Japonya 2. Dünya Savaşı’nda
darmadağınedildi. Bir Amerikalı komutan
imparatora “ Artık şu Tanrılık iddiasından vazgeçseniz nasıl olur?” dedikten
sonra imparator bir judo hasırı kadar sade bir insana dönüşüverdi.
Bir müddet ordu kuramadılar.
Anayasalarındaki ilkeler büyük ölçüde Amerikalılarca belirlendi. İmparatorları
ilâhî bir varlıktan sembolik bir yöneticiye dönüştüğünde, kimse onu suçlamadı,
imparatorları da onlara küsmedi.
Dünyanın ilk beş ekonomisinden
biri oldukları halde imparatorluk ailesinin yaşantısı, milletlerine yaraşır bir
sadelikte devam etti.
Ve bu asil ailenin bir prensesi,
geçenlerde Türkiye’ye geldi. Büyük atamızın huzurunda geleneklerinin en savaşçı
asaletiyle selâm verdi. Öz disiplini şaşırtıcı derecede güçlü ve hareketleri
bir o kadar içtendi.
Ve birkaç yıl önce kendisine “sultan”
denmesini isteyen, Türkçe konuşan bir
hanedan eskisi, yalnız Atatürk’e hakaret etmekle kalmadı, bir de “dedesinin sözde
mal varlığını/mirasını geri almak”
istedi.
Japon prensesi Mikasa,
sadeliğiyle derin bir sükûnet ve saygı hissi uyandırırken Osmanlı eskisi sözde “prensesimiz”,
ancak işporta satıcılarına yakışır bir hırçınlıkla medyatik oluvermişti.
Peki bu iki insandan biz ne gibi
bir ders çıkaracağız? Çıkaracağımız ders şu:
Mikasa, hayatı alt üst olup da
bütün değerlerini yeni baştan inşa eden Japon’ların asaletini temsil ediyordu.
Sözde “prensesimiz” ise yozlaştırılmış
bir demokrasiylebir düğmeye basarak
istediğini yapabileceğini sanan ve yabancılaştığını uzun zaman fark
edemediğimiz, üstelik de artık Türk olmakla ilgilenmeyen koskoca bir kitlenin
cehaletine ve hırçınlığına dayanarak şımardıkçaşımardı.
Japon prensesi, damarlarındaki
asil kanın ona ne tür bir kudret bahşettiğini bize gösterip vatanımızı
onurlandırırken Türklüğü kanından silinmiş bir asalet asalağı, yabancılaşmış ve
yozlaşmış bir kitlenin sözde gücüyle vatanımızı kirletti.
Not: Bu yazıyı, sözde prenseslerin görüntüleriyle kirletmek istemediğimiz için yalnızca Mikasa'nın görselini ekledik.
Türk toplumunda, “aslında Türk
diye bir ırkın veya ulusunvar
olmadığına” dair yapılan sayısız hayasız ve cahilce propaganda sonrası ciddi
bir parçalanmaeğilimi gözlüyoruz.
Artık toplumumuz, Türklük çerçevesinde
bütünleşmiyor.
Asına eskiden Türk toplumu denen
büyük yapı, şimdilerde, birbirlerini kokularından ve dokularından tanıyan
etnikçilerin, inanca göre ayrışmış tarikatların-mezheplerin ve menfaatlerine
göre birbirlerini kayıran menfaat odaklarının eğreti koalisyonu haline gelmiş
durumda.
Bu yapı için andımızın,Türk vatanı uğrunda şehit düşmenin, Türk
dilini korumanın, bir kural koymak vedeğer
korumak yetkisi olarak Türk egemenliğini korumanın herhangi bir anlamı yok.
Bu yüzden de herhangi biri “biz”
dediğinde kimden bahsettiğini anlamak zorlaşıyor. Çünkü meselâ yaygın siyasi
tercihlerine ve onları güdüleyenhâkim
söylemlere bakıldığında, Kürtler için Türkler “yabancı”, “işgalci”, “sömürücü”
insanlar.
Keza artık meselâ Müslümanlık, sıradan insanların Türk
anlayışı ve gelenekleri çerçevesinde yaşanan yaygın bir ahlâkî kabul olmak
dışında doğrudan doğruya Arap gibi yaşamanın adı olmuş durumda.
Buraya kadar gözlemlerimizi
ortaya koyduk. Bu gözlemleri zatenazıcık bile Türklük bilinci taşıyan herkes, her gün yapabiliyor.
Düşünmemiz gereken, toplumun
yarısını oluşturan bu kabileler koalisyonunun nasıl meydana geldiğidir.
Elbette bugüne bir anda
gelinmedi.
Önce enternasyonalist sol vardı.
Enternasyonalist sol, proleter ahlâkının ve emeğin savunulması için ulus gibi “geride
kalmış”, burjuva üst yapılarının terk edilerekgerekirse silahlı isyan yoluyla bir işçi diktatörlüğü kurulması için
çabalıyordu. Sorun şuydu ki zaten içerik olarak hiçbir tutarlılık ve açıklama
taşımayan enternasyonalist sol, hedef
kitlesinceanlaşılamadığı gibi sevilmedi
de. Hatta hedeflediği etnik Kürt kitlesi bileonu yeterince sahiplenmedi.
Popülist sağın DP tecrübesi bile
toplumu bugünkü kadar kabilelere bölmemiş olabilir.
Oysa ANAP ile yeniden iktidara
gelensağ popülizm iledevletin bütünlüğünü korumağa yönelik bütün
hukuki normlar ortadan kaldırıldı.
Toplumumuz uluslaşmayı yeterince
içselleştirebilmiş olsaydı muhtemelen yapılan hiçbir kötülük onda bir cevap
bulamayacaktı.
Böylece meselâ Kürt’lerin, ulaşımı yakın zamana kadar ciddi şekilde zor
olan yörelerde asırlardır yaşadıkları yalıtılmadan kaynaklanan kapalı
toplumpsikolojilerinin alabildiğine
istismar edilebilmesinin önü açıldı. Böylece bu topraklarda Kürt olmanın ikinci
sınıf sayılmak anlamına geldiği söylemi insanlara kolayca kabul ettirildi.Kürt köyleri, ulaşımlarındaki iletişim
sorunlarını uyduçanaklarıyla çözmeğe
çalışırkenbu kez de kendilerine aslında
pek de benzemeyen ama şivelerini çat pat anladıkları Irak Kürt’lerinin ve PKK
terörünün Avrupa lüksü içinde yaşayan kollarının siyasal propagandasına maruz kaldı.
Kürtçü etnikçiliğini ve terörünün
sebeplerini açıklamak bu açıdan nispeten daha kolaydır.
Asıl büyük sorun, Atatürk
devrimlerinedayanan ve devrimlerin hedeflediği “Türk medeniyetini”aşılayan bir eğitimden geçen büyük çoğunlukta yaşanan yabancılaşmaydı.
Peki ama bahsedilen çoğunluğun
yaşantısı günlük gülistanlık mıydı? Akranlarımın babaları döneminde de Anadolu’da
ulaşımın ciddi bir sorun olduğunu biliyoruz. Bunun yanı sıra 90’lara kadar
kayda değer bir şehirleşmeden bahsedilemeyeceğini ve aslında bu şehirleşmenin de göç eden kitleleri
dönüştürmeğe ve uygarlaştırmağa yetmediğinisöylemek mümkün.
Bu geç şehirleşme şu anda Doğu
Anadolu’da hâlâ yaşanmakta ve terör korkusuyla şehirlerini terk eden yerli Türk
çoğunluğun yerini bir Kürt köylü dalgasının doldurması olgusu hâlâ devam
etmektedir. Hatta meselâ son yerel seçimlere kadar PKK varoşları dolduran bu
Kürt köylü kitlesine Türk’lerden ev almamalarını, onların evlerinin nasıl olsa
ele geçirileceğini söylemişti.
Şehirleşemeyen,
kozmopolitleşemeyen, şehrin çetrefilli kurumlarından ürken ve bütün bu
kurumları özellikle kendi dini değerlerine karşı bir tehlike addeden geniş
kitleler uluslaşmanın getirdiği ve hedeflediği hukuk devleti, usul hukuku,
nezaket, zararsızlığa dayalı ahlâk normlarından ısrarlı bir şekilde uzak
kaldılar.
Kürt köylerinin doğuda ve
güneydoğuda yaşadığı kendine özgü
coğrafi izolasyonu, şehirlere göçen Türk köylü kitleleri gönüllü bir biçimde
yaşamağa başladı.60’lardan itibaren
sinemamızda “toplumsal” duyarlılıkla çekilen filmlerde kutsanan şey, hep şehri
benimseyemeyen ve ona uyamayan köylü kitlelerinin “dramıdır”.
