6 Eylül 2019 Cuma

Tarih Öyle Mi Olsun Böyle Mi Olsun?



halil inalcık ve tarih felsefesi ile ilgili görsel sonucu
İlber Ortaylı’nın otoritesinden sonra tarihçilerde bir popülarite  ve bilgiçlik yarışı başladı sanki. Her kanal “uzman bir tarihçi” çıkararak gerçeği bulmak dahası ona hükmetmek derdinde.

Ayşe Hür, Mustafa Armağan gibi isimler bildiklerimizin aslında yanlış olduğunu, “tarih Tanrısının” o eşsiz ve objektif bilgisiyle göstermeğe çalışıyor.

Tarihle ilgili iki sorun var.

Bunlardan birincisi, tarihe kaynaklık eden metinlerin ve eserlerin kökenleri… Kısaca tarihi kimin yazdığı veya oluşturduğu . Tarihçiler “güvenilir” saydıkları bilgi kaynaklarına bakarak geçmişle bugünün ilgisini kurmağa çalışan insanlar.

Tam da bu noktada İlber Hoca’nın “Tarihi devletler yazar.” Sözü aklımıza geliyor. Neden böyle? Çünkü toplumsal olaylara dair en doğrudan bilgiye devletler sahiptir. Belli bir tarihteki  buğday rekoltesinden, vatandaşların toplam gelirlerine kadar pek çok bilgi ancak devlet otoritesince derlenebilir ve kaydedilebilir. İşte sorun da burada başlıyor: Devletler objektif, tarafsız bilgi kaydedicileri midir?

Böyle olduklarını söylemek pek de mümkün değil. Çünkü her devlet belli bir toplumsal yapıya dayanır. Toplumsal yapılar  da  hayata cevap veriş biçimi (kültür), teknoloji, her ikisinin birleşimi  olan medeniyet ve daha da önemlisi algılama biçimiyle birbirlerinden yarılır. Dolayısıyla bu toplumların meydana getirdikleri “devletler” de bütün bunlara bağlı olarak oluşur. Sözgelimi kültürel yapısı basit/animal, teknolojisi düşük, algılama biçimi içe kapanmacı bir toplumsal yapıdan bugün anladığımız ve örnek aldığımız bir liberal demokrasinin çıkması mümkün değildir.

Hal böyle olunca tarihçilerin sürekli allamelik ederek   bilebildikleri kaynaklarla sidik yarıştırmalarının bir anlamı olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü en tartışılmaz  sayılabilecek bir takım sayısal verilerde bile savaşların tarafları arasında ciddi tutarsızlıklar olduğuna her gün şahit oluyoruz.

Tarih disiplinin “kaynak eksenli”  sorunu bu.

Ama tarihin asıl sorunu, “yorumlayıcı eksenli” malumat sorunu. Kaynaklar kendi başlarına hiçbir anlam ifade etmezler. Bu kaynakların “bir şeylere işaret ettiklerini” söyleyenler tarihçilerdir. Demek ki tarihçinin esas işi anlam oluşturmaktır. Aksi takdirde olayların kayıtlarını ortaya dökerek yalnızca bir çamaşır sepetini salonun ortasına boşaltmış olurlar.

İş gelip bu anlamlandırma sürecine dayanıyor. Çünkü  aynı olaylara dair farklı kaynaklardan kaçınılmaz olarak  gelen  bilgilerin neden farklı olduklarını anlamak da tarihçinin işi. Aksi takdirde  tarih kaynaklarla sürdürülen bir sidik yarışı haline gelir. Sözgelimi Türk’lerin güneye  inmelerini engelleyen Çin Seddi’nin sahiplerinin “ Türk’lerle savaştık ama olayları tarafsızlıkla kaydetmezsek gelecek nesillere ayıp olur..” gibi bir endişeleri acaba var mıydı? Yoksa kayıtlarına  bir Türk önyargısı mı damga vuruyordu? İşte bunun neden ve nasıl olduğunu anlamazsak “gerçeğe” yaklaşamayız.

Oysa bugün tarihçilerin çoğunun anladığım kadarıyla gerçekle ilgisi yok. Tarih Türkiye’de ideolojik kamplaşmanın,  Kürtçüler için etnik asabiyetin, dinciler için Türk ve Atatürk düşmanlığının meşrulaştırıcısı bir kayıt kültünden ibaret.

Dolayısıyla da ağzını açan tarihçi “Ama falanca da böyle diyor, n’aber?” gibisinden muarızına allamelik taslamak dışında pek bir şey yapmıyor.

