17 Temmuz 2010 Cumartesi

Türkiye’de Milliyetçiler Neyle İlgilenirler?



Türkiye’de milliyetçiliğin tarihi bir tepkiler tarihidir aslında. Önce Balkanların kaybına, daha sonra imparatorluğun geri kalanının kaybedilmesine, fiilî düşman işgaline, komünist iç savaş tahriklerine ve daha sonra da Türk adından nefretle kendini var eden Ermeni ve Kürt ırkçılıklarının vahşetine duyulan tepkiler Türkiye’de milliyetçiliği daha doğrusu siyasî milliyetçiliği karakterize eder.


Tarih boyunca büyük ve egemen bir millet olmanın verdiği gururun, bir imparatorluğun kaybıyla zedelenmesi Türk milliyetçilerinin iyileşmeyen yarasıdır.
Bundan dolayı Türk milliyetçileri için tarih her zaman önemli bir varoluş sebebi sayılmıştır.
Hatta belki biraz da mübalâğa edersek neredeyse tek varoluş sebebi ve ilgi sahasıdır tarih, Türk milliyetçileri için.

Milliyetçi camiada tarihe duyulan ilgi, “gelenek” ile bağdaştırılmış ve fikri bir hiyerarşi meydana getirilmiştir. Böylece sürekli, tarihin ve “eskilerin” peşinden gidilen ciddi bir kast yapısı kurulmuştur.


Bu kast yapısında, milliyetçi gençlerin neyle ilgilenmeleri, neler okumaları gerektiği hep katı bir disiplinle dikte edilir.

Buna kast yapısı dememizin sebebi şudur ki bu yapı içinde milletini sevmek asgari müşterekinde buluşmak yetmez. Hatta bu hemen hemen önemsizdir. Bu mensubiyet müştereki doğrudan yaşlılara biat haline dönüştürülür.


“Bu, milliyetçiliğin genel tabiatı mıdır?” diye soracak olursak, buna “evet” diye cevap vermek zordur. Bizdeki özel haliyle milliyetçilik, en baştaki seçkinci ve şehirli yapısından koparak popüler ve tepkisel siyasete dönüştüğü andan itibaren bu hale gelmiştir.


Maalesef Türk Milliyetçiliğinin büyük ocağı da bu sığlaşmadan nasibini almıştır.
Türkiye’de milliyetçiler, tepkilerini slogan düzeyinde bir ideolojiyle ortaya koyacakları bir siyaset ortamını yeterli bulmaktadırlar.


Bundan dolayı da mesela “dokuz ışık” gibi bir “doktrinin” gerçekte hangi ideolojiye yakın durduğunu hâlâ bilememektedirler.


Çünkü popülerleşme ile ortaya çıkan sığlaşma, tepkiselliğin ötesinde derinlemesine bir fikir hareketini imkânsız hale getirmiştir. Bugün Türk milliyetçiliğinin fikri felâketinin en feci örneği, Türk Ocakları gibi bir entelektüel kurumun, kendi içinde dahi siyasî mülâhazalar ve idare-i maslahatçılıkla meşgul olmasıdır.


Türk milliyetçiliğinin köylüleşmesi ve siyasîleşmesiyle beraber “entelektüel ahlâk” ve “yaratıcılık” konuları ilgi dışında bırakılmış ve hiyerarşik bir tepkiselcilik bir ideoloji gibi benimsenmiştir.


Bundan dolayı meselâ Türk Milliyetçiliğin entelektüel merkezi olduğunu varsaydığımız Türk ocaklarından herhangi birine dünyadaki ekonomik kriz gibi bir konudaki fikrini sorsanız muhtemelen kendine en yakın bildiği Marksist dedikodulardan öte size bir şey aktaramayacaktır.

Veya ondan, tanıdığı izlenimci üç ressamın adını saymasını isteseniz muhtemelen bunun milliyetçiliği ilgilendirmeyen bir konu olmasından dolayı bilemeyeceğini söyleyecektir.
Veya ona, en son dinlediği üç türküyü sorsanız muhtemelen milliyetçi mücadelede bu tip hafif işlere yer olmadığını söyleyecektir.

Veya ona en sevdiği öykücüleri sorsanız gene kuvvetle muhtemeldir ki size cevap veremeyecektir.


Veya kaç şair tanıdığını sorsanız, şanslıysanız size Arif Nihat’tan bahsedecektir.

Ama size Türk kültürünün ihtişamından, kudretinden, onu geliştirmemiz gerektiğinden hararetle bahsedecektir. Buna mukabil Bahattin Ögel’in adını duyup duymadığını sorduğunuzda gene kuvvetle muhtemeldir ki size boş boş bakacaktır.

Çünkü Türk milliyetçiliği, kurucu babaları ve onlardan hemen sonra gelenlerin dışında düşünceyi, yaratıcılığı değil, köylülüğün, kapalı toplumculuğun itaat kültürünü benimsemiştir. Bunun en belirgin delili de hamasetimizi okşasalar da felsefi açıdan çoğu gayet boş sayısız tepkisel gazete köşe yazısından öte hiçbir derinlemesine fikrî üretimin olmamasıdır.
Türkiye’de milliyetçiler milletlerinin faydası ile ilgilenir ama faydanın ne olması gerektiğiyle ilgilenmezler. Faydanın ahlâkla bağlantısı olup olmadığı konusu herhalde bir asır daha ilgi sahalarına girmeyecektir.

Türkiye’de milliyetçiler Türk kültürü ile ilgilenir ama Türk kültürü adına hemen hemen hiçbir ürünleri yoktur. Çünkü içinde bulundukları köylülük kastı, onlara “acil siyasi tepkiler” vermek dışında bir düşünce sahası açmamıştır.

Türk müziğinin güzelliğinden bahseder ve Türk dünyası müzikleri dinler ama bağlama çalamazlar, türkü dinlemez ve söylemezler.