Buraya kadarki tespitler beylik
sözler sayılabilir çünkü bunlara benzer sayısız analiz yapılmıştır. Sorun şudur
ki bu zorunlu ve gönüllü yalıtılmışlıkların, yalnızca fiziki bir geçici
ayrılmanın ötesinde sonuçlar doğurması olmuştur.
Şehri kendisine düşman sayan
Müslüman Türk ile başına gelen her şeyi Türk’ün düşmanlığı sayan Kürt köylüsü,
kendisini toplumun yaygın değerlerinden ve normlarından ayırabilmeyi başlıca
amacı saydı ve bu ayrılmayı sürdürmek görevini de kendisinden sonraki nesle
devretti.
Peki ama bu kitlelerin
şikâyetleri gerçekçi miydi? Hiç kimse bunu sorgulamadı. Siyaseti, oy paketlerini
elde etmekten ibaret gören Türk politik sığlığı, solda Kürt ve Alevi
hoşnutsuzluğunu, sağda ise uyumsuz köylü kitlelerinin şehir korkusuyla beslenen
öfkeli dindarlığını hedefledi.Politik
esnaflık için uluslaşmanın politik endişeleri ve hedeflerinin yerine kabile
asabiyelerine dalkavukluk etmeyi daha kolay kabul etti. En nihayetinde devletin
temellerini kendisine düşman bilerek sağdığıhoşnutsuzluk oylarıyla rejimi kökten değiştirecek kadar güçlendi.
Bugün uğradığımız rejim
değişikliğini sağın üstüne yıkan sol siyaset hâlâ Kürtlüğü Türk’e alternatif
bir egemenlik kimliği olarak kışkırtmağa çalıştığını, her türlü ulusaltı
yapının hoşnutsuzluğundan yararlandığını ne yazık ki fark edemiyor. “Kürt’lerin
memnuniyetini”, bölünmüş bir Türkiyeden Kürdistan yaratarak sağlayabileceğini
hâlâ düşünen sol siyaset esnafının, bugün gelinen noktada sağ kadar büyük bir
suçu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Şartların yarattığı
izolasyonların sağcı ve solcu politika esnafının istismarıyla sorun geçici bir siyasi körlük olarak kalmadı, kalıcı bir rejim sorununa dönüştü. Bu ayrışma bugün toplumda
bazen terör tehdidi bazen sandık istismarıyla korku yaratan, Türklükten nefreti
başlıca kimliklenme aracı yapan, neredeyse kalıcı yaklaşık %60lık bir seçmen
kitlesinin doğmasına sebep oldu.
Bu kitlelerin şikâyetleri
gerçekçi miydi? Hayır. Bu kitleler kendi toplumsal yapılarının değişiminden
duydukları korkuyu asimilasyon, inkâr, etnik eritme mazeretleriyle dile
getirdiler.
Yüz binlerce turistin neredeyse
çırılçıplak denize girip alabildiğine içtiği sahillerde amelelikten
müteahhitliğe veya emlâk zenginine dönüşen Kürt köylüleri, sahilleri dolduran
turistlerin güvendiği şeyin veya onların mülkiyetlerini sermayeye dönüştürmelerini
sağlayan şeyin, Türk’ün uluslaşmasıyla ortayaçıkmış uygarlık ortamı olduğunu idrak etmekten kaçınarak dedelerinden
devraldıkları feodal değişim korkusu ve etnik öfkeyi, sözde düşman ve işgalci
Türk toplumu içinde yaşatmaya devam etti.
Keza Kurtuluş Savaşı’nı idare
edenkahraman heyetin Osmanlı’nın son
dönemindeki modernleşmenin varisleri olması dakırsaldaki izole Müslüman Türk köylüsünde, hazmetmekten korktukları bir
yabancılaşma izlenimi yarattı. Bu heyetin “gâvur ittihatçılar” olarak itham
edilmesinin sebebi sanırım ki budur.
Dolayısıyla Türkiye’de çok ciddi
bir “biz ve onlar” sorunu ortaya çıktı. Burada asıl sorun şudur ki ülkenin
bütünlüğünden yana olan milliyetçi ve vatansever insanlar, hâlâ ülkeyi elinde
bulunduran, Türklüğ’ü faşizm, hayalcilik, ırkçılık sayan, Atatürk’e düşmanlıkta
birleşen %60lık dinci/ Kürtçü koalisyonunun tabanını “bize” dahil saymakta
ısrar ediyorlar. Bu elbette vatanı ve milleti sevmenin bir gereği…
Gözden kaçırılan nokta şu ki
bahsi geçen %60lık kitlenin ülkenin geri kalanıyla hemen hemen hiçbir ortak
değer yargısı ve normu bulunmuyor ve bu koalisyonu oluşturanlar da
kendilerinden başka hiç kimseye ki kendi aralarında da ortak bir Türk
düşmanlığı dışında bir müşterek kabul etmeyerek “biz” demiyor. Sol kendi
hayalci enternasyonalizmi içinde bir bebek katilinin avukatını Atatürk’ün
kurduğu partinin en yaşamsal yerinde koruyup kolluyor, sağ, ülkenin Türk
düşmanı bir Arap ülkesi haline gelmesini dini bir vecibe sayıyor ve bu karmaşa
içinde çocuklarımıza Türklük bilinciyle bir “biz” kimliği edindiremeyerekulusumuzun ölmesini seyrediyoruz.
Bu basit ve geçici bir sosyal
çatlak mıdır yoksa ülkeyi kalıcı olarak değiştirecek ciddi bir siyasal
yarılmanın belirtisi midir? İşte üstünde düşünülmesi gereken sorular bunlardır.
Bugünlerde,
ne zaman herhangibir toplumsal kanaate
veya hükme varmağa çalışsam iyi niyetlidostların bir tür kurtarıcı istisnacılığıyla karşılaşıyorum: “ Ama iyisi
de var.”
Toptancılık
veya sığ genellemecilik, yırtıcı önyargıların en sevdiği yollar olabilir. Buna
rağmen acaba toplumsal olaylarla veya toplumsal yapılarla ilgili genellemelere
veya hükümlere varmamız gerçekten mümkün değil midir?
Eskiden
beri bildiğimiz ama unutmağa çalıştığımız bir sözü veya ilkeyi hatırlamakta
fayda var: “İstisnalar kaideyi bozmaz.” Bu ilke matematiğin saf ve kristalize
tanımlar dünyasında anlamsızdır. Matematik kendiliğinden doğrulamalarıngenellenmesi demektir.
Oysa
gerçek hayatta da genellemelere ihtiyacımız vardır çünkü: Gerçek hayatta
hayatımızı belli mecralara sürükleyen eğilimlerin karakterini anlayabilmek
açısından genelleme yapmak zaruridir.
Toplumsal
kötülüklerin yayılması esnasında gösterilen istisnacılık, kendiliğinden kötülüğün
yaygınlığını, istisnai iyiliklere dayanarak meşrulaştırmak veya kabul etmek
sonucunu doğurur.
Bu
istisnacılığın en önemli yanlış dayanağı, sosyal bilimlerdegenellemecilik yapılamayacağı,
nedenselciliğin geçerli olmayacağı kanaatidir.
Gerçekten
böyle midir?
Söz
gelimi Türkiye’nin en yakıcı sorunu olan Kürt etnik bölücülüğü ve teröründe
Kürt toplumsal yapısının, bu ihanet içindeki yerini veya rolünü araştırmak
basit bir genellemecilik veya kaba bir önyargı mı olur?
Ya
da İran’daki yaygın toplumsal tepkilere rağmen Türkiye’dekadınların başörtüsünü, şeriat arzusunu,
Atatürk’ten, Türk tarihinden nefretin ve bunlardan alınacak bir intikamın
bayrağı gibi gördüğünü düşünmek kötü niyetli bir genellemecilik mi olur?
Ya
da İkinci Dünya Savaşı’nı yaratan NAZİ rejiminin egemen olmasında Alman
toplumsal ön yargılarının, karakterinin ve eğilimlerinin rolünü düşünmek fazla
mı basit genellemecilik mi olurdu?
Ya
da toplumlar her zaman “doğru” tercihler yapar da yapılması gereken bu
tercihlere kayıtsız şartsız uymak mıdır?