Tarihi kaynaklarda rastlanan öznellik  tarih yorumculuğunda da ortaya çıkıyor. Böylece   amaçsal bir kaynak derleyiciliğinin yanı sıra amaçsal bir yorumculuk durumu da ortaya çıkıyor. Burada  da titrler ve unvanlar  söz konusu “bilginin” dokunulmazlık kalkanı işlevini görüyorlar.

Peki ama tam tarafsız, adil ve adeta melek bir tarih yorumcusu diye bir şey var mıdır?

Düşünce namusuna sahip tarih yorumcuları elbette var. Kaldı ki “düşünce namusundan” kastımız ne olabilir? “Düşünce namusundan” kastımız, belki  kendi toplumsal önyargılarına rağmen “düşmanın” varlığına saygı göstermek olabilir.  Bunun dışında ve ötesinde çatışmaları tam bir tarafsızlıkla ele almak mümkün müdür? Meselâ savaş başlatıcı  Nazi rejiminin “düşünce namusuyla” meşruiyetinin ispatlanması  mümkün olabilir mi?

halil inalcık ve tarih felsefesi ile ilgili görsel sonucu “ Tam tarafsız bir tarih yorumundan herhangi bir anlam çıkarılabilir mi?” tarihçiler buna “ Tarihin işi anlamlandırmak değildir, ortaya koymaktır.”  diye cevap verirlerse onlara o halde neden durmaksızın her gece  bir televizyon kanalında, kanal politikalarına  uygun tarihsel yargılar sunduklarını sormak isterim. Tarih daima elindeki delillere göre ortaya bir hüküm koyar ki bu hüküm de mensup olunan ulusun dağarcığına bir anlam bakiyesi olarak katılır.

Bundan dolayıdır ki Viyana kuşatmaları Avrupalıların heykellerinde ezilen yeniçeriyle temsil edilirken hiçbir tarihçi “düşünce namusu” ile hareket ederek meselâ “ Ama Türklerin de yayılmağa ve fethetmeğe hakkı yok muydu?” falan demez.

Nasıl kaynak oluşturucu, kaynak yaratıcı toplumlar kaynakları kaçınılmaz olarak kendi parmak izleriyle yaratıyorlarsa kaynak anlamlandırıcısı tarihçiler de bu anlamları  kendi bilinçlerine göre meydana getirirler. Sözgelimi Marksist bir okuryazar için Türk tarihi, ancak resmi tarihten ve Türk yanlısı bir kayıttan ibarettir. O, tarihi ancak sınıfsal mücadelelerin bir kaydı olarak görecektir. Herhangi bir Kürtçü için  tarih, ezen Türk’lerin silmeğe çalıştığı sözde bir  Kürdistan İmparatorluğu kaydından ibarettir. Bir şeriatçı için tarih, Arap’ların dini yaymak için giriştikleri fetihlerin kayıtlarından ve asr-ı saadet menkıbelerinden ibarettir.

Bundan dolayıdır ki Türk düşmanlığı  tarihin   sözde kaynaklı  tarafsızlığına dayanarak Türk adına ve tarihine sürekli saldırmakta ve onu tahkir etmektedir.

Bundan da dolayıdır ki kaynaklara aşinalıkta rekabete girişmenin ulusun bilgi dağarcığına, anlamlandırma yeteneğine herhangi bir katkısı olmaz. Bu, ancak tarihçi egolarını tatmin eder.

Tarihçilerin sürekli  kendi gerçeklerini birbirleriyle yarıştırması ne gerçeği anlamamız sağlıyor ne de Türk çocuklarına sağlam bir varoluşsal anlam…



5 Eylül 2019 Perşembe

Amerikan Karşıtlığı Çözüm Mü?



anti amerikanizm ile ilgili görsel sonucuBugünkü sorunlarımızın belki de hepsinin temelinde Amerikan yandaşlığının veya işbirlikçiliğinin olduğu söylenebilir.

Bunu sebebi Amerika’nın kötülüğü değildir. Bu sorunlarımızın sebebi, adı ne olursa olsun herhangi bir devlete egemenliğimizi paylaşma imkânının verilmesidir.

Bugünkü Amerikan karşıtlığının kökeni “şeytan Amerika” algısına dayanıyor ki bu da bariz olarak soğuk savaş çatışmasındaki saflaşmaya gösterilen sadakattir.

Bunu söyleyince Amerika’yı aklamağa mı çalışıyoruz? Elbette hayır. Sorun, “kötü Amerika” algısının, aslında “iyi ve adil bir büyük devlet beklentisinin” bir ifadesi olduğunu anlamamak. Soğuk savaş saflaşmasında SSCB’yi, âdil, büyük, koruyucu, antiemperyalist vs sayarak Amerikan karşıtlığı yapanlar  bugün hâlâ aynı refleksi sahiplenirken aslında SSCB ve Çin gibi iki büyük zorba devletin mirasını sahiplendiklerini fark edemiyorlar.

