19 Ağustos 2020 Çarşamba

Blogu İcat Eden Zekânın Podcast Bönlüğü

Lütfen  tabirimi mazur görün ama bugünkü bilgimin onda biriyle on dakika bir blog açabilmişken bir ses dosyasını yayınlayabilmek için gerekenleri gördüğümde  ümitsizliğe ve karamsarlığa kapıldım.

Blog açmak için bir e-posta hesabı yetiyordu. Gerçi insanların artık okuyan primatlardan dinleyen primatlara doğru evrildiği düşünülürse  blog yazmak tam bir enayilik veya bunaklık gibi görünüyor.
Ve fakat... Altı üstü kaydedilmiş bir ses dosyasının   evrene salınmasından ibaret olan podcast yayınında yapılması gerekenleri bir yere kadar öğrenip de " Şimdi yayınınızın RSS feedinin bağlantısını kopyalayıp yapıştırın" gibi bir yere toslayınca "Allah podcastinizin de sizin de belânızı versin!" diye isyan edesim gelmedi değil.

Podcast  yayıncılığı bu kadar zor olmamalı diye düşünüyorum. Benim aklımdaki podcast yayını, herhangi bir ses kaydedici  programdaki dosyayı tek tuşla youtube gibi herhangi bir platformda kolayca paylaşabilmek gibi bir şey. Podcast yayıncılığının neden bu kadar zor ve dolaşık olması gerektiğini gerçekten anlamıyorum. 

Ayrıca teknolojik terimler çöplüğünde boğuluyorum.  "Yayınınızın RSS feedini gelin gözüme sokun!"  gibi sözde bilgilerden de açıkça midem bulanıyor.

Allah'tan elimin altında hâlâ blog var. Bir de ses dosyalarını Youtube'de  kolayca yayınlamak imkânı olmasa podcast yayıncılığı aslında beş para etmez bir vakit kaybı gibi görünüyor.. Evet karamsarım, evet tembelim evet teknoloji özürlüyüm.

Sorun şu: "RSS feedinin" sözde anlamını yazıp da " Bak seni bilgilendirdim işte!" diye üst perdeden konuşan abilerle bu  zıkkımları kullanıp da adamakıllı hiç bir içerik üretmeyen abiler de bana "boş yapıyormuş" gibi geliyor.

Olay bu. Ya podcast yayınını daha tüketici dostu bir hale getirin ya da  ben ağlamaya devam edeceğim. Başka soru?

2 Ağustos 2020 Pazar

Türkçülük Anormal Mi?

Türk Dünyasının Büyük Devlet Adamı: Ebulfez Elçibey

Daha dün gece liseden bir arkadaşımla lise sosyal medya gurubundan kovulmam konusunda konuşurken arkadaşım, siyasi bir konudaki aşırılığımın bir “tepkiyi”  tetiklediğinden bahsetti.

Siyaset özellikle bizim gibi geri  kalmış toplumlarda çok ciddi bir  toplumsal ayrışma sebebi.

Sorun şuydu: Benim PKK hakkında söylediklerim,  bir başka   dönem arkadaşıma “ters” gelmiş ve onda benim görüşüme simetrik bir tepki oluşturmuştu.

Peki ama  Türkiye’de PKK, siyasi meşruiyete sahip, insan haklarını koruyan,  ülke ve ulus çıkarlarına hizmet eden, arzulanır ve makbul bir örgüt müydü de benim PKK hakkında söylediklerim solcu dönem arkadaşımda  “anlaşılabilir” bir tepki doğurmuştu?

O arkadaşım herhangi bir paylaşım yapmasa da  hâlâ  grubumuzda ama ben kovuldum. Yani? PKK’yı savunmayı normal bir hak ve meşru bir tepki olarak gören  arkadaşım  fiilen “egemen”. Onun PKK’yı savunması  grup üyelerinde hiçbir nefret hissi uyandırmazken benim PKK’yı aşağılamam “aşırılık”, “ırkçılık”, “nefret suçu” gibi kabul edildi. Kısacası gruptaki taraflaşmada Türkçü olan ben azınlıkta ve  nefret edilesi anormal biri olarak görülürken bebek katillerini, etnik ırkçı bölücüleri bana savunan insan “normal” kabul edildi.

Peki ama “etik insan” neyi normal neyi anormal kabul etmelidir? İnsan yalnızca kabulleriyle tanınmaz, dışladıklarıyla ve hatta nefret nesneleriyle de tanınır.

