7 Şubat 2018 Çarşamba

Vay Benim Dertli Aklım




Bu yazının bir başka  biçimi vardı.

Söylenecek şeyleri söylemenin farklı yolları var.

Yazarın yazısı onun iç âlemiyle, duygularıyla da biraz olsun şekilleniyor. Dolayısıyla bazı yazılar hırçın olabiliyor.

Bu yüzden bu yazının öbür biçimini yayınlamaktan vazgeçtim.

Rahmetli babam la tartışırken bana “ Beni ikna etmeğe mi uğraşıyorsun, kendini tatmin etmeğe mi?” diye sorardı.

Bu yüzden Türkiye’de hepimizi  pençesine alan “kendi başına düşünmemek” hastalığını mümkün olduğunca sakin değerlendirmeğe çalışacağım.

Hepimiz aslında belli bir kabileye bağlı yaşıyoruz. Günlük menfaatlerimizi temin etmenin en kolay ve hızlı yolu bu gibi görünüyor.

Neden böyle? Çünkü Türkiye’de henüz uluslaşamadık.( Eyvah! Bir okur paradoksuna giriyoruz. Gene tepeden  bakmağa başladım, değil mi? Oysa hepiniz bunları zaten biliyor, Muharrem İnceyi mi, SezginTanrıkulu’nu mu yoksa  halifenizi ya da ulemanızı veya reislerinizi artık her ne iseler desteklemeniz gerektiğini zaten biliyorsunuz.)

Şu aşamadan sonra çoğunuz yazıyı okumayı bırakabilir.   Yazarın okura hitabı bir ego gösterisidir. Yazar ne kadar mütevazı davranırsa davransın, okurun yazamadığı, yazmağa üşendiği, yazmağa değer bulmadığı şeyleri yazarak egosunu sergiler. Böylece yazarla okur arasında bir ego çatışması yaşanır.

Bu yüzdendir ki üstünlükleri akademik veya siyasal unvanlarıyla  veya  şöhretleriyle tescillenmiş insanlara teslim olmak isteriz.

Bu insanlar kendi kabilelerin uluları olarak altlarındaki insanları güdüyorlar.   Vatansız bir takım liberallerimizin icadı “kanaat önderi”  deyimi bu anlama geliyor. Sürüleştirilmiş kabilelerini fikren güden  insanların kitleleri manipüle etmesine bilhassa liberal camiada pek bel bağlanıyor. Ama bunun başka örnekleri de var. Meselâ  CIA’nın Kürtçü  ajanını Atatürkçülük adına partilerinde tutan CHPliler veya “ Her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış” AKP’yi din için destekleyen MHP seçmeni…

Bunları  sivri örnekler olarak verdim.

Sürü olmazsak kurtlar bizi kapar  güdüsü her  eylemimizi daha en baştan baltalar. Peki bunun uluslaşmayla ilgisi ne?

Ulus dünya üzerinde ideale en yakın bir adalet sistemini, toplumun en geniş kesimi adına gerçekleştirebilecek ve kabul edilebilecek,tek meşru zor kullanma mekanizmasının sahibi olabilecek en gelişmiş  ve en büyük insan beraberliği de ondan…

Uluslaşmış toplumda insan, kabilelere sığınmaya ihtiyaç duymaz. Kendi aklı ve vicdanıyla hakkını ve hakkı savunur.

O halde suya sabuna dokunmayan ve dahi ancak bireysel gelişimle ilgilenen hiç kimseyi rahatsız etmeyen felsefe nerelere vardı?

Ne bileyim ben?


6 Şubat 2018 Salı

Bugün  okulda toplantı olduğundan küçük kızımın dersleri erken bitti.

Oğlanın dersleri erkene alınmış ama bizim geç haberimiz oldu, saten onun de dersleri aza olacakmış.

Haberlere bakayım mı bilmiyorum. Çünkü her seferinde daha kötü şeyler duyuyoruz.

Epiktetos okumağa devam ediyorum. Ernesto Sabato'nun "Tünel" isimli kitabını dün gece bitirdim. Bu gün ikinci kitabına başlamak istiyorum.

Okunması gereken çok kitap var.

Birkaç gün önce arabayı çamurdan kurtarmak için iterken galiba dizimi yine sakatladım. İyileşmesi için dinleniyorum.

Endişeye Dair



Felsefenin özelliği nedir?

Felsefe  ne hakkındadır?

Felsefe, herhangi konuyla ilgili bir mantıksal bütünlük süreci geliştirme çabası  olabilir mi? Örneğin “bilim felsefesi” gibi…

İşin aslı şu: Şu sıralar Epiktetos okuyorum. Onun daha önce “ Düşünceler Ve Sohbetler” adlı kitabını okumuştum. Şu sıralar “Söylevler’ini” okuyorum. Epiktetos ‘ “Felsefe yapıyorum!” deme! “ Adam olmağa çalışıyorum.”de!’ der. Demek ki felsefe insanın doğru ve mutlu bir varlık olmak gayretidir..

Kitapta “Endişeye Dair” diye bir bölüm var. Bölümün özü sanırım, insanın elinde olanlar hakkında düşünmesi, bunlar hakkında yeterli bir idrak geliştirmesi ve elinde olmayanlar hakkında da herhangi bir üzüntü veya kaygı duymaması.

Epiktetos sürekli bu konuyu vurguluyor ki mantıksız değil. Sorun şu: Neyin elimizde olduğu ve neyin elimizde olmadığı konusunu, her zaman bilebiliyor muyuz, bilebilir miyiz?

İnsan eylemlerinin iradi olduğu konusunda herhalde herkes mutabıktır. İçki içmek “isteriz” ve içeriz. Yazı yazmak isteriz ve yazarız. Oy vermek isteriz ve veririz. Peki ama bir varlık olarak varoluşumuza dair eksiklikler bizim irademizle değiştirilebilir mi? Ya da çevremizdeki insanların yaygın cehaletlerinin veya kötülüklerinin etkisinden uzak kalmak için irademiz yeterli midir?

Ama bunların ötesinde mesele fakir kalmak endişesi yersiz midir? Şahsen ben fakir kalmak istemem ve borçlu kalmak,  beni daima endişelendirir. Neden? Çünkü borçlu kalmak kendime ait şeylerin olmaması anlamına gelir.

Fakir kalmak ne demektir? En başta imkân eksikliği demektir.

Ama burada endişenin kökenine inmek istiyorum ki bu yazının aslında kendimle bir söyleş olduğunu akıldan çıkarmamalıyım.
Endişemin kökeninde  ne var?

