20 Aralık 2016 Salı

Bir Deliden Edebiyat Dersleri Veya

Biçimsiz Aşk
“Delinin biri bir kitap yazmış… Okuyan kırk  akıllı “Delirmeyenin ta…” demiş”
Elbette atasözü böyle değil ama ben de popülist siyaset üslubuna kapıldım işte… Belki daha fazla kişi beni okur, para kırarım falan filan. Bu arada sözün aslı: “Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış.”tır.

Bahsettiğim deli, Ruhi Konak. İfşa etmekten de çekinmiyorum. Eli ve dahası aklı hiç boş durmayan bir deli. Minyatürcü. Deliliği zaten buradan belli.

Bir ara şiire kafayı takan, sonra şiirin biçiminden galiba bıkıp anlamın dibine vurmak için benden de gizli bir biçimde öyküye yönelen, aynı zamanda hain biri!

Tamam kitabı eleştireceğim ama bazı insanları kişilik olarak tanımalısınız. Yoksa yazdığı şeylere tren diye bakabilirsiniz.

Ruhi Konak bir Erzurumlu. Yani anam babam Anadolulu bir Türkmen. Deliliğinin temelleri sanırım biraz da buradan geliyor. Çünkü hepimizin bildiği gibi akıllı insanlar at sırtında beş bin kilometre yol yaparak kışın kedilerin donduğu memleketlerde çadır,  oba, köy falan kurmaz!

Hal böyle olunca ( “Daha eleştiriye başlamadın mı?” Diyenlerinizi mi duyuyorum?) hatıraları, dünyası falan ayazlı, karlı, buzlu bir çocukluktan epey besleniyor. Karın buzun olduğu yerde ne olur? Soba olur, değil mi? Peki soba nesiz olmaz? Odunsuz, kömürsüz olmaz tamam, o kadarını biz de biliyoruz ama soba asıl masalsız olmaz. Sobanın yanında masal kurutmuyorsanız, ancak ruhunuzu kurutuyorsunuz demektir.

Dedik ya adam deli! Deliden ne bekliyorsunuz, manifesto mu? Aslına bakarsanız kendini akıllı sananlara inceden giydirilmiş bir manifesto gibi de okunabilir  “Biçimsiz Aşk”.

Adı estetik değil hem de hiç. Bir  anlatı kitabı için son derece kuru ve itici bir başlık bu. İyi de bu deli adam zaten “Biçim” sözcüğünü estetik çağrışımlar veya aliterasyon için falan kullanmıyor. Daha başlarken “Aşkına don biçmeye kalkma!” demeye getiriyor. “Don” eski kullanımda “Elbise” anlamındadır. Karacoğlan “kara donlu beytullah” derken Kâbe’ye külot falan giydirmiyordu yani…

Bazı yazarlara “ Gerçek olaylara m dayanıyorsunuz?” diye soran andavallılar çoktur. Ulan yaşamayan adam nasıl yazsın?  Ya da neden yazsın? Yazmak yaşamanın anlatımıdır. Yazmak bizatihi yaşamaktır.

Peki  deli yazarımız nasıl yazmış? Evvelâ yaşamış. Yani anlayacağınız bir sobanın başında masal dinlemiş küçükken çocukken. Böyle gözlerini belerte belerte, bir Sona Nene’nin anlattıklarını dinlemiş. Sonra vatansever öğretmenleri, ona okuma yazma öğretip de “Okumayan, yazmayan adamın mala davara da bir faydası yok evladım!” dediklerinden olsa gerek    bize azıcık faydalı olabilmek için dinlediklerinden bir şeyler  mayalamış. Mayalanan hamur kabarmış kabarmış, bazıları bu sıfatı küçümsese de kendi modernliğini içinde taşıyan, adamakıllı bir mesele dönmüş. İşe o mesel “Biçimsiz Aşk” olmuş.

Yazarımız iki belki de üç kere ustalık gösteriyor kitapta. Öncelikle can kulağıyla dinlediği masallardan bir masal süzerek  anasından emdiği ak sütün hakkını nasıl verdiğini gösteriyor. Çakır çukur Türkmen yurdu Erzurum yaylasının kayaları arasından su nasıl kaynar, nasıl yol bulur da bir gözeyle belirir bize ustaca gösteriyor. Halk hikâyelerine, masallarına aşina olanlarımız için son derece değerli bir kitap “Biçimsiz Aşk” .   Anadolu Türk söyleyişine,  davranış biçimlerine öyle hakim ki deli yazarımız, metnin içindeki “dünyaya”  cumburlop düşüyorsunuz zaten.

Amak-ı  hayal, Mantık-ut Tayr, gibi tasavvufi eserlerden felsefesini damıtan,  Türk masal geleneğine sırtını dayayan, çağının insanıyla tanışık bir metin “Biçimsiz Aşk”.

İkinci ustalığı sivil, rütbesiz bir felsefe ile karşımıza çıkmasında.  Can alıcı aforizmalar var  kitapta. “Ben söyleyeydim eyiymiş.” diyeceğiniz türden şeyler bunlar.

Üçüncü ustalığı, akademik öğreticiliğini konuşturması. Bunu da öyle alçakgönüllü yapıyor ki hadsiz kibirlerimizle bakacak olsak anlayamayız. 

Kitabın eksiği yok mu? Elbette var. Bir  kere bazı  yerlerde kelime seçimleri “sırıtıyor”.  Aliterasyonun gözetilmesini beklediğiniz fakat   muhtemelen, yazarın “öğretici” kimliğinin öne çıktığı yerler buralar. Ve fakat…  Metin kendi içinde o kadar güçlü bir bütünlük sergiliyor ki “Hangi ağacın budağı yok  ki hemşerim?” diye kendinizi uyarmak zorunda kalıyorsunuz.

İkinci eksikliği görsellik. Ki bunu tamamen ben uydurdum. Amacım kitaba uyduruk illüstrasyonlarımı ekleyebilmek. Sayfaya sığsın diye kesiyorum.  Kitabı okuyun!

18 Aralık 2016 Pazar

KAHRAMANLARIN ÖLÜMÜ – DAĞ II


Dağ II, Alper Çağlar’ın senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı 2016 yapımı film, 2012’de vizyona giren Dağ filminin devamıdır. Film, 7 Özel Kuvvetler mensubu askerin IŞİD’in esir tuttuğu Türk gazeteci kadını kurtarmak için Irak’a yaptığı sınır ötesi operasyonu ve dönüş yolunda bir Türk köyünde karşılaştıkları yaşlı ve kadınlardan oluşan gurubu savunmak için verdikleri mücadeleyi konu ediyor. Film de ilk kez TSK envanterine kayıtlı gerçek silahlar kullanılmış…

 Dağ II, 2016 yılının en çok izlenen yerli filmi, 9 Aralık tarihi itibariyle izleyici sayısı 2 milyon 172 bin 678 kişiye ulaşmış.


Dağ II, filmin senaristi ve aynı zamanda yönetmen koltuğuna oturan Alper Çağlar’ın üçüncü filmi. Anlaşılan Çağlar, sağlam Atsızcı ki bu durum sanatından önce sırf bu nedenle kendisine selam çaktırır… Kurmay Yarbay Veysel ‘Ölmek kolay, öldürmek daha da kolay zor olan görevini yapmak, yanındaki adamını yaşatmak, eve tek parça dönmek, bu yol yufka yüreklilerin yolu değildir…’diyor hemen filmin başında.


Atsız’da Yolların sonu şiirinde,                                                                                                                             
Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz; 
Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına.”
 der.                                                                    

Ve adanmışlıktan, sonunda ölüm olan bir ülküden ve Tanrılaşan erlerden söz eder. Senarist, filmin öyküsünü özetlemiş,bir bakıma tek satırda. 15 Temmuz kalkışmasında komutanın tek bir emriyle ölüme yürümedi mi bordo bereli Ömer Halisdemir, Dağlıca’da 15 askerimizi şehit verdiğimiz saldırı da askerlerini kurtarmak için öne geçen ve şehit düşen Yarbay İlker Çelikcan’da özel kuvvetlerdendi ve yanındaki adamları evlerine tek parça göndermek için kahramanca ölmedi mi?