Türk resminden bihaberdirler, içlerinde resimle uğraşan yok gibidir, resmi “acil ve pratik” bir ilgi sahası olarak görmezler.

Sinemayla zerre kadar ilgilenmez ama piyasayı dolduran popüler sol tarih dizilerinden şikâyet ederler.

Şiirle ilgileri kısıtlıdır, kendi başlarına bir şiir zevki edinmek onlara büyük bir günah gibi görünür.
Felsefe ilgi alanlarının tamamen dışındadır. Faydayı elde etmek isterler ama onu elde etmek için gereken fikrî ve ahlâkî donanımla ilgilenmezler ki bunun da sebebi büyük ihtimalle çok yakın vadedeki fayda dışında uzun vadeli düşünemeyen köylünün ilkelliğine “gelenek” diye sahip çıkmalarıdır.

İktisatta bütün algıları Keynesyen fırsatçılıktan ibarettir. Sebep sonuç ilişkileri konusundaki inanılmaz fikrî tembellikleri onları ekonomide enflasyonist, içe kapanmacı, kolektivist, korporatist bir çizgiye iter ve hemen hiç biri de bunun farkında değildir. Bir komuta ekonomisinden yana olup da nasıl antikomünist olduklarını iddia ettiklerini hiç düşünmemişlerdir.

Dinle ilgileri gene köylülüğün içe kapanmacı tabiatıyla şekillenmiştir ve bu yüzden cemaatçi, tektürcü ve mutaassıp bir dindarlığı milliyetçiliğin hakîm tonu haline getirmişlerdir.
Kısaca şunu söyleyebiliriz ki milliyetçilik, siyasî sahadaki şarta bağımlı tepkiselliği dışında millete herhangi bir fikrî muhteva sunamamıştır. Kapalı toplumun itaat kültüründen sıyrılmadığı müddetçe de bireyin yaratıcılığından yararlanamayacak ve fikrî fakirliği içinde katılaşıp kalacaktır.







16 Temmuz 2010 Cuma

Demokrasi Bir Hak Üretme Makinesi midir?

*

*

Etnik ırkçılığın sürekli telaffuz ettiği “demokratik haklar” kavramının demokraside bir yeri var mıdır?

Etnik ırkçılar, oy oranlarınca çoğunluktan ayrışabilmek serbestisi kazanabilmeyi bir “hak” olarak görürken bunla ilgili talepler gerçekten “hak” kategorisine girerler mi?
Bu iki soruya da “ evet” diye cevap verebilmemiz mümkün değildir.

Bunun sebebi, “hakların” dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel menfaatler olması, onlarla aynı özelliği taşımayan hiçbir menfaatin de “hak” sayılamayacağı gerçeğidir.
Çünkü bir menfaat, onu talep edenlerin sayısına göre “hak” halini alamaz.
Bundan ayrı menfaatin varlığının, menfaatten yararlanmayanlarca karşılanması onun “hak” sayılmasını engeller.

Buradaki çarpıtma devlet ve demokrasi kavramlarının çarpıtılmasından kaynaklanmaktadır.
İlk olarak demokrasi, yalnızca devlet aygıtının yönetilmesi ile ilgilidir. Millî egemen kimse, onun, devlet örgütlenmesi ve çalışma sistemi ile ilgili kararları oy ile barışçı şekilde belirleyebilmesinin adıdır.

Demokrasinin bu sınırlı çalışma şekli, sürekli hukuk ile denetlenmelidir, aksi takdirde oy sahiplerinde Tanrısal bir yetki yanılgısına yol açabilir.
Haklar insanın varoluşundan kaynaklanan temel menfaatler oldukları içindir ki bunlar dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmezdir.
Bunların insanlarca keşfedilmiş olması, insanlarca yaratılabilecekleri anlamına gelmez. Bundan dolayıdır ki devlet sürekli hukuk ile denetlenmeli ve faaliyetlerinde, temel haklara kesin riayet ile kayıt altına alınmalıdır.

Demokrasinin oy sahiplerini Tanrı kompleksine itmesinin sebebi de “devlet” denen aygıtın insanüstü bir kudret sahibi olarak görülmesi ve kitlelerin kendilerince bazı menfaatler için onun üzerindeki denetleyicilik yetkisinden vazgeçebilmeleridir.
Şüphesiz devlet bir zor kullanıcı aygıttır. Ama her aygıt gibi insan iradesince kullanılan ve denetlenen bir aygıt olmalıdır.

Demokrasinin oy sahiplerine tanıdığı yetki algısı ile devletin zor kullanıcılığının büyüsü birleştiğinde ortaya adeta bir Leviathan’ın kullandığı nükleer füze üssü görünümü çıkar.
Çünkü kitleler demokrasiyi yani oy aygıtını kullanarak devlet gibi bir zor kullanıcının gücüyle her şeyi yapabileceğini sanır.

Oysa “zor kullanmak” , yaratmayı sağlayamaz. Diktatörler ellerinde silâhları ile her şeyi yok edebilir ama bu, onların aynı silâhlarla buzdolabı imal edebilmesini sağlayamaz.
Bu yüzden bir arada yaşamanın kurallarını korumak için elde edilmiş bir zor kullanma yetkisini, istediğini yaptırmak için keyfi şekilde işletmek ile herhangi bir bireye veya gruba hak değil ancak imtiyaz verilebilir.

Hiçbir insanî zor kullanıcı, hakların taşıdığı varoluşsallığı ve “maliyetsizliği” taşıyan menfaatler yaratmaya kaadir değildir.

Dolayısıyla demokrasideki oy gruplarının taleplerinden hak yaratmak da mümkün değildir.
Kaldı ki demokrasileri “oy gruplarının devletten talep etmek” mekanizması haline getirmek ne demokrasi ile ne de hukukla bağdaşır.
Çünkü demokrasi, az önce bahsettiğimiz gibi bir talep üretme mekanizması olmadığı gibi devlet de imtiyaz dağıtıcı bir Tanrı değildir.

