17 Ekim 2018 Çarşamba

Dolan Da Gel Birader Rushmore Dağı'ndan





ABD, 3. George zamanında kuruluyor.

Nigel Hawthorne’un başrolünü oynadığı “Kral George’un Deliliği” adlı filmde, krala Amerika’nın İngiltere’den ayrıldığı ve artık ayrı bir “ulus” olduğunu söylendiğinde, kralın verdiği cevap pek güzeldi: “Sanırım artık buna alışmalıyız.”

CNN Turk " Türkiye'nin Rushmore'u" diye nitelemiş.
Nitelemenin ölçüsü yabancı olunca anıtın kendisi de
 ancak "yan sanayi" kadar değerli oluyor zaar?
“Buna alışan” İngiliz Ulusu’na bağlı olarak  dünyada yanılmıyorsam otuza yakın ülke var ve “Common Wealth” ya da “İngiliz Milletler Topluluğu” olarak adlandırılıyorlar. Bu ülkelerin sözde birer bayrakları, hükümetleri falan var.  Fakat bir kısmının bayrağının köşesinde her ihtimale karşı bir “Union Jack” durup duruyor.

İyi de bu ne anlama geliyor? Thomas Jefferson ABD Anayasası hazırlanırken “ Bu anayasayla yeni bir ulus yaratıyoruz!” demiş. Yani? Felsefesi, dili, mantığı, hayat tarzı belki hâlâ basbayağı İngiliz olan ama İngiliz egemenliğinden zihnen  de olmak üzere kesinlikle ayrı bir toplum yarattıklarını/inşa ettiklerini  beyan etmiş.

Tamam da bunun bizimle ne ilgisi var?

Özellikle 80 öncesi siyasi karmaşa döneminde gençliğini yaşamış milliyetçilerle sohbet ettiğinizde şunu görürsünüz: Hayat onlar için MHP’den ibarettir. MHP onlar için milliyetçiliğin merkezindedir.  Onlar için milliyetçilik ancak MHP’den ibarettir.

Bir şey mi yazacaksınız, MHP için ne kadar faydalı olacağına bakılır. Yazdığınız, çizdiğiniz şeyin millet için ne kadar yararlı olduğuna MHPli bir “ağabey” karar verir.

Düşünecek  misiniz? Önce MHP’nin oy oranına nasıl yarayacağına bakılır. Ya da yarattığınız şeyin değeri olup olmadığına, kaç-göç, şeriat, fıkıh, tesettür falan konularına zarar verip vermediğine,  “yüksek İslami ahlak” standartlarına bakılarak karar verilir. Bu bahsettiklerim size çok köhnemiş, eskimiş, tükenmiş şeylermiş gibi gelebilir. Bu bahsettiklerim, şu anda adına “milliyetçi” denen camiada hâlâ devam etmektedir.

Adı, dili, felsefesi, mantığı, hayat tarzı her şeyi basbayağı İngiliz olan bir koloni toplumu, kendi bağımsız bilincini oluşturabilmişken Türkiye’de Türklük sevgisini ve övüncünü taşıyan, bağımsız ve yaratıcı zekâlar, kendilerini, Nakşi şeyhlerinin etkisindeki siyasi  derebeylerinin etkisinden hâlâ kurtaramamış.

Bu, doğru bir mukayese mi? Hangi açıdan baktığımıza bağlı ve bana epey doğru bir mukayese gibi görünüyor. Peki neden?

Çünkü “zihinsel bağımsızlık”  olmaksızın hiçbir şeyin anlamı yok, bırakın “anlamı”,  zaten hiçbir şey yok!

Düşünürken “MHPli ağabeylerim ve onların şeyhleri ne der?” diye düşünüp sonrada düşünmekten vazgeçen insanların Atsız’ın Türk merkezli düşüncesini anlaması beklenemezdi ve nitekim bugün Türklüğü’nü hayal meyal hatırlayan ve aslında basit bir Nakşi siyaset merkezi olan MHP dışında da Türklüğümüzün esamisi okunmuyor.

Türk Bayrağı taşıyan, bazıları kendisini “Atatürkçü” diye de tanımlayan kitlelerin ezici çoğunluğu Türk olmanın Kürt’leri kızdıran, Müslümanları küstüren, ırkçı bir mensubiyet bilinci olduğunu düşünüyor.