Filme dönelim, iki subay var ‘Fırtına Getiren’ timinde, beş astsubay var konusunda uzman; bunlardan biri olan keskin nişancı, her atışından önce Atsız’ın  ‘Kahramanların Ölümü’ şiirinden bir ikilik söylüyor.

“Gerilir zorlu bir yay 
Oku fırlatmak için; 
Gece gökte doğar ay 
Yükselip batmak için. 
Mecnun inler, kanını 
Leyla’ya katmak için. 
Cilve yapar sevgili 
Gönül kanatmak için. 
Şair neden gam çeker? 
Şiir yaratmak için. 
Dağda niçin bağırılır? 
Feleğe çatmak için. 
Açılır tatlı güller 
Arılar tatmak için. 
Tanrı kızlar yaratmış 
Erlere satmak için. 
İnsan büyür beşikte 
Mezarda yatmak için. 
Ve...
Kahramanlar can verir 
Yurdu yaşatmak için”

Evet, kahramanlar can verir yurdu yaşatmak için. Bugün yine on üç kahraman, on üç ana kuzusu can verdi. Anadolu’nun ortasında sözde çatışmadan uzak Kayseri’de Tugaylarının az ötesinde, çarşı izinlerini kullanmak üzere sivil araçlara binmişlerdi ki bomba yüklü bir araç önce çarptı sonra patlatıldı. PKK ya da her ne isimi kullanıyorsa ardı ardına bu kadar sofistike eylemi planlayabilecek kadar zeki bir beyin takımına mı sahip oldu birden bire diye düşündürüyor insanı;  bu konuları uzmanların ve devletlilerimizin tasarrufuna bırakayım. Ben gencecik delikanlıları ve annelerini düşünüyorum. Şehitlik, tevekkül gibi olgular olmasa eline silah alıp önüne ilk çıkan PKK seviciden intikamını almak isterdi gariban kadın. Yayınlanan cenaze törenlerinde kaç kez duymuşsunuzdur, ‘beni de alın askere ‘diye haykıran anaları…


Türkiye’nin terör stratejisini konuşuyorlar, komik değil mi? Otuz küsur senedir verilen bir mücadelede bir strateji geliştirilememiş mi, bu aşamayı çoktan geçmedik mi? Hangi birlikten, hangi ortak paydadan söz ediyorlar? Şehit olanlar kim, yüz liralık nargileleri Keyifi’de keyifli keyifli üfleyen kimler? Bunlar mı tankların önüne atladılar yoksa askerlilerini Yüksekova’da mı yaptılar?

Gidecek başka vatanı, verecek toprağı, bozduracak doları olmayanlar, filmde ki gibi ‘Son kalesi’ Türkiye olanlar kahramanlar ki onlar bir ölür bin doğarlar.







14 Aralık 2016 Çarşamba

Mülkiyet Örneğinde Kavramlardaki Terminolojik İzolasyon Ve Terminolojik Cehalet


Terminolojik izolasyon, terimlerin yalnızca anlamlarıyla kullanılarak ilgili terimlerden, “bağlamdan”  uzaklaştırılmasıdır.

Terminolojik izolasyon, terimlerin ortaya çıkış süreçlerinin   unutulmasıyla başlar ve en nihayetinde terimlerin  anlam içeriklerinin değişmesi ve nihayetinde terimin ortadan kalkmasıyla sonuçlanabilir.

Bunun en belirgin örneklerinden biri “mülkiyet” terimi.

“Özgür   Yazılım, Özgür Toplum” adlı bir kitabın giriş bölümünde Stanford Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Lawrence Lessig’in yazısı bana bunu düşündürdü.

Profesör, ABD’deki dava özetleri konusundan hareketle yazılımların da “açık ve şeffaf” olması gerektiğini savunuyor.

Özetle şöyle söylüyor profesör: “ Madem ülkemizde dava özetleri ( Hakimleri bilgilendirmek için davadan önce sunulan özet iddia ve savunmalar) halka açıktır, kodlar, yazılımlar neden halka açık olmamalıdır?”

Dava özetlerinin halka açık olmaları, Anglosakson “Common Law” hukukunda, hâkimin takdir yetkisi ve içtihatların  canlılığı  açılarından  büyük önem arz etmektedir.

Peki ama “dava özetleri” onları hazırlayan avukatlara “bedelsiz bir kaynaktan” mı “indirilmektedir?”

Bunun yanı sıra…  Bir dava özeti benzer her davada aynı şekilde kullanılabilmekte midir?

Eğer dava özetleri halka açıksa avukatlık mesleğinin ne önemi vardır?

Buradaki temel felsefi sorun, Prof. Lessing’in bir “terminolojik izolasyon” yaparak mülkiyet terimini kapsamından ve bağlamından ayırmasıdır. “ Dava özetlerinin halka açık olması” bir sonuçtur. Oysa bu sonucu meydana getiren, deneme- yanılmaya dayanan büyük ve derin bir tarihi süreç mevcuttur.
Kullanılmaya değer sonucun ortaya çıkması için sayısız yanlış sonuç elenmiş ve nihayetinde toplumun genelinde uygulanmasının  “zararsızlık ilkesini”  sürdürebileceği anlaşılmış kurallara ulaşılmıştır.

Uygar ülkeleri “uygar” yapan şey, onların,  deneme yanılma yoluyla ilerlenen süreçlerin, doğru bir neden sonuç ilişkileri ağı kurmak için yürütüldüğünü sürekli hatırlamalarıdır.

Dolayısıyla hukukta bir terim kullanıldığında, bu şu anlama gelir: “Bu terimin,  şimdi kullandığımız anlamı ve bağlamı, topluma en az zararı verecek şekilde oluşturulmuştur.”

Peki ama terimlerin anlam ve bağlamları gerçekten bu  kadar önemli midir?

Önemlidir, çünkü bir insanın hayatına son verip vermeyeceğimize, “kendisinden başka  bir şey olamayacağı anlaşılmış şeye” yani gerçeğe dayanarak karar veririz.

O halde meselâ “mülkiyetten” bahsederken yanlış bir mukayese ve yanlış bir muhakeme ile hareket ettiğimizde terimin işaret ettiği bütün anlam dağarcığını ve  bağlamı  da tehdit edebiliyoruz demektir.

Dava özetleri-bilgisayar yazılımları mukayesesine geri dönelim.

Prof. Lessig, dava özetlerinin açıklığını ele alırken ne yazık ki bir dava özeti yazmanın maliyeti konusunu umursamıyor görünmektedir. O halde ona benzer bir biçimde cevap verilebilir.

Çamaşır makinesi üreticileri yenilikleri için patentler alırlar. Ve ortalama bir çamaşır makinesinin nasıl çalıştığı herkes tarafından bilinir. En nihayetinde  ortaokul mezunu bir tamirci gelip onun filtresini değiştirebilir ve size makinenin çalışma şeklini,  fizyoloji anlatır gibi anlatabilir. O halde çamaşır makinelerine neden para verdiğimizi neden hiç kimse sormaz? Üstelik onların parçaları, çalışma şekilleri daha piyasaya  çıkar çıkmaz herkesin bilgisine sunulmuyor mu?

Kaldı ki patenti  veya telifi alınan ürünün kitlesel  ve kalıcı faydası göz önüne alındığında, yaratıcı zekânın, aslında bireye değil de kamuya ait bir tür umumi tuvalet olduğu düşüncesi acaba hukukun içinde kendine bir yer bulabilir mi?

Yazılımların “açık kaynak kodlarına” sahip olmaları onların yaratıcılarının tercihi olabilir. Ama akademik bilgilerin, diğer kodların “herkes tarafından bilinebilir” olması için bir kanun zorlaması, yaratıcı zekâlara, “ Sen ancak geri zekâlı insanlara hizmet edebilmek için yaratılmış bir yaratıksın!” demektir.

Bugün meselâ Unix açık kod sistemi kullanıcılar arasında yaygındır. O halde neden insanlar hâlâ Microsoft kullanmaya devam etmektedir?

Bunun sebebini bilemiyoruz ama görünen o ki insanlar hâlâ kendilerine kalıcı  olarak sağlanan bir faydanın bedelini ödemeyi “normal” saymaktadır.