Sözgelimi fakirlikten korkuyorum. Fakir kalırsam ne olur? Artık yazı yazacak bir bilgisayarım olmaz. Belki evimde  televizyon da seyredemem.  İstediğim şeyleri giyemem, istediğim şeyleri de yiyemeyebilirim.

Ama beni endişelendiren şeyler bunlar mı gerçekten? Öğle yemeği yiyemediğim zamanlarda mutsuz muydum? Hep aynı pantolonu giyerken mutsuz muydum? Tek bir pantolonum varken gittiğim kadar sık bir daha sinemeye gidebildim mi? Ya da çalışmaya başladığım zamanlarda evimde bir bilgisayarım mı vardı? Yaklaşık yetmiş duraklık sabah yolculuklarımda  okuduğum kitaplardan başka ne varlığım  vardı?

O zaman da aynı adam değil miydim? Kıyafetimle bana nasıl muamele edildiğini umursuyor muydum? Ya da bunu umursamak zorunda kalacağım yerlere gidiyor muydum? Ya da bana kıyafetimle ya da paramla itibar edecek insanlarla ilişki kuruyor muydum? Elime şiir  kitabımı alıp açık güvertede oturmak, nişanlıma mektup yazmak, Kadıköy sahilinde gün batışını seyretmek, pazarları kitap pazarını gezmek, güzel filmlere gitmek neyime yetmiyordu? Peki bütün  bunları yaparken başkalarını mı gözetiyordum yoksa kendi mutluluğumu mu gözetiyordum? Elbette kendi mutluluğumu gözetiyordum.

O halde… Galiba Epiktetos haklı… Endişelerin kökeninde muhtemelen “beğenilmek arzusu” yatıyor. Çünkü elimizde ne çok şeyimiz olursa başkaları tarafından beğenilmek imkânının o derece arttığını sanıyoruz. Biz aslında elimizdekileri kaybetmekten korkmuyoruz. Biz elimizdekilerle beraber saygınlığımızı yitirmekten korkuyoruz ki galiba “endişe” denen şey, tam da bu korku.

Zaman içinde gerçekleştirdiğimiz birikimlere meselâ bankacıların gösterdiği ilgi hoşumuza gidiyor. Daha önce altı defa müracaat ettiğiniz halde sizi kredi kartına lâyık görmeyen bankacıların zamanla sizi “muteber” sayması içinizde zehirli bir “hoşnutluk” yaratıyor.

Bunun “hak edilmiş” bir itibar olduğunu düşüyoruz. “Hak edilmiş” itibarı kaybederek “küçük görüleceğimizi” düşünüyoruz. Hadi bunu birinci tekil şahıs olarak söyleyeyim: “Hak edilmiş itibarımı kaybederek küçük görüleceğimi düşünüyorum”. Belki bu düşüncenin farkında değilim, belki de farkına varmak istemiyorum.

Ama asıl sorun şu: Başkalarını beni küçük görmesinden endişelenmemin sebebi, benim  başkalarını küçük görmem olabilir mi? Zamanla başkalarını küçük görmek alışkanlığını geliştirmiş olabilir miyim?   Dünyaya nasıl bakıyorsam dünyanın öyle şekillendiğine dair bir kabul geliştirmiş olmam mantıklı değil mi? Dünyaya bakışım , onun benimle ilişkisine dair beklentilerimin temelini oluşturmaz mı? Dünyayı nasıl görüyorsam dünyanın bana verecekleri de buna uygun olmamalı mı?

Söz gelimi bir şizofren olsam  ve bir takım halüsinasyonlar görsem, tepkilerim de bu  sanrılara göre olurdu. Elbette bu çok uç bir örnek ama daha düşük derecelerde de bu örnek doğru olabilir.

Sanırım bu, egonun en ilkel hali. Çünkü “tepkisellik” barındırıyor.  Beğenilmek arzusu, galiba endişenin kaynağı. Çünkü varlığın, servetin olmadığı zamanlarda dahi insan tatmin olabiliyorsa, mutlu olabiliyorsa servet mutluluğun doğrudan kaynağı olamaz.

O halde servet aslında mutluluğun kaynağı olmamakla birlikte itibarın kaynağıdır ve insanlar bir müddet sonra itibara mutluluktan daha fazla önem vermeğe başlarlar ve artık onu kaybetmek istemezler.

Burada  filozofların üstünlüğü ortaya çıkıyor ki onlar itibarlarını  kendi olgunluklarından başka bir yerde görmüyorlar ve hatta gerçek bir olgunluğa erişmekten başka da bir  mutluluk olmadığını bildikleri için başkalarının servetle elde etmeğe çalıştığı itibara en doğal yoldan ve basitçe sahip oluyorlar.

O halde kendime şunları sormalıyım:

Daha zor şartlarda yaşadım mı?
Evet
Daha zor şartlarda mutlu olabildim mi?
Evet.
Daha  zor şartları hâlâ hatırlayabiliyor muyum?
Evet.
Elimdeki maddi imkânları âniden kaybetsem bile şu anda onlardan çok daha değerli ve hatta paha biçilemez  insanlarla beraber miyim?
Evet.
O halde neden zor zamanlarda yaşadığım kadar basit yaşamıyorum? 

Yazmak mühürlemektir.



4 Şubat 2018 Pazar

DNA’n Kadar Konuş!


Enternasyonalizmin  Bilimci Faşist Yönelimine Kısa Bir Bakış

Türk'lerden nefret etmesinin sebebinin
ırken Kürt olması olduğunu sanan kızın şaşkınlığı
Şu günlerde özellikle Türk düşmanı, sağcı-solcu enternasyonalistlerin pek tuttuğu DNA analizi videoları sanalağda cirit atıyor.

Bu  videolarda insanlara mensubiyetleri, milliyetleri ve bunlar hakkındaki, fikirleri sorulıuyor. Daha sonra bu deneklerden alınan örneklerdeki bir takım  haplotiplere bakılarak onların  kalıtımlarının izi sürülüyor ve hangi ırklardan geldikleri onlara “bilimsel” olarak gösterilerek aslında “sandıkları kadar saf olmadıkları”  gösteriliyor.

Burada denekler sonuçlara çok şaşırıyor ve aslında “olduklarını sandıkları kişiler olmadıkları” gibi bir sonuca varıyorlar.

Acaba  bu deney sanıldığı kadar şaşırtıcı ve gerçekçi mi? Yoksa  kasıtlı bir  bilimsel izolasyonun bilinçli saptırmasından mı ibaret?