(Kendi ordusundaki siyahi askerleri alabildiğine aşağılayan, kendi millî atleti siyahi Owens’ın başarısını resmen kabul etmeyen ABD, “Nazi ırkçılığına” karşı özgürlük mücadelesi verdiğini iddia edebiliyordu. Nazilerin ırkçılığından nefret etmek ona göre haklıydı ama Jessie Owens’ı görmezden gelmekte beis yoktu. Ya da kendi ülkesinde Rus Yahudilerini aşağılayan  Gürcü kökenli sosyalist Rus diktatör Stalin, kahramanca (!) Alman ırkçılığına karşı insanlığı savunuyordu…)

Kendimize sormamız gereken soru şu: Türkiye’de neden nefret ediyoruz? Ya da neden nefret etmeliyiz? Nefret etmemiz gereken şey, Türk adından ve egemenliğinden nefret eden, Türk askerini, öğretmenini, doktorunu vs öldürülmesi gereken birer düşman olarak kabul eden PKK Kürtçülüğü müdür yoksa “Ne mutlu Türküm diyene!” demeyi en mutlu bir iş sayan Türk milliyetçileri midir?

(Soru sana zor gelebilir onun için PKK’nın Atatürk’ten nefret ettiğini, onun kurucu kişiliğinden ve ilkelerinden nefret ettiğini, Türkçülerin de  onun kişiliğini ve ilkelerini sevdiğini söylesem belki daha kolay kavrarsın.)

Türkiye’de “etik insan”, Türk olduğunu reddetmeli, mümkünse Türklüğünü basit bir hayvan ırkı seviyesine indirmeli, Türklüğünden hiç bahsetmemeli ve hele Türklüğünü bir egemenlik kimliği olarak asla görmemeli ve dile getirmemeli.

Fransa’da Fransız olmanın ülkedeki “etnik azınlıklar” üzerindeki etkisi umursanmıyor. İngiltere’de  çocukların “etnik aidiyetleri”  ancak kendi evlerinde korumaları ve aksansız İngilizce konuşmaları öğretiliyor.  Almanya’da herhangi bir etnik grubun Alman Ulusu’nun siyasal egemenliğini tartışmaya açması dahi düşünülemiyor. Buna karşılık bu ülkelerde “aşırı sağ” denen milliyetçiler kınanıyor.

Türkiye’de “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünü telaffuz etmek Kürtlere soykırım uygulamak falan sayılıyor.

Aramızdaki fark şu: Gelişmiş ülkelerin kurucu bilinci, tıpkı bizde olduğu gibi milliyetçilik. Bu bilinç gerek bu ülkelerin bürokrasisinde gerekse toplumsal düzeninde zaten egemen olduğu için adeta “görünmez” oluyor. Bundan dolayı da bu ülkelerde “milliyetçilikten” bahsetmek bir tür aşırılık oluyor.  Sözde enternasyonalist bir sosyalist olan Bayan Mitterand, Enrico Macias’ın Arapça şarkı söylemesine “ Benim bulunduğum mecliste Fransızca’dan başka şarkı söylenemez!” diye izin vermezken “normal” kabul ediliyor ama Anayasa’mızın üçüncü  maddesi ırkçılık oluyor.

19 Mayıs bizim için şanlı bir mücadelenin yıldönümü olarak  coşkuyla kutlanırken anormal oluyor mesela… Buna karşılık aynı gün bir PKK destekçisi ve vatan hainleri kitlesinin önderi Selahattin Demirtaş tarafından “Pontus Soykırımı” olarak ilan edilirken bu alçaklık “normal” kabul edilebiliyor.

Diyarbakır’da Kürt olmayan biri hayatından endişe ederken meclisimizde adına milletvekili denen insanlar “  PKK ile toplumsal tabanımız aynı.” “ Biz sırtımızı YPG’ye, PYD’ye dayıyoruz!” diyebiliyor. Peki bu durum meselâ “insanî” mi, makbul mü ya da meşru mu?

 Modern, çağdaş, kabul edilebilir, arzu edilir hukuk devletlerinin istisnasız hepsinde, kurucu ulusun siyasi egemenliğinin, iradesinin ve kültürünün ortaksızlığı ve tartışılmazlığı “normal” kabul edilirken Türk’ün büyük atası Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  üzerine titrediği Türk Ulusu’nun varlığı tartışmaya açılıyor, küçümseniyor ve bir nefret nesnesi haline getiriliyor. Neye göre?  