Öbür yandan “Madem çalışma makinesinin  çalışma sistemi bir sır değil, neden onu bedava vermiyorsunuz?” gibi bir salaklığın da hukukta bir yeri olmadığı anlaşılıyor.

Peki ama yazılımın  veya dava özetlerinin, kompresörler, pompalar, tamburlar vs. içermemesi mukayesenin yanlış olduğunu gösterir mi? Asla!

“Herkese” ait olmak hangi meşru sebebe dayanmalıdır ve daha da önemlisi, nelere yol açabilecektir?

Prof. Lessig kendi keşiş saygınlığı içinde Einstein’ın Üniversitesinde, sınırlı bir maaşla bir zahit hayatı yaşıyor olabilir. Soru şudur: Büyük bedelli bir dava da kendisinden avukatlık yapması istense vekalet ücreti olarak herhangi bir nöbetçi baro avukatının aldığı ücret karşılığında bir dava özeti hazırlar mı?

Ortalama insanların giremeyeceği bir üniversitede, ortalama üniversite öğrencilerinin kazanamadığı bir unvanı kazanmanın “maliyeti” derhal devreye girerdi. Prof. Lessig böylesi bir davayı beş kuruş almadan yürütseydi bile bundan edineceği itibarı göz ardı edemezdi. Bunu bile göz ardı etse kişisel başarı tatmininden kaçması söz konusu olamazdı.

O halde mülkiyet, kendileriyle en  yüksek tatmini elde edebilmek için  üzerinde tam bir yetki sahibi olduğumuz varlıkların tamamıdır.

Dolayısıyla Prof. Lessig’in “kamuya açık “olmasını istediği  yazılımlar, insanların kendileriyle en yüksek tatmin elde etmek istedikleri ve üzerlerinde tam bir yetki sahibi oldukları varlıklardan başka  bir şey değillerdir. Dolayısıyla Bay Lessig aslında insanlara “ Sizin herhangi bir yazılım geliştirmek için ne gibi bir maliyete katlandığınızın bir önemi yoktur. Önemli olan onun kamunun kanalizasyonlarına öylece atılabilmesidir.” Demektedir.

Böylece mülkiyet kavramı, yaratılmış ürünlerin yaratılma süreçleri ve maliyetleri göz ardı edilerek, bütün yaratıcı süreçlerden, insan ömrüne  yaratıcı zekânın kendi biçtiği değerinden vs izole edilerek yağmalanıverilebilecek bir tür hammaddeye indirgenmektedir.

Prof. Lessig gibiler yaratıcı zekânın toplumun geneline sundukları kalıcı fayda ve katma değerle yaratıcı zekânın maliyeti ve menfaat algısı arasındaki ilişkiyi idrak edememektedirler. Prof. Lessig bir tür akademik kibirle bunun aynı zamanda özgürlükle bir ilgisi olduğunu savunuyor. İngilizce’deki “free” sözcüğünün  “özgürlükle” ilgisinden bahsediyor.

Peki ama “İnsanın  temel haklarını, diğerlerinin temel haklarına zarar vermeksizin kendi mutluluğunu aramak için kullanabilmesi” olarak tanımlayabileceğimiz özgürlüğün Lessing’in kafasındaki özgürlükle bir ilgisi var mı? Korkarız ki yok.

Herhangi bir kod yazıcısı , kodlarını karşılıksız sunabilir ve buna hiç kimse karışamaz. Sorun, “Herkesin,yazdığı  her kodu karşılıksız olarak”  kamuya  sunmaya zorlanıp zorlanmayacağıdır. Lessing, “son kullanıcının özgürlüğünü”, kod yazarının üzgürlüğünden üstün tutmaktadır. Böylece  toplumun yazılımdan “özgürce” yaralanabilmesi için kod yazarının köle edilmesinde bir sakınca görmemektedir.

Kaldı ki yaratıcı zekâ ortadan kalktıktan sonra bile  ortaya koyduğu eserin insanların  faydalı olabilmesi durumu,  fikrin bir mülkiyet olarak  sürekli korunmasının gerekliliğine işaret eder. Meselâ Prof Lessing ölümünden bunca yıl geçtikten sonra bile Tosltoy’un  kitaplarından yararlanan okurların bu kitaplara bir bedel ödememesi gerektiğini mi düşünmektedir?


Görünen o ki yaratıcı zekâ,  toplam fayda ve zaman ötesi fayda sağlama açılarından eserlerinin  bir bedelle korunması hakkına sahiptir.

Bu noktada  hem “özgürlük” kelimesini anlamını bulandırmakta hem de özgürlüğün, bireylerin birbirleriyle karşılıklı ilişkileri bağlamından kopmasına sebep olmaktadır. Mises’,n büyük bir basiretle işaret ettiği gibi herkes aynı anda hem üretici hem  tüketicidir. O halde  Lessing’e göre tüketirken üreticiyi kendine köle etmekte özgür olan insanlar üretirken  tüketicilerin kölesi olmak zorundadır.

Özgürlük kelimesini “bedelsizlikle” bilerek kaynaştıran Lessing, mülkiyet halkının ilgasını hayal ederek temel haklardan “hürriyet” hakkının da yok edilmesine yol açacağını düşünememekte ya da zaten bu konuda hiç endişelenmemektedir.

Prof. Lessig’in bildiğimiz anlamda cahil olması mümkün değildir. O halde mülkiyeti, bağlamından bu denli izole edebilmesinin sebebi nedir?

Bunun sebebi, akademik bilgi üretme mekanizmasının, entelektüel zekâyı öldüren, patolojik izolasyonculuğudur. Bu, akademik uzmanlaşmanın kaçınılmaz sonucudur.

Hayatını herhangi bir kanunun bütün ayrıntılarını öğrenmeye adayan bir hukuk adamı aslında bilgisini bağlamdan izole  etmek maliyetini kabullenmektedir. Bilgiyi bağlamdan izole etmek de “üst düzey” bir cehalete yol açmaktadır ki bu cehalet ciddi bir terim enflasyonuyla  perdelenmektedir. Böylece   kafasına sayısız terim dolduran ama terimlerin hayatla birbirleriyle geliştirilmiş ilgilerini göz ardı eden bir “teminolojik cahil” tipi ortaya çıkmaktadır.

Bu cehalet tipi sebep sonuç ilişkisini bir yana bırakabileceğimiz düşüncesinin akademide yerleşmesinin bir sonucudur ki akademik itibarın bu cehaleti kutsamaya devam etmesi, bildiğimiz dünyanın sonunu getirebilecek bir  yağma düzeninin, bir kıyametin  sebebi olabilir.





13 Aralık 2016 Salı

‘NE HARİKA BİR DÜNYA ‘ VE TÜRKİYE GERÇEĞİ

Yeşil ağaçları görüyorum, kızıl gülleri de 
Sen ve ben için açtıklarını
 

Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.
 
Mavi gökleri görüyorum ve beyaz bulutları
 

Işıkla kutsanmış gün, karanlık kutsal gece 
Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.
 

Gökkuşağının renkleri ne güzeller gökyüzünde
Ve bir de geçip giden insanların yüzlerinde

Nasılsın diyerek el sıkışan dostları görüyorum 
Gerçekten seni seviyorum diyorlar
 

Ağlayan bebekleri duyuyorum, büyümelerini izliyorum
 
Hiç bilmeyeceğim kadar çok şey öğrenecekler
 

 Ve düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye 
Evet düşünüyorum kendi kendime ne harika bir dünya diye.

"What a Wonderful World", Bob Thiele ve George David Weiss tarafından yazılmış, ilk kez Louis Armstrong tarafından seslendirilmiş ve 1968 başlarında single olarak çıkarılmış bir şarkıdır. Dönemin ABD'sinde yükselen ırki ve politik gerginliğe bir panzehir olması amaçlanan şarkıda, günlük yaşamın sıradan güzelliklerinden zevk alınması betimlenir. Yine de şarkı ilk zamanlarda ABD'de tutulmamış, sürpriz bir şekilde Birleşik Krallık'ta başarı yakalamıştır(Vikipedi).