Demokrasinin bu şekilde oy gruplarının miktarına göre devletçe menfaat dağıtılması şeklindeki algılanışı, kollektivizmin bozucu, ifsat edici etkisinden kaynaklanmaktadır.
İnsanların oylarıyla menfaat talep etmesi, devleti, kitlelerin Tanrısı sayan zihniyetin ifadesidir.
Eğer elinde oy hakkı olan herkes gruplaşarak taleplerinin hak olmasını sağlasaydı dünya cehenneme dönerdi.

Demokrasinin kolektivist algılanışı yüzünden taleplerin meşruiyeti, temel haklara riayetle test edilmelerini imkânsız kılmıştır. Demokrasinin, “dağıtıcı bir tanrı devletle” muhatap olmak olarak algılanması, taleplerin sadece kaç kişiyle ifade edildiğine dikkat edilmesi gerektiği sonucunu doğurmuştur. Bu yüzden özellikle Marksist örgütler, sürekli örgütlenmeden, yığınlardan bahsetmektedir.

Örgütlenmenin talepleri “hak” haline getireceği saplantısının vardığı tek yer Marksist bir devrim ve proleterya diktatörlüğüdür.

Aynı şekilde kendilerini farklı ırktan hissettikleri için temel hakların ötesinde taleplerinin sorgulanmaksızın yerine getirilmesini isteyen etnik ırkçılar da “dağıtıcı bir devletten” oyları nispetinde kayırılma beklemekte, hatta bunu kendi devletleri inde yapacaklarını açıkça söylemektedirler.

Onlar ırka dayalı , “saflaştırılmış” bir egemenlik bölgesinin prensipte ne kadar ahlâk dışı ve zalimce olacağıyla ilgilenmemekte, kendilerini egemenliğin kullanım araçlarından ayrımsız yararlandıran büyük millî oluşumu dışlamanın, inkâr etmenin alçaklığından endişe duymamakta ve sadece demokrasi manivelasıyla kendilerini, kendi bürokratik otarşilerine hapsetmek istemektedirler. Üstelik bu menfaatin, kendilerini ayrımsız kabul eden bir milletçe ödenmesini talep etmektedirler.

Demokrasinin hukuk altındaki benzeşme yoluyla en düşük maliyetle işletildiği millî devleti reddetmenin imtiyazsızlık ilkesini ihlal olduğu, daha kötüsü suç olduğu gerçeğini görmezden gelmek ve bu suçun da oy sayısı ile meşrulaştırılması gerektiğini söylemek etnik ırkçılığın ahlâkî eksikliğinin tipik delilidir.
Demokrasi her talebin kabul edilmesini gerektiren bir seçimle ilgilenmediği gibi devlet de kendisinden talepte bulunulacak bir dağıtıcı tanrı değildir.

Ülkeleri “ demokrasiyle yönetilememek” çıkmazından kurtarmak istiyorsak önce onları, Marksizm ve küçük kardeşi olan etnik ırkçılığın çarpık demokrasi ve dağıtıcı devlet histerilerinden arındırmamız gerekmektedir.



* "Acil durumda camı kırınız"

Etnikçi Siyasetin Demokrasiyle Varoluşsal Çelişkisi


*
Sosyalist bloğun, İkinci Dünya Savaşı ile kendine bir haklılık payı elde etmesinden sonraki dönemde demokrasi ve haklar ile ilgili düşüncelerde kolektivist bir ağırlığın kendini hissettirmeye başladığını söyleyebiliriz.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Marksizm’in, insan iradesinin önüne kolektif sultayı dikmesiyle birlikte demokrasi ve haklar kuramı anlamsızlığa varacak kadar genişletilmiş, belirsizleştirilmiştir.

İnsanın bilgisini bir toplumda elde etmesinden dolayı aklının da o toplumun malı olduğu gibi sapkın ve vahşi bir fikir, bir tür ahlâkî aksiyom gibi kabul ettirilmeye çalışılmış ve demokrasinin ve hukukun böğrüne de bir bıçak gibi saplanmıştır.
Bu kolektivist düşünce en çok kapalı toplumlarca, cemaat yapılarınca kabul görmüştür. Çünkü kapalı toplumsal yapılarda, var olmanın temelinde “bir bütün halinde kalmak” güdüsü yatar. Bir bütün halinde kalmak için bütün atomları birbirine benzeyen bir kitle olarak yaşamak gerekmektedir. Burada kitleyi oluşturan birimlerin kendi başlarına var olması düşünülemez bile. Meselâ bir kapalı toplum örneği olan bazı aşiretlerde kızlar bir mal gibi alınıp satılabilirken namus üzerinde herhangi bir kaygı duyulmazken, kızların kendi sevgilerini sunacakları erkekleri seçmeye çalışmaları en büyük ahlâksızlık sayılmaktadır. Veya kan davarlında hiç kimse “aşiretin” kendisine yüklediği cinayet görevini reddedemez.

Demokrasi bir yönetim mekanizmasıdır, bir siyasî araçtır. Kendi başına bir değer içermez. Ona değer kazandıran, onu kullananların tanıdığı sınırlar ve kurallardır. Demokrasiyi hiçbir sınırlama olmaksızın, hiçbir kuralla bağlanmaksızın kullanmaya kalktığımızda karşımıza demokrasinin ahlâkî erdemlerinden bambaşka şeyler çıkar.
Demokrasi Mises’in deyimiyle, “çoğunluğun barışçı yönetimidir”.
Burada görüldüğü gibi bir hükmedici vardır. Son sözü söyleyen ve akışı belirleyen bu güç, demokrasilerde çoğunluktur.

Demokrasinin bu tanımının da özgür milli devletlerde yani milli bir kurucu çoğunluğun hüküm sürdüğü ülkelerde geliştiğini ayrıca hatırlatmalıyız. Dünya üzerinde çoğunluğun barışçı hükmünün cari olduğu ülkelerin tamamı millî devletlerdir.
Neden böyledir?