Bu deneyin  tek sosyal yönü, deneklerin mensubiyetlerinin beyan edildiği bölüm. Bunun dışında DNA kalıtımı analizinin bize, aslında öğrettiği ya da gösterdiği hiçbir sosyal kanıt yok.

Deneyin sosyal bir  beyanla başlaması, sosyolojik verilerle yürütüleceği izlenimini uyandırıyor. Oysa deney kalıtımla yürütülüyor.  Bu durumda deney “biyoloji” sınırlamasıyla  verilerini diğer her şeyden izole ediyor. Oysa insanların  mensubiyetlerine dair beyanları alınırken onlardan “ırklarıyla” ilgili herhangi bir cevap alınmıyor. Denekler “üstünlüklerini” dahi öne sürerken bunun için “biyolojik” bir argüman ileri sürmüyorlar. Öne sürdükleri gerekçelerin bağlamı, deneyi yapanlarca göz ardı ediliyor ki bu da deneyin” saptırılmasına” yol açıyor.

Deneyi yapanlar, uzun zaman önce kalıtımı etkilemiş yabancı ırk karışımının, insanın değer edinimiyle, toplumsal bilinciyle  ne derece ilgili olduğunu hiç açıklamıyor. Dolayısıyla örneğin deneklere “ İngiliz olmaktan ne anlıyorsunuz?” “ Kürt olmak sizin için  neden önemli?” vs sorular sormak yerine, insanların mensubiyet şuurlarının salt bilinen ırksal kökenlerden gelebileceği dşüncesinden yola çıkıyorlar.

Bilimsel yöntemleri kötüye kullanan insanlar,  başka bilimlerin gerçeklerinden, tespit yöntemlerinden, toplumsal gerçeklerden habersiz bir biçimde “insanların sadece genetikle, kalıtımla kimliklenebileceği” gibi saçmasapan ve dahası çocukça bir  kabulle DNA analizine girişip insanların kimlik kabullerini aşağılıyorlar.
Şüphesiz her mensubiyet  bir millete/ulusa ait olmuyor. Kürtler, Ermeniler vs.  kabile ya da etnik topluluk mensubiyetleri de var. Fakat  deneyi yürüten kalıtsal ırkçı zihniyet, bu mensubiyetlerin içindeki “insani kurgulamayı”, “değer oluşturma işini” tamamen yok sayıyor.

Bu sözde deney, insanlığın bir bütün olduğunu düşünmemizi isteyen ve  bunu da değerlerimizi   bizzat bize inkâr ettirerek dayatmağa yönelen yeni enternasyonalizmin bir ürünü.

Eğer DNAlarımızla kimlikleniyorsak  neden DNAlarımızın “ saf” kalmasını sağlamak için uğraşmayıp da diğer ırklarla karışma yolunu izlemişizdir?

Diğer ırklarla karışmamıza rağmen kültürel anlamda nispeten homojen, ortak değerleri paylaşan, ortak duygular geliştiren beraberlikler kurmamız acaba DNA’nın hayvansallığından daha üstün bir  insani eylem  değil midir?

DNAcı enternasyonalizm farkında olarak ya da olmayarak kınadığı Alman ırkçılığının yöntemlerini daha da geliştirerek insan toplumlaşmasını dolayısıyla insanlaşma gelişiminin kendisini yok etmeğe yöneliyor.

Bize bir yandan “DNA’n kadar konuş!” diyor, diğer yandan, aklımızı biçimlendiren toplumsal /insani şablonları yıkmağa yöneliyor. Eğer faşizmin salt antikollektivist bir ırkçı baskı yönetimi olduğuna hâlâ  bir KGB şartlanmasıyla  inanıyorsak önümüzdeki gerçeği idrak etmemiz zorlaşıyor.

Oysa faşizmin doğasının,  sizi herhangi bir baskı ile insanlık dışı bir yöne sürüklemek olduğunu düşündüğünüzde bahsi geçen sözde kalıtım deneylerinin asıl zararlı etkisi ortaya çıkıyor.


Enternasyonalizm bu sözde bilimsel, saptırılmış , izolasyonist sonuçlarıyla insanlık dışı- faşist yönelimini bir kez daha gözler önüne seriyor.

31 Ocak 2018 Çarşamba

Sözlerini Yitiren İnsan

İnsanlarla tartışmaktan ne zamandır vazgeçtim. Susuyorum.
Çünkü sözcüklerimin onlara ulaşamadığını görüyorum.
Sözcüklerim onları aynı   şekilde anlamadığımız için muhataplarıma ulaşmıyor. Peki neden sözcükleri aynı şekilde anlayamıyoruz?

Bunun iki sebebi var:

İlk sebebi, ayrı kabilelerde bulunuyor olmamız.  Toplumumuz ulus vasfı gitgide zayıflayan bir kabileler koalisyonu haline geldiğinden, ortak anlam dağarcığı oluşturmakta zorlanıyoruz. Çünkü “mensubiyetimiz”, ancak ya Kürtlüğü, Ermeniliği  vs. tanımlayan kan bağından ibaret kalıyor ya da inancımızı  azami aynılaştırabilen cemaat ya da tarikattan ibaret kalıyor.

İkinci sebep de sözcükleri bugünkü göstergelerden ibaret sanmak cehaletimizden geliyor ki güncel çatışmaların en önemli sebebi bu.

İlk sebebi anlamak kolay. Türkiye’de  herkes ancak bir kabile içinde kendisini rahat ve huzurlu hisseder. Bu,  animal/ hayvanî  yaşamın kısa vadeli konfor arayışının sonucudur. İnsanlarımızda soyut düşünce eksikliği bir tür zevk verici meselâ  Politzer’i beş dakika içinde kitapçıdan alıvermek,  Politzer gibi düşünmekten çok daha kolaydır. Toplumun geneli üretim yoksunu ve dahası üretim düşmanı olduğu için “kendi  mezhebi ve meşrebince tüketen ve derhal tüketmek isteyen” kabileler halinde yaşamak en kolay yol olmuştur.

Bu denli tüketim arzusu, insan beynini insani sahadan uzaklaştırıp hayvansal sahaya doğru iter. Artık ihtiyaçlarımızı “üretmek” yerine  “kendiliğinden var olan şeyleri tüketmek” arayışına gireriz. Marx “ yabancılaşmayı” işçilerin ürettiklerinden kopması olarak temellendiriyordu ama bugün asıl yabancılaşmanın insanların, üretimden topyekün kopması olduğunu görebiliyoruz.