YouTube video sitesinde yayınlanan şarkının, klip görüntülerinde Louise Armstrong’un Vietnam’da savaşan Amerikan askerlerine verdiği konser yer almaktadır. Şarkının yıllar sonra dile dolanmasına ‘Good Morning Vietnam’ filminin soundtrackinde yer almasının payı büyüktür.

Belli ki özgürlükler ülkesi Birleşik Devletler, yaşam tarzlarından memnun olmayan diğer ırklardan özellikle Afro Amerikan kökenli yurttaşlarına ve anti-komünizm savaşı verdiklerini iddia ettikleri Vietnam savaşında yer alan yılgın askerlerine moral olsun diye bu çiçekli böcekli şarkıyı ısmarlamış; üstelikte siyahi bir şarkıcıya yorumlatmış.  Louise Armstrong’un müthiş yorumuna diyecek yok elbette… Belki ayıla bayıla yorumlamış belki de birileri söyle demiştir. Neticede ırki sorunları onunda yaşıyor en azından hissediyor olması gerekir... Şarkının yayınlanma zamanı ile Martin Luther King suikasti (4 Nisan 1968, Memphis) neredeyse eş zamanlı.

Şarkıyı bir yana bırakalım. Cumartesi gecesi, yine- yeniden tecavüze uğradık. Artmayacağına umut ettiğim 44 şehit ve 150 den fazla yaralı var. Gencecik vatan evlatları üzerinden bir şeyler yazmak, ne kadar utanılası bir durum.., Ar damarı insanın bir kere çatlamaya görsün, insan her şeyi kanıksar. Bir yerde feryat figan analar, kardeşler ağlarken diğer yanda birileri çıkar günlük hayatınızı normalleştirin, teröre prim vermeyin diye arsız arsız konuşur.
Ana karasına kimin ne için yaptığı hâlâ belirsiz olan 11 Eylül saldırılarından sonra dünyayı kana bulayan Birleşik Devletlerden, PKK sevici Avrupalı Devletlerden sözde destek mesajları almak ‘ne harika bir dünya’ dedirtiyor, insana…

Gün geçmiyor ki sosyal medyada bir ihbar yayınlanmasın, şuraya gitmeyin bombalanacak diye. Gündüz sıradan köylü gece PKK militanı olanı kırsalda asker ayıramazken büyük şehirde nasıl ayıracağız. Açılım süreci denen sahtekarlık döneminde arsızlaşan, Türk Halkının aksine ırkçı bir söyleme bürünen bu ne idiği belirsizleri aylardır askeri, polisi. korucusu vura vura bitiremedi. En nihayetinde devlet yönetimi de dahil hepimiz Türk olduğumuzu hatırlattılar.

Ülkemiz PKK sevicileri ve ülkesinde kalıp savaşmayan korkaklar sürüsü Suriyeli Arapların işgali altında. Sürekli çoğalıyorlar, savaşacaklarına sevişiyorlar. Ne gam, karnında bebeği kucağında daha yaşını doldurmamış bir başka bebek... Yarın öbür gün PKK seviciler yetmezmiş gibi bunlarla da uğraşacağız. Özgür dünyanın muteber temsilcileri dönüp bir de bunları sorgulayacak. Hatta Hatay merkezli bir Arap özerk bölgesi kurun derlerse şaşırmayın.

 Ben de ‘Ağlayan bebekleri duyuyorum’, babası şehit olduğu için onun sıcak kucağından mahrum kalacak..

23 Kasım 2016 Çarşamba

Kasımpatı Risalesi



Kasımpatı kasımda açan bir çiçektir. Papatyaya benzer fakat ondan çok daha büyüktür. Diğer adı “krizantem”dir.

Birbirine çiçek verecek medeniyete sahip insanlar için güzel bir gündeliktir.

Geçen gün annemle beraber çiçekçimize uğradık. Annem gözünde ameliyat olmuştu.

Büyükçe bir  vazonun içinde duran kasımpatların üstüne “papatya” yazılmıştı. Annem  Fransızca öğretmeni olduğundan, meslekî alışkanlıkla derhal  düzeltti: “Bunun adı “kasımpatıdır”. Fransızca’sı “krizantemdir” (chrysanthéme).”

Mesleğini seven çiçekçi dostum, bunu zaten bildiğini ama müşterilere anlatamadığını söyledi.

Meğer müşterileri, kasımpatıları ,  papatya olarak biliyor ve dahası  böyle bilmekte de ısrar ediyorlarmış.  Sorun şu ki müşteriler, çiçeklerin kasımpatı olduğunu öğrendiklerinde, onları almaktan vazgeçiyorlarmış.  Oysa üzerlerine papatya yazılırsa, çiçekler patır patır satılıyormuş.

Bu olay iki yönden ilgimi çekti:

Öncelikle müşterilerin bilgilenmeye karşı gösterdikleri direnç, tüylerimi diken diken etti. Açık bir bilgisizliği veya yanlışı düzeltmek yerine bunları sürdürmekteki ısrar bana korkunç göründü. Yani artık okullarda öğrenciler iki kere ikinin dört değil de beş ettiğini çoğunlukla veya zorla öğretmenlerine kabul ettirebilir mi?

İnsanlar bir konuda onlardan daha bilgili bir insanın açık doğrularına hangi gerekçeyle karşı çıkabilir? Aslında bir “gerekçe” dahi herhangi bir akıl yürütme ile elde edilir. Kasımpatının papatya olduğunda ısrarın herhangi bir botanik bilgisine dayandığını sanmıyorum.

Dolayısıyla müşterilerin kasımpatının papatya olduğunu söylemek için ne gibi bir dayanakları olduğu belli değil. Müşteriler sadece onların kasımpatı olmadıklarına “inanıyorlar”.  Böyle olmadığına inanmak için de hiçbir akılcı gerekçeye vs. ihtiyaç duymuyorlar.  Tam bir kör inanç sergiliyorlar.
Herhangi bir insan, bir şeye neden körce inanır? Körce bir inanışla ne elde etmek ister? Kasımpatının kasımpatı olmadığını düşünmek, bir insana ne kazandırır?

Kör inanç aslıda zaten bütün bu soruları gereksiz kılıyor. Çünkü kör inancın bütün amacı, yalnızca kendisi. Kör inanç insana, hiçbir yere varmayı vaat etmiyor. Ama o, insana düşünmekten, karar vermekten ve en önemlisi sorumluluk almaktan uzak kalabileceği bir koza sunuyor. O kozanın içinde “inananlar”, büyüklerinin kararlarına ve büyüklerine iman eden çoğunluğa uyarak sınırsız  ve ebedi bir masumiyet kazanıyorlar. Öyle ki artık yeni bir şey öğrenmeye gerek duymuyorlar. Ve dahası artık hiç hata yapmayacaklarını düşünüyorlar. Dolayısıyla birileri onlara sevdikleri çiçeklerin aslında papatya değil de kasımpatı olduğunu söylediğinde bunu gönül rahatlığıyla inkâr edebiliyorlar.

Bu kör inanç büyük ölçüde ve belki de tamamen dinle elde ediliyor. Toplumun dine bağımlı hale getirilmesiyle birlikte insanlardaki akıl yürütme süreçleri büyük ölçüde kesintiye uğruyor. Bunun yerini hayvansı bir güvenlik gereksinimi ve insanlık dışı bir sorumsuzluk arzusu alıyor.

Bunun ülke yönetimine “demokrasi” vasıtasıyla hükmetmesi de akla gelebilecek en ilkel ve vahşi  çoğunluk diktasını yaratıyor.

Bunun yanı sıra ( merak ettiğim ikinci şey de buydu) aklıma, böylesi bir gönüllü cehaletin, piyasaları nasıl etkileyeceği sorusu geldi.  Şöyle bir düşünüldüğünde, kasımpatıya papatya diyen bir toplumun  çoğunluğun, kendi ihtiyaçlarından doğru dürüst  haberinin olmadığını düşünmek için elimizde  büyük bir  kanıt var. Böylece aslında meselâ okula değil de camiye  ihtiyaç duyulduğunu düşünen ve zamanla kafasındaki “okul”  kavramının, yerini “cami” kavramına bıraktığı bireylerin kitlesel egemenliğinde, herhangi bir şey üretmek, yaratmak mümkün olabilir mi?

