31 Ağustos 2017 Perşembe

Sosyal Zekâ Geriliği

 Arzu Edilmiş Türsel Gerileme

Özellikle trafikteki davranışlara dikkat ettiğimde bile dehşet verici  bir eksiklikle karşılaşıyorum: Sosyal  zekâ  geriliği.

Sosyal zekâ geriliği ne?
Sosyal zekâ geriliği, toplumsal yaşamın sürdürülmesi için gereken asgari nezaketten ve özenden yoksun olmak, şeklinde tanımlanabilir.
Sosyal zekâ, bir toplumda ihtiyaçlarımızın, diğer insanlarla uyum halinde yaşayarak giderilebileceğini bilmekle başlıyor. Aslında sosyal zekâ en ilkel haliyle hayvanlarda da görülüyor.
Bizi diğer canlılardan ayıran özellik ise ilişkilerimizin güce değil rızaya dayanması. Yani bizde bir alfa erkeği çıkıp da herkesi kendisine içgüdüsel olarak itaat ettirmiyor. ( Gerçi Türkiye örneğinde böyle olup olmadığı da ciddi anlamda tartışmalı ya neyse…)
Başka insanları razı etmek için belli ikna yöntemlerini kullanmamız gerekiyor.
Trafik kurallarının ölüm tehlikesiyle doğrudan ilişkisinden dolayı ise hiç kimse bunları tartışmaya açmıyor, açamıyor.

Peki Türkiye’de ne oluyor?
Türkiye’de direksiyon simidini çevirebilen her iki ayaklı, “araba sürebildiği” iddiasıyla  bin küsur kiloluk çelik yığınlarını yollara çıkarabiliyor. Bunu yaparken ölüme sebebiyet verebilecek ihlalleri gözü kapalı yapabiliyor.
Bir başkasının ölümüne sebebiyet vermenin vicdani sorumluluğunu bile umursamayan bir yığın veya primat sürüsü, Türkiye’de toplumun bütün geleceğini, hayatını etkileyecek kanunları tek bir oyla  yürürlüğe koyabiliyor.

Peki ama bu  insanlara “primat sürüsü” demek hakaret mi? Bana kalırsa bu, hakaret değil.
Çünkü sosyal zekâ yetmezliği yaşayan ülkenin yaklaşık yarısı sadece ve ancak kendi ölümü pahasına bile olsa, nefret ettiği, düşman kabul ettiği insanların yok olması için her şeyi yapabilecek durumda.
Bu insanlar, iktidarın seçmenleri.
Bu insanlar hayvanların sürülerinin geleceği için uygun davranmak eğiliminden bile yoksun bir halde yaşıyorlar.
Hemen şimdi, şu an , nereden gelirse gelsin her türlü menfaati kapabilmek dışında hiç bir hayatta kalma yöntemleri ve becerileri yok.
İktidar partisi seçmen kitlesi, kendi başına üretemeyeceği her türlü değeri üreten insanların kanını emerek hayatını günlük yaşıyor.

Bu yaşayışla insan toplumunun sürdürülebilmesi mümkün değil. Bu yaşayışın sahiplerinin, bir başkasını iknaya çalışması, bir  şeyi rica etmesi, özür dilemesi vs mümkün değil.
Nitekim merkez sağ seçmenin reytinglerinin yarattığı dizi  film kepazeliklerinin ortak noktası, uluslaşmış Türk toplumunun kızlarının feodal Kürt kabileciliğince kullanılması, aşiretlerin intikam hikâyeleri gibi öğeler.

Sosyal zekâ geriliği, yaşamı açıkça korumak lüzumunu dahi idrak edemeyecek kadar kendi içine kapanmak ve ancak kendi benzerleriyle  sürü halinde hareket etmek olarak beliriyor.
Sosyal zekâ geriliği, bilinçli bir tercih aynı zamanda. Bu tercih çocuklara da  aktarıldığından Türkiye’de “insanca yaşamak becerisinden yoksun”  bir başka evrimsel tür ortaya çıkıyor: “Homo simplex”…

Bu tür her türlü değerden ve normdan yoksun bir halde H. Sapiensleri ölümüne sömürüyor. İnsanlığın nimetlerini insanlığın sorumluluğunu üstlenmeden elde etmek istiyor.
Sosyal zekânın gelişmesi için öncelikle H.simplex’in bir müddet siyasetten kesinlikle men edilmesi ve bu müddet zarfında bu kitlenin çocuklarının ailelerinin ilkelliğinden uzaklaştırılarak eğitilmesi     elzem görünüyor.
Türkiye’de arzu edilmiş bir ilkelleşme bütün hayatımızı tehdit ediyor.                                                  



22 Ağustos 2017 Salı

Ne zamandır yazmıyorum.?

Ne zamandır yazmıyorum.?
 İyi ama neden?
Öncelikle bir “kitap çalışmasının içindeyim”.
“Bir şeylerin içinde olmak” şu sıralarda pek popüler bir deyim.
Bu arada şunu belirtmeliyim:
Blog bana göre oldukça kişisel ve samimi bir şey.  Gene de ben onu arkadaşlarımla paylaşmayı seviyorum. Bu  elimizdeki ekmeği paylaşmak gibi.
Epeydir  yazmadığım için blog  Google aramalarında geriye düşmüş.
Peki ama  bir blogdan ne beklemeliyiz? Yüksek reklam geliri falan mı? Bu sadece sanayileşmiş ülkeler için anlamlı bir beklenti.
Şahsen ben bloğu, kendi düşüncelerimi toparlama odası gibi görüyorum.
Tabii bunun için öncelikle sürekli düşünmek gerekiyor.

Umarım her şey yolunda gider. Blogu okumağa devam ederseniz sevinirim.

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.
                                                               
Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim).
UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.
                                     
Bir boomads advertorial içeriğidir.

9 Temmuz 2017 Pazar

Yeni Parti / Türkiye'de Milliyetçi Bir Partiye İhtiyaç Kalmadı Mı?

