırakıyorum, hadi bakalım!



Milliyetçilerde Öğrenilmiş Çaresizlik

din karikatürleri ile ilgili görsel sonucu

Ne zaman iki milliyetçi yan yana gelse derhal bir “ Ne olacak bu memleketin hali?” sohbeti açılır. Konuşanlar milliyetçi olunca buna şaşmamak lâzım belki.

Sohbet konusu şaşılası bir şey değil. Elbette vatanı, milletin halini en çok düşünmek, milliyetçilerin işi.

Gel gör ki sohbet ilerlerken birbirimizden ne kadar kopuk olduğumuzdan, ne kadar “teşkilâtsız” olduğumuzdan ya da teşkilâtlarımızın ne kadar atıl vaziyette olduğundan şikâyet etmeğe başlarız.  MHP ne yapmalıdır da yapmıyordur? MHP’nin bir şeyler yapmasını kim engellemektedir? Eskiden nasıldır da şimdi neler olmuştur?

Aramızda doktoralı birileri varsa ona döner ve onlardan medet umarız. Öyle ya bu memleketin halini hocalardan daha iyi kim anlar ki? O hocalar da başka hocaların çeşitli konulardaki çalışmalarından yahut da akademiyadaki çeşitli kadrolaşma faaliyetlerinden bahsederler. Herhangi bir  hal çaresi  tavsiyesi falan dinlediler mi bunu acemi bir öğrencinin salakça düşüncesi gibi dinler, yandan yandan güler, “Sen en iyisi  doçent ol, öyle gir üniversiteye..” diye bir de dalga geçerler. Öyle ya hoca olduklarına göre zaten okunmuş olması gereken her şeyi okumuş olmalıdırlar. Okudukları için de sizin aklınızdan geçen her şeyi aslında önceden biliyor ve hatta düşünmüş olmalıdırlar.

Eh! Bizim hocalardan daha iyisini bilmemiz mümkün müdür? Ya da onların okumadıkları bir sürü  kitabı okumuş olmamız mümkün müdür?

Burada anlattıklarımızı bazılarımız acımasız genellemeler gibi görebilir ama milliyetçi camiada Osmanlı’dan gelen ve Türk İslam Sentezci geleneğin dinci-gerici bir yapılanmasının bir bakiyesi olan bir “müderris takdisi” alışkanlığı vardır. Buna göre bir adam medrese mensubuysa  arş-ı âlâya bir yerlerden bağlı olmalıdır. Yani onun bizim gibi fani olmasını falan bekleyemeyiz. İş burada başka bir mecraya sıçradı gibi görünüyor ama değil. Çünkü milliyetçilerin beyinlerini dumura uğratan, öğrenilmiş çaresizliğin temelinde bu hiyerarşi tapınması ve müderris takdisi yatar.

Bunun dışında bir de “ağabeyler”  vardır ki onlar aşılamaz durumdadırlar. Onlardan sonra gelen kimse yoktur ve olamaz da…

Sanırım burada önemli bir etken de partileşme… Öyle ya Balgat’ta tepesinde helikopter pisti olan  bir heyulada  her şeyi bir anda değiştirebilecek atomik bir güce sahip insanlar varken biz kendi başımıza ne yapabiliriz ki?
Buraya kadar şunu anlatmağa çalıştık:  Bir şeyin neden olmaması gerektiğine dair peşin  ve  daha önemlisi “akılcı” sebepler geliştirme alışkanlığı, milliyetçi camianın en iyi yaptığı şey.  Milliyetçi camianın aklına gelen tek “akılcı” çözüm: Bir yerlerde kadrolaşmak, birikmek ve böylece iktidarın gücünü ele geçirerek istenen amaçlara ulaşmak.

İşin içine bir de zaten söylenmesi gereken her şeyi söylendiğine inanılan  bir dine inanmak girdiğinde çember tamamlanıyor.  İnanılması gerekenleri söyleyen bir din, bilinmesi gerekenleri bilen müderrisler ve yapılması gerekenleri yapmış  sözde siyasi kadrolar ve “ağabeyler”  bir “öğrenilmiş çaresizlik çemberini” tamamlıyor; böylece  herhangi bir  milliyetçiye de düşünmek ve  bir çözüm geliştirmek  için hiçbir hareket alanı bırakmıyor.

Elimizde fedakâr ve cefakâr  pek çok akademisyen, haddinden fazla Gazali taassubu ve hepsinden daha büyük bir siyasi polemik ve dedikodu yığınıyla ortada kalakalıyoruz.

Buna benzer bir sürü şikâyetle en nihayetinde, yapılacak hiçbir şey kalmadığında, gönül rızasıyla anlaşıp  kendi kabuğumuza çekiliyoruz.

Peki o halde ne yapmalıyız?

Birbirinden fırlama bir sürü çocuğun video çekip  ortalığı salladığı sanalağ dünyasında  belki viral video çekemeyiz, belki de çekebiliriz. Ama bir çocuğun oynadığı oyunları paylaşıp da deliler gibi  seyredildiği bir ortamda eğer seyredilecek, okunacak bir şeyler üretemiyorsak bu açıkça aptallıktır.

Ülkemiz bölünmenin eşiğinde. Kürtçü ayrılıkçılık istismar ettiği kanunlarla ele geçirdiği her mevkiyi hayali Kürdistan’ının bürokratik alt yapısı olarak görürken  “mitili nereye sereceğini” bilemeyen insanlardan medet umarak vakit kaybedemeyiz.

O halde derhal yapılması gereken şeyler şunlardır:

Sanal ortamda lüzumsuz vakit kaybetmek yerine derhal birer blog/sanalağ günlüğü  hesabı oluşturmalı ve haftada düzenli aralıklarla buralara düşüncelerimizi yazmalıyız.