Bir başka sorun da şu: Herhangi bir ülkenin vatandaşlarının başka bir ülkenin menfaatleri doğrultusunda görüş beyan etmesi “vatana ihanettir”. Dolayısıyla Türk menfaatleri karşısında “tarafsızlık iddiasıyla” SSCB’yi veya Çin Halk Cumhuriyeti’ni   savunmak, uluslar arası ilişkilerde “tarafsız” kalarak kendi ülkesinin ve milletinin menfaatlerini tartışılır kılmak vatana ihanetten başka bir şey değildir.

Gelinen noktada ABD bir günah keçisi haline getirilmiştir. ABD kendisini emperyal bir güç olarak  görmekte ve buna göre davranmaktadır.  Buna karşılık sözüm ona antiemperyalist komünist Çin de emperyal bir politika gütmekte, Tibet’teki ve Doğu Türkistan’daki işgalini sürdürmekte, komşu Türk ülkelerine sürekli nüfus pompalamakta, bu ülkelerin pazarlarını gerek nüfus gerekse para ile ele geçirmeğe çalışmaktadır.

ABD Türk siyasetine  doğrudan veya dolaylı en fazla müdahale eden devlettir, ve bunun tartışılır bir yanı yoktur.  Buna karşılık diğer ülkeler de pek çok konuda Türk egemenliğini tartışmaya açmağa, Türk varlığını diplomaside etkisizleştirmeğe çalışmaktadır. Yani Türk  Milleti’ne “dost”, “hami”, “koruyucu” olacak herhangi bir “iyi  devlet” falan yoktur.

Aslında uluslar arası ilişkilerde “başka ulusların hakkına saygı duyan koruyucu  bir büyük devlet” falan da yoktur. “Şeytan Amerika” söyleminin saçmalığı herhangi bir “melek devletin var olabileceği” zımni yanılgısına dayanmaktadır. Uluslar arası ilişkilerde hiçbir devlet kendi menfaatlerinden başkasına özen göstermez.

Oysa günümüz ulusalcılarının hemen hemen tamamı, “vatanseverliği”,  salt bir Amerikan karşıtlığı haline getirmiştir. Bu bir tür “sömürge aydını psikolojisidir.” Bu, bağımlı bir ruh halinin ifadesidir. Çünkü bu, herhangi bir  saflaşmada safını başka güçlere göre belirleme zaafının bir belirtisidir. Çünkü bu, öğrenilmiş çaresizliğin bir ifadesidir.

Bu, aşağılık kompleksinin bir ifadesidir ki durmadan Atatürkçülük yapan insanların, Atatürk’ün, Türk’ü ululayan  tavrından, uzaklaşması anlamına gelir. Çünkü antiAmerikancı  tavrın içinde Türk’ün yetkinliği, üstünlüğü ve egemenliğinden ziyade ABD’nin “doğal kötülüğü” anlayışı vardır ki bu da başka devletlerden iyilik ve adalet beklemek veya dilenmek psikolojisinin bir tezahürüdür.

Hiçbir vatansever tavır, uluslar arası ilişkilerdeki dehşet dengesinde herhangi bir saflaşmaya dayandırılamaz. Hiçbir vatansever tavır  “düşman seçimine” dayandırılamaz.

Vatanseverlik, vatanda tek bir  ulusun yani Türk Ulusu’nun tartışılmaz bütünlüğü ve egemenliğini, hiçbir yabancı gücün, politikanın, manifestonun, ideolojinin etkisinde kalmaksızın savunmak ve Türk büyüklerinden başka hiç kimseyi düşünsel ve siyasal önder kabul etmemektir.

Amerikan karşıtlığının özelliği ne yazık ki “Türkseverlik” veya “Türkyanlılık” değildir. Dolayısıyla günümüz milliyetçiliğini adeta Bolşevik bir baskıcılıkla  ele geçirmeğe çalışıp da ya Çin  yardakçılığı ya da Rus sözcülüğü yaparak antiemperalizm güdenlerin bilinçleri, ne yazık ki “Türkyanlılıkla” biçimlenmemektedir.

Amerikan karşıtlığı ancak “Türk olmayan güçlere karşı genel ve istisnasız bir şüphecilikiğin” bir parçası olmazsa; ancak soğuk savaşın sömürge aydınları arasındaki bir it dalaşından başka bir şey olamayacaktır.