İngiliz bilinçli insanlar,  çorba gibi bir topluluktan bir ulus yaratabiliyor ama şerefli mi şefli bir tarihi olan Türk Ulusu, kendisini red ve inkâr ederek “insan” olmağa çalışıyor.

Elin oğlu, uluslaşmasının fikir babalarını Rushmore  Dağı’na  kazıyor, biz uluslaşmamızın en değerli ve çağdaş öncüsünü, büyük Atatürk’ü zihinlerimizden bile kazımağa çalışıyoruz.

Çok mu dağınık oldu? Belki önce “ Aman ha Cübbeli  Ahmet MHP’yi destekliyor, fazla dokunmayalım!” diyen milliyetçi siyaset kabzımallarına sormak lâzımdı ama…

Süpermen Hepimizi Korur Değil mi Ana?



Bu soruyu anacığıma küçük bir çocukken sormuştum. Evet Süpermen Amerika’da yaşıyordu falan ama en nihayetinde biz onu Türkçe okumuyor muyduk? Bir de meselâ yanlışlıkla fırlatılan kıtalararası nükleer füzeleri falan uzaya göndermiyor muydu? O halde Süpermen iyi insanları nerede yaşarlarsa yaşasınlar korurdu, değil mi?

Adına ne dersek diyelim, bu, Amerika’nın “üstün ulus”  söyleminin bir belirtisiydi aslında. Öyle ki Süpermen sayesinde bütün iyi insanlar “Amerikan iyiliğinin” şemsiyesi altında buluşabiliyordu.

Ardından pek çok süper kahraman tasarlandı ama Süpermen her zaman aşılamaz ve tek olmayı başardı. Marvel’in “Kaptan Amerika’sı” bile  bu uzaydan gelen çocuk kadar sahiplenilmedi.

Çünkü Süpermen, nereden gelirse gelsin, üstün ahlâk değerlerinin  yılmaz savunucusu “göçmen Amerikalı’yı” temsil ediyordu.  Öksüz ve yetimdi ama Amerika ona yeni bir yuva vermişti. Ve o, ne kadar yorgun ne kadar kimsesiz olursa olsun Amerika’da kendi  başına bir ulus olabilmiş bütün insanları temsil ediyordu.

Daha sonra yazılıp çizilen bütün özeleştirilere rağmen Süpermen’in itibarı asla yıpranmadı.

Bu doğru mudur, yanlış mıdır? Ya da ahlâkî anlamda geçerli midir? Böyle bir sembolizm Amerikan emperyalizminin bir dayatması değil midir?

Süpermen, bir ulusun kendisini ifade etme biçimidir. Süpermen, kendisini, başkalarına bağımlı görmeyen bir ulusu temsil eder. Süpermen, kendisini “insan idealinin temsilcisi” sayan bir  ulusu temsil eder.

Kısacası Süpermen Amerikan milliyetçiliğini temsil eder.

Bu doğru mudur? Biz ne dersek diyelim Amerikalı’lar Süpermen’de “dünyada adaleti sağlayan Amerikan  insanını” göreceklerdir. Dolayısıyla bizim Süpermen hakkında ne düşündüğümüzün Amerikan’lar için hiçbir değeri yoktur.

Şimdilerde büstlerine hakaret edilen gerçek ve  bir büyük insan, “Türk, öğün, çalış, güven” derken aslında her şeyi özetlemişti ama… Biz onu reddedip “insan” olacağımızı sanırken patlamış mısırlı sinema keyfimizin hayal kahramanı, bütün ahlâk ve adalet dağarcığımızın baş köşesine oturuverdi. İyi mi?

PS: (I have  used google translater.  I aplogise for all my mistake... But i could not find a way to give my ideas to the critics of English  readers at least almost a correct translation...)




Superman Does Not Protect Us All Home?

I asked this question when I was a little boy. Yes, Superman was living in America or something, but we weren't reading him in Turkish? Wasn't he throwing inadvertently the launch of intercontinental nuclear missiles? So Superman would protect good people wherever they live, right?

Let's call it the name, it was a sign of America's "superior nation" discourse. In fact, Superman was able to meet all the good people under the umbrella of ”American goodness Öyle.