İstisnacılığınbilimsel açmazı, toplumsal eylemlerin sonuçlarının sebepleriyle
ilişkilerini görmemeğe çalışmasıdır. Söz gelimi Nazi Almanyası’nda hükümetingünden güne artan totaliter eğilimine karşı
gösterilen toplumsal rıza ve hatta belki de arzu görmezden gelindiğinde, NAZİ’lerin
uzaydan gelmiş tuhaf bir canlı türü olduklarını düşünmemiz gerekir. Oysa NAZİ’lerAlman toplumsal yapısındaki nefret ve
kompleks birikiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla her ne
kadar birkaç yüz NAZİ yargılanmış olsa da onlaragösterilen yaygın toplumsal rıza ve onay
bütün savaşın ve katliamların asıl sorumlusudur.
Keza
ülkemizde tehditle veya rızaylaortaya
konan Kürt ayrılıkçı siyasetinin ve terörünün toplumsal bir tabanı olmadığını
düşünmek de aynı hataya düşmektir. Elbette “İçlerinde iyilerinin de olduğu” bir Kürt
toplumsal yapısından bahsetmek mümkündür. Sorun şudur ki bir kanaat ve onay
beyanı olarak bebek katilinin tasarladığı bölücü siyasete oy vermekdoğrudan doğruya toplumsal bir genellemeye
varılmasını sağlayabilecek ölçüde geçerli bir örneklem ortaya koymaktır.
Veya
şeriat rejimlerindeki yaygınzorbalığın
ve ilkelliğin kanıtları her an sanal ağ ile evlerimize kadar gelebilirken
ülkede “lâiklerden”,Türk’lerden nefret
eden büyük ve neredeyse istisnası biletespit edilemeyecek bir büyük kitlekatı ve tepkisel bir homojenlik arz etmektedir.
İstisnacılığın
mantıki açmazı, istisnalar üzerinden bir arap/ negatifgenelleme yapmaktır. Bu negatif ya da satır
arası genelleme “ Çoğunluğu kötü olsa da…” ön kabulüne dayanır. Buna göre
örneğin “İçlerinde iyileri de var”
istisnacılığı iyilerin, aslında bahsedilen kitle içinde pek az olduğu, geri
kalanının ezici çoğunluk olarak kötü olduğu anlamına gelir.
Toplum
şüphesiz matematik bir kesinlik, fiziksel bir kristalite taşımaz ve fakat
istatistik bu heterojen yapıda “genel karakteri neyin belirlediğine” dairgüvenilir sayma teknikleri sunar.
Matematikte “genelden” bahsedilmez çünkü “en az bir” ya da “ her eleman”
niceleyicileri ile mutlak istisnasız bir evren kurulur. Fakat sosyal
bilimlerde, “örneklemi nitelememizi sağlayan en kapsamlı niteliği”, “genel”kabul ederiz.
O
halde heterojenite içerentoplumsal birimlerde
dahieylemlerdeki “genel eğilimlerin”
tespit edilebilmesi mümkündür ki bu konuda toplumsal düzeni doğrudan etkileyen
siyasal seçimler en belirleyici ve belirgin örneklerdir.
Bu
açıdan istisnacılık, bir “iyi niyet”, “hüsn-ü zan” veya hoşgörü eylemi
değildir. İstisnacılık, bütün niyet iyiliklerine rağmen yalnız ve ancak
kötülüğün, ihanetin ve düşmanlığınsonuna kadar istismar ettiği akıl dışı bir iyilik tasavvurudur.
İstisnacılığa
karşıakılcı cevap “istisnai iyilerin”
ki sayıları pek az olmasından ötürü tespit edilmeleri kolaydır, tespit edilip
korunarak ayrılmaları ve genel kötülüğün, kötülüğü nispetince kısıtlanması ve
dışlanmasıdır. Kötülüğü dışlamağa cesareti olmayan toplumlar kötülüğün
toptancılığından nasiplerini alacaklardır. Unutulmamalıdır ki kötülüğün iktidarı
içinde, hiçbir istisnai hoş görü, hüsn-ü zan veya iyi niyet bulunmayacaktır.
Uluslaşmayı anlayamamış,
uluslaşamamış toplulukların en büyük sorunu, insan toplumlaşmasının “doğal” ve “hayvansal”
olduğunu sanmalarıdır.
Bunun sebebi, toplumsallaşma
aşamalarının gitgide soyutlaşması ve daha kurgusal bir hal almasıdır.
Toplumlaşma bir anda ve doğanın bir emri olarak meydana
gelmez. Toplumlaşmanın ilk aşamaları hayvan sürülerindekine benzer bir “yardımlaşma”
ve beraber avlanma çekirdeği etrafında oluşabilir. Fakat buna karşılık
insanlar, beraberliklerine, diğer her şeye olduğu gibi bir anlam yüklemeğe
ihtiyaç duyarlar. Böylece beraberliklerinin bir “anlamı” olduğunu diğer
insanlara da duyururlar.
İnsan dünyayı “anlamlandırmaksızın”
hayatta kalamaz. Bu sadece basit bir isimlendirmeden ibaret değildir. İnsanın
dünyayı anlamlandırması, onun içindeki unsurları kategorize etmesi ve kendisine
göre “değerlendirmesi” anlamına gelir.
Buna göre de bazı şeylerin, “diğerlerine
göre daha fazla arzu edilir olduğuna” dair ortak kabuller geliştirerek
toplumsallaşmanın anlamsalyapısını,
çatısını oluşturur.
Dolayısıyla neomarksistdüşünürlerin ve ulus kavramına saldıran bir
kısım liberallerin sürekli yanlışlamak veya yok saymak için
uğraştığı “icat” kavramı ortaya çıkar. Bahsedilen kamplar insanlığın, ahlâkî ve
“demokratik” normlarının, ancak insanı saldırganlaştıran kimliklenmelerdenuzak durularak hayata geçirilebileceğini ve
egemen kılınabileceğini düşünürler.
Böylece meselâ “ulus” kavramının
aslında “doğal” olmadığını, bunun siyasal bir icat veya kurmaca olduğunusöylerler.
Burada atlanan veya görmezden gelinen husus
şudur: Ulus karşıtlarının gerçekleştirmek istediklerini söyledikleri adalet,
hukuk, insan hakları vs. kategoriler de aslında birer “icattırlar”. İnsan,doğada meydana geldiği şekliyle “insan”
değildir. İnsanı, değer ve norm sahibi bir canlı olarakortaya çıkaran doğa değildir; ona bu
değerleri ve normları kazandıran toplumsallaşmadır. “Tarzan”, bu açıdan son
derece çarpıcı bir örnek anlatımdır veya hayatını basit kabileler ve yağma
yaparak kazanan toplulukların hayvana , modern insandan dahayakın olması düşündürücü bir örnektir.
Toplulukların kalabalıklaşması ve iş bölümümün artması ile iki ihtiyaç ortaya
çıkar:
Öncelikle toplulukta artık salt
hayvansal ihtiyaçların karşılanması aşamasının ötesine geçildiği içinartan çeşitlilikteki ihtiyaçları karşılayan
insanların da korunması gerekmeğe başlar.
Daha sonra başka toplulukların
saldırılarına karşı yeni kurulan toplumun korunması ihtiyacı artık daha
karmaşık birgereklilik halini alır.
Bu iki gereklilik, meydana gelen
toplumun sürekliliğinin sağlanması için “ edinilmesi vekorunması gereken varlıklar” yani “ değerler”
olarak kabul edilir ve bu kabul de kuşaktan kuşağa aktarılır.
Toplumdaki herkesin,toplumdaki güçlülere karşı dahi korunması
gerekliliği hukuğu; toplumun yabancı toplumlara veya topluluklara karşı
korunması gerekliliği dediplomasiyi ve
savunma örgütlenmesini doğurur.
İşte bu noktada “yaşanagelen”
düzenlerin “ifade edilmesi”, “anlamlandırılması” ve “aktarılması” gerekir ki bu
üçü,ulus karşıtı sosyalistlerin,
liberallerin ve etnikçitüm
örgütlenmelerin “icat” diyerek karalamağa çalıştıkları eylemin kollarıdır.
Belli bir noktadan sonra insan topluluğunun
kendisine bir isim vermesi yetmez. Bu topluluk kalabalıklaşamıyor, çeşitlenemiyor
ve daha ayrıntılı örgütlü yapılar meydana getiremiyorsa hayvansal sürüleşmeye
yakın bir durumda donmağa başlar. Bu donma hali ancak uluslaşmağa varan
karmaşık ve kurumsallaşmış yapıların ileri gitmesiyle fark edilebilir. Bu
durumda, kendince bir dile sahip olarak kendilerini diğer topluluklardan ayırt
etmesinin yeterli olacağını düşünen topluluklar, aslan sürüsünün sırtlan
sürüsünden ayırt edilmesi gibihayvansal
aşamaya yakın bir yerde kalakalır. Bu tür bir toplumsal yapılanmadan “insan” denen
canlının eserleri beklenemez.