30 Temmuz 2019 Salı

Doğu Türkistan Sorununa Çok Kısa Bir Bakış



doğu türkistan çin'e nasıl katıldı? ile ilgili görsel sonucu

Doğu Türkistan’ın Çin’e Sovyet işgal korkusundan dolayı katıldığı bilgisi Sencer İmer tarafından verilmekteyse de işin aslı, 19. YYdan itibaren Doğu Türkistan’ın Çin yayılmacılığının hedefinde olduğudur.

Komünist Çin’i kendi vatanlarından daha fazla benimseyen bir kısım solcularımızın, bir türlü görmeğe yanaşmadığı gerçek, Çin yayılmacılığının , komünist rejimde bile  hiçbir şekilde azalmadığı veya değişmediği.

Çünkü rejimleri değiştirenler de  devletleri kuranlar da daima uluslardır.  Tarih/geçmiş bilincine sahip olup da geleceğe dair hedefler belirleyenler de uluslardır.

Dolayısıyla Doğu Türkistan sorunu, “ Çin egemenliğinin doğallığını kabul ederek, üzerinde  ufak tefek  düzeltmeler yapılması gereken” bir sorun değildir. Doğu Türkistan sorunu,   Çin’in, kadim ve meşru Türk yurdu Doğu Türkistan’ı açıkça  işgali sorunudur. Dolayısıyla da böylesi bir sorun, kendi vatanlarında esir hayatı yaşayan Türk’lere  bir  takım inanç ve ifade hürriyeti hakkı bahşedilerek ya da lütfedilerek çözülemez.

Doğu Türkistan sorunu, doğrudan doğruya Çin’in orada var olmasından ibarettir.

Solcularımızın, ideolojileri gereği bir “üst yapı/burjuva kurumu” olarak görerek “vatanı”  küçümseyebilmeleri ihtimaline rağmen Doğu Türkistan, Türkiye’den ayrı  görülemeyecek bir Türk vatanıdır.

Bunun yanı sıra  Çin’in yayılmacılığı ve “emperyalizmi”  rejimini değiştirmesine rağmen ortadan kalkmamıştır. Şimdi özellikle Maoculara sormak istediğim soru şudur: “ Madem Çin kendisini emperyalizmden,  komünizm ile kurtarmıştır, neden yıktığı emperyalist rejimin işgal ettiği topraklardan çekilmemiştir?”

Cevap aslında basittir. Solcularımızın kahir ekseriyeti, dünyanın “ideoloji” denen öküzün boynuzlarının üstünde durduğunu sanmaktadır. Oysa dünya, ulusların, ulusal menfaatleri ve tarih  bilinçlerinin ekseninde dönmektedir.

Dolayısıyla  “Doğu Türkistan’daki Türk’lerin durumlarını iyileştirmek için Çin’le dostane ilişkiler kurmak” pısırıklığı bizi hiçbir yere götürmez. Yapılması gereken -ki bunun  başımızda vatansever Türk yöneticilerin olması gerekir-  Çin’in Doğu Türkistan’da işgalci olduğunun, Doğu Türkistan’ın, Çin’in tarihi bir  parçası olmadığını tekrarlamaktır.

Peki hela ibriğimize kadar Çin’den ithal ederken bunu neden söylemeliyiz?

Bunun de cevabı basit. Çin asla Doğu Türkistan sınırında kalmak istememektedir.  Doğuda olduğu kadar batıda da kendisine bir deniz kıyısı edinmek istemektedir.  Bu yüzden de  sürekli Orta Asya komşu ülkelerinin topraklarını azar azar kemirmekte, sınır ihlallerini  ilerletmekte, vatandaşlarının Orta Asya’da gayrı menkul almasını teşvik etmekte, Orta Asya pazarlarına sürekli vatandaşlarını sokmakta, bölgede Çince’nin kullanımını yaygınlaştırmağa çalışmaktadır.

Rejimi ne olursa olsun Çin, dünyanın en tehlikeli emperyalist ülkesidir. Büyük nüfusu, yayılmacılığının en öneli unsurudur.

Bu yüzden de Doğu Türkistan, Çin yayılmacılığına ve yok ediciliğine karşı uygar dünyanın  en önemli müdafaa hattıdır. Eğer Doğu Türkistan bağımsız olmaz ve diğer Türk devletlerince de desteklenmezse Çin burayı batıya doğru  bir  sıçrama tahtası olarak kullanacaktır ve onu hiç kimse engelleyemeyecektir.

Doğu Türkistan, Çin vahşi emperyalizminin önünü kesebilecek  tek güç olan Türk cesaretinin son kalesidir.

Bu yüzden de mütemadiyen, onun bağımsızlığının sağlanması için çalışmak Türkiye Türk’lerinin en önde gelen vazifelerindendir.