Many superheroes were then designed, but Superman was always insurmountable and managed to be the only one. Even Marvel's kadar Captain America “was not appropriated as a child from this space.

Because Superman represented the inin immigrant American inin, the indomitable defender of his superior moral values, wherever he came from. He was an orphan and an orphan, but America gave him a new nest. And he represented all the people who could become a nation in their own right in America, no matter how tired or so lonely they were.

Despite all the self-criticisms that were written and drawn later, Superman's reputation never eroded.

Is this correct, is it wrong? Or is it morally valid? Isn't such a symbolism an imposition of American imperialism?

Superman is the way a nation expresses itself. Superman represents a nation that does not regard itself as dependent on others. Superman represents a nation that considers itself a isi representative of the human ideal .

In short, Superman represents American nationalism.

Is that true? Whatever we say, Americans will see "the American people who provide justice in the world" in Superman. So what we think of Superman has no value for Americans.

The truth and one great person who is now insulted to his busts actually summarized everything when he said "Turk, meal, work, trust!é, but... While we thought we would reject him and be human , the imagination hero of our popcorn cinema pleasure sat at the corner of our entire moral and justice vocabulary. Is it good?


16 Ekim 2018 Salı

Designated Survivor Hakkında Bir İki Söz Daha




Veya “Nasıl Liberal Olunmaz” Diye Düşünmek

Dizi bir  “en kötü durum senaryosu”.  “ Yeni mi anladın?” diye soracaklara Einstein Abi’nin yan evde oturduğunu  söylemekle yetineceğim.

Burada üç nokta üzerinde özellikle duruluyor:

1-     Amerikan hayat tarzı hiç beklenmediği kadar büyük bir ihanetle ve saldırıyla her an karşılaşabilir. Herkes böylesi bir saldırıya karşı hazırlıklı olmalıdır.

2-     Saldırı ne kadar büyük olursa olsun, “devlet aklı”  her protokolü önceden hazırlamıştır.

3-      Ve belki de en önemlisi bu: ABD her ne kadar “federatif” ve eyalet özerkliğine dayalı olarak kurulmuş olursa olsun, hiç kimse “federatif” sıfatını, ulusun egemenliğini bölmek, devletin bütünlüğünü zedelemek için kullanamaz. Bu madde bence önemli çünkü Türkiye’de bebek katili Kürtçü teröristleri ideolojik olarak sosyalistlerden çok daha fazla semirten  liberallerin çoğunluğu, dünyada “federatif” kurumların aslında nasıl da “ulusal” çapta bir bütünlük ifade ettiğini gizlediler. Böylece liberalizmin ancak köy ağalarının, eşkıya önderlerinin silahlı derebeyliklerine izin verilerek yaşayacağı kanaatini, arkalarına dinci muktedirleri ve PKK’nın silâhlı tehdidini alarak herkese dayattılar. Bugün dağdan taştan “Ne mutlu Türküm diyene!” vecizesinin silinmesinin, andımızın kaldırılmasının ardındaki en büyük ihanet işte bu vatansız liberalizm sömürüsüdür.
 
Peki ama neden liberallere neden bu kadar yükleniyorum? Çünkü örnek aldıkları en liberal ülkenin bile ulusal bütünlük, ulusal egemenlik konularında ne kadar bilinçli ve tavizsiz olduğunu sırf iki tane şeyh, birkaç tane Kürt ağası onları kayırsın diye gizleyerek Thoreau, Locke, Mises gibi pek çok büyük düşünürün düşünsel mirasına ve dahası Türk Milleti’ne ihanet ettiler.

Belki çoğu liberallerin, bu tip popüler Amerikan think tank gösterilerinde vatan hainlerine ABD’de nasıl muamele edildiğine dikkat etmeleri, Kürt etnik ırkçılığının manevi sözcülüğünü ve vicdani sömürücülüğünü yapmış olmalarından dolayı faydalı olabilir.  

