5 Temmuz 2019 Cuma
3 Temmuz 2019 Çarşamba
Ne Çok İş yaptık Gününe Bir Bakış
Bugün traşa gittim. Bizim
oğlan beklerken pek bir sıkıldı. Gerçi
kuaförümle pek iyi anlaşıyorlar ya.
Beş yeni oyun aldık. Konsolumuz tam bir FPS canavarına döndü. Bugün
az daha Rainbow Six’te uçak bölümünü bitiriyordum. İşin iyi tarafı Tomb Raider’ı
da oynayabilmek oldu.
Küçük kızımızın dershane
taksidini de yatırdık.
Ayrıca küçük kızımla ve oğlumla
öğle yemeği yedik. Güzeldi.
Küçük kızım dershaneden çıkınca
beraber havuza yüzmeye gittik. Artık çok iyi yüzüyor. Oğlumuzda maşallahı var
bayağı iyi dalıyor. Küçük kızımın kulaçları çok
düzgün ve nefes alışlarını da düzeltti. Zaten dün beni yarışta geçmişti. Onunla gerçekten
gurur duyuyorum. Öbür yandan çocuklarımıza yüzme öğretmek kadar kendimi işe
yarar hissettiren pek az şey var.
Eve geldiğimizde de Netflix’te “Talihsiz
Serüvenler Dizisi’nin” üçüncü sezonundan bir bölüm seyrettik. Seyrederken de
dondurma yedik. Yakınımızda büyük bir manav-market var. Resmen kurtarıcımız
oldu. Çocukların sevdiği dondurma orada vardı.
Çocukları yatırdıktan sonra gene
Netflix’te bir Fransız dizisi buldum: “Black Spot”. Fena değil gibi.
Georgge Berkeley’nin “İnsan
Bilgisinin İlkeleri Üzerine” adlı denemesini okumağa devam ediyorum. Anlaması
biraz zor. “Biraz” mı dedim? Neyse… Hadi hep beraber gülelim.
Bugün ne çok iş yapmışım!
2 Temmuz 2019 Salı
Beklenmedik Bir Olgu Olarak “Yasal Suç”
2004’te
kabul edildiği haliyle Türk Ceza Kanunu’nun
ilk hükümleri şunlar:
“Ceza Kanununun amacı
MADDE 1. - (1) Ceza Kanununun amacı; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve
güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını
korumak, suç işlenmesini önlemektir. Kanunda, bu amacın gerçekleştirilmesi için
ceza sorumluluğunun temel esasları ile suçlar, ceza ve güvenlik tedbirlerinin
türleri düzenlenmiştir.
Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi
MADDE 2. - (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez
ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden
başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.
(2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç
ve ceza konulamaz.
(3) Kanunların suç ve ceza içeren
hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler,
kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.”
1.Maddede kanunun amacı “olabildiğince”
ayrıntılı açıklanarak kanunun muhtemel açıklarının engellenmesine gidilmiş. 2.
Maddede de suçta yasallık ilkesi getirilerek keyfi cezalandırmanın önüne
geçilmiş.
Kanunun ilerleyen
maddelerinde ayrıntılı suç ve kusur tanımları var.
Sorun şu:
Türk Ceza Kanunu’nun bu denli ayrıntılı maddelerine rağmen ülkedeki her
Kürt’ün birer PKKlı olduğunu ya da PKK’nın, Kürt’lerin temsilcisi olduğunu
söyleyenler, nasıl olup da “siyaset” yapabiliyor?
Anlayabildiğim kadarıyla
bu durumu ancak “yasal suç”
diyebileceğimiz ve paradoks gibi görünen bir olguyla açıklayabiliriz.
Kanunun mevcut haline
göre ancak ve yalnız yasama organınca
yani Türk Milleti’nin tek
temsilcisi olan TBMM’nin suç saydığı
fiilleri işleyenlerin, suçlanabilmesi ve yargılanabilmesi mümkün. Bu
yüzden “suç kapsamının” yoruma dayalı olarak genişletilebilmesi
imkânsız.
Ve fakat buna karşılık
meselâ aynı kanunun 141., 142. Ve 163. Maddeleri kaldırılarak bazı eylemler suç
olmaktan çıkarılmış oluyor.
Peki ama o zaman “yasama organının keyfî olarak suç ihdas
etmesi ve kaldırması” gibi fiilî bir durum ortaya çıkmıyor mu?