29 Temmuz 2019 Pazartesi

Gözlerimi Kaparım Düşmanımı Öperim




barış, pkk, chp ile ilgili görsel sonucuEn çok ne garibime gidiyor, biliyor musunuz?

Kuvay-ı Milliyecilikten bahseden ulusalcı sol seçmenin “düşman” sözcüğüne  antipati duyması.

CHP seçmeni “düşman” sözcüğünü adeta duymamak için elinde ne varsa kulağına tıkıyor.

Kuvayı Milliye’nin kime karşı savaştığını bilmezden geliyorlar. İstanbul’u işgal ettiğimizi düşünen Yunanlı’larla barış hayalleri kurup  Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak için Türk çocuklarını  bir küvetin içinde paramparça eden  alçakların “düşmanımız” olduğunu  görmezden geliyorlar.

Ya da  otuz beş yıldır ülkenin bir bölümüne açıkça Kürdistan diyen alçakların, aslında haklı olduklarını, bizim buraya sonradan geldiğimizi sessizce kabul ettikten sonra PKKlı   hainlerle empatik diyaloglar kurulabileceğini söyleyebiliyorlar.

O zaman azıcık düşünelim mi? Acaba “düşman” denen kavram “aşırı sağcıların” “faşistlerin” falan uydurduğu bir  nefret söylemi mi yoksa  tam da gerçek bir olguyu mu ifade ediyor?

Ulusalcı solun Kürtçülükle flört eden ana akımı, egemen  kitlesi, 12 Eylül kinlerini alabildiğine  derin sürdürerek milliyetçileri düşman kabul etmekte beis  görmüyor. Oysa  aynı  kesim, belki tekrara düşeceğiz ama ülkemizin bir bölümüne Kürdistan diyen vatan hainlerini “ideolojik kardeşleri” olarak kabul edip bağrına basabiliyor.

Bu kesim  sözgelimi ülkücüleri alabildiğine nefret edilmesi gereken faşist-ırkçı  vahşiler olarak görürken  bebek katleden, asker,  polis, öğretmen şehit eden insanların aslında dostumuz  olduğunu , onlarla  beraber siyaseti “çok güzel salladıklarını”, bu kati,l sürüsünün  tellâllarının mecliste olmasından “büyük mutluluk duyduklarını”  söyleyebiliyorlar.

O halde bir ulusun dostu kimdir, düşmanı kimdir, belki de önce buna bakmalıyız.

Bir ulusun, egemenlik hakkına içten bir saygı gösteren herkes o ulusun dostudur.

 Bir ulusun egemenlik hakkını tartışmaya açık bir şey olarak gören herkes de o ulusun düşmanıdır. 

Düşman tanımı size sevimsiz ve saçma geliyorsa, ulusların sınırlarını askerleriyle ve silahlarıyla koruduklarını size hatırlatmak isterim. Yani aslında “uluslar arası” ilişkilerde “dostluk” falan yoktur. (Türk  cumhuriyetleriyle aynı ulusun parçaları olduğumuzu umarım hatırlatmama gerek yoktur.)

John Locke’un “Uluslar arası ilişkilerde doğa durumu egemendir.”  Saptaması bu açıdan gerçeğin tam bir ifadesidir.

Bu yüzdendir ulusalcı sol kampın ana  akım seçmen kitlesinin,  uluslar arası ilişkilerin diplomatik yönünün, aslında  sürekli bir karşılıklı zaaf arayışı ve taviz koparma mücadelesi olduğunu  görmeyerek böylesi bir inkârı, barış taraftarlığı sanması, hastalıklı bir durum.

Kapımızda bekleyen düşmanın aslında düşman olmadığını  söylediğimizde gerçek değişmiyor.

İçimizde beslediğimiz, milli güvenlik belgelerine erişebilen, Türk egemenliğinin kalbinde Kürdistan naraları atan, egemenliğimizi işgal olarak niteleyen insanların “dost” sayılabileceğini düşünmek herhalde en hafif deyimle nevroz benzeri bir durumdur.

Türk egemenliğini tanımayan, Türk dilinin, Türk hukukunun, Türk kültürünün tekliğinden nefte eden, Türkiye’nin bir bölümüne Kürdistan diyen insanların çokluğundan korkup onlara yaranmağa çalışarak, barışın sağlanabileceğini düşünen insanlara İzmir’i işgal eden Yunan efzunlarının düşman olduğunu anlatmak herhalde mümkün değil.

Türkiye, Türk düşmanlarını seven muktedirleriyle ve sözde muhalifleriyle aslında fiili bir düşman işgalini yaşıyor. Yani hiç kimse iktidara muhalif olmanın “vatanseverlik” olduğunu falan düşünmesin. Çünkü ülkenin yüzde yetmiş beşi aslında Türk düşmanlarına bir şekilde yaranmak isteyenlerin elinde oradan oraya savruluyor.