Katil Stalin’in “Ulusal Sorun” denen safsatasına göre… Nakşibendiliğin ya da başka sapkın grupların dinî metinlerine göre… Kürtçülerin bebek katili  liderine göre…

Başka sözüm yok sayın yargıç ama senin idrakinden emin değilim; sorun o…


1 Ağustos 2020 Cumartesi

Geri Ülkelerin Salak Hümanistleri



Bazı hümanist ve normalci abiler Türk adının ve egemenliğinin, insanlık dışı olduğunu düşünüyorlar.

Bu abiler Almanya’da Almanların, Fransa’da Fransızların egemenliğini tartışmayı düşünmüyorlar.

Geri zekâlılık bile sanırım medeni seviyeyle orantılı. Öğrenim ve zekâ düzeyi düşük ülkelerdeki hümanistler neden sonuç ilişkilerini gözetmekten uzak salaklar oldukları için olsa gerek ki ülkeyi kuran ulusu yok saymayı insanlığın gereği sanabiliyorlar.

Bir ülkede herkesin “ayrımsız” yaşayabilmesi için ayrımsızlığı sağlayacak bir kültürel kimlikte buluşması gerekir. Bu kültürel kimliği de ülkeyi kuran ulus temin eder. “ Temin etmenin” ne demek olduğunu anlayamayacak kadar salak hümanistlerle dolu bir memlekette yaşadığımız için yazının anlam kaybına uğradığını da düşünüyorum.

Neyse…

Bir ülkede “ayrımsızlık” yani “kanun önünde eşitlik”, kimliksizlikle sağlanmaz,  bir kimliğin bütünüyle egemen ve belirleyici olduğunun kabulüyle sağlanır ki  bu da ancak ulus devletlerinde mümkündür.

Deli Karikatürleri - YouTubePeki neden? Çünkü insanlar birbirlerini hayvanlar gibi popolarını koklayarak ya da suratlarının şeklinden tanımazlar. Medeniyet denen şeyi bu hayvani tanıma mekanizmalarını geriede bırakarak geliştirmişlerdir. Dolayısıyla kabile insanların birbirlerini tanıma mekanizmalarını sürdürerek medeniyeti yaşatabilmeleri mümkün değildir.

Örneğin Kürt feodalitesinin sözde değerleriyle ya da yalan biçimiyle  bir hukuk devleti kurmak ve onu yaşatmak mümkün değildir. Hukuk devletini yaşatabilecek düzeyde gelişmiş sosyolojik oluşum ve kimlikle Kürt, Ermeni, Sırp, Rum, Çerkez vs kimlikleri bağdaşamazlar. Bu kimlikler medeniyet, büyük kültür, temel haklar gibi modern hukuk devletlerinin yarattığı değerleri yaratabilecek olgunluğa erişememiş ve bundan sonra da asla erişemeyecek kimliklerdir.

Bu kimlikler ancak ırka ve kana dayalı bir aidiyet üretebilen kimliklerdir ki bu kimliklerin ulus yaşantısının oluşturduğu egemenliğe rakip veya ortak olabilmeleri mümkün değildir.

“Geri ülkeler”, nüfuslarının çoğunluğunun neden-sonuç ilişkilerini idrak edemediği ülkelerdir. Bunun sebebi, bu ülkelerde insanların, eğitimin ve öğretimin uzun vadeli yararlarını gözetemeyecek kadar düşük zekâ seviyesinde olmaları bu ve bu düşük zekâ düzeyini ısrarla sürdürmeleridir. Dolayısıyla “ulus”  gibi bir oluşumu idrak edemeyen geri ülke okumuşlarına ulus devletlerinin neden daha gelişmiş, arzu edilir birer hukuk devleti olduklarını  da anlatamazsınız.

Dolayısıyla geri bir ülkenin “hümanisti”, dünyada kimliksiz, aidiyetsiz, mensubiyetsiz, sorumsuz, yetkisiz, egemenliksiz, iradesiz “standart bir insan tipi” olduğuna, din gibi inanan bir salak tipolojisi sergiler.  Geri ülkenin hümanisti, gelişmiş ülkelere kaçıp hukuktan  ve çalışan nüfusun yarattığı refahtan alabildiğine yararlanmayı hayal ederken bu hukuk ve refah ortamını yaratan ulusun, değerlerinden, gururundan, tarihinden, ordusundan ve ekonomisinden habersiz  bir salaktır.