Kasımpatıyı gönüllü inkâr ederek yerine papatyayı  ikame eden  bireylerin, medeniyetin gereklerini kavrayabilmesi mümkün olabilir mi?

 Çünkü bugün kasımpatının, papatya olduğuna inanan birey, yarın, hukukun akılcı bir ideal değil de  baştaki  ulemanın fetvalarından ibaret  olduğuna inanmaya başladığında, artık ona, doğrusunun ne olduğunu anlatmamız mümkün olmayacaktır.

Kasımpatının papatya olduğunda ısrar ederek kasımpatı arzını yönlendiren bir kitlenin, ekonomi yapabilmesi mümkün değildir. Çünkü bir kere kavramları körce inkâr eden veya çarpıtan bir bireyin,  ne üretim faktörlerinin birbiriyle  bir ilişkisi olabileceğini ne de her eylemin mutlak bir maliyetinin olduğunu anlayabilmesi mümkündür.
Türkiye kör inancın harlanan alevlerinde şimdiden kendi cehennemini yaratıyor.

Birileri “Bu nasıl risale?” diyebilir ama kasımpatıdan papatya olabileceğine inandığımız bir memlekette, fıkradan risale yapana da çok şaşmamak gerekir herhalde?


14 Kasım 2016 Pazartesi

Amerika'nın Türkiye Simülasyonu

Biz Türkler yaşadığımız olumsuzlardan dolayı başkalarını suçlamaya bayılırız... Dolayısı ile öz eleştiri gibi bir meziyete sahip değiliz ya da çok az sahibiz. Öz eleştiri ile suçlama arasındaki farkı da bildiğimizi söylenemez... Kişisel anlamda durum bu mecrada iken devlet olarak da bakış açımızın çok farklı olmasını beklemek yanlış olur. Borsa düştü, Dolar fırladı, altın değer kaybetti benzeri birçok ekonomik göstergeyi “Dış güçlerin” müdahalesi olarak yorumlandığına şahit olmuşsunuzdur.


Globalleşen dünyada,  büyük siyasi güç ve ekonomiye sahip ülkelerde meydana gelen olaylar elbette diğer ülkeleri ve ekonomilerini de etkileyecektir. Burada esas olan ne ölçüde ve nasıl etkilendiğinizdir. ABD Başkanlık seçimi sonuçları ülkemizde ABD Dolarının değer kazanmasına neden olurken Birleşik Krallık para birimi olan Pound karşısında Doların değer kaybetmesi  sonucunu doğurmuştur.                   


8 Kasımda Birleşik Devletlerin 45. Başkanı seçilen Donald Trump, 2000 yılında da Cumhuriyetçi Partiden başkanlık yarışına katıldı. İronileri ile ünlü çizgi dizi Simpsons o dönem de bu adaylığa bir bölümünde yoğun ironiyle yer vermişti. Şimdi, belli ki dizinin sıkı takipçisi olmayan kaşif ya da kaşifler(!)   Amerikan derin devletinin 15 sene öncesinden Trump kurgusunu yaptığını ve kanıtının da Simpsons olduğunu söylüyor.


Amerikan Devletinin  Hollywood  yapımları üzerinden toplum mühendisliği  yaptığı bilinen bir gerçek. İlgili ilgisiz birçok filmde Amerikan bayrağına yer verilmesi, ülke değerlerine vurgu, nerde ise hemen her ailede bir Amerikan Deniz Piyadesi hikâyesi… Yukarıda sözü edilen Simpsons keşfine nazire olsun diye,  Barack Obama’dan önce ki Afro Amerikan başkanlı filmlerin  son dönem de kadın başkanlı filmlere yerini bıraktığını da belirtelim… Görünen o ki Hollywood’da Trump’ın başkanlığına kendini hazırlamamıştı(!)



Trump’ın  kazanması ile birlikte Cumhurbaşkanı  Erdoğan ile benzerliklerini ortaya koyan köşe yazılarında patlama oldu. Amerikan başkanlık seçimlerinin sonuçlarının şekillenmeye başlaması ile birlikte CNN Türk ekranlarına telefon ile bağlanan bir konuşmacı bu liderin ileriki dönemde “kanka” olacakları yorumunu bile yaptı…



Ana karasına kurulduğundan buyana doğrudan askeri bir saldırı almamış(Pearl  Harbour saldısını saymazsak) bir ülkenin milliyetçilik vurgusu yoğun, ‘Yeniden Büyük Amerika ‘ mottosu ile yola çıkan bir kovboyu tercih etmesi,  Amerika’nın  1.Dünya Savaşı öncesi dünya düzenine dönme eğiliminde olduğunu, dış politikada” büyük ağabeyliği” Birleşik Krallığa mı bıraktığını mı gösteriyor? Mutlak hakimiyet sahibi Putin’in Rusya’sının Rus Çarlığından ya da Avrupa Birliğinin dinamosu görevini üstlenmiş Merkel  Almanyası’nın Alman İmparatorluğundan işlevsel olarak farkı mı var? Türkiye bile dış politikalarında kendine biçilen rolün ötesinde aksiyon almaya başlayarak Osmanlılara selam göndermiyor mu?


Gelelim Türkiye Simülasyonuna; genellikle Amerikan başkanlık seçim kampanyaları örnek alınır hatta siyasi partiler Amerikalı reklamcılar ile anlaştıklarını duyururlar, övünçle… Bu kez bir farklılık oldu galiba Amerikalılar Türkiye’de simüle ettikleri  bir senaryoyu ülkelerinde kullandılar. Gittikçe güçlenerek iktidarda kalmayı başaran, bir lideri vââdleri, söylemleri ve uygulamaları noktasında taklit ettiler. Trump’ın gelişi Recep Tayyip Erdoğan’dan belliydi.



15 Temmuz kalkışması her iki lider için farklı ölçüde önem taşısa da liderliklerini pekiştirmek ve lider olmak anlamında önemli bir olaydır. Recep Tayyip Erdoğan, aslında, halkının demokrasiye sahip çıkışını değil kendisine olan sevgisini ve halkının üzerindeki muazzam etki gücünü görmüştür. Siyaset yapan herkesin düşlediği bir güçtür bu… Clinton ve ekibinin Türkiye’de gerçekleştirilmeye çalışan 15 Temmuz eylemine dolaylı destek verdikleri bilinmektedir. Görülen o ki 15 Temmuz zaferi, Clinton ve ekibinin beklentilerinin dışında gerçekleşmiş ve siyaset karnesine bir başarısızlık olarak düşmüştür. Bu başarısız öngörü şüphesiz Trump için başarıdır.



Trump’ın zaferinin ardından yapılan gösteriler Amerikan elitlerinin, entelektüellerinin yaşadıkları hayal kırıklıkları aslında Türk elitleri ile ne çok benzerlik göstermekte… Şimdi Amerikan halkının Trump sevgisinin Türk Halkının Erdoğan sevgisi ölçüsüne yetişip yetişmeyeceğini gözlemleyeceğiz. 

30 Ekim 2016 Pazar

Türkiye’de Geri Evrimin Yarattığı Cins: Homo simplex


 Uzaya giden ilk tür değiliz.

Bizden önce  en az bir köpek ve bir şempanze, bu onuru bizden aldı. Onlara basit komutlara uymaları “öğretildi” ve onlar da bir kapsülü idare ederek dünyaya dönmeyi başardılar.

Peki ama bu bize ne anlatır?

Bu bize zekânın o kadar da esşiz bir şey olmadığını anlatır. Araç yapmak konusunda pek çok primatın başarılı olduğunu  yeni yeni öğreniyoruz. Hatta kapuçin maymunlarının  gerekli uyarımla kendi aralarında  ekonomi bile kurdukları  keşfedilmiş.

O halde kendi ülkemizde nasıl yaşadığımızı, ne hale geldiğimizi, artık ciddi ciddi düşünmenin zamanı gelmiştir.

Hayvanların üç amaçları vardır:  Düşmana yem olmamak, beslenmek ve üremek. Bu üç amaç da hayatta kalmanın gerekleridir.