Çünkü demokrasi, bir toprağı vatanlaştırmış millî çoğunluklar içindeki genel idarî eğilimleri en iyi yansıtabilecek siyasî rejimdir de ondan.
Fakat burada tekrar, bu aracın kullanımıyla ilgili kayda değinmekte fayda vardır. Bu araç ancak belli kurallar ve sınırlamalar altında kullanıldığında mutluluk için ortam yaratır.

Peki o halde bir demokrasiyi makbul kılan kayıt ve şart nedir?
O şart, yönetimi ele almış olan çoğunluğun hukukla kesin şekilde sınırlanmış olmasıdır. Esasen bizim demokrasinin barışçılığı ile ilgili beklentilerimiz onun “oya” dayanmasından kaynaklanmaz, onun hukukla sınırlanmış olacağına dair zımni bilgimize dayanır.

Oysa bu bir otomatizm değildir. Bir ülkede işlerin oya dayandırılması, oyların mutlaka âdil kararlara imza atacağı anlamına gelmez.

Bunan dolayı, demokrasi sürekli gözetilmesi, kontrol edilmesi gereken bir araçtır. Onu doğru kullanamazsak, namlusu kafamıza dönmüş bir silâha da dönüşebilir. Bundan dolayı da “millî irade” denen lokomotifin doğru yolda olup olmadığı hukuk pusulası ile sürekli denetlenmelidir. Burada dikkat edilmesi gereken şey, milletten temsil yetkisi alanların faaliyetlerinin sürekli hukuk ile kontrol edilmesi, meşruiyet testine tabi tutulmasıdır. Fertlerin hayat, mülkiyet ve hürriyet ( ifade hürriyeti) haklarını ihlal eden hiçbir yasama ve yürütme muamelesi, yüzde kaç oya dayanırsa dayansın hayata geçirilemez, geçirilmemelidir.

Bundan dolayı demokrasi bir bireysel hak rejimidir. Hakların her bir birey için ancak tanımlandığı ve anlamlı olduğu bir denetleme mekanizmasına tabi olan bir çoğunluk rejimidir.

Onun her bir bireyin temel haklarına mutlak saygı ile sınırlanması bizi bir “imtiyazsızlık ilkesine” götürür.

İmtiyazsızlık ilkesi, hiçbir ferdin veya grubun demokrasiyi, demokrasinin uyması gereken temel haklardan ayrı bir hak elde etmek için kullanamayacağı anlamına gelir.
İmtiyazsızlık ilkesinin aksi, herkesin oy miktarına bağlı olarak istediğini “hak ilan edebilmesi” anlamına gelir ki bunun siyasetteki karşılığı ya korporatizmdir veya çoğunluk diktası.

Demokrasiyi bizim için emniyetli ve barışçıl kılan imtiyazsızlık ilkesidir. İmtiyazsızlık ilkesinin de dayandığı en temel ahlâki birim de bireydir.
Şimdi dönüp hemen hemen istisnasız şekilde kolektivist olan etnikçi siyaset aktörlerinin sürekli telaffuz ettikleri “demokratik haklar” söylemini, demokrasinin meşru tanımına göre yeri nerededir, buna bakmalıyız.

Etnik siyasetin özü, etnik siyaset aktörlerinin kendilerini, çoğunluktan uzlaşmaz farklarla ayırt edilebileceğini iddia eden küçük kültür gruplarının temsilcisi saymasıdır.

Etnik siyaset “farklılığın her ne pahasına olursa olsun sürdürülmesi” amacı ile karakterize edilebilecek bir harekettir.

Etnikçi siyasetin merkezinde, “etnik” diye nitelenen azlık grupların “ayrı durmak” güdüsü vardır. bunun dışında hiçbir konu etnikçi siyaseti ilgilendirmez. Etnikçi siyasete “siyasî” sıfatını vermemizin tek sebebi, kendisinin, demokrasi piyasasında bir arzcı olarak sunmasındandır.

Sorun şudur ki etnikçi siyasetin, “siyasî fikir arzı” toplumun genelinin ilgilendiren bir yön içermez. Etnikçi siyasetçiler için toplumun genel sorunları önemsizdir. Onlar yalnızca kendi “oy gruplarının” oylarının sayısı ile orantılı bir menfaat elde etmek isterler. Bu noktada demokrasinin imtiyazsızlık ilkesiyle çelişirler ve yaptıklar iş de siyasetten ziyade oya dayalı tehdit diye nitelendirilebilir. Çünkü etnikçi siyasetçiler demokrasiyi kendi fikirlerinin toplumun genelinden ayrı bir neticeye ulaşması için toplumun genelinin paylaştığı yönetim biçimini istismar etmektedirler.

Toplumun demokrasiden beklentisi, temel haklara mutlak riayet kaydıyla toplumun kendi genel kabullerinin herkes için uygulanmasıdır. Oysa etnikçi siyasetçiler demokrasinin oy mekanizmasını, kurallardan ayırarak kendilerine özel ve tartışılamaz bir egemenlik alanı kurmak için kullanmak isterler. Etnikçi siyasetçiler, demokrasinin kayıtlı olduğu temel hakların dışında, oyları nispetinde menfaatler, imtiyazlar talep etmektedir.

Dolayısıyla etnikçi siyasetçilerin “demokrasi” teriminin kullanışları, bireye dayanan ve haklarla sınırlanmış gerçek demokrasiden “grubun varlığının kutsandığı” kolektivist bir sapkın demokrasi anlayışına dönüşür.
Burada gözlerden kaçan bir diğer nokta etnik siyasetçilerin hareketlerinin, ırkçı özüdür. Etnikçi siyasetçiler.
Bir ülkede demokrasiden bahsedilmesini sağlayan barış ve hukuk rejimi ancak, üzerinde mutabakata varılmış bir millî kimlik ile var edilebilir, var olabilir.
Neden böyledir?