Burada ilk olarak
vatandaşların temel haklarının devlet organlarına karşı dahi korunması
amaçlanıyorsa bile daha önce suç sayılan herhangi
bir fiilin suç kapsamından
çıkarılmasının yaratacağı muhtemel sonuçlar acaba yeterince gözetilmiş
oluyor mu?
Meseleye bir başka
açıdan bakmakta belki fayda vardır:
Hitler ve Stalin dünya
tarihinin Mao’yu da dahil edersek birilikte belki de en fazla insan öldürmüş
iki canisi…
Bu iki hatta üç
cani hiçbir katliamlarını keyfî
gerçekleştirmemiştir. Her üçü de “işlemlerini” kendi devletlerinin yasama
organının kararlarına dayandırmışlardır. Yani aslında her üçü de “suçta ve
cezada kanunilik” ilkesine uymuşlardır.
İşin garip yanı şudur ki
üçü de insanlık suçlusudur. Bu nasıl mümkün olabilmektedir?
Burada temel sorun yasama organının herhangi bir suç
ihdas etmek ve kaldırmak konusunda keyfî davranabilmek durumunun
engellenememesidir.
Yasama organının, yürütmenin emrinde bir “kanun fabrikası” gibi çalışması durumunda -ki
özellikle son on yedi yıldır bu, ülkemiz için fiilî bir durum olarak
yaşanmaktadır- kimi grupların, meydana gelen durumun yarattığı “boşluklardan”
masumiyet karinesi ya da “kusur” durumlarından ayrı olarak yararlanabilmesi
durumu ortaya çıkmaktadır ki bu durum “ yasal suç” diyebileceğimiz bir olgu
olarak karşımıza çıkmakta…
Suç kapsamının sürekli değiştirilmesi, yeni ve bilinmedik suçlar
uydurulmasına imkân verdiği kadar bilinen ve yerleşik suç tanımlarının ortadan
kaldırılarak suçlara yeni hareket imkânlarının doğmasına da yol açabilir.
Nitekim meselâ Hıyanet-i Vataniyye Kanunu’nun, yasamanın bir emriyle keyfî
olarak kaldırılmasıyla artık bu kanunun âmir kısıtlayıcı hükümleri ortadan kaldırıldığı
için Türk vatanının milletiyle bölünmez
bütünlüğünün yasal olarak korunmasına dair bütüncül bir ilkesel koruma da ortadan
kaldırılmış ve “özünde” suç olan pek çok siyasi eylem artık rahatlıkla
gerçekleştirilmeğe başlanmıştır. Böylece “ihanet” eyleminin bir suç olarak
ortadan kaldırıldığı düşünülse de aslında “ihanetin yöneltildiği” “vatan”
olgusu da korunmağa değer olmaktan, başlı başına bir değer sayılmaktan
çıkarılmış oluyordu. Elbette vatan bir kanunla var ya da yok sayılamayacak bir
değerdir amma ve lâkin meselâ Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun “yok edilebileceği”
kanaati bir kez ortaya çıkınca etnik
ırkçı-bölücü terör örgütlerinin, şeriatçı terör örgütlerinin ve bunların bütün
tamamlayıcı propaganda örgütlerinin, herhangi bir tehdit ve zor ile Türk yasama
organına kendi istekleri doğrultusunda bir yasa yaptırabilmek ihtimallerinin
olabileceği kanaati doğmuş oldu.
Ve bunun neticesinde meselâ ülkemizde on binlerce insanın canından sorumlu,
bebek katili-terörist başı bir vatan haininin heykelinin dikileceğini bize
söyleyen, bunu bize dayatmağa kalkan insanların “demokratik ve yasal” bir eylem yapabilmesi durumu ortaya çıktı.
İşte yasanın belirlediği sınırların veya yol açtığı
boşlukların yarattığı alanlardan
yararlanarak özünde bir “hak ihlali” sayılabilecek fiillerin işlenmesi
hali, bu şekilde bir “yasal suç” olarak karşımıza çıkıyordu.
“Yasanın belirlediği sınırlardan”
Hitler, Stalin ve Mao gibi diktatörler “yararlanırken” “yasanın yarattığı boşluklardan” da Türk Milleti’nin meşru varlığına, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk Milleti ile
bölünmez bütünlüğüne, Türk Milleti’nin egemenlik hakkına karşı olan vatan
hainleri yararlandı.