Dolayısıyla sırf adı “insandır”  diye herhangi bir topluluk veya kabile  üyesinin, kendisine “insan” değerini tanıyan ulus devletlerini yıkarak herhangi bir maymunsu şiddet egemenliğini, bunun yerine koyması düşünülemez. Kısacası… Ya ulus devletinde hukuk egemenliğini sürdürürüz ya da maymunsu tanışıklıklarımızın kıyametinde yok oluruz.





23 Temmuz 2020 Perşembe

Dinin Doğasına Dair 2


Religion & Humanity - THE BIOLOGICAL HUMAN
Tanrı'nın  dini yoktur. (Gandhi)

Bundan önceki yazıda, dinin varoluşuna dair bir şeyler düşündük. Yeterince düşünüp düşünmediğimizden emin değilim.

Dinler bütün insanlığa inmiş evrensel ve kapsayıcı öğretiler midir? Yoksa herhangi bir kültürün etkisiyle yaratılmış ideolojiler midir?

Bir önceki yazıda düşündüğümüz bir şeyi tekrarlamakta fayda olabilir.

Sınırsız bir varlıkla sınırlı bir varlığın temasında, sınırlı varlığın algıları, sınırsızlığı anlamasına yetebilir mi?  Eğer sınırlı varlığın algıları, sınırsızca açılırsa artık kendi varlığını idrak etmeye devam edebilir mi?

Ama daha önemli soru şu: Diyelim ki istisnai bir canlı Tanrı ile temas etti.  Tanrı ile temas etmemiş hemcinslerine bu teması aktarabilmesi mümkün müdür? Mümkün değildir.  Çünkü onun tecrübesini yaşamamış hiç kimsenin, onun “bildiklerini” bilmesi mümkün olmayacaktır.

Burada bir başka sorun şudur: Tanrı’nın varlığına dair  düşüncemiz, ancak ve yalnız onunla temas edebilmiş birilerinin var olduğu  söylendiği için mi gelişmiştir? Yani peygamberler olmasaydı, insanlar bir yaratıcı gücün var olabileceğini düşünemeyecekler miydi?

O halde sondan başlayalım: İbrahim’in meselinde anlatıldığı gibi insanoğlunun bir yaratıcı güce aklını kullanarak ulaşması, doğal bir çabadır. Çünkü insan anlam arayan tek canlıdır.

Buraya kadar  sorun yoktur. Sorun, anlam arayan insanın neden bu anlamı bulabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyduğundadır. Aslında insanın Tanrı düşüncesine ulaşabilmesi için bir aracıya da ihtiyacı yoktur. Neden buna ihtiyacı yoktur? Çünkü insan kendi sınırlılığı ölçüsünde, evrensel bir yaratıcının varlığını sezebilir de ondan. Cahil bir köylü için ekinlerine hayat veren Tanrı, yalnız ekinlerine  hayat vermez. Çiftçi ekinleriyle beraber  içinde yaşadığı hayat döngüsünün tamamının belli bir düzende sürmesini sağlayan büyük bir kurucu iradenin varlığını düşünebilir. Ama bundan ötesini düşünmeye pek yanaşmaz ve aslında bundan ötesini düşünmesi de gerekmez. Kaldı ki hayat döngüsünün yani varoluşunun devam ediyor olması,  çiftçinin tanrısının “merhametli” ve “ var edici” bir varlık olduğunu  düşünmek için yeterlidir.

Bir gün birisi gelip de “ Buğdaylarına can veren Tanrı cennetteki tahtında oturup  herkesi gözetiyor Emrinde şu kadar melek var.  Onun cennetinde şunlar şunlar var…” falan diyerek onu  anlayamadığı şeylere ikna etmeye çalışması, devlet müdahalesi gibi bir zorlama olmaksızın çiftçi için son derece saçma olurdu.

Neyse bugünlük bu kadar yeter.  Her şeyi birden düşünmek çok zor.



19 Temmuz 2020 Pazar

Dinin Doğasına Dair 1



Pin on Politics
Tanrı'nın dini yoktur. (Gandhi)
Dinle ilgili anlayamadığım birkaç şey var.