Düşman kapımızda ve içimizde kanımızla beslenip semirirken biz de “ Acaba Türk  var mı? Türküz dersek Kürt’lerle Araplar gücenir mi?” endişesiyle tam bir hümanizm kabızlığı yaşıyoruz.



18 Temmuz 2019 Perşembe

Bir Şey Soracağım: Müsaade Ederseniz Türk Olabiliyor Muyuz?




Bugün beni çok üzen bir sohbetten bahsetmiştim. Sohbetin genel karakteri, Türk solunun PKK’ya, Kürtçülüğe duyduğu sempatinin , herhangi bir solcuyu hiçbir şekilde rahatsız etmemesiydi.

İlgili resimAnladığım kadarıyla Türkiye’de sol “bir şekilde” PKK ve benzeri Kürtçü oluşumları sırf “ emperyalist” oldukları için kınıyordu ama mesela “emperyalist olmayan” gerçek bir gerilla gücü olsalar haklarında ne düşüneceğini bilmiyordu.

Fakat sohbetin “siyasi magazin” boyutunda solun Kürtçü /bölücü sempatisinin somut kanıtlarına karşı önüme  konulan savunma şuydu: “ PKKlıları 29 Ekim’de Habur’dan Suriye’ye geçiren CHP miydi?”

Bu savunmanın bir mantığı var mı sizce? Bence yok. Çünkü  bu işi yapan  partinin “sağcı” olması, yaptığı işi meşru kılmıyordu ve ben de bir Türkçü olarak zaten en başta bunu kınamıştım.

Bu mantığın iki sakat noktası var:

Birincisi bir kötü işi kınamak için başka bir kötülüğü yapamazsınız. Yani? Kürt eşkıyasını Habur’dan sokan “sağcılara” karşı olmak için aynı eşkıyanın sözde temsilcilerinin meclise girmesini destekleyemezsiniz.

İkinci ve daha kırıcı sakatlık şuydu ki ülkenin yarısının oyunu alan şeriatçı ve Türk düşmanı siyasetin de Atatürkçü olmak iddiasıyla hareket eden kitlesel solun da birbirlerine tavırlarını belirleyen şey, “Kürt seçmeni” olarak görülen PKK taraftarlarının tavlanması için giriştikleri  rekabetti. İki taraf da “Kürt sorunu” denen şeyi  ölçülerine göre kabul ediyor,  iki taraf da ülkenin temel değerlerinin Kürt eşkıyasıyla “siyaseten  ve silahsızca tartışılabileceğini” söylüyor. İki taraf da  silahsız olmak kaydıyla Türk adından vazgeçilebileceğini, sözde anadille eğitim yapılabileceğini, Kürdistan eyaleti gibi federatif  sözde çözümlerin düşünülebileceğini savunuyor.

Ve burada her iki taraf içinde “alternatif”, PKK oluyor. Öyle ki siyasetin bu iki anadamarından birini Kürtçülükle, bölücülükle suçlarsanız sizi doğrudan “diğerinden “olmakla yaftalıyorlar. Yani? Yani CHP’ye neden PKK’nın etkisinde kaldığı sorulduğunda, AKPli oluyorsunuz; AKP’ye Kürtçülüğe neden her türlü  müsamahayı gösterdiğini sorduğunuzda, doğrudan CHPli olmakla suçlanıyorsunuz. Yani iki anadamar da aslında Türk adına karşı Kürtçü popülizmden destek alırken diğer yandan Kürtçülük pazarındaki rekabette, diğerini  sahadan atmağa çalışıyor.
İlgili resim
Bu arada olan, Türk insanına , Türk kimliğine, Türk tarihine, Türk egemenliğine oluyor. Ne yazık ki iki taraf da büyük kitlesel narkozlarıyla ülkenin sahibinin, kurucusunun, egemeninin kim olduğunu düşünmüyor.

Üzülerek söylüyorum ki Türk’ün ülkesi  zaten zihnen ve kalben Türk olmayan yabancı insanların işgal ettiği bir siyaset alanından yönetiliyor.  Ülkenin en büyük iki partisi kendisini kilit oy paketi olarak gören Kürtçü bölücülüğün sözde siyasetinin fiili kaprisleriyle savrulup duruyor.

Ne AKP ne CHP Türkiye’de yaşayan Türk Milleti’nin refahını, bağımsızlığını ve özgürlüğünü savunuyor. Türk demeden, Türklükle övünmeden, Türklüğü önemsemeden memlekette demokrasinin, adaletin ve refahın kurulabileceğini sanıyorlar.