Bu olay, Marx’ın sandığının aksine sanayii toplumlarında gerçekleşmedi, sanayileşememiş ve üretim açısından sanayileşmiş ülkelere bağımlı toplumlarda gelişti. Bu toplumlar kapitalizmin seri üretiminin hız ve miktarının kaynağını araştırmak yerine kapitalizmin nimetlerini, doğada kendiliğinden bulunan ve  avcılarının emeğiyle oluşmamış av sürüleri gibi görürler. Geri kalmış ülke toplumları, kapitalizmin hızla ve çokça ürettiği şeylerin  nasıl büyük bir fikirsel emekle yaratıldığını düşünmek istemez ve bu çabaya da özenmez. Geri kalmış ülke insanı, meselâ cep telefonlarını, ağaçta kendiliğinden oluşmuş muzu iştahla toplayan bir maymunun iştahıyla tüketen insandır.

Üretime yabancılaşmış Türk toplumunda  “Hep beraber iş yapmak ”  davranışının yerini “ Hayvan sürülerinin ayrı ayrı yapacakları işleri yapmak” davranışı aldı.

Olay şüphesiz  sadece üretim ilişkisine indirgenemez. Bunun yanı sıra  ulusal egemenliğin ve hukuk birliğinin ülkenin geneline gerektiği gibi  götürülmesi ve feodal ve şeriatçı unsurların ortadan kaldırılmasındaki aksamanın da  payı büyüktür.

Üretim ve hukuk birliğinin ülke genelinde gerektiği gibi yürütülmemesinden dolayı toplumda, genel tatmin araçlarını var etmek mümkün olmamıştır. Bu durumda insanlar kendilerine ne çok benzeyenlerin içine sığınmak ihtiyacını duymuşlardır.

Etnik Kürtler için bu  bir sorun değildi, çünkü onlar zaten asırlardır, uluslaşmaya  yabancı kalabilmiş aşiretlerde aradıkları güvenlik ve tatminin bulabiliyorlardı.

Şeriatçılar da maddi menfaatlerle desteklenmiş bir dinî kabilecilikle tarikatlara ve cemaatlere yönelerek  aradıkları huzuru ve mutluluğu buldular.

Bu kabileleşme, basit bir beraberlik olmakla kalmadı, kendi dilini de yarattı.  Böylece “üretim”, “maliyet”, “ ulus”, “mal”, “mülkiyet”, “egemenlik” vs. pek çok sözcüğün “gerçek anlamlarını” araştırmak çabasının yerini, bunlar gibi sözcüklere kabilenin verdiği anlamı  topluma egemen kılmak çabası aldı. (Faşizm sanıldığı gibi sosyalizm ve  özgürlük karşıtı bir baskı rejimi değildir. Faşizm kafalarımızın içinde, kabile mensubiyetimizin bizi ittiği bir kabileci vahşet egemenliği ülküsüdür. Bu yüzden de meselâ devrimin kırdan şehre mi, şehirden kıra mı gitmesi gerektiğini bazen silahla tartışan sol fraksiyonlarla kadınlarına kendi tarikatlarına göre türban ya da çarşaf örten şeriatçı kabile yapıları arasında  bir fark yoktur. İki grup da kendi ilkel kabileciliğini,  kendilerini çok çok aşan büyük topluma  zorla dayatmağa çalışan faşist yapılardır.)

Böylece ancak ve yalnız kabilemizde konuşulan ve kabilemizce anlaşılan bir animal seslenme davranışını, “konuşmak” sanmağa başladık. Oysa konuşmamızın, toplumlaşmanın en gelişmiş anlamıyla “uluslaşmayla” bir ilgisi kalmamıştı. Günümüzde “ama” ile başlayan cümlelerimizin nerdeyse tamamı, sözcüklerimizin genel anlamlarına alternatif olarak oluşmuş kabile anlayışını ifade ediyor. En güncel örnek “Kızıl Elma”dır. Türk hakanlarının dünyayı  hükmedilecek bir altın elma gibi görmeleri fikrini anlatan bu terim şeriatçı kesimce “kırmızı elma” şeklinde anlaşılıp iktidar partisinin propaganda aracı haline getirilerek camilerde kırmızı elma dağıtmak eylemiyle basitleştirilmiştir.

Ki burada ikinci sebebe geliyoruz.  Kabilelerin tarihleri olmadığı için onlar ancak günlük ihtiyaçlarını  derhal karşılamak ve sadece bugün için toplamak ve tüketmek durumunda olan ilkel yapılardır. Deneysel psikoloji metinlerinde kabilelerin “sürekli bugünü” yaşıyor olması bunun kanıtıdır.

Kabilelerimiz sözcüklerini, bugün kendi şefleri hangi anlamda kullanıyorsa o anlamda anlamak eğilimindedir.  Kabilede hiç kimse kabile şefine ki bu şeflik her kabilenin  kendi oluşum sebebine ve biçimine göre farklı bir ad alır, kelimeleri yanlış  kullandığını söylemeğe cesaret de edemediğinden   iş, her şefin kendi bilgisizliği ve kesin inancına göre bir tarih yazdırma saçmalığına kadar varabilir.

Mesela Kurtuluş Savaşı ne sosyalistlerin sandıkları gibi “Türk ve Kürt halklarının emperyalizme karşı yürüttükleri bir sınıf savaşıdır”, ne de  şeriatçıların anladıkları gibi “ Türk ve Kürt halklarının kâfirlere karşı ümmet şuuruyla yürüttükleri bir  Müslüman birliği savaşıdır.”

Kurtuluş Savaşı, Türk Ulusu’nun, varlığını ret ve inkâr eden bütün düşmanlarına karşı kazandığı bir varlık ve egemenlik savaşıdır.

Hal böyle olunca meselâ  hayatın, Allah adına ulemanın egemenliğinde  yaşanması gerektiğini düşünen şeriatçıların, lâik ve ulusal bir devletin temel metni sayılan Lozan’ı “hezimet” diye görmelerine şaşılamaz. Keza uluslaşma kavramını ve olgusunu hayatlarının  hiçbir aşamasında görmek istememiş, bundan dolayı da görememiş  ancak ve yalnız görebildiğiyle varlığını devam ettirebildiği için de çevresini kuşatan uluslaşma ortamını anlamlandıramayan  etnikçi Kürtlerin de  bu metnin getirdiği soyut değerlerde uzlaşmaları, hukuk  ve ülkü birliği gibi kavramları anlamaları mümkün olamamıştır.