İnsan da bu amaçları taşır ama hayvanlardan farkı bu amaçları için gerekli doğal donanımının olmamasıdır. İnsan “zeki olmak mecburiyetindedir.” İnsanın “zeki olmak mecburiyeti” onun “akıl” denen melekesini geliştirmesini sağlamıştır.

Kürklü bir hayvan için “elbise  dikmek” mecburiyeti yoktur. Ama insan buna mecburdur. İnsanın, hayatta kalmak için gereken her şeyi kendi başına “edinmesi” bile mümkün değildir. Bir noktada insanın “yaratmaya” başlaması gerekir.

İşte insan sürülerini hayvan sürülerinden ayırıp da ona “toplum” denmesini sağlayan şey, bu gerekliliktir.

Bu gerekliliği keşfeden insan türüne “H.sapiens” yani “zeki insan” denmiştir.

Bu sözlerim dünyanın geri kalanıyla ilgilidir. Türkiye’de ise durum tamamen başka.
Çünkü Türkiye’de “insan” türü bahsedilen evrimsel aşamaları geçmemiştir. Belki de Türkiye için evrimde bambaşka bir yola sapmış bir insan türünden bahsetmeliyiz.

Gerçi Türkiye kendi  içinde de homojen değil. “İnsanlaşmanın” gerektirdiği soyut değerleri alaya alarak kabile hayatına dayalı bir petrol imparatorluğu kurmayı hayal eden, Kürt kabileci zihniyeti ile ülkenin kurucu felsefesini sahiplenen Türkler arasında ciddi bir gerilim var.

Fakat zekâ ve “değerler” açısından Türkiye ortalaması berbat bir halde. Türkiye’de iktidarı belirleyen çoğunluk kitlesinin ki bunun, aslında çarpık  bir manivelayı ( partiler ve seçim kanunları) hareket ettiren bir matematik diktası olduğunu artık herkes biliyor, bu ortalamaları belirlediği de acı bir hakikat.

Türkiye’de doksan yıl içinde seçmen davranışlarının yönelimine bakıldığında, Türkiye’yi “çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine” taşıması düşünülen bir toplumsal düzenin, seçmen eliyle ne hale getirildiği dehşetengiz biçimde ortada. Peki, ama bizi çağdaş uygarlığın ötesine taşıyacağı düşünülen toplumsal düzen yalan mıydı? Elbette yalan değildi. Çünkü “kurumsal” , “değere dayalı”, “ bireysel hukukçu ”, “ akılcı”, “kurallı” bir toplumsal düzenin, “olması gereken şey olduğu “insan” türünün her tecrübesinde görülebiliyordu. Çünkü başka türlüsü denendiğinde, düşülen yanlışlar bir bir elenmişti.

Peki ama ülkenin yönetimini belirleyen seçmenler, dünyanın geri kalanındaki Homo H.sapiensler gibi davranmamışlar mıydı? Görünen o ki Türk seçmen profili artık evrim ağacındaki cinsteşlerinden farklı bir hale gelmişti.

Bunu nereden anlıyoruz? Bunu, Türk seçmeninin  ( Bölücü, etnik ırkçı ve  İslamcı kesimler için belirtelim ki bu tanıma  etnikçilik ilkesizliğini  ve ilkelliğini görmezden gelerek Kürtleri de katıyorum.) eylemlerinin sonuçlarına bakarak anlıyoruz.

Peki ama neden, eylemlerinin nedenlerine bakmıyoruz da sonuçlarına bakıyoruz? Çünkü Türk seçmenleri çok farklı sebeplerden dolayı siyasal islam’ı ve Kürt etnik ırkçılığını destekliyor ama  ulaşılan sonuçlar daima aynı  oluyor.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor? Türk seçmeninde, H.sapiens cinsinin ayırt edici özelliği olan “sebep-sonuç ilişkisi” kurma yeteneğinin ya hiç olmadığını ya da  bir “geri evrimle” bu yeteneğin, tedricen ortadan kalktığını görüyoruz. Bunu, yapılan sayısız söyleşide, kamuoyu yoklamalarındaki ciddi tutarsızlıklarda vs . hep görüyoruz.

İnsanlar adalet istiyor ama yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını tahrip eden yasaları onaylıyor.
 
İnsanlar refah istiyor ama seçtiklerinin  hoyrat israfını gözü kapalı destekliyor.

İnsanlar özgürlük istiyor ama her türlü şiddeti gözü kapalı destekliyor ve hatta günlük hayatlarında şiddeti uyguluyor.

İnsanlar hayatta kalmak istiyor ama hayatta kalmanın insana özgü biçimlerini tahrip ettiklerini göremiyorlar ve daha kötüsü görmek de istemiyorlar.

İnsanlar yaşamak istiyor ama  toplu bir intihar fantezisi yaşamayı “güvenlik” sayıyor.

Memleketimizde barışı ve demokrasiyi bebek katili Kürt teröristlerinin, IŞİD yanlısı siyasal İslamcıların ve onların yardakçıları librallerle sosyalistlerin savunması, eğer Türk insanının geri evrimi için bir delil teşkil etmiyorsa; artık akıldan ve mantıktan bahsetmemiz de gereksiz, demektir.

O halde  ( İçine Kürt kökenlileri de katarak) Türk seçmen profilini oluşturan insanlar artık Homo H.sapiens değildir. İki ayak üzerinde dik yürümesi, alet edavat geliştirmesi ( ki içine Kürt kökenli seçmenleri de katarak ) ne yazık ki Türk seçmenini H. H.sapiens saymamıza artık yetmiyor.  (Kaldı ki alet edavat kullanımında dahi bu kitlenin son derece geride kaldığını görmek için sadece trafiğe bakmak yeterli gibi geliyor.)

 Çünkü bu seçmen kitlesinin, insanlara ait soyut değerleri, yargılayıcı/eleştirici zekâsı, vicdana dayalı akıl yürütme kapasitesi bulunmuyor.

Çünkü bu seçmen kitlesinin, insan olarak kalmak arzusu ve iradesi bulunmuyor.

Bu seçmen kitlesi, gerçek insanların her türlü ürününe talip olarak yaşayan ama o ürünleri meydana getiren ahlâkî ve akılcı sorumlulukları paylaşmak istemeyen; üstelik bahsedilen ahlâkî ve akılcı sorumlulukların, insan olmanın temel şartları olduğunu sanırım bundan sonra da asla anlayamayacak  bir kitle.

Bu kitlenin artık evrim ağacında yeni bir adının olması gerekiyor. Çünkü aynı görünüşteki homo H.sapiensleri son ferdine kadar sömürüp yok ederek en nihayetinde kendisinin de yok olacağını bilmeyen ve bir tür virüs olarak yaşayan bu kitlenin ayırt edilmesi , dünyada dine veya etnisiteye dayalı olarak yaşamak isteyip de aynı zamanda batı medeniyetinin ürünlerinde hak iddia eden   insan cinsini tanımamız ve kendimizi bu cinste korumamız için de şart.

İnsanca davranışın soyut ilkelerinden, değerlerinden, ayrıntılarından ölesiye korkan, H.sapienslerin üreitmini isteyen  ama kendisi herhangi bir şey üretmekten aciz, hayatını ancak hayvansal düzeyde en basit ihtiyaçlara yönelik olarak yaşayan bu  primat cinsine belki de artık Homo simplex  ( Basit insan) denmelidir.

Bu insan cinsine Homo primitivus da demek belki mümkündü ama  ilkel insanın gelişme potansiyeli bana bu adlandırmanın,  bahsedilen seçmen kitlesi için  içinde taşımadığı bir  ilerleme arzusunu çağrıştıracağını düşündürdü.

Oysa Homo simplex herhangi bir ilerleme, gelişme arzusu taşımayan, insan olmanın gerekleriyle ilgilenmeyen ama H.sapiens’in üretiminden yararlanarak konfor elde edilebileceğini ve bundan ötesinin de ona asla gerekmeyeceğini, dolayısıyla asla gelişmese de H.sapiens’in değerleri sayesinde hayatta tutulacağını düşünen insan cinsi.

Bu cinsin hayatta kalmasını sağlayan şey, H.sapiens’in, bu cinsin, onun değerlerini paylaştığına dair iyi niyeti ve kural sadakati.