Dedim ya ülke yabancılar tarafından yönetiliyor. Ne muktedirler ne muhalifler Türk, bu ülkede…

Ülkenin iki partisinin seçmenlerine sormak istiyorum:  Müsaade ederseniz, Türk olabilir miyiz?



Soldaki Bölücü Damar



Bugün Çok Üzüldüm

Evet… Bugün çok üzüldüm. Atatürkçü bir ağabeyimin, HDPKK oluşumuyla uzlaşılabileceği, Kürtçülerin ikna edilebileceği  gibi düşünceleriyle  çok üzüldüm.

sol ve PKK ile ilgili görsel sonucu
Bu gerçek mi? Sadece soruyorum...
Beni daha çok üzen şey,  bir katil ve hain sürüsünün “gerçekliğini” kabul etmem gerektiğini düşünmesiydi. Ona göre sayıları milyonları bulan HDP seçmeni “meşru” ve makbuldü. Ona göre arkasında milyonlar olan bir ayrılıkçı örgüt “kabul edilmesi gereken” bir  gerçeklik/realiteydi. Ona göre HDP’ye oy veren milyonlara seçmen, otuz küsur yıldır oy verdikleri partinin ya da siyasetin aslında bölücü bir  yapısının olduğunu bilmiyor ya da buna inanmıyordu ve “ikna edilebilirlerdi.” Ona göre PKK ile silahlı mücadele bırakılmalı ve onunla “konuşulmalıydı”.

Bu düşünceler şu anda  eğer yanlış anlamıyorsam, adına “ulusalcı” denen ana akım solun temel düşünceleri. Ulusalcılar, anlayabildiğim kadarıyla sol içinde olup olabilecek en milliyetçi “fraksiyon” fakat onlar bile Kürt ayrılıkçıları sırf aynı ideolojik dili ve geçmişi paylaştıklarını düşündükleri için kendilerine Türk milliyetçilerinden daha yakın görüyorlar.

Kendisine PKK ile ne konuşmamız gerektiğini sorduğumda, ulusal devletin neden gerekli olduğunu anlatmamız gerektiğini söyledi. Yani neredeyse kırk yıldır Türk  kanı içen bir örgüt, sırf biz “sınıfsal/marksit” bir izah getirdik diye silah kullanmaktan vazgeçecek ve ulusal devletin neden gerektiğini anlayıverecekti. Ona anadilde eğitimi mi  kabul etmemiz gerektiğini yoksa ikinci bir göndere  bir  başka bayrak mı çekmemiz gerektiğini sorduğumda, bunların zaten olamayacağını söyledi.

Üzüldüğüm şey şuydu ki   devletin ulusal yapısı, egemenliği kullanan öznenin kimliği ve tarihi gibi konular onu hiç ilgilendirmiyordu.  Ona bu tip sorular sorduğumda, bana “sağcı” kimliğime izafeten vatansız şeriatçı sağ egemen kitlenin kötü örneklerini sıralayarak popülist sağın  ihanetlerini üstüme yıkmağa çalıştı.

Anladığım iki şey vardı: Birincisi “teorisinde” , “sağ” diye nitelediği şeylerden eser yoktu. Dolayısıyla Türk kimliğinin, Türk tarihinin, Türklük bilincinin onun teorisinde bir yeri yoktu. Dolayısıyla yargılarında da Türklük bir ölçü olarak yer almıyordu.

İkincisi, Stalin’in “Ulusal Sorun”  yavesinden yararlanmağa kalkan Kürtçülere kızıyor buna mukabil Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri Türkçülüğe de  aynı gerici- faşist  nitelemesiyle yargılıyordu.
Ona Kürtçülerin sınıfsallıkla ya da Marksist yavelerle ilgilenmediklerini, Kürtleri PKKlılaştırmağa çalıştıklarını, ülkenin bir bölümünü Kürdistan olarak bölmek için iç savaşı bile planladıklarını  söylediğimde, beni derhal “Kürt düşmanı” olarak yaftaladı. İşte bu nokta Türk solunun, Türk insanına, Türk Milleti’ne, Türk vatanına, Türk tarihine, Türk olarak değil de  enternasyonalist ve kimliksiz bir Marksist gözüyle baktığının  kanıtı gibiydi.

Bana solun içinde  altmışa yakın fraksiyon olduğundan bahsetti. Solu toptan yargılamamalıydık. Sorun şuydu ki “Atatürkçü” olmak iddiasındaki bir solcu bile Türk Ulusal egemenliğinin, Kürtçü katillerle “tartışılabileceğini” düşünebiliyordu…

Evet… Bugün gerçekten çok üzüldüm…





Olduğun Gibi Olduğunda Demokrasiye Ne Oluyor?