Kabilelerin yalnız ve ancak bugün için yaşamak ilkelliği “gelişmiş sayılan” ve fakat yalnızca nüfus olarak büyüyüp de içindeki kabileleri eritememiş Türk toplumunda, bütün günlük hayatın ta kendisi olmuştur. Bunun sonucunda da bugün işimizi gören, bugün mensubiyetimizi destekleyen, bugün düşmanlarımızı tanımlayan ama yarına hiçbir anlamları kalmayan, tüketilip atılan bir sözcük dağarcığıyla yaşar hale geldik.

Belki farkında değiliz ama Türk’ü reddederek daha sosyal demokrat,  daha sosyalist, daha liberal,   daha uygar ya da daha Müslüman vs. falan olmuyoruz; bütün ortak anlamlandırma araçlarımızı yitirerek sadece daha ilkel hayvansı kabileler haline geliyor, daha çok parçalanıyor, daha az insan bir canlı türüne dönüşüyoruz.



7 Ocak 2018 Pazar

Seri Üretim Ama Hangisi?


Marx seri üretimin işçiyi ürettiği metaya yabancılaştırdığını iddia ediyordu. Çünkü seri üretim, parçalara bölünmüş bir üretim  biçimiydi ve işçiler Marx’a göre  bu bölümler arasındaki ilişkiyi bilmiyorlardı.

Marx bu üretim biçimini kapitalizme özgü bir şey kabul ediyordu. Marksizm , kapitalizme özgü saydığı bu üretim biçimini, insan doğasına aykırı buluyordu.

Marx bunları düşünürken “arz yönlü” klasik iktisadın “maliyet temelinden” hareket ediyordu.  Ona göre mal üretildiğinde fiyatı maliyetiyle birlikte kendiliğinden ortaya çıkmış oluyordu. Her ne kadar “mübadele değeri” dediği şeyi kabul ediyor olsa da  sübjektiviteyi anlayamamış olması onu fiyatın ve dolayısıyla ekonominin doğası karşısında aciz bırakıyordu. Ve fakat Marx ayrıca maliyeti sözde her bir birim için hesap ettiğini sansa da marjinal değer olgusundan da habersiz olduğundan maliyet hesabını da yanlış yapıyor  ve bu yanlışa dayanan “ artı değer” hesaplaması da dünyanın en büyük felsefi sapmasına  yol açıyordu.

Marx ne büyük nüfusları büyüyordu ne de artan ihtiyaçların nasıl karşılanabileceğine dair bir fikri vardı. O, işçi sınıfının  keyfe keder bir üretim biçimiyle herkese yetecek kadar mal üretiminin “ herhangi bir şekilde “ süreceğini varsayıyordu. Oysa ne  üretim insandan ayrı kendiliğinden yürüyen  ne de artan nüfusun bütün ihtiyaçlarını karşılayabilen bir otomatik üretim biçimi vardı.

Dahası Marx’ın varsayımları bu tip bir metafizik üretim biçimini  zımnen kabul etmekle birlikte  Marx  otomasyonun işçi sınıfının sözüm ona düşmanı olduğunu sanıyordu.

Ne yazık ki hayat onu kısa zamanda yanlışladı. Marx belki  başarıyla işçi  hakları için endişelendiği izlenimini uyandıran sözde romantik bir iktisat meraklısıydı ama ne gerçekten ne ekonominin doğasından anlıyordu ne de gerçek bir etik kaygısı vardı. O sadece hayallerinin, tarihin “Tanrı makinesiyle”  hayata geçirileceğini iddia eden  mekanistik bir kâhindi.

Oysa seri üretimin onun sandığı gibi işçiyi yabancılaştırmakla ya da hakkını yemekle falan ilgisi yoktu.  O artan nüfusların artan ihtiyaçlarını en hızlı ve ucuz karşılayabilmenin  yegâne  yoluydu.

Kapitalist ülkelerde seri üretim, üretim araçlarının fikir mülkiyetinden, üretim faktörlerinin verimli kullanımına kadar büyük bir tasarruf ve birikimin sağlayıcısı oldu. Aynı seri üretim sosyalist ülkelerde kaynakların ve sermaye mallarının tasarruf edilmesinden ziyade üretilmesi emredilmiş malların hızlı üretimi için kullanılıyordu.

Seri üretim kapitalizmde üretim araçlarının değişen ihtiyaçlara göre  hızla dönüştürülebilmesini sağlıyor ve böylece sermaye mallarından tasarruf edilebilmesini mümkün kılıyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Ford fabrikası, üretim bantlarını otomobil üretiminden bombardıman uçağı üretebilecek hale getirebilmişti. Oysa henüz resmen yıkılmamışken bile SSCB’de sayısız torna tezgâhı, ihtiyaçları giderememek ve talepleri karşılayamamak yüzünden bir köşeye atılıp çürümeye terk ediliyordu.

Seri üretim, sosyalist ülkelerde bile işler sitemin gerektirdiği   biçimde  yürütülüyordu. Bundan kaçınmak mümkün değildi.  Çünkü artan nüfusun artan ihtiyaçlarını, kıt kaynakları ve sermaye mallarını mümkün olduğu kadar koruyarak   verimli bir şekilde üretim yapabilmek bütün romantik  kolektivist hayallerden daha önemliydi.

Marx ürünlerin var olmasını istiyor ama onların nasıl meydana getirildiğine dair hiçbir şey bilmiyordu.  Marx fiyat denen değerlendirme mekanizmasının üretimin her aşamasını doğrudan biçimlendiridğini bilmediği için   üretim aşamalarının maliyetini hesaplamanın kapitalist piyasa ekonomisi dışında  bir yolunun olmadığını da anlayamadı.

 Romantizmi, insan hayatlarının, kolektivist bir seçkinler zümresinin keyfi  ile biçimlendirilmiş  büyük bir israf makinesinde heba edilmesine yol açtı. Sosyalizm, Marx’ın lanetlediği seri üretimi, onun hayallerine köle edip onu bir kıyma makinesi haline getirdi.

Marx düşüncelerinin, milyonların hayatı pahasına hayata geçirildiği ülkelerde  kapitalist üretim biçiminin egemen olduğunu  göremeden öldü. Ve onun hurafeleri ne yazık ki hâlâ elimizdeki tek sürdürülebilir üretim biçiminin dişlilerinin arasına kum dökmeğe devam ediyor.




17 Aralık 2017 Pazar

Sorun PKK'ya Karşı Olmak Mıdır Yoksa Milliyetçi Olmak Mıdır?


Türk solunun cevaplaması gereken en önemli soru budur.