 Dinin iki iddiası var: Bunlardan biri  dinin Tanrı’nın emirlerinden ibaret olduğu. İkincisi de dinin, insanın mutluluğunun yegâne ve doğru kaynağı olduğu.

Dinin birinci iddiasındaki “emir”, aslında tamamen siyasi bir kavram. Neden siyasi bir kavram diye düşünüyorum. Haklısınız. Meselâ karbon atomunun Tanrı’nın emirlerine göre işlediği düşünülemez  mi?

Hayır… Yani hiç kimse kurmalı bir oyuncağa bir “emir” vermez. Kaldı ki kurmalı oyuncaklar yani iradesiz varlıklar kendi işleyişlerinin dışına çıkamazlar bir etkinleşme enerjisinden başka bir şeyle de harekete geçirilemezler. O halde meselâ güneşin varlığı ve işleyişi bir “emirden” ziyade  bir etkinleşme eşiğinin aşılmasından sonra meydana gelen hareketlenmeden ibarettir. Bu hareketin türü termonükleer bir reaksiyondur, o kadar.

(Başka bir yere daha yazıyorum. Oradaki yazılarım çok daha neşeli. Bu biraz tepkisel bir şey galiba. Ciddi yazılması gereken yerde inadına laubalilik edip de kendi mekânımda tozlu ve kuru şeyler yazmak. Şartlanma mıdır nedir?)

Tanrı var mı yok mu onu tartışmıyorum. Oraya girersek kıyamet kopar. “ Kopacaksa kopsun be!” diyenlerinizi duyar gibi  oluyorum. Mala davara yaramayan  aklımın, malınıza ve davarınıza yaramadığı gibi içimizdeki pek çok  mal-davar mantıklı adama da yaramadığının pekâlâ farkındayım.

Bu “mal-davar tabiatı”,  kendisini  önce teşbih/deyim noksanlığı ile belli ediyor. “Bir şeyi, kelimelerin sözlük anlamlarının ötesine taşımak medeniyeti”, ne yazık ki artık memleketimizde barınamadığı için kendileriyle ancak “var”, “yok”, “ gel”, “git”, ıh ıh!”, “hop!”   seslenişleriyle anlaşılabilen koskoca bir  kitleye “Abi bir dakika dur, dinle lütfen!” falan diyemezsiniz. Hele o kitle Tanrı’nın emirleriyle hareket ediyorsa önünde hiçbir şey duramaz.

Öncelikle aklıma gelen soru şu: “ Herhangi birimizin Tanrı’yla konuşması mümkün mü?” Hadi bunun mümkün olduğunu düşünelim ki varlığı kavranamaz derece karmaşık, büyük ve söz ötesi bir yaratıcının olası  sözcük hazinesini  ya da bilgilerini anlayabilmemiz mümkün olabilir mi? Diyelim ki içimizdeki herhangi bir seçilmiş bunu başardı,  bildiklerini bize aktarabilir miydi? Söz gelimi  Centurion Galaksisi’inde bildiğimiz bütün fizik düzenliliklerinden ötede var olan bir yıldızın içindeki reaksiyonlarda tüketilen bir elementi anlatacak. “ Bakın! Adı Velkanium olan bir element var. Aslında o  anladığımız gibi bir element değil. Bildiğimiz atomlardan oluşmuyor. Onun temel yapısı astrium!” falan diyebilir miydi?

Bana biraz eyyamcı gelse de  Mevlana Celâlettin Rumi’nin şu sözü doğrudur: “Karşınızdakine anlatabildiğiniz, onun anlayabildiği kadardır.”

Peki ama evrenin yaratıcısının sınırsız bilgisinin sınırlı algıya sahip herhangi bir varlık tarafından “anlaşılabilmesi” mümkün müdür?

Ama bunu da bir kenara bırakarak başka bir soruya doğru tırım tırım ilerliyorum: “ Tanrı neden bir dili diğerlerine tercih eder?”

“ Tanrı’nın işine  karışma!” diyecek abilerin ellerinden öpüp bu soruyu da es geçiyorum. Hadi Tanrı’nın işleri onu ilgilendirir ama “ dillerin sınırlılığı” sorununa gelince orada bütün olası kabadayılara bir “Höst!” derim yani…

Tanrı’nın dil tercihinin sebeplerini bilemeyiz ama seçtiği söylenen dillerin, dinlerin kaynakları olduğunu biliyoruz. Bunun da ötesinde, Tanrısal bilgiyi bize aktardığını iddia eden dillerin ait oldukları ulusların yaşantılarınca sınırlandırıldığını ve biçimlendirildiğini de biliyoruz. Bunu nereden biliyoruz? Toplumların genel yaşam tarzlarına egemen olan değerlerin ve unsurların niteliğinden… Ne gibi?  Hayatları deve üzerine kurulu bir toplumun kelime haznesi buna göre dolar.