İlgili resimKendisini İslamcı olarak tanıtan bir avukat bey, bir sanalağ kanalındaki sohbet programında, memlekette İslamcıların  yirmi yıl önce kendilerini saklamak zorunda kaldıklarını ve takiyye yaptıklarını, aslında   Türkiye’de herkesin takiyye yapmak zorunda kaldığını, çünkü fikirlerini  ifade edebilecekleri demokratik bir yapının olmadığını söylüyordu.

“Kendisini olduğu gibi gösterdiği takdirde iktidara gitme yolunun kapalı olduğu bir şey…” Avukat beyin  Türkiye’de eleştirdiği eksik demokrasiyi tanımlama biçimi bu.

Avukat bey, demokrasiyi “herkesin olduğu gibi iktidara gelebileceği” bir rejim sanması  tuhafıma gitti.

Herhangi biri herhangi bir İslamî mezhebin kurallarına göre davranabilir. Sorun şu: Herkes, kendi fikrinin yaygınlaşması durumunda  nelere yol açabileceğini acaba ciddi biçimde düşünüyor mu? Yani hırsızların ellerinin kesilmesi, evli olmayan  cinselliklerinin recimle cezalandırılması gibi uygulamalrın yaygınlaştırılmasını savunarak iktidara gelip de bunları hayata geçirmek , emokrasiye sığar mı sığmaz mı hiç kimse bunu düşünmüyor.

Ya da meselâ  bir Kürt etnik özerk bölgesi kurmayı savunarak iktidara gelip de memleketin bir bölümünde sözde Kürt bayrağı  çekilip çekilemeyeceğini kimse düşünmüyor.

Mesele  sizin neyin nasıl yaşayacağınız değil. Mesele sizin yaşam tarzınızı, insanlara demokrasi yoluyla dayatıp dayatamayacağınız.

Biri şunu söyleyebilir: “ Efendim ben de bana lâik yaşam tarzının dayatılmasına karşıyım!”

Buradaki temel sorun : Herkese , her zaman uygulanacak, yeri ve zamanı geldiğinde de “akılcı biçimde değiştirilebilecek kurallardan ” oluşturulan  bir hukuk  sitemi var olmadıkça  işlerin, sadece parmak sayısına bağlı yürütülmesinin mümkün olmamasıdır.

Yani “ Ne yapalım arkadaş, millet böyle olmasını istşyor!” diyerek her istediğinizi herkese  kabul ettirmeniz mümkün değildir. Siz entari giyip içinize don giymeyip uygun yere çöemelerek def-i hacet edebilir ve kıçınızı taşla silebilirsiniz. Fakat sırf belli bir sürü haline geldiğiniz için  elinizdeki iktidar gücünü kullanarak insanları bunu yapmağa zorlayamazsınız. Ya da arkadaşlarınızla üç haftada bir banyo yapıp, sakal bırakarak sizce tamamen ilerici bir ahlakla eş değiştirmenin ve paylaşımın yaşandığı bir komün hayatı vs de sürebilirsiniz ama hiç kimseye sırf belli bir sürü benimsiyor diye,  bu yaşam tarzınızı dikte edemezsiniz.

Nitekim size şaka gibi gelen bu yaşam tarzları meselâ ABD’de yaşanıyor. Buna rağmen hiç kimsenin, mesela insanları Tanrı’nın emirlerine göre yaşaması için hükümet eliyle zorlamak gibi bir hayalinin  demokrasi yoluyla insanlara dayatabileceği falan düşünülmüyor.

Yani? Yanisi şu: “ Yaygınlaşmaları halinde toplumu karmaşaya, şiddete, hürriyetsizliğe sürükleyeceği açıkça görülen hiçbir düşüncenin ve yaşam tarzının” iktidara gelmesine ve hükmetmesine izin verilmiyor! Dünyada içine kaçmak isteyip de içine girince “ kâfir” diye sövdüğünüz bütün demokrasiler, özgürlükler işte böyle işliyor.

Yani “Olduğum gibi görünerek neden iktidara gelemiyorum?” diye demokrasiyi sorguluyorsunuz ya… “Olduğunuz gibi olduğunuzda” toplumu boğacağınız ve fikirlerinizin toplumu öldüreceği açıkça bilindiği için sizin demokraside bir yerinizin olduğu düşünülmüyor ve bu yüzden partileşmeniz de demokrasi ve dahası hukuk dışı bir şey sayılıyor; en azından, kadınlarının açıklığına ağzınızın suyunu akıtıp sosyal yardımlarından alabilmeyi hayal ettiğiniz müreffeh hukuk devletlerinde ve çağdaş demokrasilerde…