Çünkü her ne kadar sol, kendisini, Enver Aysever’in İlber Ortalı’ya verdiği o dahiyaneSolcu’nun Türk’ü mürkü olmaz!” sözleriyle tanımlasa da  tarihsel sorumluluk açısından  solun ulusal aidiyeti Türk kimliğinedir.

Peki Türk solu bu aidiyeti benimsiyor mu? CHP’nin kitlesel siyasetinin geldiği noktada, CHP örneği ile bir genelleme yapacak olursak solun Türk kimliğini benimsediğini söylemek zor.

CHP, Stalinist genetiğinden gelen enternasyonalizmiyle ki bu genler Ecevit’in bütün Marksizm dışı sol hayallerine rağmen, sol pratiğin  nihai sovyetik mirasıyla CHP’ye geçmiştir, Türkiye’de Türk adının hümanist bir ihmalinden, açık reddine kadar her derecede Türk dışı kalmayı benimsemiş bir örgüttür.

CHP örneğinde “Türk” ancak “Atatürk” ismi anıldıkça, kaçınılmaz olarak anılan, bunun dışında ayrıca telaffuz edilmemesi gereken bir etnik kabile adı olarak kabul ediliyor. Nitekim en sıkı Atatürkçülerin bile Türk üstünlüğünü ifade eden Atatürk vecizelerini  artık  dile getirmemesi bunun sanırım en açık kanıtı.

Türk kimliğinin, dünyanın en eski iki ulusundan birine ait olduğunu, bu ulusun, örgütlenmede, adalette, insanlıkta dünyanın en yüce ulusu olduğunu kabul etmemek, CHP örneğindeki sol kitlenin tipik kabulü.

Türk Ulusu’na  kendi çocuklarından biri olarak değil de diğer herhangi bir yabancı ulusun gözüyle bakmak, Türk adının aslında övünülecek hiçbir değer barındırmayan sıradan bir siyasal manevra ürünü olduğunu düşünmek de aslında genel anlamda sol ulusalcılığın Leninist enternasyonalizminin bir ürünü. Ve ne yazık ki bu kesime, Lenin’in özünde bir Rus milliyetçisi olduğunu,  Rus hükümet darbesindan başka bir şey olman  sözde enternasyonal Rus devriminin,  özünde Rus hegemonyasının bir başka şekli olduğunu kabul ettirebilmemiz mümkün değil.

Peki bunlar ülkemizi hâlâ kana bulayan etnik Kürtçü terör güncelinde, solun tavrını nasıl etkiliyor? Şurasını artık neredeyse kesin olarak görüyoruz ki gençliklerini  herhangi bir solcu örgütlenme içinde geçirip de yolu PKKlı vatan hainleriyle kesişmemiz tek solcu bile yok.

O insanların bir kısmı Kürtçülüğü, solculuğun gereği olarak görüp Türk düşmanlığını benimsemiş. Çoğunluk olduğunu düşünmek istediğim bir bölümün ise “PKK pratiğine” solcu argümanlala karşı çıktığını görüyoruz.

İşte zaten sorun burada düğümleniyor. Çünkü PKK’ya solcu argümanlarla karşı çıkanlar Kürtçülüğü, Kürt bölücülüğünü, bir ulusu ve  bir vatanı parçalamak, Türk düşmanlığı vs olarak görmüyorlar. Solun içinden PKK eylemlerine karşı çıkanlar aslında bunun solculukla bağdaşmadığını düşünüyorlar. Yani kısaca düşüncelerinin merkezine Türk’ü koymuyorlar, ataları sandıkları Türk düşmanı Lenin’in, Stalin’in, Mao’nun sözde evrensel siyaset tarzını koyuyorlar.

Şu noktada bir konuya değinmeliyiz ki ne  Marksizm evrenseldir ne de  onun Leninist, Stalinist veya Maoist uygulamalarından herhangi  biri evrenseldir.

Çünkü Marksizm bütün evrenselcilik iddiasına rağmen insan eyleminin doğasını anlamaktan uzak fantastik bir sözde iktisat romanından başka bir şey değildir. Marx ekonominin doğasını zerrece anlayamamıştır. Bunu bugün ekonomik analizde, iktisatta Marksizmin  tarihsel bir hurafe olarak okutulması dışında  hiçbir yerinin olmamasından görüyoruz.

İşte böylesi bir hurafe yığınıyla PKK ihanetine karşı çıkmak aslında zımnen  PKK’nın tam anlamıyla Stalinist  bir tarz benimsemesi halinde desteklenebileceğini söylemektir. Nitekim PKK’ya , Kürt etnik terörüne karşı olan solcular sık sık PKK’nın emperyalizmin uşağı olduğunu söylemektedir. Cevaplanması gereken soru şudur:

Türk egemenliğine  karşı  “emperyalizmce desteklenmemiş” bir  isyan olarak kendisini ortaya koysaydı, Kürtçü terörün desteklenmesi gerekir miydi?

Sanırım bugün kendisini ulusalcı olarak tanımlayan sol dahi, solun emperyalist olarak görmediği güçlerce desteklenen ya da tamamen bağımsız yürütülen olası bir Kürt silahlanmasını meşru görebilirdi. Nitekim bugün en ulusalcı solcular dahi alçak sesle “Aslında bizim Kürtlerin yurduna girmiş işgalciler olduğumuzu” fısıldamaktan kendilerini alamıyor.

Dolayısıyla ülkemizde elinde Türk bayrağı taşıyan ulusalcı solun dahi  bir en kötü durum senaryosu olarak  olası bir iç savaş durumunda, gerçekte kimin yanında yer alacağını kestirmemiz mümkün görünmüyor.

Çünkü ulusalcı sol  dahi ülkenin tek ve meşru egemeninin tartışılmaz biçimde Türk  Ulusu olduğunu söylemekte  tereddüt ediyor. Hal böyle olunca da PKK’ya karşı olmak sadece Marksist bir yöntemsel  sorun olmak haline geliyor.

Türkiye’de sol Kürt etnik terörünü, Türk ulusal egemenliğine ve Türk kimliğine düşman olarak nitelemiyor. Bunu “soldan sapma” olarak kabul ediyor.

Sol,  özünde Türk merkezli bir düşünce değil. Merkezine  Türk’ü almadığı için de Türk’ün ülkesini Türk dışı enternasyonalist bir hümanizm  ile yöneterek Kürt etnik ırkçılığının giderilebileceği hayaline kaplıyor. Oysa ne şeriatçı Kürtçüler ne de  sosyalist Kürtçüler, silahlı veya silahsız ayrılıkçılık  eylemini bitirmekten yana.