"Designated Survivor" Hakkında Bir İki Söz




“ Vay efendim sen nasıl bizi böyle gösterirsin?!” falan diye saldırdıkları diziden bahsediyorum.  Sanırsın ki  ülkesinde ulusunu, atasını çok seven Türk siyasetçilerini aşağılamışlar da falan filan. Yahu  memleketimizde Türk olmaktan vazgeçeli neredeyse yirmi yıl oldu. Basın, yayınıyla, politikacısıyla içinde Türk simi geçen ne varsa yopk etmek, silmek için uğraşan soysuzluktan demokrasi sağmaya çalışan, çıkarcı,i aşağılık ve köksüz bir topluluk haline gelmişiz… “ Vay efendim Amerikan başkanı, dizide de olsa bizim yöneticilerimizi nasıl aşağılayabilirmiş.

Öncelikle dizinin beni şoke ettiğini belirtmeliyim. Sonrasında akademisyen olmadığım için sözlerimin bok kadar değeri olmadığını düşünen bütün değerli arkadaşları da dikkate alarak  meselenin özüne ineceğim.

Dizinin  ana fikri şu: “Amerikan ulusu,  şöhreti, kıdemi, popülaritesi ne olursa olsun, herhangi bir evlâdından bir başkan yaratabilir!”

Bunu nasıl yapabiliyor? Öncelikle  sıradan bir politikacı gibi görünen “züttürükten”  bir bakanın bile Amerikan dış  politikası ve  uluslar arası ilişkiler konusunda “ Amerikan merkezli” bir dünya görüşüne ve bilgi birikimine, dağarcığa sahip olduğunu görüyoruz.

İkincisi ve bana kalırsa daha önemlisi, ABD’ye başkan olacak “vatan evlâdının” , ulusundan aldığı çok sağlam bir ahlâkî değerler takımına sahip olduğu mesajı gayet güzel veriliyor. Bu senin gibi “Ne mutlu Türküm diyene!” sözünden nefret eden, Arap hayranı, soysuzluk özentisi, bir  siyaset paraziti için bir anlam ifade etmeyebilir sevgili  seçmenim ama Amerikan vatandaşları için çok ciddi ve yoğun bir mesaj.

İş nerede bitiyor biliyor musun? Gelişmişlikte falan değil. Ulusa duyulan inancın insanı en zor şartlarda bile nasıl ayakta tuttuğunda bitiyor. Sen daha hâlâ  Türkiye’nin kime ait olduğunu düşünedur he mi?

Metallica'nın pek sevdiğim eserlerindendir... Sevdiğim filme eklenmiş, nefis bir klip haline gelmiş. "Türk İslam sentezinde",  Türk olmak için onaylarını bekleyip durduğun
 Arap  âlimlerinin sana münasip gördükleri  yellenmenin neresine uyuyor bilmiyorum ama...
İşte size "Orion"! Dinleyiverin gari!

Şarapsütüne Merhaba Deyin




“Şarapsütü” içerken neler düşünür bir insan? Her şeyden evvel şarapsütü nedir? Şarapsütü, durultulmamış şaraptır. Kötü müdür? İdeal anlamda belki ama bana kalırsa şarapsütü insanın doğasını yansıtıyor.

Peki ama neden?

Çünkü bütün üretim standartlarına rağmen  her toprağın, her rekoltenin şarabı bambaşka çıkıyor. Tamam da bu  “süt” nereden geliyor? O da durultulmamış ve gereğince süzülmemiş bulanık şarabı anlatıyor.

Ve düşünüyorum: “Şaranbın berrak olması çok mu gerekiyor?” Şarabın tadı, kokusu berrak olmadan anlaşılamıyor mu?

Aslında bütün bulanıklıklarımıza  rağmen insan olarak kokumuz ve tadımız gayet güzel anlaşılıyor. Gizleyebildiğimizi sanan sadece biziz. Şarapsütünü denemenizi öneririm. Hiçbir şey öğrenemezseniz belki samimiyet hakkında aklınıza bir şeyler getirebilir.

Herifler Lovercraft'ın evrenine şarkı yazdıysa ötesi yok aga! Aha size "Ktalhu'nun Çağrısı"!


11 Ekim 2018 Perşembe

Algoritmanın Tümdengelimsel Kaynağı



Şaka gibi geliyor belki ama...
Başlığın soğuk, ilgisiz ve itici olduğunun farkındayım ama bazen “özetlemenin” başka bir yolu yoktur. Hele Metallica’nın “No Leaf Clover” parçasının düzenlenmiş halini dinlerken aklınız coşkuyla darmadağınık olmuşken… Lâf aramızda, bu parçanın başka bir hali olup olmadığını bilmiyorum…

Algoritma, özellikle yazılımla ilgilenenler için önemli, dahası temel bir terim. Anladığım kadarıyla yazılımın iskeletini /mantığını oluşturan genel süreç akışını ifade ediyor.