Oysa Homo simplex için  kurallar sıkıcı ve  çapraşık. ( Kuvvetler ayrılığının ayağımıza bağ olması, Allah’ın bizi okumuşların şerrinden muhafaza buyurması…).

Homo simplex için  demokrasi muz düşüren bir sopa ( Demokrasi  bizim için bir tramvay).

Homo simplex için  bilmeden yargılamak en kolayı. ( Farabi ve İbn-i Sina kâfirdi).

Homo simplex için erkek lider, kadın damızlık. ( Son 14 yılda kadına yönelik her türlü şiddetin %1400 artmış olması).

Homo sipmlex için lider, değişmez   bir yönetici. Bir tür sürü lideri….( Mises demokrasiyi, “yöneticilerin barışçı biçimde değiştirilebildiği rejim” olarak tanımlıyordu.)

Daha  pek çok  davranışıyla H. Sapiens’ten başka türlü bir canlı olduğunu gösteriyor, H. Simplex.

Bu cins, insani her türlü gelişime ( İçine Kürt etnik ırkçılarını da kattığımı bir kez daha tekrarlıyorum) karşı bilişsel olarak kapalı, ( bilinçli demiyorum, çünkü içinde herhangi bir farkındalık yok, şartlanma var…) “toplumlaşmanın” değerlerinden habersiz,  toplumsal kimlik oluşumunu da ancak hayvanî kan bağlarıyla açıklayabiliyor. ( Türkiy’ede uluslaşmanın en büyük iki düşmanı bu yüzden, Araplaşarak Müslümanlaşacağını sanan İslamcılarla Türk’e kendi akıllarınca köken bulmaya çalışan Kürt kabileciliği)
 
H. simplex, tedbir alınmazsa  insanın yapay zekâ ve uzay yolculuğu geliştirmenin eşiğinde olduğu bir dönemde H. Sapiens’i yok edebilecek bir cins. Biz aslında Türkiye’de, dünyaya hızla yayılan bu cinsin bir bölümünün diktası altında yaşıyoruz ve bu cinsin fiilî şiddeti önünde hâlâ lâikliğin ve hukukun ince duvarları duruyor.

H. simplex’in ülke yönetimine müdahalesi acil olarak engellenmeli. Bu da belli bir öğrenim düzeyinin altındakilerin oy vermek hakkından  mahrum edilmesiyle    bir ölçüde sağlanabilir. Çünkü H. Simplex bilgiye ve uzmanlığa duyduğu sınırsız haset ve öfkeyle varoluş temellerimizi fütursuzca tahrip ediyor.



22 Ekim 2016 Cumartesi

Gerçek Bir Korku Olarak İslamofobi


İslam dünyayı yönetecek. Hollanda için şeriat.
İslamofobi diye bir kavram neredeyse on yıldır hayatımızı işgal ediyor. Terimin kökeni 11 Eylül saldırılarına dayanıyor ama özellikle son on yıldır yaşananlar sanırım terimi daha bir kristalize ediyor.

İslamofobiye hep “korkanlar”  cephesinden bakıldı veya bu terim hep korkanların korkuları eleştirilerek ele alındı.

Bu terim kullanılırken korkanlara sürekli “ İslâm’dan korkmanız gerek yok; gerçek İslâm’da şiddet yoktur!” mesajı verildi.

İslamofobi eleştirilerinin ana akımı, bu tavrın aslında patolojik veya anormal olduğu istikametinde.

Peki ama İslamofobi gerçekten haksız bir önyargıdan mı ibaret?

Bu soruya “ Evet” diye cevap vermek ne yazık ki o kadar da kolay değil.

Burada “İslam’ın”, özünde ne olduğu ve nasıl yaşandığı açmazıyla karşılaşıyoruz. İslâm’ın özünde ne olduğuna dair cevaplar  genellikle es geçiliyor. Gayrimüslimler  bunu araştırdıklarında, önyargılı ve düşman olmakla suçlanırken Müslümanların eleştirel yaklaşımları da “ihanet”  suçlaması altında  nefretle karşılanıyor. Kısaca: İslâm’ın akla dayanan, tarihi v felsefi bir eleştirisini yapmak mümkün olamıyor.

Bunun sebebi de daha en başında meydana gelmiş olan “inanç” ve “din” ayrımının, göz ardı edilen,  bin yıllara dayanan, politik birikimli zehirli etkisi.

“Politik birikimli zehirli etki”den kastım nedir?

İnsanlara yanlışlarından dönmeleri ve davranışlarını doğru bir ahlâkî ölçüyle “sınırlandırmalarını”  söyleyen inancın, bütün insanlara “ne yapmaları gerektiğini emreden bir siyasi manifestoya” dönüşmesi ile birlikte “ ne yapılması gerektiğine” dair her an verilmesi gereken binlerce cevaba ihtiyaç duyulması sorunu ortaya çıkmıştır.

Bir önceki paragraf önemlidir. Çünkü “yapılmaması gerekenleri” söyleyip gerisini müminin aklına ve vicdanına bırakmakla; mümine, her an ne yapması  gerektiğini  emretmek, bambaşka  sonuçlar doğuran, bambaşka eylemlerdi.

Şeriat bölgesi duyurusu
“İnanç” birinci yolu seçmişti. Çünkü inanca göre insanın var olabilmesini engelleyen her davranış durdurulmalıydı. Bunlara “kötü” deniyordu ve meydana geldiklerinde anlaşılmaları kolaydı. Öte yandan  herhangi bir davranışın yaygınlaşması halinde zararlı olup olmayacağı, insanı hayatta tutan  beraberliği yıkıp yıkmayacağını anlamak da kolaydı ve bunun için göklerden gelen mesajlara ihtiyacımız yoktu. Kötünün yıkıcı tabiatını anlamak için aklımız yeterliydi.

Oysa “din”, ikinci yolu seçti. Din, insanlara ne yapacaklarının sürekli söylenmesi gerektiğini  va’z ediyordu. Bunun sonucunda da o bir siyasi yöntem veya rejim haline geldi.

Çünkü insanlara sürekli ne yapmaları gerektiğini söyleyebilmek öncelikle şeriat ve ibadethane/ruhban kurumlarını gerektiriyordu.

Bu iki kurumla beraber din artık topluma kendisini yasa olarak  kabul ettirip muktedir oldu. Böyle yapmayan bir din mevcut olabilir mi? Böyle bir “din” var olamaz çünkü zaten “din”,  Tanrı adına iktidar olmak demektir. İktidar olmak imkânlarını dinin elinden aldığınızda şeriatı ve ibadethaneyi ortadan kaldırıyorsunuz demektir ki o zaman din de ortadan kalkar.

 Bu durumda da geriye sadece bireyin, kendi vicdanıyla uyacağı bir ahlâk ve ahlâkî sınırlama için vicdanını besleyen  saf ve kişisel bir inanç kalır.

Bunlar ne anlama gelir? Bunlar şu anlama gelir ki İslâm’ın bir din olarak hâlâ var olması, Tanrı adına iktidar/zor kullanımının hâlâ var olabilmesi anlamına gelir. Hristiyanlığın elinden iktidar olmak imkânları kesin şekilde alındığı içindir ki batılı insan, “özgür” kılınabilmiştir.

Oysa “İslâm âlemi” denen ilkellik  haritasında İslâm –artık Türkiye’de bile- doğrudan doğruya hayata hükmeden bir iktidar mevkiindedir. İslâmî terör, bir tutuculuk eylemi değildir. İslâm’ın din tabiatından kaynaklanan bir iktidar edinme biçimidir. İslâm’a göre iktidarın nasıl elde edileceğine dair hiçbir ölçü bulunmadığından, terör, şeriatı ilelebet yürütecek, değişmez  bir ruhban egemenliğini sağlamak için başvurulan yegâne “meşru” yol olarak İslâm âleminde uygulanmaktadır.

Özetle İslamofobi, basit bir önyargı değildir. İslamofobi, şeriatı ve ruhbanlarıyla insanları kendisine itaat ettirmek isteyen bir siyasi rejimden duyulan, gerçek ve haklı bir korkunun adıdır.