Soru şu: Yaşam tarzı kadını aşağılamak, kullanmak üzerine kurulu herhangi bir toplumun  dillinin kelime haznesinde meselâ adalete, mutluluğa, şefkate, merhamete dair kelimeler bulunma ihtimali ne kadardır?

Bana kalırsa daha önemli ve yakıcı soru şu: Tanrı  bütün insanlara mutluluğun yolunu göstermek için  deve çobanlığıyla ticaretle kölecilikle çok eşlilikle erkek egemenlikle karakterize edilebilecek bir toplumun kelime dağarcığını  mı seçmelidir?

Neyse… Bugünlük bu kadar yeter… Hepimizin çok daha önemli işleri var… Hayatınızı  günden güne  dinin emirlerine  göre kısıtlayan emirnameler boğazınızı  her gün biraz daha sıkarken kim böyle şeylerle uğraşır ki değil mi?




13 Temmuz 2020 Pazartesi

Neden Ambalajlı Süt?



Çocukluğumda en sevdiğim şeylerden biri de  ben okuldan geldikten sonra yemeğimi yerken kapının çalması, sütçünün gelmesi ve annemin tencerelere doldurttuğu sütü kaynatmasıydı.  Niye derseniz, mis gibi tazecik sütü kaynadıktan sonra ılıtıp lıkır lıkır içmeyi çok severdim. Her ne kadar kaymağını ayırsam da o kaymak sonra birikir, kahvaltıda balla kavuşur, ekmeğime konardı.

Sonra aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm. Haliyle biraz azalttım süt içmeyi. Ama yine de hiç vazgeçmedim süt sevgimden.
Eskisi gibi sütçü gelmiyor kapıya ama her yerde açıkta satılan süt görmeye başladım.  Neredeyse her köşe başında açık süt bidonları var. Her ne kadar kaynamış sütü bardağa koyup ılıttıktan sonra içmeyi özlesem de açıkçası ben açık süt almıyorum. Çünkü güvenemiyorum. Sizde de öyle mi?
Açık sütlerin nereden geldiğini tam bilmiyorum. Bunca virüs, bakteri, mikrop ortalıkta dolaşırken ben bu sütleri güvenip alamıyorum. Bu konuda biraz araştırma da yaptım. Açık süt hakkında öğrendiklerim bu konudaki şüphelerimi haklı çıkardı.


Öncelikle en şaşırdığım nokta şuydu; açık süt aldığımızda evde kaynatırken besin değerinde ve vitaminlerinde ciddi kayba neden oluyoruz. Zaten çocuklar ve yaşlılar sütü özellikle besin değeri için tüketiyor. Onu  da neden kaybedelim ki?  Ayrıca ambalajlı UHT ve pastörize sütler kontrollü bir şekilde ısıl işlemden geçtiği için besin değerini korurken, insan sağlığına zararlı mikrop ve bakterilerden arındırılıyor. Ama açık sütler denetlenmediği için bu sağlık riski hep var. Çok ürkütücü!

Bir de “ısıl işlem” kulağıma biraz garip gelmişti ki onu da araştırdım. Isıl işlem dediğimiz şey zaten tüm dünyada insan sağlığına zarar verme potansiyeli yüksek mikroorganizmaların sütten uzaklaştırılması amacıyla uygulanan bir teknolojik yöntem. Bu yöntem esnasında sütlere katkı maddesi de eklenmiyor. Ayrıca Isıl İşlem Görmüş İçme Sütleri Tebliği diye bir tebliğ var ve sütler bu tebliğe uygun olarak ısıl işlemden geçiriliyor. Tabii bir de işin teknolojik boyutu var. Isıl işlem olarak kullanılan pastörizasyon ve UHT teknolojileri, tüm dünyada kullanılan, sağlık otoriteleri tarafından da kabul edilmiş en ileri teknolojiler. Teknolojiye güvenmenin ve kendi faydamıza kullanmanın güzel bir örneği yani süt meselesi.