Konuştuğum ki açıkça ifade etmek gerekirse hemen tamamı farkı profillerde ancak bir şekilde CHP ve MHP seçmeni olan  kişilerden oluşan, insanların ekseriyeti merkez sağda yeni bir parti oluşumunun gerekliliğine işaret ediyor.Gerekçe olarak da özellikle CHP kökenliler, AKP seçmenin mevcut iktidardan dolayı bir çıkmaza girdiğini ve yeni bir oluşumun, bu insanlara tercih yapma olanağı sağlayacağını belirtiyorlar. MHP kökenliler ise kendi oy verdikleri partiden umudu kesmiş gözüküyorlar. Yeni parti, aslında Meral Akşener hareketi olarak isimlendirmeliyim, eski MHP'lilerin öncülüğünde şekillendirilmeye çalışıldığı için fazla da sorgulamadan (Teşbihte hata olmazmış) 'sıtmaya' razı olmuş gözüküyorlar.
Şimdi şu sorgulanmalı,merkez sağ seçmenin niteliği nedir daha doğrusu merkez sağ seçmen tanımı nedir? AKP seçmeni bilinen eski tanıma uyuyor mu? On beş sene insan hayatında oldukça uzun bir süre, ortalama insan ömrünün 70 yıl olduğunu düşünürsek. Bu gün 25 yaşın altındaki bir nesilin bir kısmı AKP dışında bir siyasi iktidar görmedi diğerleri de ayırımı fark edebilecek yaşta değillerdi. Bu gençler yaşam tarzı, baş örtüsü, özgürlükler gibi kavramları mevcut iktidar marifeti ile öğrendi. Laik devlet işleyişi hakkında anlatılan tu kaka hikayeler ya da mükemmele yakındı şeklindeki öykünmeler dışında bir şey bilmiyorlar. Lider kavramını RTE ile özdeşleştirmiş durumdalar.Üniversite okuyanları tabii hala üniversite kimliğini koruyan üç beşinden söz ediyorum, daha şanslılar. Tabii internet ve sosyal medya etkileşiminden dem vurulacaktır; bazen fiili olarak yaşamak gerekir. İnternette yemek videoları izlemenin karnı doyurmadığı gibi..
Merkez sağ ile AKP öncesinde Demokrat partiden gelen bir gelenek vurgulanırdı. 
Mevcut iktidar da bir süre bu vurguyu yapmadı değil. Bu gün geldikleri nokta itibariyle böyle bir vurguya ihtiyaçları kalmadığı gibi dindar nesilden söz eder oldular. Bir de son on beş yılda baş örtüsü kullanım da gözle görülür artış olduğu saplaması yapılmalı. Bakın dindar sayısındaki artıştan söz etmiyorum, ekonomik siyasi ya da dini çekincelerin yanı sıra AKP'li yaşam tarzının bir göstergesi olan baş örtüsünden söz ediyorum. Daha vahimi bu tarzı  içselleştirmiş bir kitlenin sadece mevcut iktidar sempatizanları ile sınırlı kalmaması. 
Çok uzatılabilecek bu listeye,şehirli yaşam tarzının son on beş senede yok edildiğini ya da belirli alanlara sıkıştırıldığını ekleyerek son vereyim. 
Şimdi tüm bu saplamaların ardından eski tanıma uygun bir merkez sağ seçmenden söz edilebilir mi?Söz edilemez ise bu kitleye hitap etmesi umulan Merak Akşener hareketi mevcut iktidardan farklı olarak nasıl bir argüman üretecek? Örneğin; laiklik ve Atatürk vurgusu yapacak mı yaparsa hedef kitlesinin beklentilerini karşılayabilecek mi? Ekonomi politikaları ne olacak, tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine evrilmeyi sağlaya bilecek mi? Bu vaadin, sözü edilen hedef kitle de karşılığı  var mı? Dış politika vs. konuları ya da eğitim sistemini mesela imam hatiplerin durumu ne olacağını, sormuyorum bile..
Amaç, AKP benzeri ancak AKP gibi kontrolden çıkmış bir parti ve lider yerine daha kontrol edilebilir üstelikte milliyetçi bir partinin kökleri üzerine temellendirilmiş yeni bir parti mi oluşturmak? Üstelik, bir taşla iki kuş vurulup hem mevcutlardan hem de milliyetçilerden kurtulmuş mu olunacak? MHP'ye oy verdiğini ifade eden birinin söylediği gibi milliyetçiler dernek olarak varlıklarını sürdürseler yeter mi? Tüm bunlar yeterliyse Ahmet Altan gibi liberallere neden kızılıyor? Sonuçta onlarında istediği bu değil miydi?
Bu sorgulamalar uzayıp gider. Akşener Hareketi henüz politikalarını açıklamadı. Başından bu yana bu işin içinde olanların yaklaşımları nasılını tartışmadan iktidar gelmek temelliydi. Şimdi yeni oluşuma milliyetçi-laik- Atatürkçü duruşu ile Ümit Özdağ katıldı. Bakalım, Hoca yeni neler söylecek? Aslında, bir çokları için mevcut iktidardan kurtulma umudu olan, en azından liberaller, CHP'liler ve umutsuz MHP liler için(Bekli bu üçlü ilk kez bu kadar yakınlaşmıştır.). Hedef kitle olan AKP seçmeninin ne düşündüğü,aslında hissettiği demek daha olur, hakkında bir fikrim yok. Bu parti gerçekten düşünüldüğü gibi bir işlev üstlene bilecek mi yoksa 2019 seçimlerinde hiç bekleyen bir yüze yer açmakla mı yetinecek?
Sadece yüksek sesle düşündüm. Ortada ne bir kurulmuş parti, ne parti programı ne de kapısına kilit vurulmuş bir MHP var. Tabii Ümit Özdağ'ın söyleyecekleri de mutlaka vardır. 