Öyle görünüyor ki bu yeni bir olgu… Kanunların birbirleriyle çelişkileri,
kaldırılan kanunlardan meydana gelen boşluklar, daha önce düşünülmemiş fiili
durumlar ortaya çıkarabiliyor. Bu durumlar da “suçun ve cezanın kanuniliği”
ilkesinden dolayı “tanımsızlıktan
yararlanma” diyebileceğimiz fiili bir çarpık
olguyla PKK gibi bir düşman örgütün toplumsal taban yaratabilmesine ve hatta
partileşebilmesine imkân veriyor.
Bu durumda görünen o ki ceza kanunumuzun ve devletimizin milletiyle
bölünmez bütünlüğünü teminat altına alıcı metinlerin, gelip geçici çoğunluk
partilerinin geçici heveslerinden korunmasını sağlayan değiştirilemez,
dokunulamaz ve vazgeçilemez temel ilkelerin acilen konulması gerekiyor.
Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyeceği açıkça bilinen, Anayasamızın ilk
üç maddesinin bile açıkça tahkir edildiği mevcut ortamda, korkarım ki “yasal
suç” olgusuyla daha uzun süre boğuşmak mecburiyetinde kalacağız.
1 Temmuz 2019 Pazartesi
Kitlem Mi Yanlış Ben Mi Yanlışım?
Sanırım ben kitlemi, okur yazar
ve milliyetçi insanlar olarak hedeflemiştim.
Ve fakat galiba fena halde yanılmışım… Çünkü bu hedef kitlesi
memlekette örneğine en az rastlanan grupmuş.
Çünkü okur yazarlar arasında milliyetçiliğin pek
matah bir şey olduğunu söylemek zor. Çünkü memlekette okur yazar olarak
sayılmak için insanlar vatansız, milliyetsiz, kimliksiz ve mümkünse etnikçi ve
daha da mümkünse Kürtçü olmak gerektiğini düşünüyorlar. Ve zaten ana akım
medyayı ve kitap piyasasını da bu kitle
belirliyor.
Dolayısıyla bir insanın Türkçü
olması halinde ağzıyla kuş tutsa okunması ya da dinlenmesi mümkün değil.
Öbür yandan milliyetçilerin de
okur yazarlıkla pek işleri yok. Okur yazar olanları için herhangi bir
üniversitede akademik bir memuriyet, entelektüel
sayılmanın en kestirme yolu. Milliyetçilerin herhangi bir uzmanlık alanında
kimin işine yarayacağı belli olmayan çeşitli makaleler yazmak ve sonra elde
edilen unvanlarla camia içinde itibar devşirmekten öte bir hedefleri olduğunu
söylemek zor.
Onlara çeşitli kitaplardan,
felsefeden bahsetmek falan dünyanın en saçma işi…
Yani bir sanalağ günlüğü yazarı
olarak fakir, iki kere şanssız… Üstüne
yapıştırdığı “Türkçü” etiketiyle okur
yazarların vatansız ve soysuz önyargılarının dışlamasına maruz kalırken
ilgileriyle de köylü-kasabalı olmaktan vazgeçemeyen milliyetçi kitlenin, “salyangoz
satıcısı” oluyor.
Velhasıl-ı kelâm: Günlük yazarı
ne İsa’ya yaranabiliyor ne de Musa’ya…
Hadi bakalım, hayırlısı…
Gene Black List müziklerinden biriyle sizlerleyiz dostlar!
Gene Black List müziklerinden biriyle sizlerleyiz dostlar!
Güzel Bir Gündü

Bugün kendim için neler yaptım?
Burası bir sanalağ günlüğü ya… O
halde günlük bir şeyler de yazmak gerekmez mi?
Bugün George Berkley’nin “İnsan
Bilgisinin İlkeleri Üzerine” adlı denemesini okumağa devam ettim. Bayağı
yorucuydu. Bir yandan da Philip Pullman’nın “Kara Cevher Dizisi’nin” üçüncü
kitabı olan “ Kehribar Dürbün’ü” okudum. Şahsen kitapların “Çocuk-gençlik
kitapları” falan diye sınıflandırılması bana tuhaf geliyor. Çünkü meselâ “Talihsiz
Serüvenler Dizisi’ne” bayılmıştım ya da “ Madam Peregrin’in Tuhaf Çocukları” ve
devam kitaplarına.