Türk solunun “ulusalcı” kesimlerinin dahi  “Türk’üz demezsek Kürtleri yatıştırabiliriz..” şeklinde özetlenebilecek  bir mantığı benimsediğini maalesef görüyoruz.

Ya da “ Canım Türk olmasak bile Atatürk’ü benimsemiyor muyuz? Bu topraklarla “hep beraber” yaşayalım” vs. söylemlerinde bu topraklardaki beraberliği yürüten, barışı ve adaleti sağlayan ulusun hangi ulus olduğunu açıkça söyleyemiyorsanız; PKK ihanetine  aslında sadece usulen karşı çıkmış oluyorsunuz ki o usul de Stalinist  bakışın usulü oluyor.

Türkiye’nin kesin ve bölünmez bir Türk ülkesi olduğunu, bu ülkede egemenliğin Türk Ulusu dışında bir sahibinin olmadığını, bu iki konunun gerekirse  bütün iç ve dış düşmanlara karşı ulusal bir direnişle kanımızın son damlasına kadar savunulacağını söyleyemeden PKK’ya karşı olmak hiçbir anlam ifade etmez.

“Bende bir fevkaladelik aramayınız, tek fevkalâdeliğim Türk olarak doğmuş olmamdır!” sözündeki Türkçü ruhun, ırkçılık veya faşizm olduğunu düşünmeye eğilim gösterenlerin, Türk ülkesini korumak için gerçek bir sebeplerinin olmadığını anladığımızda, umarım ülkemizin bir kısmı Kürdistan diye bölünmüş olmaz.

Sözlerimizi büyük atamızın bir sözüyle bitirelim.

Yüksek Türk, senin için yüksekliğim hududu yoktur!”
Mustafa Kemal Atatürk


Sol Empati İle Türk Egemenliği Savunulabilir Mi?


Ülke gerçekleri, ulusal egemenlik, diplomasi konularında, “görecelikten” bahsedemeyiz. Ulusal egemenlik, buna ortak olmak isteyen veya bunu reddeden hiç bir yabancıya empatiyi gerektirmez ve buna izin de vermez. Ülkemizde etnik bir topluluk olarak Kürtlerin varlığı da bu topluluk Türk Ulusu'nun bir parçası olmayı istedikçe anlamlıdır.

Kürtler hem “yabancı bir topluluk” hem de ülkenin “meşru egemeni” olamazlar. Türkiye Cumhuriyeti,  tartışmasız Türk egemenliğine ve uluslaşmasına dayalı olarak kurulmuş bir devlet olduğu içindir ki Türkiye’de Türk dışında  bir “ulusun” varlığı kabul edilemez.

İfade hürriyeti kısıtlamalarının kaldırılması dışında hiçbir etnik topluluğa uluslaşma dışında kalarak “egemen bir kimlik olarak kendisini ortaya koymak” hakkı tanınamaz.

“Haklar” konseptinin “egemenlik iddialarına” kadar esnetilmesi, istismar edilmesi düşünülemez. Çünkü vatandaşların temel hakları ancak vatandaş olmağa devam ettikleri müddetçe savunulabilir. Hiç kimse vatandaşı olmayı kabul etmediği bir ülkeden temel haklarının korunmasını talep edemez. Bu açıdan Türk olmayı reddeden insanlar devletin kuruluş esaslarını reddederek zımnen vatandaşlık reddi beyanında bulundukları için bu ülkede barınmak, mülkiyet, ifade hürriyeti haklarının korunmasından da  zımnen vazgeçmiş sayılmalıdır. Bu insanların yurtta barındırılmaması, barındırılsalar bile yaşamak hakkı dışındaki haklarının kısıtlanması diğer vatandaşların korunması açısından elzemdir. Hiçkimse Türk hukuk birliğini, yargının Türk Milleti adına hükmetmesini reddederek bu ülkede herhangi bir mülkiyet edinememeli ve ifade hürriyetinden de diğer vatandaşlar gibi yararlandırılmamalıdır.

Sol ve liberaller enternasyonalizmde buluşarak  ortak  bir düşman olarak benimsedikleri Türk kimliğine  karşı PKK’ya açıktan veya dolaylı olarak destek olmuşlardır.

Sorun herhangi bir etnik kimliğin bireylerinin doğal  iyiliği veya kötülüğü değildir. 

Sorun,  herhangi bir etnik kimliğin Türk kimliğine karşı toptan savaş haline olduğunu söyleyen etnik ırkçılara, bu etnik topluluklarca karşı konulmaması ve etnik kimliklerin terör ve ihanetle özdeşleştirilmesine karşı solun ve liberallerin dolaylı ve doğrudan destekleridir. Solun, soldan liberalizme dönmüş okumuşların,  dincilerin, liberallerin ve Kürtçülerin, Türk ülkesinin egemenliğinin savunulması mücadelesini yıllardır “kirli savaş” diye nitelemesi, solun kahir ekseriyetinin, olası bir iç savaşta Türk düşmanı olarak karşımıza çıkacağı düşüncesini güçlendirmektedir.

Oysa sol empatik yaklaşım iki yönüyle Türk egemenliğinin savunulmasına karşı çıkmaktadır:
Bunlardan birincisi, bölücü, ırkçı bebek katillerinin Leninist/Stalinist ideolojik kardeş olarak görülerek yaptıklarının rasyonelleştirilmesi ve aklanmasıdır. Durmaksızın telaffuz edilen  "amalar", Kürtçü etnik kindarlığın “haklı bir yönünün olabileceği” propagandasıyla ülkemizin bütünlüğünün aslında gayrı meşru olduğu inancını bize telkin etmektedir.

İkincisi de solun,  empatisini, enternasyonalizmle özdeşleştirerek “Türk Kürt fark etmez…” saçmalığıyla Türk ülkesinde Türk egemenliğinin, aslında ırkçı ve uyduruk bir insanlık düşmanlığı olduğu kanaatini kamuoyunda oluşturmak çabasıdır.

Bunları neye dayandırıyoruz?

 Bunu, bugün en “ulusalcı” geçinen solcuların  bile iş, bebek katili  bir terörist başının açık talimatıyla kurulan sözde sol çatı partisi HDP’ye geldiğinde, onun PKK ile aynı safta bulunmasına;“ Sosyalizmin  şiddeti bir siyaseti biçimi olarak benimsemesi”  düşüncesine, enternasyonalizme ve Stalinist “ulusal sorun” doktrinine dayanarak suskun kalması gerçeğine dayandırıyoruz.