Hattı zatında “insan” denen canlı
bile bir “icattır”. Doğada “insan” sadece maymunsuların alet yapabilen en zayıf
cinsinden başka bir şey değildir. İki ayaklı bu primat, eğer türdeşlerinin
korunması konusunda iradî bir çaba göstermiyorsa, kendi varlığının bir “anlam”
taşıdığına dair anlayış geliştiremiyor ise belki biyolojik olarak insan
sayılabilir ama modern insanın değerler dağarcığında kendisine bir yer bulamaz.
İnsan her aşamada “icatlarla”
ilerleyerek bugünkü durumuna gelmiştir. Gözden ırak tutulan veya görmezden
gelinen şey insanın yalnızca ateş, tekerlek veya kundurayı icat etmediği ama
asıl büyük icatlarının toplumsallaşmayla ilgili olan anlamlandırmaları ve değer
yaratma işleriyle ilgili olduğudur ki bu çabalarının toplumsal nihai aşaması
uluslaşma olmuştur.
İcatşüphesiz “doğal” bir şey değildir. Fakat
uygarlığın meydana getirilmesi de doğal süreçlerin sonucu değildir. Bu açıdan
ulusun “icat” edilmiş ve dolayısıyla doğal olmayan bir “yanlışlık” veya “kötülük”
olduğunu düşünenler, aslında insanın “doğasına” karşı çıkan immoralist
vahşilerden başka bir şey değildir.
Genellikle bir kınama ifadesiyle
kullanılan ve anlamını yitirmiş bir ata sözümüz var: “ İmamın dediğini yap,
yaptığını yapma..”
Sözle ilgili yaygın yanlış
kanaat, imamdan ideal ahlâkın örneği olması gerektiğidir.İmam bir ahlâk sembolü olabilir mi?
Öncelikle “ideal ahlâk”tespit edilebilirmi ya da “emredilebilir mi”?
Ahlâkın imamdan beklenmesinin
sebebi, imamın, ahlâkı doğrudan doğruya Tanrı’dan ve kâmilen öğrendiğinin
sanılmasıdır.
Ama bu, başka bir konudur.
Bir insanın bütün ahlâkı biliyor
olması zaten mümkün değildir. Ama daha önemlisibütün ahlâkî kodlarıezbere bilen
bir insanın bu kodları kendiliğinden uygulayıp uygulayamayacağıdır.
Arapça bilerek Kur’an’ı
ezberleyen bir hafız kendiliğinden bir zahit haline gelebilir mi? Kaldı ki
zühtbütün toplumabenimsetilmesi gereken bir eylem midir, yoksa
bireysel gelişme içintavsiye
edilebilecekistisnaî bir tutum mudur?
O halde sorularımızı en baştan
cevaplamağa çalışmalıyız.
Ahlâk tespit edilebilir biridea mıdır? Ahlâkın tespit edilebilir bir şey
olduğu düşüncesi dinlerle başlamıştır. Dinlerin amacı, ahlâkıbireylerin aklına ve vicdanına bırakmak
yerineonlara , hepsini benzeştirecek,
aynılaştıracak bir kodlar bütünü olarak dayatmak/empoze etmektir.Din bu amacı ile özündebir siyasal rejimdi. Çünkü dayattığı sözde
ahlâkî kodlarlabireyleri birbirine benzetmeğe,
onları tartışmaktan korkacakları bir emirler dizgesine uymaları için zorlamağa
çalışır ki bu da bir toplumsal düzen oluşturmak işinin ta kendisidir.
Bundan dolayıdır ki “din
adamının”/ ruhbanın dediklerinin doğrudan doğruya ilâhî bir kutsiyet taşıdığına
dair kanaat, bütün akılcı muhakemelerden uzak tutularak mutlak iktidarın
kaynağı haline getirilir.
Ahlâkın, iradeden, akılcı
muhakemeden ayrı bir “kurtuluş reçetesi” veya “mutluluk paketi” olarak kabul
edilmesi kolaydır ve kitleler genellikle akılcı muhakemenin yorucu çabalarındansa
akıllarını bir otoriteye ipotek ederek bir tür “mutluluk faizi” kazanmayı daha
kolay bulurlar.
Ahlâk Tanrı tarafından bütün
kodları eksiksiz biçimde va’z edilmiş bir emirler dizgesi değildir. Bunun
sebeplerinden biri toplumsal ahlâk kodlarının her devirde değişiklik arz etmesidir.
Özellikle İslâm’daki yaygın kabul gören kanaate göre bir altın devirdeki sakındırıcı
dayatmaları dondurarak bunların, her devirde insanlara adalet ve mutluluk
getireceği umulur.
Böyle bir altın devir ne var
olmuştur ne de böyle bir devrin “değişmez” ölçüleri var olabilir. Ahlâkın bu
emredici/buyrukçu/kurucu yorumu, insanlar arasında gerçeklere ya da
duygudaşlığa dayalı ilişkiler kurulmasını engeller.Bu ahlâk yorumu, insanlarda ahlâk emredici
otoriteye yaranmanın her şeyin üstünde olduğunu öğretir. Bu yüzdendir ki meselâ
sakalsız erkeğin tecavüze açık bir kadına benzediğini söyleyecek kadar sapkın bir
ruhbanın safsata mantığına uyanlar cennete gidebileceklerini umabilirler.
Pekiahlâkın doğasına dair yorumlarımızın imamın
dedikleriyle ve yaptıklarıyla ne ilgisi vardır?
Eğer imam ahlâka bir bütün olarak
hâkim değilse nasıl olur da onun dediğini yapabiliriz?
Sözdeki “imam”,ahlâkla en çok
uğraştığı düşünülenprofesyoneldir. Bu
yüzdendir ki onun ahlâk hakkındaen çok
şey bilen insan olduğu düşünülür.
Bir zamanlar ,din profesyonellerinin kurumsal biröğrenimden geçebilenşanslı insanlar olduğunu düşününce neden “imamın dediğini yapmamız gerektiğini” anlayabiliyoruz. İmam
birzamanlar güvenilir bilginin sahibi
sayılıyordu.
İmamın bu bilgi dağarcığı, onudiğer insanlar açısından daha güvenilir kılsa
da imamın bir insan olarak zaaftanmasun
olup olmadığı kimsenin aklına gelmez. Zamanında sıradan insanların ulaşamayacağı
bilgilerle dağarcığını zenginleştirmiş imamın sözleri şüphesiz çok önemliydi.
Bilgi zamanın içinden süzülüp
gelmiş bir değerdi. O, zamanın aşındırıcılığı ile inceltilmiş ve sayısız tecrübenin ince eleğinden geçerek bize ulaşmıştı. Dolayısıylagerçeğe yakın bilginin değeri insanlar
üstüydü.
Oysa imamın varlığı geçiciydi.
İmam zayıflıklarla doluydu.Ahlâkın
bilgisi belki göklerden paketlenmiş halde gelmiyordu ama doğru eylemin
bilinmesi için gereken sayısız tecrübeyle anlaşılabiliyordu. Dolayısıyla imamın
dediğini yapmak gerçekten önemliydi.
Oysa imamın hayatı kendine
özeldi. Öyle de olmak zorundaydı. Çünkü sanılanın aksinebir ahlâkî koda ne kadar güçlü kaymaklardan
gelirse gelsin veya ne kadar güçlü bir otorite tarafından emredilirse
emredilsin, insanların akıllarına uymuyor veya tecrübeleriyle uyuşmuyorsahemen hemen hiçbir etki yaratmayacaktır.
Bundan dolayıdır ki bir sevgi ve
kardeşlik dini olduğu söylenen İslam dininin vaz ettiği “ahlâkın” uygulanabilmesi
için şiddet ve korku şarttır. Şeriat rejimiyle yönetilen ülkelerdeki ölçüsüz
devlet şiddetinin kendisini Allah ile aklaması bunun kanıtıdır. Bunun
gerçek İslâmla ilgisi olmadığını söyleyen geleneksel savunuculara, bu dünyada
lâiklikle sınırlandırılabilse dahi dinin, kendine göre ahlâksızlar için korkunç
cehennem azapları, işkenceleri vaat ettiğini hatırlatabiliriz. Bu sadece İslâm’ın
sorunu da değildir. Kurumsallaşarak “din” haline gelmiş bütün inançlar aynı
araçları kullanır.