Bu açıdan Susanne Clarck’tan yeni
kitaplar beklediğimi söylemeliyim. Ya da Cornelia Funke’den… Keşke Michael
Ende ölmeseydi. İnsan yirmi dört yıl önce öldüğüne inanamıyor.
Bloglarımı tazeledim.
Neyse… Oğluşumu oyun oynarken
seyrettim. Bu aramızda önemli bir ritüel. Fakat PS4’te bir türlü Minecraft
oynayamadık.
Küçük kızımla havuzda yarıştık,
yüzmede beni geçti. Bana üzülüp üzülmediğimi sordu. Çocuklarımıza yüzmeyi ben
öğrettiğim için hiç de üzülmedim.
Akşam bir kafede çok sevdiğimiz
bir ağabeyimizle buluştuk. Nefis sohbet ettik, güldük, eğlendik.
Gün güzel geçti…
Sizi Black List'in birbirinden güzel şarkılarından biriyle baş başa bırakıyorum, hadi bakalım!
Sizi Black List'in birbirinden güzel şarkılarından biriyle baş başa bırakıyorum, hadi bakalım!
Milliyetçilerde Öğrenilmiş Çaresizlik

Ne zaman iki milliyetçi yan yana
gelse derhal bir “ Ne olacak bu memleketin hali?” sohbeti açılır. Konuşanlar
milliyetçi olunca buna şaşmamak lâzım belki.
Sohbet konusu şaşılası bir şey
değil. Elbette vatanı, milletin halini en çok düşünmek, milliyetçilerin işi.
Gel gör ki sohbet ilerlerken
birbirimizden ne kadar kopuk olduğumuzdan, ne kadar “teşkilâtsız” olduğumuzdan
ya da teşkilâtlarımızın ne kadar atıl vaziyette olduğundan şikâyet etmeğe
başlarız. MHP ne yapmalıdır da
yapmıyordur? MHP’nin bir şeyler yapmasını kim engellemektedir? Eskiden nasıldır
da şimdi neler olmuştur?
Aramızda doktoralı birileri varsa
ona döner ve onlardan medet umarız. Öyle ya bu memleketin halini hocalardan
daha iyi kim anlar ki? O hocalar da başka hocaların çeşitli konulardaki
çalışmalarından yahut da akademiyadaki çeşitli kadrolaşma faaliyetlerinden
bahsederler. Herhangi bir hal
çaresi tavsiyesi falan dinlediler mi
bunu acemi bir öğrencinin salakça düşüncesi gibi dinler, yandan yandan güler, “Sen
en iyisi doçent ol, öyle gir
üniversiteye..” diye bir de dalga geçerler. Öyle ya hoca olduklarına göre zaten
okunmuş olması gereken her şeyi okumuş olmalıdırlar. Okudukları için de sizin
aklınızdan geçen her şeyi aslında önceden biliyor ve hatta düşünmüş
olmalıdırlar.
Eh! Bizim hocalardan daha iyisini
bilmemiz mümkün müdür? Ya da onların okumadıkları bir sürü kitabı okumuş olmamız mümkün müdür?
Burada anlattıklarımızı
bazılarımız acımasız genellemeler gibi görebilir ama milliyetçi camiada Osmanlı’dan
gelen ve Türk İslam Sentezci geleneğin dinci-gerici bir yapılanmasının bir
bakiyesi olan bir “müderris takdisi” alışkanlığı vardır. Buna göre bir adam
medrese mensubuysa arş-ı âlâya bir
yerlerden bağlı olmalıdır. Yani onun bizim gibi fani olmasını falan
bekleyemeyiz. İş burada başka bir mecraya sıçradı gibi görünüyor ama değil.
Çünkü milliyetçilerin beyinlerini dumura uğratan, öğrenilmiş çaresizliğin
temelinde bu hiyerarşi tapınması ve müderris takdisi yatar.
Bunun dışında bir de “ağabeyler” vardır ki onlar aşılamaz durumdadırlar.
Onlardan sonra gelen kimse yoktur ve olamaz da…
Sanırım burada önemli bir etken
de partileşme… Öyle ya Balgat’ta tepesinde helikopter pisti olan bir heyulada
her şeyi bir anda değiştirebilecek atomik bir güce sahip insanlar varken
biz kendi başımıza ne yapabiliriz ki?