Yazılım, “mekanik yığınlara akıl kazandırmak” olarak tanımlanabilir. Belki on yıl önce bu ifade iddialı olabilirdi ama “ yapay zekânın” alabildiğine heyecanlı tartışıldığı günümüzde, bu tanımın tam ve olgun halinin böyle olduğunu sanırım söyleyebiliriz.

İyi de bunun önemi ne? Bunun önemini Michelangelo’nun Davut heykelinin yaratılma sürecinde görebiliriz. Sanatçı heykeli yontacağı kütleyi üç yıl boyunca  sadece incelemiş ve ancak bundan sonra heykeli yontmağa girişmiştir. Süreci anlatan sözleri, algoritmacılar için “ibret vericidir”.: “Heykel zaten hep o taşın içindeydi.”

Bu bize ne anlatıyor?

Yapay zekâ ancak insan zekâsının işleyiş biçimi anlaşıldığında anlam kazanabilir.

 Buradaki temel sorun şudur: Animal zekâ bütün memelilerde ortaktır. Yüksekteki muzu düşürmek için dal kullanmak davranışı  “yazılabilir”. Sorun, ahlâkî sınırlamanın nasıl “yazılacağıdır”. İşte bu noktada insan davranışının “genel kütlesinin”  doğru saptanması gerekiyor. Bu, ünlü  sanatçının, heykeli için doğru mermer bloğunu bulması aşamasına karşılık geliyor. Daha sonra bu blok içine sığabilecek “en büyük güzelliği” tasarlama aşaması geliyor. Yani iş güzel bir kol yontmadan çok önce o kolun sahibini ve onun estetik varoluşunu, duruşunu bir bütün olarak kafada oluşturabilmek. İşte bu, tümdengelimin ta kendisi…

“Niçin felsefe okuyoruz ki?” diye meraklanan öğrenciler, iş, “insan gibi hareket edecek” robotlar yapmağa gelince belirsizliklerde kendini feda edebilecek ahlâki  bir olgunluk gösterebilecek robotların nasıl “yazılması” gerektiği sorunuyla karşılaştıklarında, bunun cevabını bulmak için telâşlanacaklar. İş robotlarının  “ İyi bir işi erteleme” diyen Buda’nın ya da “Önemli olan yaşamak değildir. Başarmak hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir.”diyen Orwell’ın çıkarımlarına ulaşabilmesini sağlamak olduğunda, belki robotik öğrencileri, sorunun, evde yumurta çırpabilen çakma primatlar yapmaktan öte bir şey olduğunu göreceklerdir. Ne diyelim? “Hayırlısı…

Sözlerimizi Metallica abilerin enfes bir eseriyle sonlandıralım...

10 Ekim 2018 Çarşamba

Merak Uyandırıcı Skutoit Geometri, Yapay Organlar Ve Canlılık Üzerine



Şu anda hücre  zarının  yapısıyla ilgili yeni bir teori var: Skutoid geometrisi. Bilim ve Teknik’te İlay Çelik SEZER* konuyla ilgili aydınlatıcı bir yazı yazmış. Bu geometrinin keşfi , hücre zarının sandviç yapısı hakkındaki düşünceleri bambaşka bir aşamaya taşıyor. Öyle ki bu keşif,  düşünebildiğimiz basit simetrilerin ötesine geçiyor.

Peki ama bu bize ne düşündürmeli? Öncelikle yapay bir hücre zarı yapılabilmesi ihtimali bize,  böyle bir keşfin,   yapay hücreler, yapay dokular ve yapay organlar elde etmekte  bize öncülük edebileceğini düşündürüyor.