 

2 Temmuz 2017 Pazar

Türkiye’de Felsefe-Siyaset Çatışması




Vurun Kocasakal’a!

Son günlerde “Adalet Yürüyüşü” hakkında Ümit Kocasakal’a yöneltilen sosyal medya tepkileri dikkatimi çekti.

Bu tepkilerden bazıları onu, “haklı bir mücadeleyi eleştiren bir fırsatçı” olarak yargılıyor.

Kocasakal’ın konuyla ilgili iki yazısını okudum.

Bu yazıları okuyunca Türkiye’deki siyaset pratiğinin,  düşünme alışkanlığını ve yöntemini nasıl baltaladığını  daha açık anladım.

Öncelikle Kocasakal, “Adalet Yürüyüşü’ünün” meşruiyetini veya haklılığını sorgulamıyor. Fakat  siyasal somut bir eylemin sınırlılığına  dikkat çekiyor.

Siyasal eylemler, etkileri kısa vadeli ve sınırlı eylemlerdir. Genellikle kesin taraftarlık duygularını biler, keskinleştirir ve etkilerini toplumda yarattıkları istemli ya da istemsiz ayrışmayla gösterirler. Şurası bir gerçek ki siyasal eylemlerin yasamaya ait olan kısmı, ülkenin kaderi üzerine elbette kalıcı hasarlar yaratabilir. Buradaki “siyasal eylemden” kastımız, siyasal partilerin toplumsal tepkileri güdülemek için kullandıkları, miting, yürüyüş, toplantı gibi kısa süreli eylemlerdir.

“Adalet Yürüyüşü” özünde iyi niyetli bir eylemdir. Çarpıcı ve özet ifadeler barındıran, sloganik bir eylemdir.

Siyasetin bütün amacı iktidarı değiştirmektir. Demokratik ülkelerde bunun yolu halkın ikna edilmesidir.  Büyük kitlelerin iknaında kullanılabilecek en etkili yöntem ise slogandır. Sloganlar düşünceleri özetler, dillere pelesenk edilir, rahat yaygınlaşır ve taraftarlık duygularını güçlendirir.

Bunun yanında basit ve tekrarlanabilir hareketler de aynı işi görür. Haziran eylemlerindeki “Duran Adam” bunun tartışılmaz en iyi örneğidir.

Peki ama bir toplumun bütün  hayatı sloganlara ve basit eylemlere indirgenebilir mi? Ya da bir ulusun bütün hayatı siyasetten mi ibarettir?
Türkiye’nin makus talihi Atatürk’ten sonra ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi, genellikle popülist sağ siyasetçilerin karşı devrimciliğine bağlanır ve bunda  büyük haklılık payı vardır. Ama asıl sorun bu değildir.

Atatürk’ten kopan Türkiye, aslında felsefeden ve düşünceden kopmuştur. Türk merkezli bir düşünüş biçimini siyasete ve akademiyaya benimsetmek isteyen ve özgün bir Türk düşüncesi yaratmak isteyen Atatürk’ten sonra toplumun bütün hayatı, doğrudan doğruya siyasetçinin cahil keyfiliğine teslim edilmiştir ki asıl “karşı devrim” budur.

Bir çelişki gibi görünse de bütün bir hayatı politikadan ibaret hale getiren  “politizm”, kendisi dışındaki bütün örgütleri ve kurumları  etkisiz ve anlamsız bir hale getirmiştir. Böylece  Türk Ulusu’nun bütün hayatı, yasama ve yürütme erklerini ellerinde bulunduran insanların keyfi güç kullanımlarına terk edilmiştir.

Burada bir parantez açarak kıta Avarupası’nın  Germenik pozitif hukuk felsefesinin kabulüyle yargının , en nihayetinde kanun yapıcının esiri haline gelmesi durumunun ortaya çıktığını gördüğümüzde ki bugünkü durum açıkça budur, artık siyasetçinin müdahale edemediği hiçbir alanın kalmadığı da  görülmüştür. “Kanuna hapsedilmiş yargı”,  yasa yapıcı insanların kültürleri, bilgi düzeyleri ve inançlarıyla sınırlanmış yasa yapabilme kabiliyetlerinin lafzına, mutlak bağımlı olmak halini ifade eder.

Bu yapısal bağımlılık yargının bir müddet sonra yasama eliyle biçimlendirilip iktidara karşı tamamen etkisiz bir organ  haline gelmesine de sebep olabilir.

Konu dağılmış gibi görünse de aslında hayatı politikanın mutlak egemenliğine terk etmek anlamındaki “politizm”, en nihayetinde, yargıda lafız taassubunu ve esaretini getirdiği gibi toplumsal hayatta da “olgusal esareti” ortaya çıkarmıştır. “Olgusal esaret”  hayatı olgulardan ibaret yaşamak demektir. Olgusal esaret, hayvansal yaşama en yakın haldir.

Olgusal esaret, insanların ancak ve yalnız en yaşamsal somutluklarla ilgilenmesi halidir. Genellikle Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ile meşrulaştırılır.

Bütün hayatı kapsayan ve bütün hayata hükmeden politika, insanların en nihayetinde ancak ve yalnız sloganlarla düşünecek ve sloganları anlayabilecek düşünsel seviyeye indirmek için elinden gelen her şeyi yapar.  Nazi Almanyası ve SSCB’de (ki SSCB’deki durumu kendi gözlerimle  gördüğüm için daha yakından biliyorum) her yerin sloganlarla ve propaganda afişleriyle doldurulmasının en büyük sebebi budur.
Peki ama politikanın bu mutlak egemenliği ve tasallutu nasıl engellenir? Bunun yolu hukuktan geçer.

Özellikle bizim gibi az gelişmiş ülkelerdeki temel sorun, hukukun, yargı uygulamalarından ibaret sayılmasıdır. Oysa hukuk, “hak ilişkilerine” ve “ temel menfaatlere(haklara) dair bitmeyen bir keşif sürecidir. Dolayısıyla hukuk, sloganik eylemin aksine çok daha fazla sözcüğe ve düşünceye ihtiyaç duyan fevkalâde zorlu bir çabadır.