Buraya kadar şunu anlatmağa
çalıştık: Bir şeyin neden olmaması gerektiğine dair peşin ve daha
önemlisi “akılcı” sebepler geliştirme alışkanlığı, milliyetçi camianın en iyi
yaptığı şey. Milliyetçi camianın aklına
gelen tek “akılcı” çözüm: Bir yerlerde kadrolaşmak, birikmek ve böylece
iktidarın gücünü ele geçirerek istenen amaçlara ulaşmak.
İşin içine bir de zaten
söylenmesi gereken her şeyi söylendiğine inanılan bir dine inanmak girdiğinde çember
tamamlanıyor. İnanılması gerekenleri
söyleyen bir din, bilinmesi gerekenleri bilen müderrisler ve yapılması
gerekenleri yapmış sözde siyasi kadrolar
ve “ağabeyler” bir “öğrenilmiş
çaresizlik çemberini” tamamlıyor; böylece herhangi bir
milliyetçiye de düşünmek ve bir
çözüm geliştirmek için hiçbir hareket
alanı bırakmıyor.
Elimizde fedakâr ve cefakâr pek çok akademisyen, haddinden fazla Gazali taassubu
ve hepsinden daha büyük bir siyasi polemik ve dedikodu yığınıyla ortada
kalakalıyoruz.
Buna benzer bir sürü şikâyetle en
nihayetinde, yapılacak hiçbir şey kalmadığında, gönül rızasıyla anlaşıp kendi
kabuğumuza çekiliyoruz.
Peki o halde ne yapmalıyız?
Birbirinden fırlama bir sürü
çocuğun video çekip ortalığı salladığı
sanalağ dünyasında belki viral video
çekemeyiz, belki de çekebiliriz. Ama bir çocuğun oynadığı oyunları paylaşıp da
deliler gibi seyredildiği bir ortamda eğer
seyredilecek, okunacak bir şeyler üretemiyorsak bu açıkça aptallıktır.
Ülkemiz bölünmenin eşiğinde.
Kürtçü ayrılıkçılık istismar ettiği kanunlarla ele geçirdiği her mevkiyi hayali
Kürdistan’ının bürokratik alt yapısı olarak görürken “mitili nereye sereceğini” bilemeyen
insanlardan medet umarak vakit kaybedemeyiz.
O halde derhal yapılması gereken
şeyler şunlardır:
Sanal ortamda lüzumsuz vakit
kaybetmek yerine derhal birer blog/sanalağ günlüğü hesabı oluşturmalı ve haftada düzenli aralıklarla
buralara düşüncelerimizi yazmalıyız.
Bunu yapamıyorsak birer youtube
kanalı açarak düşüncelerimizi videolar veya podcastlar halinde yayınlamalıyız.
İbrahim yakılacakken bir karınca
sırtında bir damla su taşıyormuş. “N’apıyon hacım? O su, o ateşi söndürür mü?”
deyip dalga geçmişler de karınca “ Ben
tarafımı belli edeyim de…” demiş.
Bilmem anlatabiliyor muyum?
Olmadı mı? Neyse… Hayırlısı gari…
30 Haziran 2019 Pazar
Kalemler Siperlere
Herkes birbirine ne yapmak gerektiğini soruyor.
Basınımız, PKK güzellemeleriyle
PKK lehine hümanizm algıları oluşturmakla o kadra meşgul ki sıradan vatandaşlar
olarak bizler bu koskoca örgütlü ve paralı devin karşısında ne yapacağımızı
kara kara düşünüyoruz.
Aslında yapılacak şey basit ve
İstanbul seçimleri aslında bunu bize gösterdi.
Bir imamoğlu güzellemesi falan
yapmayacağım ama seçmen denen bireyin isterse kimi nasıl
değerlendireceğini İstanbul seçimleri tartışmaya yer bırakmaksızın gösterdi.
Buradan alınması ve unutulmaması gereken mesaj şu: Her birey ayrı ayrı değerli!
Her Türk vatandaşı, vatan savunmasında, ayrı ayrı değerli ve önemli.
PKK, IŞİD ( Bu arada neden bu
saçma sapan şeriatçı hayvan sürüsünün "DEAŞ" diye anılıp durduğunu
biri izah ederse sevinirim.) gibi düşman örgütlerin paralı parasız
taraftarları her gün, durmaksızın, sanalağdan, sosyal basından propaganda
yaparken on dört bin oy farkını sadece birazcık fedakârlıkla sekiz yüz bine
çıkarabilen Türk insanının bu baskılara ve kara propagandaya karşı çaresiz
kalması, aklıma yatmıyor.