Avrupa kanserdir, İslam cevaptır.
Türkiye’nin görünüşte lâik hali, şeriatın insanlık dışı yıkıcılığını gizleyen bir örtü gibidir. Lâikliğin Türkiye’de resmen yıkıldığı gün, dünyadaki İslâm coğrafyasındaki kanlı katliam haritasının tamamlandığı gün olacaktır. ( Bu arada “İslâm tarihindeki” adil ve güzel sayfalar İslâm’ın eseri değildir. İslâm’ı kendi akıllarıyla ve  vicdanlarıyla uygulayan Türklerin eseridir. Yani yorum, aslı aşmış ve onu insanileştirmiştir..)

Batılılar, İslâm’dan tarihi, akılcı ve vicdani sebeplerle korkarken bizim korkmamamız, henüz şeriata geçmemiş olmamızdan ve bunun yanı sıra dini hâlâ Türkçe yaşayabileceğimizi sanmamızdandır.

Din bütün yıkıcı gerçekliğiyle karşımızda durmaktadır.




12 Ekim 2016 Çarşamba

Türkçülüğe Karşı Türk Milliyetçiliği

Türk milliyetçiliği, bir noktadan sonra Türkçülüğün içini boşaltmıştır.


Uzaktan ve birazda sisli bir havada sezebildiğimiz kadarıyla “Türk milliyetçiliği”,  kendine “Türkçü” dememenin bir yolu haline getirilmiştir.

“Türkçü” terimi, özünde, “Türk’ü, dünyanın merkezi haline getirmek” olarak anlaşılabilir.

Bu, bölünmez bir kavrayışla dünyayı Türkçe algılamak bilinci ve arzusudur.

Türkçülük öncelikle sosyolojik bir gerçekliğin gereği olarak ortaya çıkmıştır. Bu gerçeklik de imparatorlukların salt siyasal güçlerinin toplumsal kimliklenme ihtiyacını gideremediği, dahası bu ihtiyacın yol açtığı siyasal erk ihtiyacının, imparatorlukları bölmesi gerçekliğidir.

Dünyada, kendisinden daha büyük bir toplumsal gerçeklik olmayan nihaî kimliklenme varsa o da  “uluslaşma”dır. Bunun sebebi  dilin aşılamamasıdır. İnsanlar  birbirlerini dille tanır.

Ortak bir dille anlaşan insanlar, ancak  bundan sonra birbirleriyle adalete dayanan bir ilişki kurmayı tasarlayabilir. İşte uluslaşma, insanlar arasında bu tasarının gerçekleştirilebileceği tek kimliklenme biçimidir.

Bu yüzden de Türkçülük, toplumsal temelde edinilebilecek en geniş algılama  biçimi olan uluslaşmayı esas alarak dünyanın merkezine Türk’ü koyar.

Bunun “pratik”  sebebi diplomasidir. Çünkü diplomasi ancak ve yalnız “uluslar arasında” vardır ve mümkün olabilir.

Gelin görün ki “Türk Milliyetçiliği” , “millet” kelimesini Osmanlıca’daki “ümmet” karşılığıyla örtüştürerek işin içine “dinî” bakışı da sokmuş, Türkçülüğü  tabiri caizse sulandırmıştır. Bunun sebebi, dünyaya “din gözüyle”, “Müslüman gözüyle” ya da “ümmet gözüyle” de  bakılabileceğini sanmasıdır.

Oysa dünyada ümmet gibi bir gerçeklik olmadığı gibi dünyaya hem ulus hem ümmet gözüyle bakabilmek de mümkün değildi.

Ziya Gökalp’in “Türkçülük” dediği bakış ve tavır, siyasi bir sığlıkla “ Türk milliyetçiliği” haline getirildiğinde, bunun alt metnindeki felsefe; “Dünyaya Müslümanlaşmış bir Orta  Asya kavminin gözünden bakmak” haline geliyordu.

Oysa dünyaya “Müslüman” gözüyle bakmakla Türk olarak bakmak arasında fark vardı.

Öncelikle dünyaya Türk olarak bakmanın felsefi bir bütünlüğü varken “Müslüman olarak bakmanın” hiçbir felsefi bütünlüğü, mantığı, tarihi ve kültürel alt yapısı yoktu. Bunun sebebi de Müslümanlığın, “kültürü  aşamaması” idi. Bugün Müslümanlık denen şey Arap kültüründen ibrettir. Öyle ki Arap kabileciliği, tevhid inancının ulusal yorumlarla, geleneklerle yaşanmasına dahi “bidat” terimiyle hatta “küfür” diyerek karşı çıkacak kadar yobaz ve kıyıcıdır. Bu yüzden de dünyada bir ümmet meydana getirebilecek “standart İslam” diye bir şey var olamadı ve olamayacaktır da.

Türk milliyetçiliği denen tavrın felsefesinde, yapılanmasında dinin ayrılmaz bir yeri vardır. Öyle ki Türk milliyetçiliği dini, uluslaşmanın temellerinden biri sayar. Oysa tarihin büyük bir bölümünde din, ancak  hanedanların  nüfuz mücadelelerinde kullanılan siyasi bir tercihten ileri gidememiştir.

Türk Milleti’nin yaşayışında dinin önemi, dinin kendi öneminden ya da ululuğundan gelmemiştir.  Dünyada hiçbir ulus dinine kendi ulusal/ millî ögelerini ve millî bakışını Türkler kadar çok ve belirgin yerleştirmemiştir. Kısacası İslâm Türk’ü ne yüceltmiş ne de onu zenginleştirmiştir. İslâm ancak Türklerle karşılaştıktan sonra insanî ve müşfik bir öze sahip olabilmiştir. İslâm, ancak Türk’ün ona verdiği anlam kadar yücelebilmiştir.

Oysa “Türk Milliyetçiliği” denen siyasal bakış,  Türk’ü, İslâm’ın “altına “yerleştirerek İslâm’ı, Türk’ten büyük, Türk’ü aşan bir felsefi kategori olarak kabul etmiştir ki bunun  siyasal sonucu,  MHPli denen siyasal milliyetçilerin,  bugün en nihayetinde  siyasal ümmetçiliğin toplumsal cephanesi haline gelmesi olmuştur.

İşte “Türk Milliyetçisi” denen daha ziyade siyasal  bakışa sahip “ana kitle”,   dünyaya “derenin Arap yanından” bakmayı tercih eden kitledir

“Türk Milliyetçiliği”, dünyaya bölünmez bir Türk bakışıyla bakmanın, dini millete feda etmek olacağını sanan,  dünyaya dinle bakılmazsa cehennemde yanılacağını sanan, dünyaya Türk olarak değil de “Müslüman Türk” olarak bakarsak şerefli olunacağını sanan büyük bir kitlenin ve siyasi kadronun felsefi bir şaşılığından başka bir şey değildir.

“Türk Milliyetçiliğinin” yanlışlığı, bu terimi kullananların yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Yoksa Türk Milleti’ni, dünyadaki üç yüz milyona yakın nüfusuyla bölünmez bir bütün olarak görüp  dini öncelemeksizin, dini bir hayat ve siyaset tarzı olarak  kabul etmeksizin benimsemek “Türk Milliyetçiliği” teriminin gerçek içeriği olmalıdır.
 
Çözüm ancak Türk’e dönmektir. Türk’ün, dini aşan bir toplumsal gerçeklik olduğunu kavramak, işin başıdır.

Şu unutulmamalıdır ki “Türk”, dine feda edilebilecek basit bir toplumsal kimlik değildir.

Ve  yine unutulmamalıdır ki siyasetin nihai hedefi olan erk ediniminde, ancak bir ve yalnız bir  kimliğe yer vardır. Türk milliyetçileri denen kitle, o yere Türkle beraber İslâm’ın da oturabileceğini sanan bir kitledir ki bunun cezasını Türk Ulusu, Müslüman şeriatının kıyıcılığına maruz kalarak çekmektedir.  Umalım ki  Türk milliyetçiliği denen siyasal  tavrın temelindeki “Türk İslam Ülküsü” denen felsefi şaşılık ve  Arapça cennet fırsatçılığı, Türkiye’den Türk adının silinmesine sebep olmasın.