Olgusal esaretin aksine hukuk, “ kavram egemenliğine” dayanır ve ihtiyaç duyar. Kavram egemenliği, hayatı  anlamlara dayalı biçimde korumağa yönelik bir çabadır. Kavram egemenliği, hayatı var eden  düşüncelerin en doğru, gerçeğe en yakın halini bulmak için anlamlar üzerinde düşünmek işidir. Kavram egemenliği, insan hayatına olguların değil de varoluşu sağlayan “anlamların” yön vermesi idealidir.

İşte Atatürk’ün Türk uygarlaşması hedefinin temeli, Türk Ulusu’nun yaşantısının kavram egemenliği içinde sürdürülmesi hedefidir.

Politizm, bu hedefi yıkarak Türk Ulusu’nun günlük yaşantısını asgari hayvansal ihtiyaçlarla güdülemek yönetimini benimsemiş ve ancak  hiç taşımadığı, asla sahip olamayacağı düşünsel yetkinlikle yönetilmesi gereken  son derece hassas yasama ve yürütme faaliyetlerini, en basit bir primat düşünsel seviyesinde ilkelleştirmiştir.

İşte Kocasakal- CHP sözde çatışmasının temeli bu çelişkili durumdur.

Kocasakal hiç bitmeyecek bir felsefî eylem ve kavram egemenliği ideali olarak gördüğü hukuksal çabanın sonucu olarak adaletin korunmasının gereğine işaret ederek kısa vadeli çarpıcı siyasi eylemlerin bu çabanın enerjisini  tüketebileceğine işaret etmiştir. Politizmin olgusal esaretinin doğal sonucu olarak da slogan bağımlısı kitlelerin tepkisine maruz kalmıştır.


Türkiye, kitap okumaktan aciz politikacıların Türkçe’nin felsefe dili olup olmadığına dair ahkâm kesebildiği geri bir ülkedir. Akıllı tahtaya Türkçe yazamayan politikacıların  slogan düzeyindeki  orta beyinlerinin, makarnanın olgusallığıyla insanları esir ettikleri ülkemde, Kocasakal’ın kavram egemenliğine dayalı hukuk ideali elbette anlaşılamıyor.

2 Haziran 2017 Cuma

Türkiye'de Türk Olamayan Sol


Bazen ne yazacağımı bilmiyorum ve basın imdadıma yetişiveriyor. Rakka operasyonu ile ilgili bir yazı popüler söylemle bir “muz orta” açtı.

Ender Helvacıoğlu “Rakka Operasyonu Kimin Operasyonu?” diye bir yazı yazmış. “Rakka operasyonu” ve  “kırmızı fularlı kız” arasında bir ilişki kurup kırmızı fularlı kızın aslında sosyalist falan olmadığını söylemiş. Neden böyle değilmiş? Çünkü Rakka operasyonu ABD’nin emperyalist operasyonuymuş ve hiç gerçekten sosyalist bir insan böyle bir operasyonda iş birliği yapar mıymış?

Yazının ana fikri “ Sosyalist doğuştan melektir!” Dolayısıyla sosyalistseniz zaten her şeyin en iyisini bilir, yapar ve asla kötü olamazsınız. Eh dünya da sosyalistler ve emperyalistler diye ikiye ayrıldığına göre bütün yapmanız gereken tarafınızı seçmektir.

Bu devirde, yani dünyanın aklı başında memleketlerinde   her şey aklın terazisine konabilirken  dünyanın böyle bölündüğüne inanan insanların var olabilmesi cidden inanılmaz.

Sevgili yazarımız dünyayı sosyalistler ve şeytan emperyalistler diye ikiye ayırırken  “ulus” denen şeyin varlığını unutmuş görünüyor.  Bu ne demek? Şu demek…

Suriye’ de Kürtler Kürdistan kurmak için terör   yapıyor, yani “sosyalist bir enternasyonalist adalet devleti” falan kurmağa çalışmıyorlar.

Suriye’de Kürtler, Irak Kürtleriyle beraber  bir  su ve petrol imparatorluğu kurmak için terör yapıyor.

Suriye’de Kürtler, Irak Kürtlerinin yaptıkları gibi “Türk’ten ve Arap’tan arındırılmış  bir Kürt  etnotopyası ” kurmak için terör yapıyor.

Suiye’de Kürtler dört ülkeyi birden bölerek toprak kazanmak için terör yapıyor ve sürekli insanlık suçu işliyorlar.

Ama  sevgili yazarımız bunları görmemiş bile. Yazı baştan aşağı sosyalizm güzellemesiyle dolu.

Yazının çıkarımı da şu: " Gerçek bir sosyalist, herhangi bir emperyaist operasyonuna katılmaz."  Bir  diğer çıkarım da şu:" Kürtler emperyalistlerle iş birliği ettikleri için yanlış yapıyorlar."

Bu yaklaşımı Aydınlık çizgisindeki  ulusalcılar da paylaşıyor.  Ama sorulmayan soru şu: Kürdistan kurulması için bizden toprak talep edilmesi veya kurulacak herhangi bir etnik Kürt devletinin sınırlarımız için tehdit olup olmayacağı yeterince önemli gözükmüyor mu?

Adları ulusalcı da olsa  sosyalistler, hâlâ aslında enternasyonalist ve “vatansız”. Onlar  hâlâ aslında Türk olmayan, Türk için düşünmeyi faşizm sayan “vatansız proleterler”…

Solcular, meşru bir devlete karşı yabancılarla işbirliği yapıp da ihanet eden,  Ortadoğu’daki Türk varlığını en büyük düşman sayan, açıkça etnik ırkçı, feodal , otoriter Kürt silahlanmasından hiç endişe etmeyip de köktenci Amerikan karşıtlığından ahlâk  damıtılabileceğini sanıyorlar.