Çünkü “millet” özü itibariyle ırkî mülâhazaları aşmış ve üzerinde anlaşılmış bir büyük kimliği taşıyan toplum anlamına gelir. Çünkü millet tanımı itibariyle , “herkes için her zaman geçerli olan kurallara” dayanan bir beraberliği ifade eder. Bu arada, milletin “ tarihin bir döneminde aynı hukuk çatısı( devlet) altında bir araya gelmiş kavimler cüz’ü” olduğunu da hatırlatmalıyız.
İşte etnikçi siyasetçilerin hareketlerine “ırkçı” diyebilmemizin sebebi, hukuka dayalı toplum yerine ırkî aynılığa dayalı kapalı bir toplumu her en pahasına olursa olsun sürdürmek istemeleridir.

Onlar, bir kolektiviteyi, aynı barışçı aracı ayrımsız kullanabilmekten dolayı kendini bir egemenliğin eşit parçaları olarak gören insanlardan ırk ve lisan temelinde ayırmaya çalışmaktadırlar. Bu açıdan demokrasinin barışçılığına da karşı çıkmaktadırlar. Zaten etnik ırkçı siyasetin, dünyada da etnik terörü de kendi sözde siyasetinin bir tehdit unsuru olarak kullanması tesadüf değildir.

Bütün bu sebeplerden dolayı etnikçi bir siyasetin demokraside yeri olamaz. O demokrasinin özü ile çelişmektedir. Etnik siyasetin olduğu yerde demokrasi yıpranmaya başlar. Çünkü etnik ırkçılar asla kendilerinin de içinde bulunduğu ve sahiplenildikleri temel haklar düzlemini yeterli bulmamakta ve çoğunluğun varoluşunu ve haklarını inkâr ederek ve bu inkârın vahşete varan sonuçlarını asla idrak edemeyerek demokrasiyi de tehdit etmektedirler.

Bir ülkede “etnik” diye nitelendirilebilecek bir veya birkaç grup var ise onların temel haklarının çoğunlukça sürekli gözetilmesi için uyarıcı bir rol üstlenen sivil örgütlenmeler kurulabilir şüphesiz.Ama millî bir egemenlik alanında temel haklarından ayrımsız şekilde yararlanabilen grupların bu haklardan ayrı haklar menfaatler talep etmesi de çoğunluk diktası kadar kötü bir fesat rejimine yol açacaktır. İşte etnikçi siyasetçilerin kapalı toplumlarındaki şartlanmalarıyla beyinlerinde tahrip olmuş vicdani muhakeme budur.



* Köpek durmadan "Nefret" diye havlamaktadır
ABD Anayasası'ndaki birinci tadilata atfen "Adalet":
" Eğer bu kudurmuş köpeği koruyacaksam, bir kulak tıkacına ihtiyacım olacak!"




14 Temmuz 2010 Çarşamba

Milliyetçilik Üzerine Yanlış Ezberler; Türk Ve Kürt Mensubiyet Şuurları Arasındaki Farklar






Dünya’nın soğuk savaş döneminden çıkıp da etnik savaşlar dönemine girdiği son yirmi yılda en sık kullanılan terim belki de “mikro milliyetçiliktir”.
Etnik savaşlar, modern dünyada millî devletlerin/ ulus devletlerin sonunun geldiği endişesini uyandırdı.



Balkanlar kelimenin tam anlamıyla un ufak oldu, Kafkaslar neredeyse köy köy ayrıldı. Dış müdahalelerin ötesinde Irak ve Afganistan içlerindeki etnik farklılıklar yüzünden fiilen parçalandı. Bunlardan ayrı, Afrika ülkeleri, insanlık dışı işkencelerin ve katliamların yaşandığı sayısız kabile savaşların sahne oldu.



O halde düşünmemiz gereken şey şu gibi görünüyor: Yirminci Yüzyılın sonlarına damgasını vuran bütün bu çatışmaların sebebi “mikro milliyetçilik” midir?



Başındaki “mikro” sıfatına rağmen bu hatalı terimin bize çağrıştırdığı şeyler, ayrımcılık, şiddet, ayrılıkçılık ve ırkçılık gibi olumsuz kavram ve davranışlardır.
Çünkü terimin özüne atfedilen kötülüğün esas kaynağı, milliyetçilik kabul edilmektedir.
Milliyetçilik duygusunun kötü sayılmasının sebepleri nelerdir?



Yaygın ve fakat hiç sorgulanmamış ezber kanaatlere göre milliyetçilik bir topluluğun saflığına inanarak o topluluğu diğerlerinden üstün görmek, diğer bütün toplumları düşman saymak, topluluk içindeki her türlü azınlığı dışlamak, baskılamak demektir.



Bütün bu kötülükleri toptan veya kısmen taşıyan kötü örnekler var mıdır? Elbette vardır. O halde bu örneklere dayanarak milliyetçilik” kavramının ortadan kaldırılmasını isteyebilir miyiz?
Burada ciddi bir mantık hatası yapılmaktadır.



Zira insanların kurallara, tanımlara riayet göstermemeleri ile kuralların tanımların varlığı bir gerekirlik/illiyet ilişkisi içermez.



Hepimiz hırsızlık yapmanın yalnızca polisiye tedbirlerle değil, ahlâken de men edildiğini bilir, yalnızken dahi sadece kurala uymak iştiyakından dolayı hırsızlık yapmayız. Ama bir kısmımız yalnız değilken dahi hırsızlık yapabilir. Öyleyse çalmamakla ilgili ahlâk kuralını işlemez ve yanlış mı kabul etmemiz gerekir?



Sadece bu sebepten dolayı bile “Sui misalin emsal olamayacağını” söyleriz.
Bir kötülüğü, bir kavrama dayanarak yaptıklarını söyleyenleri gördüğümüzde kendimize sormamız gereken şey şudur: Kavramın bağlamı ve içeriği ile fiilin unsurları örtüşüyor mu örtüşmüyor mu?