Dolayısıyla şunu artık açık şekilde görmeliyiz.:

Elbette solcu dostlarımız olacaktır. Solcu dostlarımızın çoğu muhtemelen Türk egemenliğini savunan insanlardır. Sorun, onların bireysel vatanseverliklerinin solun genel  enternasyonalist ve Türk düşmanı karakterini değiştirmemesi ve  günlük reel siyasette de sol kitlesel örgütlerin açık Kürtçü sempatilerinin ve Türk düşmanlıklarının sürdürülmesidir.

“Sol kuram” özünde enternasyonalist ve “Türk dışı” bir şeydir. Onun özünden Türk için bir şey süzmemiz veya gerçekleştirebilmemiz mümkün değildir. Dünyayı sınıf  esasına göre kabileleştiren bir ideolojinin, uluslaşmayı açıklayabilmesini bekleyemeyiz. Uluslaşmayı ilgi alanı saymayan bir ideolojinin de Türk ulusal  egemenliğini bir “değer” olarak benimsemesi beklenemez.

Bu açılardan solun empatisi, bireylerin vatanseverliklerini dahi anlamsız kılarak ülkenin sosyalist bir etnik kabileler koalisyonu haline gelmesi tehlikesini ortadan kaldıramaz. Bu noktada, solcularla liberaller arasında hiçbir fark yoktur. Her  ikisi de Türk adının açıkça bu ülkeden silinmesi dışında bir amaç gütmemektedir ve  Anayasa’dan Türk adının silinmesinde  liberaller, sosyalistler, şeriatçılar ve Kürtçüler sıkı bir uzlaşma sergilemektedir.

Bir kez daha bireysel karşı çıkışların solun gerek kuramı gerekse kitlesel reel politiği açısından anlamsız ve etkisiz olduğunu ve solun karakterisitiğini değiştiremediğini  göz önüne almalıyız. Sol olası bir iç düşman olarak rezerve edilmeli ve onunla ilişkiler, bu ihtiyat payı ile yürütülmelidir.

1 Aralık 2017 Cuma

Bitcoin ve Sanal Dünya Korkusu


bitcoin ile ilgili görsel sonucuBitcoin hakkında spekülasyonların neredeyse tamamı kötümser. Bu sprekülasyonlar genellikle para bürokrasisinin endişelerini ifade ediyor.

Peki ama Bitcoin hangi ihtiyaçtan doğdu?

Benim tahminim, Bretton Woods’dan sonra dünyanın rezerv parası haline gelen Amerikan Dolarının diğer tüm hükümet paraları gibi devalüe edilebilmesi riski en nihayetinde “gerçek para” işlevi görerek bir başka değişim aracı gereksinimini doğurdu.
Sanal dünyanın aslında gerçek olmadığına dair duyulan korku, paranın da aslında sanal bir değişim aracı olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Hükümet paraları sadece  hükümetlerce basılabildikleri için insanlarda doğrudan bir güven uyandırıyorlar. Bunun yanı sıra  onlara dokunulabilmesi ilkel insanın güven ihtiyacını karşılıyor.

Oysa sanal dünya dediğimiz yeni imge ve gösterge dünyası hayatımızı bir üst seviyeye taşıyor ve modern insanın soyutlama imkânlarını genişletiyor.

Bitcoin’den duyulan korku aslında insanın soyutlama yeteneğinden duyulan korku gibime geliyor.

Dünyanın en büyük üreticisi ABD’nin   eski başkanlarından birinin  “imza” sorumluluğunu sanal ortama taşıdığı bir ortamda Bitcoin’den ürkmek mantıksız.


Saklama Rehberi

                                          
Besinlerin kullanım ömrünü nasıl uzatabileceğinizi biliyor musunuz? Peki ya onları ne kadar uzun bir süre boyunca saklayabileceğinizi? Eğer siz de benim gibiyseniz, birkaç temel gıda dışındaki hiçbir besin için net bir fikriniz olmadığına eminim. En basitinden, sizce elma ne kadar bir süre saklanabilir? Lezzetini, sertliğini ve tazeliğini yitirmemesi için ne yapmak gerekir? Oturup her besin maddesi için internette araştırma yapmanıza gerek yok: http://saklamarehberi.com, tüm bu bilgilere tek bir kaynaktan ulaşmanızı sağlıyor.

Türkiye’nin ilk ve en büyük derin dondurucu üreticisi olan Uğur Soğutma tarafından hazırlanan (ve tamamen ücretsiz şekilde kullanılabilen) sitede; hamur işleri, süt ürünleri, meyveler, sebzeler ve et ürünleri ile ilgili merak ettiğiniz her bilgi yer alıyor. İlk olarak, tüm bu besinlerin ideal kullanım sürelerinin ne olduğunu, daha sonra da bu kullanım süresini nasıl uzatabileceğinizi öğreniyorsunuz. Tahmin edebileceğiniz gibi, derin dondurucu kullanmak tüm gıda maddelerin daha uzun süre dayanmasını sağlıyor. Ancak, örneğin karidesi derin dondurucuda saklayabilir misiniz? Peki ya yazın aldığınız, lezzetli ve sulu bir karpuzu derin dondurucuya koyup, kışın yiyebilir misiniz? Tüm bu soruların ve çok daha fazlasının cevaplarını Saklama Rehberi web sitesinde kolayca bulabiliyorsunuz. Hepsi bu kadar değil: Sitenin “Alternatif Bilgiler” bölümünde, evde kolayca hazırlayabileceğiniz birbirinden lezzetli tarifler yer alıyor. Evde nasıl mocha yapabileceğimi, meyvelerin kararmasını nasıl önleyebileceğimi, hatta unsuz kekin nasıl yapılacağını bile öğrendim. Laf aramızda, kot pantolonların derin dondurucuda temizlenebileceğinin de haberdar oldum! (Kotu fırçaladıktan sonra bir poşete koyup derin dondurucuda 1 gün boyunca bekletiyorsunuz.  Şaşırtıcı, değil mi?)

Türkiye’nin ilk gıda saklama rehberi olan http://saklamarehberi.com, beni şaşırtacak ölçüde bir içeriğe sahip ve her birini okumaktan büyük keyif aldım. Eğer sizin de bir derin dondurucunuz varsa, bu siteyi muhakkak ziyaret etmelisiniz. Derin dondurucunuz yoksa bile gıdaları nasıl daha sağlıklı tüketebileceğinizi, ne kadar uzun bir süre boyunca saklayabileceğinizi ve basit, pratik, lezzetli tarifler ile ipuçlarını Saklama Rehberi web sitesinden öğrenebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.