Türkiye’de sol galiba aslında hiç değişmemiş. Yani birileri, “Amerikan /emperyalist karşıtı”  herhangi bir orduyla ülkemizi işgale falan kalksa muhtemelen bu abiler “ Yaşasın halkların kardeşliği!” diyerek Türk askerine silah çekerse şahsen hiç şaşmam.

26 Mayıs 2017 Cuma

Neo Liberalizm Ölüyor Mu?


 Sol  Neoplazik Pseudo Entelektüel Kitlede Kafa Karışıklığı

Soner Yalçın’a Kısa Bir Cevap

İktisadın ilginç görevi, insanlara,
 tasarlayabilecekleri şeyin hayali hakkında 
ne kadar az şey bildiklerini göstermektir.
Soner Yalçın “ Hayek’in neoliberalizmi ölüyor!” demiş. Hiçbir liberal de çıkıp “Aga sen neo liberalizm nedir, Hayek kimdir, bilir misin?” diye sormamış.

Bilmeyenler için azıcık açalım: Hayek bir neo liberal değildir. Hayek, hukuk, iktisat, sosyoloji gibi sosyal bilimlerin tamamının birbiriyle ilgisini savunarak bunların  bir tür sosyal  bilimler disiplini düşüncesi altında  beraberce  incelenmeleri gerektiğini söylemiş, Nobel Ödüllü bir iktisatçıdır.

Soner Yalçın,  har zamanki solcu savrukluğu ve sorumsuzluğuyla  muhtemelen hayatında tek bir kitabını bile okumadığı  bir iktisatçının “neoliberalizminden” dem vurabiliyor. Öncelikle onun bu sol ego şişkinliğine değinmekte fayda var. Bu , solun, sağlıksız büyüyüp gelişen “entellektüelimsi” ya da yalancı( pesudo) entelektüel  bilincinin bir arazıdır, belirtisidir.   Hemen hemen bütün solcularda olduğu gibi Sayın Yalçın’da da “ Marx her şeyi keşfetmişti. Dünyayı salt maddeye ve akla dayanarak açıklayabiliyoruz! Nihai çözüm  bulundu!” inancı,  bir “kendiliğinden entelektüel” olmak  yanılgısını yaratıyor, görebildiğimiz kadarıyla. Sözde materyalist ve akılcı olduğunu düşünülen bir düşünürün sözleri, ayetleştirilip bunlara iman edildiğinde, “entellektüeller gibi okuyup yobazlar gibi inanan bir  yalancı (pseudo) entellektüel büyümüş kitle” meydana geliyor ki. Bu kitle gerçek düşünceye ve entelektüel ahlaka yabancı olduğu için  adeta bir “neoplazi” haline geliyor.

Bu neoplazik yalancı(pseudo) entelektüel kitlenin Marx’tan ve onun "sahabesinden" ve "halifelerinden" başka hiçbir şeyi okumağa ihtiyaçları da kalmıyor. Hayatıi imanlarını doğrulayan örnekler olarak okuyup sürekli iman tazeliyorlar. Ama dünyada her şeye ilgi duyarak da entelektüel olduklarına kendilerini kandırmayı da seviyorlar.

Sayın Yalçın’a ve hayran kitlesine   Hayekle ilgili öğretmemiz gereken  ikinci ve daha özel bilgiler şunlar:

Hayek toplumsal bilimler disiplininde “ Kendiliğinden doğan toplumsal düzen” fikrini en ayrıntılı ve anlaşılabilir şekilde yerleştiren insandır.  Marx’ın sözde “akılcı” materyalizminin mantığını “kurucu rasyonalizm” olarak niteleyerek toplumsal düzenlerin nasıl bir evrimsel rasyonalizmle kendiliğinden meydana geldiğini Marx ve sonrası halife düşünürlerin hiç birinin aklının alamayacağı kadar vazıh bir biçimde ortaya koymuştur.

 Toplumsal felsefeleri, “ Evrimsel rasyonalist” ve “ Kurucu rasyonalist” diye sınıflandırarak, toplumsal düzenlerimizi etkileyen siyasetleri, nasıl tahlil etmemiz gerektiğine dair çok önemli bir  fikirsel  araç kutusu temin etmiştir. Peki meselâ Soner Yalçın ağzına geldiği gibi “neoliberal” diyerek hakaret ettiği Hayek hakkında bunları biliyor mu? Hiç sanmıyoruz.

Meselâ  Hayek’in 1995’te çevrilmiş “ Kanun, Yasama Faaliyeti Ve Özgürlük”(1. Cilt, İş Bankası Yayınları) adlı kitabının daha girişinde anayasacılığı nasıl incelediği  ve anayasal düzenleri muhtemel zaafları ile ilgili  yazdıkları hakkında, Soner Yalçın’ın veya herhangi bir solcu okumuşun bir fikri var mıdır? Hiç sanmıyoruz. Çünkü eğer bu kitabı okumuş olsalar bu gün yaşadığımız anayasa krizi hakkında Marx ve halifelerinin aklına bile gelmeyecek bir ferasetin ve derinliğin nasıl sergilendiğini görebilirlerdi.

Bir röportajda muhafazakâr olup olmadığı sorusuna,  kendisini bir Whig olarak tanımlayabileceğini söyleyerek cevap veren  Hayek’i, “neoliberal” diye nitelemek cehalet ötesi bir taassuba işaret ediyor. Whigler kısaca  İngiltere’de  19.YY’da meşrutiyetin güçlenmesini isteyen gruptur.

Sınırsız bir demokrasidense, hukuk devleti olan bir monarşiyi tercih ederim.”* sözünün altına, sahibini bilmese imza atacağını düşündüğüm Soner Yalçın’ın  Hayek’i neoliberal diye nitelemesi gerçekten çok ucuz kahramanlık gibi  görünüyor.

Bugün Türkiye’de  başımıza gelenlerin “sınırsız demokrasi” felaketi olduğunu idrak edebilecek tek bir Marksist düşünür bile yokken  Hayek’e neoliberal demek utanılası bir bilgisizliktir.