Bu durum bizi tanıma ve anlama bağlılığa götürür.
Eğer hiçbir tanım ve anlamın gerçek olmadığını, bütün bunların hiçbir bağlayıcılığı olmayan, buharlaşıp giden sözler olduğunu söylerseniz siz ancak keyfi bir zor kullanımının gerçek olduğuna inanan barbarlarsınız demektir.



Dolayısıyla milliyetçilikle ilgili müspet veya menfi hükümlere varırken de hükümlerimizi tanımlara ve anlamlara dayandırmak mecburiyetindeyizdir.
O halde milliyetçilikle ilgili en genel ve yanlış kabulden başlayarak sorunu aşama aşama çözmeliyiz.



Milliyetçilikle ilgili en yaygın yanlış kabul, onun, yaşanan mensubiyet şuurlarının genel adı olduğudur.



Milliyetçiliğin bir mensubiyet şuuru olduğu doğrudur ama her öznenin mensubiyet şuurunun genel adı olmadığı da bir hakikattir.


O halde hangi öznelerin milliyetçiliğinden bahsedebiliriz?
Milliyetçilik veya milliyet şuuru en kısa kısa tanımıyla, milletleşmiş toplumların fertlerinin yaşadığı mensubiyet şuurunun adıdır.



Bu durumda genellikle şuna benzer soruların gelmesini bekleriz: “ iyi de her toplum bir millet değil midir? Dili ayrı olan, hatta ırkı ayrı olan her toplum birer millet olduğunu iddia ettiğine göre herkes milliyetçiliğin öznesi sayılmaz mı?”



Eğer anlaşma vasıtasını farklılığın veya milletleşmenin yegâne ölçüsü sayabilseydik, şüphesiz işimiz çok kolaylaşırdı. Bu durumda “dilleri” farklı olan her köy ahalisine birer devlet kurmak hakkı verir ve barışı sağlardık. Gerçekten barışı sağlayabilir miydik? Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Şimdi konuyu dağıtmamalıyız.



Sorudaki başka bir unsur da ırkî farklılıktır. Genellikle “etnik” diyebileceğimiz toplulukların ilk dayanakları dil, ikincisi ise ırktır. Çünkü soy ilişkilerini takip edebildikleri, kan bağının gücünü yaşattıkları kapalı toplumlarıyla etnik gruplar, elle tutulur bu tip bir farktan daha önemli bir mensubiyet şuuru olmadığını sanırlar. Peki ama Türk, Alman, Fransız, Amerkan gibi “marka” milletlerin mensupları acaba kendilerinde böyle bir ırkî dokunulmamışlık, saflık ve kuvvetli kan bağları hissetmekte midirler?



Şimdi meseleyi biraz daha açmalıyız. Madem etnik mensubiyet şuurunun milliyet duygusundan farkına kısaca değindik ki buna daha sonra daha uzun değineceğiz, şimdi “milliyet şuurunun” içinden çıktığı toplumun özelliklerine bakmalıyız.
Milliyet şuurunun içinden çıktığı toplumlar milletlerdir. Millet, her toplum için geçerli olmayan bir addır.



Neden böyledir?
Sadri Maksudi’nin “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” adlı kitabından mülhem, bir milletin, “Tarihin bir döneminde bir hukuk çatısı( devlet) altında bir araya gelmiş kavimler cüz’ü” olduğunu söyleyebiliriz.



Tanıma bağlı kalmak gerekliliğini bir kere daha vurgulayarak aslolanın tanımdan sapan fiiller değil, tanımın kavramsal meşruiyeti ve geçerliliği olduğunu hatırlamalıyız.
Peki ama bu tanımın geçerliliğini nereden bilebiliriz? Bu tanımın geçerliliği milletin niteliklerini saymaktan ziyade, onun “meşru” oluşum zeminini tanımlamasından kaynaklanmaktadır. Burada, liberteryen yazar Nozick’in “ Emniyet sağlayıcı tekelin kendiliğinden oluşumu” ile ilgili açıklayıcı fikirlerinin köklerini buluruz.



Bu tanım, resmi pozitivist mantığın ifade ettiği dil, kültür, din birliği gibi benzeşme unsurları üzerinden yapılan tanımlardan daha kavrayıcı ve gerçekçidir.



Çünkü milleti sayılı unsurların ortaklaşması olarak tarif etmeye kalktığımızda, bu unsurların hepsiyle uyuşmayan toplulukları nereye koyacağımızı bilemez hale geliriz. Meselâ popüler kullanımı ile “dilleri” farklı olan Çuvaşları, dinleri farklı olan Hakasları, kültürlerinde farklılıklar taşıyan Kazak’ları Türk tanımının içinde nereye oturtacağımızı bilemez hale geliriz.
Halbuki bu kavimlerin/ toplulukların hepsi hem bizim Türk saydığımız hem de kendilerini Türklük dairesinde kabul eden hem de diğer milletlerin, Türk saydıkları topluluklardır.
O halde Türklük sayabileceğiniz her türlü maddi manevi ortaklık unsurundan öte bir şeydir.




Türklük bir fikirdir.


Türklük kendiliğinden doğmuş bir benzeşmeyle meydana gelmiş bir fikirdir.



Türklük bir hukuk çatısı altında bir araya gelmiş kavimlerin zamanla ve kendiliğinden benzeşmeleri ile ortay açıkmış bir fikirdir.



Türklüğün bir fikir olduğunu söylememiz onun soyut niteliğine işaret eder. Bu soyut nitelik bütün milletler için geçerlidir. Milletleşmiş bütün topluluklar, milletleşmeden önceki aile, kabile, aşiret, bağlarının ötesinde soyut bir varlığı paylaşarak toplumlaşmışlardır.