“İmamın dediğini yap, yaptığını
yapma!” sözü, imamın dediğinin objektif doğruluğunu takdir edip onu ahlâkî sorumlulukta özgür bırakır.
İnsanlaraeylemlerinin ahlâki doğruluğunu anlamaları
içinortak ve objektif bilgilerin
olduğunuve ancak bunların “ölçü”
sayılabileceğini anlatır.
Dolayısıyla bir imam ne kadar günahkârolursa olsun, önemli olan, onun bahsettiği
ahlâkî ölçülere uyup uymaması değildir; önemli olan, imamınkendilerine uysa da uymasa da bir takım
geçerli ve objektif ahlâkî normların var olduğunu bize söylemesi ve gerektiğinde, kendi
eylemlerini dahi bu ölçülerle yargılayabilecek olmasıdır.
Biz, göklerden gelenve evimize götürdüğümüzde, kendisine
uymamızın bile gerekmediği bir iyilik ve ahlâk paketine falan sahip değiliz.
Biz yılların içinde incelmiş bilgeliklerin aklımıza seslenişlerini dinleyerek
karar vermek zorundayız. Bütün olan biten bu.
Hangi kaynaktan beslenirse
beslensin bütün rejimlerönceyönettikleri insanların ahlâklarını
biçimlendirmeğe çalışırlar.
Bunun sebebi, rejimlerinin önce
vicdanen aklanması, meşrulaştırılması ve daha sonra da benimsenmesidir.
Bu açıdan şeriat devletleri ile
ideolojik otoriter/totaliterdevletler arasında
bir fark yoktur. Her iki tip devlet de kendi “insanını”, kendi ahlâkını
topluma empoze ederek yaratmağa çalışır.
Yönetimlerin dayattığı ahlâka
kurucu/buyrukçu ahlâk denebilir. ( "Kurucu" sıfatını Hayek'ten mülhem kullanıyoruz.) Buyrukçu ahlâkın normları birey tarafından bilinmez. Çünkü bu normlar
ancak otoritenin emirleri ile bilinebilir.
Oysa bir başka ahlâk daha vardır
ki bizi insanlık dışı rejimlere, emirlere, kanunlara karşı uyanık ve dirençli
kılan da bu ahlâktır. Bu ahlâka da “özdeğer” ahlâkı diyebiliriz.
Özdeğer ahlâkı, bireyin, evrende
ve toplumda kendi başına değerli bir varlık olduğuna inanmasından kaynaklanır.Özdeğer duygusu çocuklarda en ilkel halinde
bile varken bazı toplumlar bu duyguyu yok etmek için dinleri ve ideolojileri
kullanmayı ahlâkın bir gereği saymışlardır.
Bireyin değerli sayıldığı
toplumlarda bireyin, yetişkinlikte, kendi hayatıyla ilgili bütün kararları
almakta serbest olduğu kabul edilir.Bu durumçıkarları seçmek, belirlemek yetkisi yanında,
bu çıkarlara ulaşmak için izlenecek yolların sorumluluğunu da bireye yükler.
Bu noktada kurucu ahlâk ile
özdeğer ahlâkının farkı ortaya çıkar.
Kurucu ahlâk için norm, emirden
ibarettir.Dolayısıyla ahlâk dayatmağa
yetkili herhangi bir otoritenin emirlerinin “vicdan” gibi bir makam tarafından
sorgulanması mümkün değildir. Kurucu ahlâk içinde bireyin kendi başına bir
mutluluk veya çıkar aramasıbüyük
ölçüde, bencillik, çıkarcılık olarak damgalanır. Kurucu ahlâk : “Otoritenin
doğruları saptamasına dayalı sakınım davranışı” olarak tanımlanabiir.
Özdeğer ahlâkında ise norm/ölçü, “zararsızlıktır”.
Özdeğere sahip bireyler, toplumun kendilerine benzeyen inşalardan oluştuğuna
inandıkları içindir ki başkalarının eylemlerindeki sınırlar konusunda kendi
değerlerinden çıkarsamalara varabilirler.
Özdeğer ahlâkına sahip bireyler,
kendilerine herhangi bir dinin veya ideolojinin herhangi bir doğruluk ölçüsü
dayatmasına muhtaç olmaksızınyaşarlar.
Onlar için önemli olan, eylemleriyle başkalarına zarar vermemektir. Bu yüzden
eylemlerini, sürekli vicdanlarıylasınar ve sınırlandırırlar.
Kurucu ahlâka mensup bireyler
emir almadıkça ahlâkî bir davranışta bulunamazlar. Kurucu ahlâkın
sakındırıcılığının herhangi bir akılcı ölçüsü yoktur. Kurucu ahlâk aykırıeylemlerin cezalandırılacağı tehdidine ve
uygun davranışların ödüllendirileceği vaadine dayanır. Bu yüzden onun
insanların vicdani muhasebeleriyle, özdeğer duygularıyla, mantıksal
muhakemeleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Özdeğerahlâkına sahip bireyler için ise hayatın her
anı, zararsızlık ölçüsüyle yaşanmalıdır. Özdeğer ahlâkına sahip bireylerin
birermelek olması beklenmez ama
onların, vicdanen ve aklen, zarar verici
herhangi bir eylemlerinin sorumluluğunu
alacakları umulur.
Oysa kurucu ahlâkta, bireyler
eylemlerinin sorumluluğunu üstlerinin emirlerine yüklemek gibi bir refleks
geliştirirler. Örneğin Nazi’lerin
savunmalarındaverilen emre uyduklarını
söyleyerekahlâkî bir aklanma ummaları
bu yüzdendir.
Bu yüzden özdeğer ahlâkı, bir
duygudaşlık ve anlayış ahlâkıdır. Özdeğer ahlâkı da: “Zarar vermemek iradesi” olarak
tanımlanabilir. Özdeğer, ahlâkı fiilî tutsaklık altında bile yaşatılabildiği içindir
kiedebiyatın, sanatın ölümsüzlüğüne
kaynaklık etmiştir.
Kurucu ahlâkın ölçüsü ve amacı
itaati sağlamaktır. Çünkü kurucu ahlâkotorite veya rejim kaynaklıdır.
Özdeğer ahlâkının amacı ise dış
kaynaklı değildir. Özdeğer ahlâkı, zarar vermemek üzere sürekli uyanık tutulan ve kendisine müracaat edilen vicdandan
kaynaklanır.
Bu yüzdendir ki dinin veya
ideolojik rejimlerin ahlâkî dayatmaları yolsuzlukları, cinsel tacizleri ve
tecavüzleri engellemekte başarısız kalmağa mahkûmdur. Çünkü hiç kimse
ideolojinin veya dinin dayattığı sözde ahlâk kodlarını içselleştirememektedir.
Kurucu ahlâk ikiyüzlülüğün ve korkunun egemenliğinde insan soyunun
yozlaşmasından başka bir sonuç doğurmaz. Toplumları ilerleten ancak ve yalnız
vicdanları körelmemiş bireylerin özdeğer ahlâkıdır. Özdeğer ahlâkının
yaygınlaşmasıbir toplumun
ilerleyebilmesinin yegâne yoludur.
Gerçek herkes için değildir yalnızca onu arayanlar içindir.
Ne zamandır yazmağa çekiniyordum.
Çünkü artık yazmak ya da düşünmek yok edici bir kitleninvahşetine uğramak tehlikesini taşıyor.
Kötülük o kadar yaygınve kanıksanm
ış ki sadece bizi değil
sevdiklerimizi de bir çırpıda yok edebilecek kadar fütursuzca egemen.
Son zamanlarda Türkadından duyulan nefrettoplumu öyle esir aldı ki artıkTürk adının “anlamsızlığına” inanmak neredeyse
“insanlığın bir gereği” sayılmağa başlandı.
Türk adı gerçekten anlamsız mı?
Türk adının anlamsızlığını
tartışanlar, ellerine geçen her araç ve bulabildikleri
her yolla Türk adını savunanlara saldırmakta beis görmüyor.
Yok etmeğe çalıştıkları şey bir “anlam”.
Bir anlamın ne gibi bir önemi olabilir?
İnsan dünyayı“algılayarak” yaşamaz, ancak ve yalnız “anlayarak”
yaşayabilir.
Dünyayı salt algılarla yaşayanlar
sadece hayvanlar ve bitkilerdir.