O halde neoliebralizmi de  Sayın Yalçın’a  ayrıca izah etmemiz icap ediyor. Neo liberalizm, Smitgil  serbest piyasa iktisadının fırında ısıtılması değildir. Neoliberalizm, liberalizmin, “üretim ve paylaşımla” ilgilenen daha kolektivist  koludur ki Soner Yalçın ve benzerlerinin içine dahil edilebileceği  “sosyal demokrasinin” neredeyse yapışık ikizidir. Neo liberaller  “ gerektiği hallerde” mülkiyete devlet müdahalesini mazur gören, gelirlerin daha adil paylaştırılması gerektiğini savunan ve özde liberal falan da olmayan bir sözde  liberal koldur.

Neoplasitk   yalancı entelektüel sol kitle, “piyasa”, “arz-talep”, “marjinal değer”, “ mukayeseli üstünlük”, “sübjektivite”, “ fayda”, “menfaat”, “ temel haklar”  gibi kavramları hiç bilmediği için toplumsal düzen denen şeyle hukukun ve iktisadın ilişkisini de anlayamıyor. Dolayısıyla Marx’tan mülhem  “ Devlet eline bir rende alıp bütün pürüzleri ortadan kaldırsa adalet yerini bulur…” tarzı bir hayalcilikle önlerine gelene, ağızlarına geleni savurmakta sakınca görmüyorlar.
Devletin daha fazla  planlar yapması,
 bireylerin planlamalarında daha çok zorlanmalarına yol açar.

Ama Sayın Yalçın’ı kırmayalım, kısa bir başka cevap verelim: Neoliberalizm ölmüyor! Aksine kollektivist  hümanist sömürünün elinde, günden güne temel haklara ( Bilmeyeceğini düşünerek onları da sayalım: Hayat, mülkiyet ve hürriyet) daha güçlü saldıracak bir şekilde semirtiliyor.

Sayın Yalçın’ın kemikleşmiş egosunu değiştirmemiz mümkün değil ama hayranı olan genç arkadaşlara Hayek’i, teleolojik(kasıtçı, erekçi, amaççı, amaç/faydacı) “devrimci” magazin  yazarlarının dedikodularıyla değil de kendi eserleriyle  tanımalarını salık veririz.









*Yanılmıyorsam “ Hukuk, Yasama Ve Özgürlük” 3. Cilt)






15 Mayıs 2017 Pazartesi

SESSİZ KALMA HAKKIMI KULLANIYORUM

İnancın kişisel bir kavram olduğunu düşünüyorum. Neye ve niçin inandığınız diğer insanları ilgilendirmezken nasıl inandığınız yani inanca ilişkin ritüeller ve davranışlarınıza yansıyan etkileri sizin dışınızdaki insanları hatta canlıları etkiler. İnanç söz konusu olduğunda din bazlı düşünülür ki bu çoğu kez doğru bir algıdır. Özellikle din konusuna radikal bir biçimde bağlı olan insanlar bir süre sonra yaşama ilişkin tüm kavram ve olguları din penceresinden görmeye başlar.



Bana göre toplumların ve devletlerin ortak inançları din kökenli olmamalıdır. Elbette insanların ortak idealler ve ortak bir geçmiş etrafında bir araya gelmesi ile toplumlar şekillenir ki belki dini inançlarda bu noktada belirleyici olabilir; ancak çağdaş dünya da yaşam tarzlarının korunması ve kişisel özgürlükler dini inanç kavramını da kapsayıcı bir kavramlar olarak ortaya çıkmıştır.




Yazık ki dini inançları adına terörist eylemlerin sıklıkla yapıldığı, insanların yaşama haklarının ellerinden alındığı ve din temelli toplumsal baskının fazlası ile hissedildiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu bölge tarih boyunca din ve mezhep savaşlarına sahne olmuş ve olmaya devam ediyor. Yapılan canilikleri inanca (Söz konusu hem dini inançlar ve bu bağlamda idealler) bağladıklarında toplumlar önünde haklılık paylarının artacağını düşünüyor olmalılar.


Başta ifade ettiğim gibi inanç kişisel olmalıdır ve artık inançla birlikte ahlak kavramı da sorgulanmalıdır. Evet, toplumların ya da toplulukların dini yoktur ancak ortak geliştirmek zorunda oldukları bir davranış biçimi vardır. Bu karşılıklı zararsızlık ve saygı hatta empati ile temellendirilmiş olmalıdır. Uygar toplumlarda yasalarla korunan kişisel özgürlükler ve kazanımlar, sözü edilen toplumsal değerler ile de korunmaktadır.



Orta Doğu coğrafyasında toplumsal davranış ve yaşayış biçimleri bile din bağlamında şekillenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, laik devlet anlayışını temel edinerek on yıllar boyu fark yarattı. Öyle ki insanların, dışarıdan bakıldığında inançları hakkında ön bilgi edinmek mümkün değildi. Bu gün, bu anlaşılır hale gelmiştir. Tabii, diğer taraftan kişisel özgürlükler adına kişilerin istedikleri gibi giyinme, örtünme ve inanma hakları vardır. Bu noktada kişilerin haklarını koruyan devlet mekanizmasının laik olması önemlidir. İnanç, inançsızlık ya da laiklik, bu kavramların koruyucusu yasalar olmalıdır. Ve bu yasaların uygulanışı, adalet, toplum baskısı ile değil, çağdaş dünyaya ait normlar ile gerçekleştirilmelidir.


Başkent Ankara, son yıllara kadar, din kökenli terörist saldırılara ve anti laik görüntülere hiç bu kadar maruz kalmamıştı. Çağdaş Türkiye’nin insanlarının varlığının göstergesi idi;  terörist saldırılar ve din kökenli mahalle baskı nedeniyle laik yaşam tarzına bir tehdit oluşabileceği hatta oluştuğu fikrinden dolayı kendimi huzursuz hissediyorum.   O yüzdendir ki artık, dini inançlarım sorulduğunda sessiz kalma hakkımı kullanıyorum. Dini adına işlenen cinayetler ve kısıtlamalar sona ermedikçe, sorgulamaya ve de bu şekilde davranmaya devam edeceğim.