Ben bu nedenlerle ambalajlı sütleri tercih ediyorum anlayacağınız. Zaten açık süte en başında soru işaretiyle yaklaşırken, şimdi bu araştırmalarımla tamamen uzaklaştım, ambalajlı pastörize ve UHT sütlere güvendim. Eğer hala soru işaretleriniz varsa lütfen konuyu burada bırakmayın ve siz de biraz araştırın.
Bir boomads advertorial içeriğidir.

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Siyaseti Etkileyen Kitleler Ya Da Magandistan Cumhuriyeti



insanı entel gösteren şeyler #1182725 - uludağ sözlük galeriİBB Başkanı İmamoğlu ile taksiciler arasında yaşanan  çatışmada taksici  temsilcisi beyefendinin şu sözleri ilginçti: “Biz Türkiye’de siyaseti etkileyebilecek bir kitleyiz.”   Tamı tamına böyle olmasa da bu anlama gelen bir siyasi tehdit savurmuştu.

Ben şöyle demesini beklerdim, meselâ: “ Büyükşehir belediyesinin bu tasarrufu falan falan kanuna uygun değildir. Uygun olsa bile hukuka aykırılığı söz konusudur..”

Ama gördüm ki taksici  esnafının hakla hukukla falan pek ilgisi yok. Zamanında yapılmış bir düzenlemenin yol açtığı arz kısıtlamasından doğan bir rant kapısı taksici abilere pek tatlı gelmiş, bu gelir kapısının kapanmaması için “ Siyaseti etkileyebilecek bir kitleyiz!” lâfını savuruvermişler.

Tamam o  zaman! PKK’nın da “siyaseti etkileyebilecek” bir kitlesi olduğu kesin. Ne yapalım şimdi taksici abiler?  Siyaseti etkileyebilecek her kitleden ürküp korkarak  memleketin mahkemelerini mi  kapatalım, polisini mi kaldıralım, askerini mi terhis edelim?

İstanbul taksicilerinin tavrı, uyumsuz taşralılığın,  şehirleşmeye, modern ekonomiye, hukuk devletine, kurallı yaşamaya isyanından başka bir şey değildir. Kenar mahalle, şehrin kenarında erimeden kalmış taşra kalıntısıdır ve  şehir modernleşmesinin üretim ve ticaret  döngüsüne dahil olamamış, olmaya gerek de görmemiş, bu döngünün gerektirdiği nazik ve kurallı yaşayışa alabildiğine hınçlı bir kitlenin hadsizliğidir.

Bu tavır sadece taksici abiye has da değildir. Daha düne kadar taşralılığın ya da köylülüğün kısıtlı yaşayışından şehrin apartman hayatına  düşüveren “apartman görevlisi” takımında da “ Buralar benden sorulur”  hodbinliğiyle, küfürbazlığıyla, kavgacılığıyla karşılaşabilirsiniz.

Bütün bunlardan sonra, ne kadar hukuk fakültesi açarsak açalım memleketin insan potansiyeli ortalamasının kafasındaki düzenin ancak “orman kanunu”  seviyesinde olduğunu fark ediyorsunuz.

Ne dersiniz? Ülkenin adını Magandistan Cumhuriyeti falan mı yapsak mı?

Ne Anlıyoruz Ne Gelişiyoruz Hacım



Karanlık her gün daha da yaklaşıyor.

19 en iyi TARİHTE TÜRKLER görüntüsü | Tarih, Türkler, Askeri tarihNe yalan söyleyeyim, ben de iyimserlik aşılamak, gelişiminizi desteklemek isterdim.

Aslında belki de tam da  bunlar için en uygun zamandır. Çünkü karanlık yaklaşmasa, kötülük bu kadar fütursuz ilerlemese, hayvanlık bu kadar hızlı yayılmasa insan olmanın anlamını idrak edemeyebilirdik.

Öbür yandan insanlık değerlerinin uluslaşmayla ilgisi bundan yüz yıl önce Atatürk tarafından en açık ve mantıklı biçimde gösterilmişken her şeyi yeni baştan öğrenmemiz  bana korkunç görünüyor.

Yüz yıl önce Anadolu’dan bizi kovmak için taşeronluğunu Yunanlıların yaptığı bir  saldırıyı püskürterek Anadolu’da kaldık.

Ne yazık ki türbanlı bir bacımız  çok izlenen bir tartışma programında “ İngilizler burada olsaydı en azından ibadetimizi istediğim gibi yapabilirdim..” dedi ve Atatürk’ü sevmediğini açık açık ifade etti.