İnsan, dünyayı anlamlandırmaksızın
hayatta kalamaz. İnsan bütün algılarına bir “anlam” yükleyerek ve o algıları “dile”
dönüştürerek var olabilen tek canlıdır.
Bu yüzdendir ki “iyilik”, “güzellik”
ve arzuya şayan her şey, aslında “iyilik”, “güzellik” gibi anlamların
oluşturulmuş olmasından dolayı vardır.Bu kavramların diğer canlılar için var olup olmadıklarını bilemiyoruz
ama bizim için bunlar “oluşturulmuş” ya da yaratılmış şeylerdir.
Hayvanlar doğrudan algılar ve
algıları arasındaki en basit “mekanik” ilişkiye göre hayatta kalırlar. Oysa insanlar
algılarına yükledikleri anlamlardan dolayı var olabilirler.,
Sorun her insan grubunun her
algıyı aynışekilde
anlamlandıramamasından kaynaklanır.
Fakat bugün Türk toplumunu tehdit
edenasıl kötülük, “anlam üretici” Türk
insanına karşı duyulan nefretin yaygınlaşmasıdır.
Genel olarak insanlar arasında yaratmak yerine yaratılanı yağmalamak gibi bir
eğilim mevcuttur ve bu güne kadar insan yığınlarının arasında yaratıcı
zekâların genellikle itilip kakılmalarına rağmen ancak ve yalnız onların
yarattıklarıyla hayatta kalabildiğimiz bir gerçektir.
İnsan yığınlarının yaygın eğilimi
yaratıcı zekâların meydana getirdikleri anlamları, “doğanın bir armağanıymış”
gibi kabul ederek yağmalamaktır ki “kötülük”, tam anlamıyla budur.
İnsan yığınlarının çoğu, “anlam
yaratıcısı” insanların yarattıkları zevk ve neşe araçlarının nasıl meydana
getirildiğiyle ilgilenmeyen “hayvansı”kalabalıklardır. Onlar için“güzellik”
, maymun için dalında yenmeğe hazır bekleyen bir muzdan farklı değildir.
Yaratıcı zekâlarınürünleri, hayvan dünyasında ait olan doğa
parçalarını, insan doğasına çekmektir. Bunu da onlara “anlam kazandırarak”
yaparlar.
Bundan dolayıdır ki onlar “hayvan
gerçekliğinden” ayrı bir soyutluk meydana getirerek bizi “insan” yaparlar.
Gerçeklik tartışmalarının
temelindeki çelişki de budur. Gerçekliği hayvanların algılamalarına bağlı
kalarak mı anlamalıyız yoksa gerçekliğin aslında bizim yaratabildiğimizveya ortaya koyabildiğimiz nihai bir anlam mı
olduğunu kabul mu etmeliyiz?
Burada cevap ikincisidir. Çünkü
artık bir hayvanın algılama şekline geri dönerek iyilik, doğruluk, adalet,
güzellik vs üretebilmemiz mümkün değildir.
Bugün yaygın sorunumuz, güzellik,
adalet, iyilik üreten zihinleri yok ederek bunları var eden anlam üreticileri
olmaksızınbunlarıdoğadan hazırbir biçimde bulabileceğimizi sanmamızdır.
Bu durum, medeniyet üreticisi
Türk Ulusu’nu yok etmek düşmanlığından, müzik ve resim üreticisi insanların kaderlerini
yarı okumuş bir takım din profesyonellerinin ellerine teslim etmeğe varıyor.
Bir kötülük arıyorsak bu kötülük : Üretilen anlamları, daldaki
muzdan ayırt edememektir.
Doğu Anadolu’da bir müddetyaşadığımız birköyde, bahçede kitap okurken çocuklar yanıma
gelir ne okuduğumu sorarlardı. Elimdeki kitaba ilgi göstermeleri hoşuma
giderdi.
Ben de onlara büyüyünce ne olmak istediklerini
sorardım. Erkek çocuklarının neredeyse tamamı çoban olmak istediğini söylerdi. Neden
çoban olmak istediklerini sorduğumda da parasının çok olduğunu söylerlerdi.
Bu çocuklar, elli kilometre
ilerideki ilçeye o zamana kadar bir, bilemedin iki defa gitmişlerdi; yüz kırk kilometre uzaktaki il merkezine ise
belki de hiç gitmemişlerdi.
Köylerinde bir ilkokul ve bir ortaokul
vardı. Bu okullarda yaklaşık otuz öğretmenleri görev yapıyordu. Köylerinde iki
doktor ve ir astsubay baş çavuş vardı… Ama onlar çoban olmak istiyorlardı.
Halam, köyde, babasının çobana
daima sofrada başköşeyi verdiğini söylerdi. Çobanlık meşakkatli bir iş
şüphesiz. Kemal Tahir’in “Çoban Ali” hikâyesi aklımdan hiç çıkmaz.
Amma ve lâkin… Bu çocukların
köylerinde sanalağ ve uydu çanakları da vardı.İstanbul diye bir yeri biliyorlardı. Ankara’daki Anıtkabir’i, çok sık
olmasa da televizyonda görebiliyorlardı.
Dahası seçim zamanları köylerine
seçim sandıkları geliyordu.
Ve onlar büyüyünce ancak çoban
olmayıhayal edebiliyorlardı.Sanırım köylerinden çıkıp dünyaya açılmayı
hayal etmiyorlardı. Gerçi köyleri cidden çok göç veriyordu.
Sorun şuydu ki Bursa’ya göçen
ailelerin kafasında acaba çocuklarının kafasındaki çoban ideali siliniyor
muydu?
Çoban yalıtılmış bir insandır.
Onun işi insanlarla değildir,tabiatladır. Emanet edilmiş varlıkları hakkıyla koruduktan sonra gerisi
onu ilgilendirmez.Belki bazen
jandarmayla ve belki daha sık eşkıyayla karşılaşır ama onun çetin hayatı
genellikleona bir dokunulmazlık ve
saygı sağlar. Buna karşılık o da günlük
hayata karışmadan yaşar gider. Bu açıdan o müstesna bir insandır.
Günümüz Türkiye’sinin temel sorunu
ise bu müstesna insanın artık istisna olmaktan çıkıp“belirleyici birtipoloji” haline gelmesidir.
Şehirlerin kıyılarındakendilerinezar zor bir yaşam alanı oluşturan köylülerimizin, kafalarında ve
kalplerinde hâlâ hüküm süren çobanın, belirleyici bir siyasal öznehaline gelmiş olması, şu anki bütün
sorunlarımızın kaynağıdır.
Evlerinde uydu yayını seyredip
sanalağa bağlandıkları halde çoban olmayı hayal eden çocuklarımız, kendilerine
bu iletişim imkânlarını sağlayan şeylerin nasıl meydana getirildiklerini, şehre
geldikten sonra bile düşünemiyorlar. Çünkü bu onlara büyükleri tarafından
öğretilmiyor. Köyde tarlalarını, meralarını, hayvanlarını korumak için ihtiyaç
duydukları kalabalık ailelerinin, şehirde nedenişlevsiz kaldığını da anlayamıyorlar.
Şehre göçmüş köylülerin dahi
öğrenmek istemediklerisebep-sonuç
ilişkilerinin alabildiğine karmaşık işlediği şehir yaşantısının, bir lüksten çok
öte bir şey olduğunu maalesef
göremiyorlar.
Bu yaşantının, dolmuşçuluk yapmak için
kullandıkları minibüsleri üreten şey olduğunu anlayamıyorlar. Şimdi “Bunuonlara biz öğretmeliydik.”denebilir fakat
uydu çanaklarına, sanalağ uygulamalarına,cep telefonlarınasahip
insanların “öğrenmekten sorumsuz” olmalarını beklemek akla da ahlâka da aykırı
bir aymazlıktır.
Çoban için sürüsüne dokunmayan
her şey makbuldür. Oysa bir apartmanda yaşayan öğretmen için hidrofor, asansör,
su, elektrik elzemdir. Bunlar köyün basit yaşantısından apayrı gerekliliklerdir
ki artık köylerimizin çoğunda elektrik, telefon, su ve hatta sanalağ neredeyse standarttır.
Demokrasi“yönetimlerin barışçı yollardan
değiştirilebilmesi” veya “halkın kendi yöneticilerini seçebilmesi” olarak
tanımlanabilir fakat bu tanımların hayata geçirilebilmesi için seçicinin hem
aklıyla hem de vicdanıyla çok ciddi bir muhakemeye girişmesi gerekir. Sağlıklı bir ulusta seçmenler, ulusun genel
refahını ve hürriyetini gözeterek seçimlerini yaparlar.