Fakar buradaki temel sorun, canlılığın özü gibi görünüyor.  Canlılığın özü, “doğru dizilimli bir DNA”dan mı ibaret? Yoksa canlılığın içinde henüz doğasını anlayamadığımız bir “bilinç” mi söz konusu? Diyelim ki skutoid geometriyi birebir taklit edebildiğimiz glukoproteinik yapılar sentezleyebildik... Bu yapılar ne kadar stabil kalabilecekler? Bu yapıları ayakta tutabilecek enerji yolaklarını nasıl oluşturacağız? Bu yolakları oluşturabilsek bile enerji oluşumunu nasıl “ateşleyeceğiz”? Diyelim ki bir tür sentetik mitokondride enerji oluşumunu da sağladık… Bunun devamlılığını nasıl sağlayacağız?

Acaba hayatta kalma  güdümüzün temelinde, DNA’mızın /kalıtımımızın var olmak  güdüsü mü yatıyor? Belki de gerçekten Dawkins’in söylediği gibi bedenlerimiz, aslında hayatta kalmak için çabalayan DNA’nın kullandığı boş kabuklardan ibaret.

Yapay organ konsepti bana şu anda fazlaca fantastik geliyor. Daha akılcı bir seçenek olarak “sinirlerle uyarılabilen protezler” gibi görülüyor.   Peki “canlılığı birebir taklit edebilen yapan organlar” yerine bu neden daha akılcı görünüyor? Çünkü bu, sinirsel iletişimi taklit etmek bütün bir yaşamı taklit etmekten daha kolay ve kısa vadede daha yararlı bir şey. Bunu da mümkün kılabilecek şey nano/teknolojideki gelişimler.  Bunu nasıl iddia edebiliyoruz? Hücre zarından geçişi kolaylaştıran iyonik  polimerik nanokompozit komplekslerin, deneysel aşamada bile olsa bir şekilde başarıyla uygulanmasından…

Hücrelerle iletişimin nano düzeyde sağlanabilmesi olanağı ya da olasılığı, yarı organik protezlerin yapımı için ümtivar görünüyor.

Belki canlılık birebir yaratılamayacak ama onun dijital bir polimerik izdüşümü bile hayatları kısıtlanmış insanlar için yeterince büyük bir ümit veriyor.

* http://www.bilimteknik.tubitak.gov.tr/makale/epitel-hucrelerde-yeni-kesfedilen-geometri-skutoid

9 Ekim 2018 Salı

Kötülük Nereden Gelir?




Doğadaki tek kötü, insandır.

Çünkü doğadaki yok oluş ve filizlenme döngüsünü tek yönlü kırabilen üsteli bunu bile isteye ve zevk alarak yapabilen tek canlı insan.

Kötülük ne? Başımıza gelmesini istemediğimiz şeyler mi? Peki ama başımıza gelmesini istemediğimiz ama engellememizin de mümkün olmadığı olaylar “kötü” sayılabilir mi? “Kötülük” bu  kadar keyfi belirlenebilir mi? Çünkü  taabi olduğumuz doğa  yasaları doğanın dengesini sağlıyor ve bu açıdan bu yasalar varoluşun  ta kendisi. Bu durumda varoluşun dayanakları “kötü” sayılabilir mi?

Peki o halde  doğanın dokunulamaz yasalarına tabi eylemler dışında kalan bir şey var mı? Evet… Ve şey de insan eylemi. İnsan eylemi bir değişim arzusundan ve bu biçimsiz arzuya belli bir amaç atfedecek  iradeden kaynaklanıyor. Sorun  şu ki insan eylemi her zaman doğa yasaları gibi varoluşu desteklemiyor.

Doğa yasalarının içinde kendi anlayışımızın sınırlarıyla bulduğumuz uyumun, kendi aramızda da “anlamlandırılmış” sınırlamalarla sürdürülmesi gerektiğine dair sezgilerimiz “kuralları” yarattı. Ve zaman zaman  anlayışımızın sınırlılığının değişen şartlar karşısında  gösterdiği yetersizliği görünce “kendi aramızdaki uyumu” sağlamak için kendi kurallarımızı değiştirmemiz gerektiğini gördük. Bütün bunlardan amaç evrimsel var olmak güdüsünün farkına varabilmekti. Biz, anlamlandıramadığı hiçbir şeyi algılayamayan bir türdük. Bunu nereden mi biliyorduk?  Rüyalarımızda,  daha önce görmediğimiz bir varlığı asla   göremiyorduk.