Bunu yapamıyorsak birer youtube kanalı açarak düşüncelerimizi videolar veya podcastlar halinde yayınlamalıyız.

hz ibrahime su taşıyan karınca ile ilgili görsel sonucuHa bunlar birer “çözüm” olabilir mi? Türk’ü, atasını dedesini, Arap Yahudi efsanelerinin bir yerinden bulmağa çalışan Türk İslamcı arkadaşlarımızın ne düşündüğünü bilemem ama onların dilinden anlatalım:

İbrahim yakılacakken bir karınca sırtında bir damla su taşıyormuş. “N’apıyon hacım? O su, o ateşi söndürür mü?” deyip dalga geçmişler de  karınca “ Ben tarafımı belli edeyim de…” demiş.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

Olmadı mı? Neyse… Hayırlısı gari…


30 Haziran 2019 Pazar

Kalemler Siperlere


Herkes  birbirine ne yapmak gerektiğini soruyor.



Basınımız, PKK güzellemeleriyle PKK lehine hümanizm algıları oluşturmakla o kadra meşgul ki sıradan vatandaşlar olarak bizler bu koskoca örgütlü ve paralı devin karşısında ne yapacağımızı kara kara düşünüyoruz.



Aslında yapılacak şey basit ve İstanbul seçimleri aslında bunu bize gösterdi.



Bir imamoğlu güzellemesi falan yapmayacağım ama seçmen denen bireyin isterse kimi  nasıl değerlendireceğini İstanbul seçimleri tartışmaya yer bırakmaksızın gösterdi. Buradan alınması ve unutulmaması gereken mesaj şu: Her birey ayrı ayrı değerli! Her Türk vatandaşı, vatan savunmasında, ayrı ayrı değerli ve önemli.



PKK, IŞİD ( Bu arada neden bu saçma sapan şeriatçı hayvan sürüsünün "DEAŞ" diye anılıp durduğunu biri izah ederse sevinirim.)  gibi düşman örgütlerin paralı parasız taraftarları her gün, durmaksızın, sanalağdan, sosyal basından propaganda yaparken on dört bin oy farkını sadece birazcık fedakârlıkla sekiz yüz bine çıkarabilen Türk insanının bu baskılara ve kara propagandaya karşı çaresiz kalması, aklıma yatmıyor.



Yapılacak şey gerçekten basit. Otobüsüne atlayıp da oy vermeğe gelen İstanbullu seçmenin yaptığından bile daha kolay bir iş bu:  Türk vatanını ve Türk Milletini seven herkes ama herkes derhal şimdi ya Milliyet Blog gibi bir blog sitesine girerek ya da başka ortamlarda  kendisine bir sanalağ günlüğü ( blog) açarak yazmağa başlıyor. 



Akıllı telefon oyunlarına, sosyal basına/medyaya ayırdığımız zamanın onda birini, iki satır yazmağa ayırsak  pek çok şey değişir.



Hani " Böyle gelmiş böyle gider!" diye düşünürken bir anda otobüslerinize atlayıp da İstanbul'u, içine düştüğü yılgınlık ve durağanlıktan, bir kaç saat içinde sadece verdiğiniz bireysel oylarınızla kurtardınız ya... İşte ulusumuzun algılarının  PKKlılarca   ya da şeriatçı,  vatansız enternasyonalist basın tröstlerince  işgaline de aynı şekilde engel olmak sizin  elinizde.



Şeriatçı ve Kürtçü kötülükler hiç durmaksızın  bizi umutsuzlukla bombardıman ediyor ya... İşte buna karşı durmak için... Paranın ve terörün sözde gücüne karşı akıl, bilgi ve emekle karşı durmak için....



Haydi! Kalemler siperlere!


Ne Olacak Bu Memleketin Hali?


Ne Yapmak Lâzım?


Türk milliyetçileri şimdilerde sürekli birbirlerine bunu soruyor.

Birbirimize bunu sorarken aslında hep beraber nasıl hareket etmeliyiz, diye kıvranıyoruz.

Hep beraber hareket etmezsek güçsüz kaldığımızı düşünüyoruz. Doğuda ve güneydoğuda bu büyük ölçüde doğru.

Gel gör ki yapılacak işler bu devirde biraz daha farklı.

Bak elin oğlu, vatansız, enternasyonalist, güler yüzlü, hümanist bir takım solcu Türk’ler ve PKKlılar alabildiğine yayın yapıyor. Ya kitap yazıyor ya sanalağ videosu çekip yayınlıyor.

Yapılacak şey basit kardeşim: Sayını, gücünü mü göstermek istiyorsun? Gireceksin sanalağa, ya  bir youtube kanalı açacaksın ya da bir blog sitesi yazacaksın. Buralarda hemen her gün düzenli yayın yapacaksın. Sanalağdaki herkes milliyetçilerin var olduğunu görecek.

Sosyal medyadaki höykürmelerden falan bahsetmiyorum. Adam gibi yazı yazmaktan bahsediyorum.

Tarih ya da sosyoloji makalesi yaz da demiyorum. Ama fikirlerini derle topla her gün yaz, diyorum. Baş başa sohbetlerde dile getirilen düşünceler teker teker yazılmağa başlansa bütün sanalağ yerinden  oynar.

Biz inek ya da koyun sürüsü değiliz. Biz güçlü olmak için sürüleşmeğe muhtaç değiliz. Yapmamız gereken ilk şey , var olduğumuzu cümle âleme göstermek.

Velhasılı kelâm: Bugünden tezi yok, herkes kurması on dakikayı geçmeyen bir blog/sanalağ günlüğü sayfası açıp yazmağa başlıyor. Başka soru?