12 Mayıs 2017 Cuma

Alışkanlıklarımız Tercihlerimizdir

Batıkent Carrefour'un kapanmasına ilişkin Sayın Çelik'in tespitlerine katılmamak ne mümkün..Söz konusu mağaza hipermarket formatında karma müşteri profiline hizmet vermek üzere üzere dizany edilmiştir. Hizmete girdiği dönemde ilgili lokasyonda teknik deyimi ile yerel market zincirlerinden, toptancı marketlerinden ve discount market zincirlerinden hemen hiç biri yoktu. Dolayısı ile rakibi yoktu. O lokasyon da bu nedenle tercih edilmişti.

Ülkemiz son çeyrek asırda üretim kalemlerini hızlıca tüketirken aynı hızda tüketim temelli bir ekonomik düzene geçti. Tüketim alışkanlığı o kadar ilginçtir ki sadece mal ve hizmeti değil, sahip olduğunuz değerleri de tüketir. Bir bakarsınız ki sizden geriye bir şey kalmamış..Carrefour'un kapanması da böyle bir şeydir.

Ürün çeşitliliği, kalitesi,sunulan hizmetin niteliği, fiziksel yeterlilikten tutun da bir çok etken ürün fiyatlarına yansır.Yanı başınızda benzer ürünü satan bir markette(Markadan söz etmiyorum.) daha az ödeyerek alışveriş yapabiliyorsa bir çok kişi için bu tercih nedenidir.Aslında bu kapanış, toplumdaki fakirleşmenin de bir kanıtıdır. Ekonomiye ilişkin bilimsel tanımın dışında bir de "Aşırı ve gereksiz harcamalardan sakınma, tutum." şeklinde bir tanım vardır. Parası olmayan ya da yeterince olmayan insanların hizmet kalitesi ile ilgili kaygıları da yazık ki olamıyor. 

Otomobil sahibi olmak, ekonomik bir gösterge olabilir. Ancak kişinin yaşam kalitesini doğru ifade eder mi, tartışılır.Otomobil hangi sıklıkla ve ne amaçla kullanılıyor irdelemek gerekir. Aile olarak eğlenmeyi hafta sonu avantajlı bulduğu marketten alışveriş yapmak varsa markete ait ya da AVM içindeki  fast food noktalarında bir şeyler atıştırmak olarak görüp ve bu amaçla hafta sonları otomobil kullanan bir bireyin sosyo-ekonomik durumu sanıldığı kadar iç açıcı değildir. 

Diğer yandan Ankara ölçeğinde, gelir seviyesinde artış sağlayan bireylerin hareketliliği de söz konusudur. Bundan on-beş yıl önce tercih edilmeyen Yaşamkent, Bağlıca, İncek ve Çukurambar gibi semtler yoğun olarak şehir bazında göç almaktadır. Dolayısı ile göçenlerin yerini daha mütevazi gelir ve yaşam koşullarına sahip bireyler almaktadır. Alışkanlıklarımız tercihlerimiz belirler.İçki  ya da jumbo karides tüketmek gibi bir alışkanlığı olmayan birinin bu tarz bir tüketimi de yoktur.

Gelelim girişte ifade ettiğim önermeme, tüketim alışkanlığına ilişkin..Başından beri kendinize ve topluma ilişkin bir değer üretmiyorsanız, sadece tüketiyorsanız içki içseniz ne içmeseniz ne..Günde beş vakiti katlıyarak ibadet etseniz ya da inanmasanız ne..Bir bakmışsınız kendinizden ve içinde yaşadığınız toplumdan geriye bir şey kalmamış. Alışkanlıklarınızın değiştirilmesi yönünde yapılan doğrudan ya da viral manipülasyonlar aslında tam da toplum mühendisliğidir. Fakirleştirilmek, belli bir kesimi zenginleştirmek yani ekonomi, din ve hamaset bir saç ayağın ayakları gibidir. Tüketim alışkanlıklarınızı değiştirilir sonra yaşam tarzınız ve en sonunda özgürlükleriniz.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Şeriat Bu Gün Carrefour'u Kovdu

Sıra Kimde?

Ankara’da Batıkent Carrefour, alışveriş merkeziyle birlikte kapandı.

Üstelik sadece İstanbul Yolu üzerindeki AVMsini  kapatmadı, metro son durakta  henüz devraldığı bir başka mağazasını da kapattı.

Bu ne anlama geliyor?

En başta  Batıkent’in büyük bir merkezden yoksun kalması anlamına geliyor. Çünkü Carrefour  Batıkent ahalisine yalnızca market olarak hizmet vermiyordu, içindeki mağazalarıyla da büyük bir sosyal çeşitlilik sunuyordu.

Ülkemizin yaşadığı çok çarpıcı toplumsal dönüşümle Carrefour’un Batıkent’ten çekilmesinin bir ilgisi olabilir mi?

Bunun için sanalağda pek kısa süren bir araştırma yaptığımda, mesela İzmir  Carrefour’un da kapandığını gördüm.
Batıkent’e dönecek olursak…

Şunu belirtmekte fayda var ki Carrefour’un kapanmasıya birlikte alkollü içki satılan  büyük bir merkezin ortan kalktığını görmeliyiz. Yerel  büfelerde de alkol satışının çok keyfi şartlara bağlandığı, hatta büfe ruhsatlarının alkolsüz  satış şartına keyfi şekilde bağlandığı söyleniyor.

Böyle bakıldığında Batıkent’te alkollü içki satışının neredeyse ortadan kalktığını söyleyebiliriz.