Çobanın toplumunda ise seçmenler “kendi
sürülerinin menfaati” dışında hiçbir şeyi düşünmek gereğini duymazlar.
Çoban için “sürü” nasıl ki bir
iki renk ve doku farkı dışında birbirinin aynı koyunlardan oluşuyorsa “çoban
seçmen” için de “toplum”, kendisine telkin edilmiş ölçüler içinde aynılaşmış ve
“koyunlaşmış”türdeşlerden oluşur.
Koyun çobanı, sürüsünü gütmekte
nasıl tek yetkiliyse, “çobanlaşmış seçmen” de kendine benzerleri güdecek bir
çoban arayışındadır. Dolayısıyla çobanlaşmış seçmen, güdecek sürüsü kalmamış, ,
sürüleşerek var olmağa çalışan ve kendisini
güdecek bir başka çobana muhtaç bir
kitledir.
Çoban davranışı, demokrasiyi “
etnik ya da mezhepsel oy paketlerinden iktidar devşirmek”haline getiren, sonradan görme şehirli DP
kitlesinin getirdiği bir gelenektir. Bu gelenek “çobanlaşma psikolojisini” Türk
toplumunun yaygın çoğunluğunun bilincine adeta kazımıştır.
Bu psikoloji ile “kendi sürüsünün
çıkarı dışında bir varlık tanımayan”, “ sürünün benzerlikleri dışında bir
şeklehayat hakkı tanımayan”, “ mümkünse
bütün sürülere tek başınasahip olmayı
isteyen” çoban tipolojisi, akademik işbirlikçilik, basın goygoyculuğu ve siyasi
dalkavukluklarla bu gün bizi fiili bir Kürtçü
bölücü siyaset- şeriatçı siyaset koalisyonunakadar getirmiştir.
Çoban,vatanın ıssız ve kıraç topraklarında milli serveti kurda
kuşa ve dahi eşkıyaya karşı koruyan bir yalnızlık savaşçısıdır. Bundan dolayı
saygıyı şüphesiz binlerce kez hak eder. Fakat dünyadan kopukluğunu
genelleştirdiğimizde, bu kopukluğun bilgisizliğini kutsayıp da herkesi buna
boyun eğmeğe mecbur ettiğimizde… İşte o zaman, elimizde ne üretim yapacağımız bir maddi
malzeme ne debu üretimi yapmak için
gönüllü olacak “insanî sermayemiz” kalır.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin “fiilen
tahrip edilmiş olmasının” en büyük sebebi, aklı ve vicdanı, etnik ve dinci bozgunculukla
kirletilmiş çobanın, uğradığı hastalığı anlayamaması ve çareyi yine kendisini
hasta eden bozguncularda aramasıdır.
Bugünün çobanları, “Kızları
okutmak onları namussuz eder!” deyip de sonra şifasını kadın cerrahın ellerinde
arayan, liberal tabirle söyleyecek olursak, “kanaat önderleridir.”
Yönetimi çobanlıkla özdeşleştiren
insanlar, “dağdaki çobanla” neden aynı oyu vermediğimizin en can yakıcı
örnekleridir.
Belki bu soruyu “ İdeler gerekli
midirler?” diye sormalıyız.
Platon ideleri yaratılışın temelinde, göksel bir yere
yerleştirmişti. Böylece onlar bize göklerden geliyordu. Taşan bir ilahi
iradenin eserleri olarak ele alındıklarında üzerlerinde tartışılacak pek bir
şey kalmıyordu.
John Locke ise dünyaya boş bir
tahta gibi geldiğimizi söylüyordu. O halde ideler bize yaratılışımızlaberaber verilen göksel veriler değillerdi.
İde kavramsallaştırması önemli
bir keşifti ama bu keşif olaya yanlış bir pencereden bakılarak gerçekleştirilmişti.
Platon, felsefeyi “ilahî olanın
anlaşılması” gerektiği şeklinde anlıyor ve insanların da doğanın geri kalanı
gibi uyması gereken “yasaları” bulmağa çalışıyordu. Şüphesiz doğanın insanlar
dahil her unsurunun kaçınılmaz olarak uyduğu bazı “yasaları” vardı.
Platon’un temel hatası insanları,
insan gibi düşünerek açıklamak yerine her şeyi Tanrı gibi düşünerek açıklamağa
çalışması olmuştur. Sanırım ki o Tanrı’yı anlayabilirsek her şeyi
anlayabileceğimizi düşünmüştü. Oysainsanın doğayı anlama biçimi üzerine eğilseydi etik ve diğer konulardaki
hatalarımızı daha kolay açıklayabilirdi.
O halde düşünmemiz gereken ilk
konu idelerinvar olup olmadıklarıdır.
Platon’un idelerin kökenini Tanrısal iradeye ya da var oluşa bağlamasına
yönelik itirazlar gerçekte idelerin reddine imkân verir mi? Hayır. Kökenlerinin yanlış saptanmasına rağmen ideler “ var olmuş veya var edilmişlerdir.”Fakat ideler Tanrı tarafından ya da “
hiçliğin taşmasından” doğmamışlardır. İdelerinsan idrakinin eserleridir. Üstelik bir kerede yaratılmış ve bitmiş
şeyler de değillerdir. Gelişen teknolojiler ve ilişki biçimleri, sürekli yeni
ideler yaratmamızı sağlamaktadır.
İşte bu son durum bize idelerin
gerçeklikleri ile gereklilikleri arasındaki ilişkiyi göstermektedir.
Bu yargıya nereden varabiliriz?
İdelerinbir hayal dünyasının “var olmayan elemanları”
olduğunu söylemek mümkündür. Fakat tel bir alt kümesinin var olduğunu kesin
olarak bildiğimiz boş kümenin “varlığındaki”kaçnılmazlık bizi “en az bir gerçek idenin var olması” ihtimaline
götürür. Buraya kadar ki akıl yürütmemizin matematiğin metafiziğindevarlığı kanıtlamak olduğu fakat bunun “gerçek
hayatla” ilgisinin olmadığını söyleyen birisi mutlaka çıkacaktır.
Buradaki temel açmaz idelerin
varlığından kaynaklanmaz. Buradaki temel açmaz “dillerin varlığından “
kaynaklanır. Dillerin varlığı, “anlamlandırma ihtiyacından” kaynaklanır. Anlamlandırmanın
ilk aşaması “adlandırmadır.” Fakat sorun şudur: Bir Türk neden elmaya “elma”
demiştir de “apple” dememiştir? Bu soruya cevap verebilmemiz mümkün değildir.
Fakat şurası kesindir ki genel şekilleri, tatları, ağaç biçimleri ve daha pek
çok ortak özellikleri açısından birbirine benzeyen meyvelere “ortak bir ad”
verilmiş olması, “ide” denen şeyin ortaya çıkışına ışık tutmaktadır. İde
anlayabildiğimiz kadarıyla kavramsallaştırmanın temelidir. Kavramsallaştırma
olmaksızın insanın bir şeyi idrak edebilmesi mümkün değildir. Kavramsallaştırma
, “algılanan nesnelerdeki özellikleri
adlandırmak ve daha sonra nesneleri bu özelliklerine göre “genel sınıflara”
ayırmak soyutlamasından” ibarettir.
Platon her nesnenin bir ideal
şekli olduğunu düşünmek yerine, insanın benzer gördüğü şeyleri ortaklaştıracak
adlar bularak düşünmeğe ve konuşmağa başladığını düşünseydi idealizm çok daha yararlı olurdu.
Peki ama insanın “ortak
özelliklerden başlayarak” düşünmeğe başladığını düşünmemizi neye
dayandırabiliriz?
Bütün hayvanlar dünyayı “kendi
benzerleri ve diğerleri” şeklinde algılarlar da ondan. Kaldı ki yırtıcılar kendi
sürüleri ve besinleri arasındaki benzerlikleri algılayamasalar ve dahası bunu
bir sonraki nesle aktaramasalardı, nesillerini koruyamazlardı. Aslan yavrusu,
kanın, etin kokusunu beslenirken alır ve daha sonra neyi yemesi gerektiğini
böylece öğrenir. O kokuyu getiren etinhangi şekilli canlılardan geldiğini de avları gözleyerek öğrenir.