Bundan dolayıdır ki milletler, ailelere, aşiretlere, kabilelere, kavimlere göre çok daha büyük nüfusa, geniş bir genetik/ırkî çeşitliliğe aynı zamanda kültürel çeşitliliğe sahiptirler.
O halde milletleşme öncesi aşamada saydığımızı toplumsal yapıların farkı nedir?
Aslında fark iki önceki cümlede ifade edilmiştir.



İnsanın, hayatta kalma şansının, bir arada kalmak olduğunu anladığı günden bu yana, önce aile, sonra yakın aileler ve daha sonra aileye en çok benzeyen genişlemiş yapılar içinde kaldığını söyleyebiliriz.


Aile ferdin biyolojik kökenidir. Bundan dolayı da ferde en yakın olanlar ailesidir. Fertlerin işbirliği içinde yaşamasının temel dayanağı ailedir. İnsanın, kendisini benzerleri içinde huzurlu hissetmesinin sebebi de budur.


Mesele şudur ki bir insanın benzerlik ölçüleri, içinde doğduğu toplumun benzerlik ölçülerine göre şekillenir.




Issız bir adada ailesi dışında insanlar görmemiş bir çocuk için ailesinden farklı insanların olabileceğini tasavvur etmek imkânsızdır. Bir adada, dünyadan kopuk yaşayan bir kabile için meselâ ata binmiş İspanyol’lar bambaşka canlılar gibi görünürler.


İnsan, hayatının ilk dönemlerinde biyolojik yakınlığı, gençlik dönemlerinde daha uzak biyolojik yakınlığı, yetişkinliğinde ise kültürel yakınlığı anlar.
Fakat bu anlayış da içinde yaşanan toplumun yapısıyla sınırlıdır.




Eğer içinde yaşanan toplum dışarıyla ilişkisi zayıf bir coğrafyada yaşıyorsa, “değer” olarak içe kapanmayı esas alıyorsa ve buna bağlı olarak evlilik bağlarını daha ziyade kendi içinde kuruyorsa… Ekonomik davranışı, iş bölümünden ziyade, zaruri ihtiyaçların takası seviyelerinde seyrediyorsa… Böyle bir toplum, topluluk/cemaat yapısı gösterir. Bu yapıda mensubiyet duygusunu biçimlendiren “benzerlik algısı” büyük oranda somut unsurlara dayanacaktır. Bir arada bulunmanın temel kuralı da tanınmayı sağlayan görünür özelliklerin korunması olacaktır. Bu özellikler, topluluğa dair özel işaretler, genetik aynılık/ırk, dil, aile tanıdıklığı/akrabalık gibi özelliklerdir.




Böyle bir topluluğun sırlı bir coğrafyada uzun süre yaşaması, onun ekonomik iş bölümünü geliştirmesini engeller. Çünkü bir coğrafyaya bağlı kalan hayat tarzı, büyük oranda o coğrafyayla sınırlanır. Yıllarca ıssız adada kalan bir kabilenin, o adanın doğal kaynakları ve bu kaynaklardan türetilebilecek sınırlı sayıda maldan başkasını bilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla böyle yalıtılmış topluluklarda mübadelenin gelişmiş şekillerinin algılanması zordur. Dolaylı mübadele ve para ilişkilerini de aşan tahvil/hisse senedi gibi sembolik değeler ancak yoğun bir etkileşimle öğrenilen değerlerdir.


Böyle bir toplumun yalıtılmış hayatı nüfus ilişkilerini de yavaşlatır. Kapalı bir toplumda nüfus ancak, bağımlı olunan coğrafyanın şartlarıyla mücadele etmeye yöneliktir. Tabiatın şartlarına yenik düşmemek dışında bir kültür geliştirmemiş topluluklarda, nüfus topluluğun ne pahasına olursa olsun sürdürülmesi için meydana getirilir.




Bu durumun getirdiği en büyük olumsuz sonuç, kapalı toplumların, dışarıya karşı tepkilerinin “düşmanlık” algısına dayanmasıdır. Bir kapalı toplum yani cemaat/ topluluk eğer uzunca bir süre yalıtılmış bir şekilde yaşamışsa ki bu bir tercih de olabilir, yaşadığı bölgedeki hayatta kalmayı sağlayıcı kuralların dışındaki kuralları, kendi yapısına karşı tehdit olarak kabul edebilir. Bu tip yabancı “kurallar”, topluluğun kendi içinde tanınma özelliklerini gevşetip fertleri kendi başlarına hareket etmeye itebilir.




Bu durumda yıllarca adeta bir “sürü” davranışı içinde tabiatın geri kalan unsurlarına karşı kendini savunmuş olan toplulukta ilişkilerin zemini kaymaya başlar. Bu durumda geleneksel otorite ilişkisi sorgulanıp neden insanların kendi akıllarıyla karar veremedikleri sorulmaya başlanır. Nitekim bu gün Türkiye’deki etnik ırkçı Kürtçü hareketin liderlerinin tamamının aynı zamanda aşiret liderleri olması tesadüf değildir.
Peki etnikçi bir harekete “ırkçı” denmesi yerinde midir?




Buraya kadar anlattığımız kapalı toplumsal özellikleri taşıyan toplulukların, genel benzerlik ölçüleri ve siyasî dayanakları iki tanedir: Bunlardan birincisi “ayırt edilebilir” olması sebebiyle dil, ikincisi ise takip edilebilir aile ilişkilerine dayanması yüzünden ırktır.
Irk genetik aynılık demektir.


Benzerliğin en görünen ve ilkel biçimi şekil benzerliğidir.
Pozitivizmin insana bakışıyla ortaya konan “insan ırklarını tanıma” tutkusu daha sonraları yadırganmış ve dışlanmıştır. İnsan ırklarından bahsetmek, evlilik ilişkileriyle kurulan aileleri yok saymak, insanların birbirlerinin varoluşlarına duyacakları saygıyı küçümsemek demekti.