Yapılacak şey gerçekten basit.
Otobüsüne atlayıp da oy vermeğe gelen İstanbullu seçmenin yaptığından bile daha
kolay bir iş bu: Türk vatanını ve Türk Milletini seven herkes ama herkes
derhal şimdi ya Milliyet Blog gibi bir blog sitesine girerek ya da başka
ortamlarda kendisine bir sanalağ günlüğü ( blog) açarak yazmağa
başlıyor.
Akıllı telefon oyunlarına,
sosyal basına/medyaya ayırdığımız zamanın onda birini, iki satır yazmağa
ayırsak pek çok şey değişir.
Hani " Böyle gelmiş böyle
gider!" diye düşünürken bir anda otobüslerinize atlayıp da İstanbul'u,
içine düştüğü yılgınlık ve durağanlıktan, bir kaç saat içinde sadece verdiğiniz
bireysel oylarınızla kurtardınız ya... İşte ulusumuzun algılarının
PKKlılarca ya da şeriatçı, vatansız enternasyonalist basın
tröstlerince işgaline de aynı şekilde engel olmak sizin elinizde.
Şeriatçı ve Kürtçü kötülükler
hiç durmaksızın bizi umutsuzlukla bombardıman ediyor ya... İşte buna
karşı durmak için... Paranın ve terörün sözde gücüne karşı akıl, bilgi ve
emekle karşı durmak için....
Haydi! Kalemler siperlere!
Ne Olacak Bu Memleketin Hali?
Ne Yapmak Lâzım?
Türk milliyetçileri şimdilerde
sürekli birbirlerine bunu soruyor.
Birbirimize bunu sorarken aslında
hep beraber nasıl hareket etmeliyiz, diye kıvranıyoruz.
Hep beraber hareket etmezsek
güçsüz kaldığımızı düşünüyoruz. Doğuda ve güneydoğuda bu büyük ölçüde doğru.
Gel gör ki yapılacak işler bu
devirde biraz daha farklı.
Bak elin oğlu, vatansız,
enternasyonalist, güler yüzlü, hümanist bir takım solcu Türk’ler ve PKKlılar
alabildiğine yayın yapıyor. Ya kitap yazıyor ya sanalağ videosu çekip yayınlıyor.
Yapılacak şey basit kardeşim:
Sayını, gücünü mü göstermek istiyorsun? Gireceksin sanalağa, ya bir youtube kanalı açacaksın ya da bir blog
sitesi yazacaksın. Buralarda hemen her gün düzenli yayın yapacaksın.
Sanalağdaki herkes milliyetçilerin var olduğunu görecek.
Sosyal medyadaki höykürmelerden
falan bahsetmiyorum. Adam gibi yazı yazmaktan bahsediyorum.
Tarih ya da sosyoloji makalesi
yaz da demiyorum. Ama fikirlerini derle topla her gün yaz, diyorum. Baş başa
sohbetlerde dile getirilen düşünceler teker teker yazılmağa başlansa bütün
sanalağ yerinden oynar.
Biz inek ya da koyun sürüsü
değiliz. Biz güçlü olmak için sürüleşmeğe muhtaç değiliz. Yapmamız gereken ilk
şey , var olduğumuzu cümle âleme göstermek.
Velhasılı kelâm: Bugünden tezi
yok, herkes kurması on dakikayı geçmeyen bir blog/sanalağ günlüğü sayfası açıp
yazmağa başlıyor. Başka soru?
28 Haziran 2019 Cuma
Tecavüz Sence Kaçınılmaz Mı?
Sorun Terör Mü Egemenlik İddiası
Mı? Yaygın Ve Kalleş Bir İhanete Kısa
Bir Bakış
Kürt ayrılıkçı terörünün silahlı
koluna karşı olmak memlekette neredeyse ezbere bir tepki oldu. Herkesin ağzında
bir “ Bu iş silahla çözülmez!” sakızı…
Oysa bebek katili, bölücübaşı,
başhain Abdullah Öcalan daha üniversite yıllarında “ Bu işin ancak silâhla
çözüleceğini” kendi açısından söylemiş.