Kuralların “icadı” keyfi bir egemenlik güdüsüyle olmadı. Kuralların icadı, kavrayışımızın sınırlılığıyla farkına vardığımız  var oluşsal düzenlilikleri önce anlamlandırmak sonra da onlardan kendi anlayışımıza uygun olanları yaratmak gereksiniminden doğdu. Neden? Çünkü insanların , aslanlar gibi doğuştan gelen “varoluş yazılımı” ya da “varoluş kodu” yoktu.

Bu noktada insan var olmak istemeyebileceğini de keşfetti. Aslanlar var olmağa mecburlardı. Oysa insanlar kendileri dahil her şeyi isterlerse yok edebiliyorlardı. O zaman belki evrimsel bir hatadan belki de duygusal bir karmaşadan ve belki de hiç bilmediğimiz bir “yok edici özden” dolayı bazılarımız dayandığımız bütün varoluşsal şartları ve kayıtları yok etmek istedi. Ve işte o zaman kötülük doğdu.

Kötülüğü kaynağında yok etmek için dinler saysız çabalar sergiledi. Gerçi hepsi bunun yaratılıştan geldiğini savunuyordu. Fakat… Varoluşu sürdürmek için kendi yok oluşuna razı olanların her ne kadar az sayıda olurlarsa olsunlar, “kötü olmayabilmek” ihtimalini kanıtlamalarıyla kötülüğün bir insan eylemi olduğu ortaya çıkıyordu.

Kötülük varoluşun dayanaklarına düşmanlık etmekti. Dikkat edilirse varoluşun kime ait olduğundan bahsetmiyoruz. Bizimki kadar güçlü olmasa bile  yok olmamak için uğraşan bütün bilinç türlerinin varoluşun kanıtı  olduğunu iddia ediyoruz. Kötülük işte bu bilinci inkar etmek ve ayrıca onu yok etmek arzusuydu.

Varoluşumuzun yolları  fedakârlığın, sevginin  ve aklın çabalarıyla bin bir zorlukla döşenmişti. İşte bu yolları yok etmek arzusu, kökeni ne olursa olsun  muhtemel ve fiili sonuçlarıyla kötülüktü. Bu yollar döşenirken doğru ve yankıl hakkında sayısız muhakeme yapıldı. İnsanlar yanıldı, pişman oldu ve sonra gerçeğe yakınlaşan sözlerle ikna olarak yollarına devam ettiler. İşte bu noktada kötülerin gölgelerinden beliren şekillerini gördük.

Onlar fedakârlık, sevgi ve aklı sevmiyorlar, istemiyorlardı. Onlar var olmak istemedikleri gibi var oluşumuza da karşıydılar.

Onlar akılla ve sevgiyle inşa edilen her şeye karşıydılar.  Onlar bizi insan yapan değerlere yabancılaşmış bir gruptu ki eylemleri ve düşünüş biçimiyle artık “varoluşu destekleyen, farkındalık  ve irade sahibi” insanlığa karşıtlıklarıyla insan olmaktan çıkıyorlardı.

Kötüler aslanların ve çakalların ve akbabaların ve kurtların “kendiliğinden” va yargısızca süregiden hayatlarını kendi iradeleriyle seçerek  bunu seçmeyen herkesi öldürmek iradesi gösteren ve fakat bunun Homo sapiens merhametiyle ve kanunlarıyla korunması gerektiğini savunan insansılardı. Ve bugün neredeyse tüm dünyaya yayıldılar.

Bu yüzden de dünyada ki terör coğrafyasına baktığınızda, bu coğrafyanın içinde bulunduğu şartları değiştirmekte isteksiz ve dolayısıyla insanlığa direnç gösteren bir başka primat türünün yayılma alanını görüyor olacaksınız: Homo simplex.

Kötülük  doğadan gelmez.

Kötülüğü yaratma gücü yalnızca insana aittir.



8 Ekim 2018 Pazartesi

Blog Yazdım Hasan'a



Tutarlı ve  “büyük fikirler” yazmak istiyorum. Yani çoğu zaman öyle yapmak istiyorum. İyi de neden?

Galiba  bunu birazcım,  içimdeki “kahramanlık güdüsünden” dolayı  yapmak istiyorum. Ama diğer yandan… Söylenmemiş, ihmal edilmiş, görmezden gelinen şeyleri hatırlatmak istiyorum.