Bazıları alkollü içkinin gerekip gerekmediğini sorabilir. Buradaki sorun, içkiyi kendince bir gereklilik olarak kabul edenlerin  artık var olup olamayacağıdır.

Laik bir toplumsal düzende insanların ilişkileri alışveriş alışkanlıkları vs dine göre sınırlandırılamaz.

Oysa bugün Ankara’nın  büyük bir  kesimi neredeyse alkolsüzleştirilmiş durumda..

Bunda Batıkent ahalisinin profili etkili midir? Evet, olabilir. Batıkent artık orta altı gelir sahiplerinin, emeklilerin yaşadığı bir yer haline gelmiştir ve bu kesimin alım gücü belki de Carrefour gibi bir alışveriş devini yaşatmağa yetmemiştir.
Ama bir başka sorun var ki o da alkolsüz içkiler  satan daha ziyade dindar kesime hitap eden zincir marketlerin Batıkent’te adeta viral bir hızla yayılması, serpilmesi ki bunlardan biri özellikle dini bayramlarda  iğne atsanız yere düşmeyecek denli kalabalık olabiliyor.

Bazıları bu dindar marketlerin, müşteriyi ücretsiz servislerle çektiğini söylüyor ki bu da şüphesiz bir cazibe sebebidir. Peki ama Carrefour da aynı hizmeti verirken neden aynı cazibeyi sürdürememişti?

Carrefour’a parası yetmeyen müşteri nasıl oluyordu da  dindar marketleri hınca hınç doldurabiliyordu?

Söz konusu olan dindar marketlerle veya perakendecilerle Carrefour arasındaki fark bir medeniyet farkıydı. Carrefour geniş bir ürün yelpazesi sunmakla kalmıyordu. Müşteri ilişkileriyle,  eğitimli personeliyle, sunumuyla “kurumsal bir batılılık” sunuyordu.

Oysa dindar perakendecilikte  ucuzluktan başka bir özelliği olmayan, ortaya atılmış malların, kapışma usulüyle satışı söz konusu. Bu dindar perakende mağazalarına girdiğinizde, insanların gerek müşteri gerekse personel olarak  tutumlarından, malların raflara yerleştirilmesine kadar her yerde bir ilkellik görüyorsunuz.

Şunu anlıyorsunuz ki bu  marketlere gelenler  fakirler değil, çünkü ilgili marketlerin otoparkları da alabildiğine dolu oluyor.

Kapitalizme  bir eleştiri olsun diye  yekten Marksist bakış açısıyla sorunu anlamak mümkün değil. Gerçi Marksizmle hiçbir şeyi anlamak mümkün değil ya…

O halde hemen hemen aynı malları birbirinden çok da farklı olmayan fiyatlarla sunan perakendecileri birbirinden ayıran neydi?  Sanıyorum ki bu müşteri tercihiydi. Ama bu tercih mallar ve fiyatlarıyla ilgili olmadı.

Burada etkili olan şey müşterini “uygarlık tercihi” oldu. Müşteri kitlesi, anlaşılan o ki  alkolsüz, tesettürlü kadın personel çalıştıran - ki artık yaygınlaşan dindar perakendecilikte  kadın personelin görece azlığı ve kadın personelin giyiminde yaygınlaşana kapalılık dikkat çekici- mağazalara yöneliyor.

Alım gücü yerinde bir kitle için artık görünen o ki  sunumun, çeşitliliğin, özgürlüğün ( alkol), kurumsallığın bir önemi kalmamış.

Carrefour kendi içinde bir  ayak üstü atıştırmalık bölümü  yapmıştı. Böylece müşteriler hem alış veriş edebiliyor hem de mağazayı “içselleştirebiliyordu”. Ama bunu yaparken kendilerini “seçkin” de hissediyorlardı. Batılı  bir kurumsallığın bir parçası oluyorlardı.

Batıkent’in dindar zincirlerinden biri de aynı hizmeti vermeğe başladığında ilgili marketin yemek bölümüne girmekten açıkça tiksinmiştim. Çünkü belli bir alışveriş yapana indirimli ya da bedava yemek dağıtılan o bölüm bir tür imarethane gibi çalışıyordu ve insanlar bu havaya uyarak kendilerini bedava yemeğe muhtaç fakirler gibi görüyorlardı.

Gerçek fakirler ortada yoktu ama az önce yüz liralık alışverişi rahatlıkla yapan müşteriler, bedava dağıtılan bir kap yemek için birbirinin üstüne çıkabiliyordu.

Carrefour müşterisinin birbirine ispat edeceği bir şeyi yoktu.  Kimisi bekâr işi ucuz bir alkol keyfi için bira  kimi de hatırlı misafirlerini ağırlamak için Kaliforniya şarabı alabiliyordu. Carrefour, kurumsal olarak, bireysel müşteriye hitap ediyordu.

Oysa dindar perakendecilik açıkça, sürü halinde yaşamak istediğini belli eden, birbirlerinin alışveriş sepetlerini sürekli kollayan, belli bir alış veriş ve hayat alışkanlığına sahip olduğunu birbirine sürekli göstermeğe çalışan bir kitlenin “ibadethanesi” gibi oldu. Böylece şeriat isteyen kitle bu ibadethanede ortak alışveriş alışkanlıklarını tekrarlayarak  kendi onayını kendisi geliştiriyor.

Özetle Carrefour’un gidişi, toplumsal şeriat saplantısının, müşteri tercihi yoluyla uygarlığı hayatımızdan kovuşu anlamına geliyor. Bunun bir adım ötesi yeni siyasi söylemle “talepten dolayı”  artık şeriatın resmileşmesi olabilir.

Bu arada, alkolsüz içecekler alarak birbirlerine Müslümanlıklarını kanıtlamak için debelenen kitlenin  marketinde, yılbaşında “uğurlu kırmızı kadın külotu” satılan reyonun dolu olduğunu da belirtelim.
 İlgili bağlantı:
http://www.batikentliyim.com/istanbul-yolu-carrefour-kapanmasi/