Yani Kürt ayrılıkçılığının silâhlı ayağının anladığı tek dil silâh ve
böylesi bir düşmanlıkla hâlâ “ usul hukuku” gözetilerek mücadele
edilebileceğini düşünmek de saçma. Ahmet Amca, Ayşe Teryze için söyleyecek
olursak “ Teröristi bulduğun yerde yok etmezsen, sonradan karşına kartondan bir
kahraman olarak çıkıveriyor.” Gerçi pek Ahmet Amca işi olmadı ya belki bir de
şöyle söylersek halkımız daha iyi anlar. “ Kürt teröristleri anca silahtan
anlar! Bulduğun yerde kafasına sıkacaksın!”
İş terörden ibaret değil. İşin tam adı: “Kürt ayrılıkçı terörü”.
Bu işin iki ayağı var: Yani bu iş
iki ayak üstünde yürüyor.
Bu ayaklardan biri hepimizin
kısaca” “terör” diye bildiği silahlı ihanet, silâhlı kalkışma… Bunun amacı
ülkenin bir bölümünü silahlı “mücadele” ile Kürdistan diye bölmek. Yani “terör”,
kimliği olmayan, kimin yürüttüğü belli olmayan, ne idüğü belirsiz bir şey
değil. Bu işin failleri Kürt olmakla
övünüyor ve ülkedeki bütün Kürt’lerin adına Mehmetçiğimizi, öğretmenlerimizi vs
şehit ettiklerini her gün, gözümüzün içine baka baka söylüyorlar.
Gel gör ki birileri, Kürt Mehmet
Abi’nin benden ayrı bir ulus olduğunu, “kafasına göre takılabileceğini”
kafasına göre takılmasına izin verilmezse; “memleketten” gelecek aşiret
üyeleriyle ya da “ Bodruma çok da uzak olmayan
Cizre’den" gelecek arkadaşlarla canımıza
okuyabileceğini, Kürt’lerin günlük hayatta söz gelimi alınlarında “Kürt” yazılı
bir etiketle dolaşmalarına izin verilmezse “PKK’nin bizi tükürüğüyle
boğabileceğini” söylüyor.
Terörü kabullenebilir miyiz? “ Ne
yapalım canım, adamlar haklı… Bir iki yeri bombalasalar ne olacak?
Bombalasınlar da azıcık rahatlasınlar.
Hem zaten biz geldiğimizde onlar vardı, biz burada misafiriz, işgalciyiz." diyebilecek
kadar geri zekâlı olan var mı aramızda? Kimse kızmasın ama bilhassa CHP’nin
içinde bu şekilde düşünen milyonlar var. İnanmazsanız Kobani eylemlerinde CHP bayrakları açan gençlik kolları üyelerine, PKK renklerine “özgürlük” renkleri
diyen CHP milletvekillerine falan bakabilirsiniz.
Sorun zaten bu… “Türkiye sadece
Türklerin değil!” diyen şeriatçı muktedirlerin kötülüklerine bakıp da PKK’yı ve
Kürt bölücülüğünü meşrulaştırabileceklerini sanan gerzekler, işin sadece şurayı burayı bombalamak olmadığını anlayamıyorlar.
İşin aslı, PKK Kürt etnik
ihanetini ve kalleşliğini destekleyen milyonlarca sözde seçmenin, aslında Türk
adına ve Türk egemenliğine düşman olması ve
açıkça egemenliğimizi ve vatanımızı bölerek Türk vatanında bir Kürdistan
yaratmak istemesi.
Yani senin anlayacağım hemşerim… “Terör”
dediğin şey: Türkiye’de bir Kürdistan yaratmak
isteyen bir kısım adamların sana arada bir “Höt!” demesi. İstedikleri de senin Kürt aşiretçiliğinden ve
Kürt tabanlı silahlı tehditten korkarak vatanının bir kısmını Kürt’lere kendi
gönül rızanla teslim etmen. Gene anlayamadın eminim de şöyle söyleyeyim belki
anlarsın:
PKK ve HDP sana “ Tecavüz
kaçınılmazsa zevk almağa bakarım be!” dedirtmek istiyor. Dağda elinde kalaşnikof taşıyan maymunların
tercümanları seni her gün “ Bir gün kapınıza bir astsubay gelir!” diyerek
tehdit ederken sen çocuklarının, torunlarının, kardeşlerinin doğuda,
güneydoğuda beton paneller arkasında sağ
salim tayin günü beklemesini istiyorsun.
Bilmem anlatabildim mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