Bu türbanlı bacımız aslında ülke nüfusunun yarıdan  fazlasını temsil ediyordu.  Bu şu anlama geliyor. Ülkede kendisini “millî irade” sanan bir seçmen kitlesi, ülke saldırıya, tecavüze uğrasa Türk Ordusu’nun yenilmesi için düşmanla iş birliği yapmaktan çekinmeyecek. Bunu yaparken de “Müslümanlar olarak ibadetlerimize dokunmayacak adil bir hükümeti destekliyoruz!” deyip işin içinden çıkacaklar.
aliserdarbolat: AKP-CHP-HDP (PKK) Açılım Kardeşliği Seçim Bildirgeleri 
Bundan dolayı geçenlerde Kurtuluş Savaşı’nın aynı zamanda bir iç savaş olduğu tezi bana çok mantıklı göründü.

Vatan işgale uğrayabilir ve yabancıları kovmak için herkes el birliği edebilir. Ya halk artık “yabancılaşmış” ise o zaman ne yapmak lâzım?

Ya ülke nüfusunun yarısı Türklük gururundan, övüncünden, bilincinden yoksunsa o zaman ne yapabiliriz? Ya bu yabancılaşmış nüfus, bir de elinde ülkenin bütün emniyet, asayiş ve adalet  organlarını bulunduruyorsa ne hissetmeliyiz?

Karamsarlık çok kolay ve kolaya kaçmamamız lâzım, değil mi?

AKP'den Türklüğü Anayasadan Çıkarma Vaadi!İyi de biz ne yapıyoruz?

Mevcut durumun, Arap-Kürt etnik ırkçılarının doğrudan doğruya Türk varlığına saldırısı olduğunu anlamağa yanaşıyor muyuz? Maalesef hayır.

Ülkenin en büyük iki partisi,  Ortadoğu’yu kana bulayan Kürt etnik terörüyle uzlaşılabileceğini sanıyorlar. Suriye’de ve Irak’ta devletlerine ihanet ederek silâhlanan Kürt teröristlerin içimizdeki destekçileriyle uzlaşabileceğini sanan bir seçmen kitlesi var.

Çünkü ülkenin yarısı daha önce söylediğimiz gibi zaten Türklüğü, Türk tarihini, Türklük bilincini vs zerre kadar önemsemiyor.

Dolayısıyla etnisitelerini bile tam bilemediğimiz beş milyon yabancı, ellerini kollarını sallayarak ülkeyi  işgal ederken bu yabancılaşmış   ve kötüleşmiş bu egemen  kitle, Türk ülkesinin, hemcinslerince işgal edildiğini, böylece Türklüğün, kendi iktidarı eliyle alenen yok edildiğini düşünmenin zevkiyle istediği gibi at koşturuyor.

Anayasa'dan 'Türk'ü silmeyi ilk Kılıçdaroğlu önermiş haberi- Son ...Muhtemelen şöyle düşünüyorlar: “ Türklerin gidecek yerleri yok; dolayısıyla ülkeyi tam olarak ele geçirip istediğimiz Arap-Kürt şeriat federasyonunu kurarsak Türklere istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz. İsteseler de istemeseler de bizim için nasıl olsa üreteceklerdir.”

Atatürk, Gençliğe Hitabe’de  milletine ihanet eden bir  yönetici seçkinler grubunun olası tehlikesini bize hatırlatıyordu. O Türk Milleti’ne öyle güveniyordu ki zamanla içindeki yozlaşmış yobazların bu denli çoğalarak Türk düşmanı işbirlikçiler haline gelebileceğini ve hele muktedir olabileceklerini herhalde aklına bile getirmemişti.

Bugün tuzun koktuğu aşamadayız.

Ne bunu anlamağa çalışıyoruz ne de bunu düzeltmek için uğraşıyoruz.

İyi de ne yapalım? Türk olduğu için mutlu olan herkes kendisine ait birer blog ya da video kanalı açsın. Durmaksızın “ulusal sorun” yavesiyle   ya da “ümmet bilinci” denen zırvayla  hırçınlaşan,  Türklüğe hakaret eden, düşmanlık eden  vatan haini koalisyonuna karşı fikirlerimizi ifade edelim.

Evet… Bugün tam da tuzun koktuğu yerde duruyoruz.