Böylece “avların ortak özellikleri” konusundakafasında bir sınıflama meydana getirir ki insan bunu sadece avlarıile ilgili yapmaz, hayatında karşılaştığı her
şeyibunun çok daha ayrıntılı biçimiyle
kafasına kaydetmek zorundadır. Çünkü dünyaya hiçbir hazır korunma
mekanizmasıyla gelmemiştir. Bu durum dünyayı daha ayrıntılı tanımasını zorunlu
kılmıştır. Ayrıcavaroluşunun her
zaafının ayrı ayrı giderilmesi gerekliliğini de doğurmuştur.
İşte bu son gereklilikinsanın iş bölümünün temelidir. İnsan yalnız
başına hayatta kalabilseydi belki dili icat etmek zorunda kalmayacaktı. Oysa
ihtiyaçlarını gidermek için hemcinsleriyle bir arada yaşamak zorunluluğu bu
beraberliğin sürdürülebilmesi için hem eylem hem de düşüne birliğinin korunması
ihtiyacını doğurmuştur. Dolayısıyla “yenecekler şeylerin ne olduğu konusunda
ortak bir ifade geliştirmek” gerekliliği, “yiyecek” idesini geliştirmekle
sonuçlanmıştır. Böylece insan sadece o anki sürüsünde değil sürüsünün ileriki
nesillerinde de kullanışlı olacak “göstergeler” geliştirmiştir ki bunlar “idelerdir”.
Somutluklardan bunların
ilişkileri konusuna sıçradığı anda ise yeni adlandırmalara girişmek ve anlamlandırmaları
bu ilişkiler açısından ortaya koymak zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu aşama
soyutlamanın bir üst aşamasıdır ki hukuk gibi kavramlar bu aşamada ortaya
çıkmıştır.
Görünen o ki idelerin “gerçekliği”,
onların gerekliliği ile ortaya çıkmıştır. İdeler Tanrılar tarafından bize
yollanmamış ya da hiçliğin taşmasıyla ortalığa saçılmamışlardır. İdeler gerçekliğin
idrak edilmesi ihtiyacından doğmuş ve “gerçeklik” alanına getirilmişlerdir.
İdeler bu yüzden onlarsız düşünemeyeceğimiz ve mantığın mimarisinihayata geçiremeyeceğimiz düşünce tuğlaları ve
hatta atomlarıdır.
İdelerin hurafe olması ihtimalini
doğru sayarak düşünmeğe çalışalım ve sonra neden artık daha fazla
düşünemeyeceğimizi görelim. Belki “olmayana ergi” bize bu konuda yardım
edebilir.
Pek çok okumuşun idealizmi,
eskimiş, gerici, faşist bir öğreti olarak gördüğünü biliyorum. Bunun en büyük
sebebi,sanırım ahlâki bir romantizmle kendisine
sarılınan Marksizmdir.
Buna göre aslında ideler yoktur,
sadece “ilişkiler” vardır.
Platon’un idealizminde “ideler” ,
“melekut âleminde” meydana gelmiş “taslaklardır”ve her şey bu taslaklara göre yaratılmıştır.
Peki ama Platon’un ideleri “muhayyel
bir yaratılış” aşamasına ya da âlemine ait sayması, idelerin gerçekliğini
ortadan kaldırır mı? Platon’un ideler fikri gerçekten yanlış mıdır? Yoksa “durması
gereken yerde” mi durmamaktadır?
Platon’un değerli düşünce
çabasının alaya alınmasının en büyük sebebi, ideleri yere indirmemiş olmasıdır.
Peki ama idelerin kendilerinin varlığına dairherhangi bir delilden bahsedilebilir mi?
Yanılmıyorsam eski bir cumhuriyet
devri köprüsünden geçerken babam bana “zincir eğrisini” ve onun nasıl
kullanıldığını anlatmıştı. Köprüler zincir eğrisi şeklindeyapılan taşıyıcılarla taşınırmış. Zincir
eğrisi, bir zinciri iki ucundan tutup serbest bıraktığımızda zincirin yerçekimi
etkisiyle aldığı doğal şekil… Bu bir yarı çember değil. Bunun en meşhur örneği
Chicago’daki Chicago Kemeri herhalde…
Burada anlamamız gerekenşey neydi? Burada anlamamız gereken şey, her
şeyin doğa kanunlarına uyacak biçimdeve
uyumlu bir halde var olduğuydu. Peki ama bütün bu şeylerin uyumunun doğal
halinene diyebilirdik? Bu hal bugün
aslında dilimize pelesenk olmuş olan “ideal haldi.” Ve bilimin en önemli
uğraşılarından biri doğanın ideal halini keşfetmekti.
Sanırım ideler fikrine doğadaki
bu ideal halin keşfedilmesi yol açmıştı ki bunda şaşılacak bir şey yoktu. Altın
oranı keşfeden insanların doğanın büyük bir “ideal tasarım ürünü” olduğunu
düşünmesi kadar doğal bir şey olamazdı.
Doğal olarak bütün doğayı
tasarlayabilecek kadar kudretli bir varlığın “doğa üstü” ve “yukarıda bir yerde”
olması da onun varoluşunun gereği olmalıydı.
Biliminsaf akıldan tecrübe sahasına indirilmesiile bu tasavvurun ancak masallarla ilgisi
olabileceği kanaati gelişse de “ideal hal” veya “ideal olgular” gerçeği,
ortadan kalkmadı.
O halde ideal olanla ilgili olan “ide”
kavramı nereye gitmişti?
Bugün birisi Platonla
konuşabilseydi, ona şunu söylemesi belki hoş olabilirdi: “ Keşke düşündüğünüz idelerin göklerde değil de kafanızda olduğunu
görebilseydiniz.”
Peki ama bu bir kısır döngü
yaratmaz mıydı? Sanmıyorum. Çünkü bu “ide”
kavramının veya ide fikrinin nasıl doğduğunu da anlamamızı sağlardı. Çünkü
Platon ideleri bizim için “dışsal” bir “anlakalır” bölgeye taşımışsa da o
bölgenin aslında sadece bizim anlağımızdan ibaret olduğunu öyle görünüyor ki
düşünememiştir.
Peki ama ideleröyle bir taşmayla vs ile oluşuvermemişseve fakat varlarsa nasıl meydana gelmişlerdir?
Platon’un eksikliği şudur: Platon
“bütün varlıklar” için geçerli olan bir ideler aleminden bahsetmiştir. Oysa
ideler yalnızca insanlar için geçerli olan “özanlamlardır”. Özanlamlar bütün
anlamlara kaynaklık eden anlamlardır ve ancak insanlar için vardırlar.
İnsan dahil ( bitkilerin de
kendilerine göre bir görüşleri olduğunu düşünmek herhalde çok saçma olmaz) bütün
canlılardünyaya gelir gelmez bir şeyler
görmeğe başlar.Hayvanlar gördüklerini, “hemcinsler”
ve diğerleri olarak algılarken insanlar her şeyi ayrı ayrı algılamak
zorundadır. Bu algılama biçimi ayrı ayrı algılanan şeylerin birbiriyle ilişkisini
kurmak/anlamak mecburiyetini de beraberinde getirir.
Şeyleri ayrı ayrı tanımak ve ayrı
ayrı şeyler arasındaki ilişkileri anlamak mecburiyeti Aristo’nun varlık ve
kimlik kanunlarının temelini oluşturur. İnsan gördüğünün var olduğunu bilir ve
varlığı “adlandırır”. İşte bu adlandırmada insan gördüğü şeyi ve ona benzeyen
şeylerin genel görünümlerini kafasında belli bir “benzerlik/eşlik klasörüne”
koyar ve o varlığı kafasında “ideleştirir”. ( Eniyi sanatçılar en gerçekçi resimleri yapanlar
değillerdir. Ama kafalarında oluşturdukları ideleri resimlerine en güzel
aksettirenlerdir.)
Dolayısıyla aslında “ide” dünyayı
insanca algılamak ve daha sonra da anlamlandırmak işinin malzemesidir. Ve gene
dolayısıyla ideler insan algısının ve aklının birer ürünüdür. İnsan aklının
neden idelerle çalıştığının nihai cevabı verilemez. Ama evrimin bir aşamasında
bizi “insan” olarak geliştiren mutasyon her ne idiyse görünen o ki artık
dünyayı “hemcinsler ve diğerleri” olarak görmemizin yeterli olmayacağı bir hale
bizi getirmiştir. Bu muhtemelen bizi diğer hayvanlardan daha yavaş, daha
dayanıksız yapmıştır ama diğer yandan Cihcago Kemeri’ni yapmamızı sağlayan yani
zincir eğrisini keşfetmemizi sağlayan da aynı mutasyon olmuştur.