Başarıyor muyum?

İlk bakışta hayır… Peki ama başaramıyorsam ne yapmalıyım?  Vazgeçmeli miyim?

Neden bu konuda kafa yoruyorum? Çünkü “ses getirmek”, ünlü olmak galiba  günümüz toplumunun gözde değeri. Okunmamaktan şikâyet etmek de bir yere kadar makul.. Fakat cevapsız kalmak pahasına bile yazmak ne kadar makul?

Bu bir kişisel gelişim yazısı mı? “Kişisel gelişim” diye bir kategorinin doğması bile tuhaf. Sanırım felsefenin asıl amacı zaten bu. Fakat… Herhangi bir felsefi gayret göstermek istemeyen kitlelere “olgunlaşma hapları” satarak mutlu olmalarını sağlamak gibi şeyler kafamda bir yere oturmuyor. Öyle bir k,tap okumayla falan da olmuyor galiba…

Neyse fayansç.ılar işlerini bitirdi, tesisattaki sorunlar giderildi.

Feci uykum geldi. Aaa ne güzel blog yazdım, değil mi?
De haDİN İYİ GECELER!

7 Ekim 2018 Pazar

Sosyal Medya Gerçekten Sosyal Mi?



Sosyal  medya gerçekte  ne kadar “sosyal”?

Buradaki temel sorun bizim “sosyalleşmeyi” sürüleşme olarak anladığımız için  aslında sosyal medya fenomenleri saydığımız insanların , sanalağın içinde güçlü psikolojik güdülemeler yaratan insanlardan ibaret  olmaları.

Bizdeki sosyal medya, bireyselleşmeyi bırakalım içine sindirmeyi, sindirmeyi hayal bile edemeyen koca  bir kitlenin, huzur bulmak için sığındığı inlerden ibaret.

Öyleyse batıda sermayenin nasıl yaratıldığına,  orada sosyal medyanın nasıl bu denli büyük bir gelir kapısı olduğuna kısaca bakarsak belki de bizim nerede yanıldığımız da anlaşılabilir.

Öncelikle batı, “marjinal değer “kavramını o kadar içselleştirmiş bir toplum ki bu kavramı, her ekmek kırıntısından tasarruf edilmesi gerektiği fikrine doğru dönüştürmüş vaziyette.

İlk zamanlarda yaratıcı icatlar için geçerli olan bir takım fikir mülkiyeti korumalarını,  bu tasarruf  anlayışıyla “her türlü fikri” koruyacak şekilde geliştirmiş.

Elbette her batılı blog yazarı birer filozof değil ve elbette orada da yemek tarifleri yazarak para kazanan bir sürü blog yazarı var. Ama sorun şu: Bir şeyler yazarak inşa etmek, kurgulayarak eser ortaya çıkarmak işi, tam da doğru anlaşılmış bir marjinal değer kabulüyle değerlendirildiği içindir ki batıda sosyal medya hem bir kanaat oluşturucu hem de  entelektüel bir geçim kaynağı işlevi görüyor.

Bu ne işe yarıyor?  Şu işlere yarıyor:

 İşverenleri yaratıcı zekâ aramak zahmetinden kurtarıyor.

Reklâm oluşturucuların, kanaatleri izlemelerini kolaylaştırıyor ve bu şekilde arz talep mekanizmalarının anlık takibini sağlıyor.

Politikacıların, oluşabilecek her türlü toplumsal tepkiden en hızlı şekilde haberdar olmasını sağlıyor.
İnsanların yalnızlık duygusundan kurtulmalarını kolaylaştırıyor. Çünkü aynı fikirleri paylaşan insanlar arasındaki aradaki fiziksel uzaklıkları ortadan kaldırıyor.

Peki bunlar ne işe yarıyor?

Bunlar bütün üretim süreçlerinde  her açıdan son derece faydalı veriler sağlıyor.

Dolayısıyla sosyal medya dendiğinde küfreden, sırıtan, laubali ergenlerin ve gençlerin aptalca oyun videolarını, cahilce  politik atışmalarını vs anlamağa  devam edersek sosyal olduğunu sanan yalnız primatlardan ileri gidemeyeceğiz gibi görünüyor.