Bundan dolayı ırk kelimesi artık sadece hayvancılıkta ve veterinerlikte, hayvan sürülerinin görünür benzerliklerini anlatmak üzere kullanılır olmuştur.


Kapalı bir toplumda, çevreyle yalıtıldığı ve büyük ölçüde tabiat şartlarının insafına maruz kaldığı dönemlerde şüphesiz kurallara uyacak kişilerin tanınması arzulanmış ve böyle bir toplumda/ toplulukta birebir ilişkiler ve fiziksel yakınlık birinci plânda tutulmuştur. Dolayısıyla biri meselâ Kürt olduğunu söylediğinde muhtemelen aile bağlarını bir Türk’e göre çok daha kolay açıklayacaktır. Çünkü onun Kürtlük kabulü zaten kapalı bir toplumun ilkel benzeşme ölçülerine dayanmaktadır.




İş açık toplumlara gelince açık toplumların nüfus hareketlerinin çok daha hızlı ve büyük olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Büyük toplumlarda akrabalık ilişkileri artık takip edilemeyecek kadar karmaşıklaşmış ve önemleri de azalmıştır.


İşte bu sebepten, açık toplumlara veya bunun sosyolojik yansımasıyla milletlere mensup olanların, diğer toplumlarla evlilik ilişkisi kurması çok daha kolaydır.


Milletler daha önce de değindiğimiz gibi içlerinde büyük bir nüfus barındıran, ırkî ve kültürel çeşitliliğin bir ağırlık merkezi( büyük kültür) etrafında benzeştiği/ toplandığı açık toplumlardır.
Elbette burada açık toplumun siyasî yönünün eksik bırakıldığı söylenebilir. Mesele odur ki açık toplumlar siyasetlerini değiştirebilen toplumlardır.




Çünkü açık toplumlar değişmeyle ve çeşitlenmeyle büyür ve hayata karşı cevaplarını geliştirir. Dünyadaki büyük rejim/ideoloji değişikliklerini hep milletler gerçekleştirmiştir. Buradaki “açıklık” aynı zamanda etkiye açıklık anlamındadır.




İşte bu sebepten milletlerin fertleri toplulukların fertleriyle rahatlıkla karışır ve o toplulukta eriyebilir. Türkiye’de Kürt nüfusunun, bütün kapalılığına rağmen çok daha fazla olmasının sebebi, Türk’lerin Kürtleri büyük kültürün bir parçası görerek rahatlıkla evlilik ilişkileri kurabilmeleri ve büyük kitleler halinde de bunu yapmış olmalarıdır.
Bütün bu faktörler ferdin kimlik algısını kökten değiştirir.


Kapalı topluma, aşirete, kabileye, kavme mensup olan fert için kimliği o kadar elle tutulur ve gerçektir ki soyunu sopunu kendisi kadar bilmeyen bir büyük toplum/ millet mensubunun nasıl olup da kendine bir kimlik benimsediğini anlayamaz.


Dolayısıyla onu da kendi ölçüleriyle değerlendirmeye çalışır.


Kapalı toplum/ topluluk ferdinin kendine bir “köken” bulmak gayretinin sebebi işte genetik benzerliğinin/ ırkının ayrılabilir olduğuna dair tarihi bir delil bulmak içindir. Nitekim ülkemizdeki siyasi Kürtçülerin sürekli hayali devletlerden, eski medeniyetlerden kendilerine ata araması boşuna değildir.




Oysa bir Türk için böyle bir problem yoktur, çünkü ailesinin çoktan Türk milletleşme sürecine dahil olmuş olduğunu bilir ve Türklük fikri onun için varoluşun doğal kimliklendirilmesi halini alır.


Bundan dolayıdır ki Türk Anayasası bu ülkede doğan ve kendisine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesi Türk sayar. Bu kabulde doğan kişinin ırkına, diline veya mezhebine bakılmaz. Onun Türk adının doğal bir parçası, milletleşme sürecinin doğal bir üyesi olduğu kabul edilir. Bu kabul sayesinde, ülkedeki devletin yargı organları herkese kör ve tarafsız kalabilir. Bu kabulün altında farklılıkları bünyesinde çoktan meczetmiş ve onları “Türk” adının parçası haline getirmiş bir büyük toplumun/kültürün kendine güveni vardır.




Bunun içinde ırkın yer almaması demokrasinin eksikliğini değil, aksine hukuka bağlılığını gösterir. ABD’de yakın zamanlara kadar sürdürülmüş resmî ırk ayırımı, milletleşme sürecinde farkındalık geliştikçe terk edilmiştir. Bugün etnik ırkçı siyasî Kürtçülerin ırka dayalı ayrışma projeleri bu yüzden demokrasinin çok uzağındadır.


Milletleşememiş bir topluluğun, milletlere özenmesi gayet tabiidir. Ama tarihin eski devirlerinden bu yana gelişmiş bir sürecin sebep ve sonuç ilişkilerini görmezden gelerek işin sadece bir boyutuna ısrarla ve hatta inatla saplanarak milletleşilebileceğini sanmak sadece bir bilgi hatası değildir. Bu yanlış bilgilenme yanlış bir felsefeye ve sonrasında etnik ırkçılığa ve parçalanmaya yol açar.




Nitekim toplulukların veya kapalı toplumların devlet tasavvurları, karşımanın en aza indirildiği, eski kapalı toplumun fizikî yakınlık ve benzeşme arzusunun korunduğu ve “devletin” de sadece bu benzeşmeyi var etmeye yarayan bir zor kullanıcı şeklindedir.


Kapalı bir toplumu, “tanınmış” bir bürokratik otarşinin sınırları içinde, dışarıdan korumak arzusu, aslında kendi tarlasına giren inekle beraber o ineğin sahibini de öldürecek kadar dışa kapalı bir ail/ aşiret yapısının modernize edilmiş halidir.




Bu gün Türkiye, tarihin çok eski dönemlerinde oluşmuş ve hâlâ olgunlaşmaya devam eden bir büyük “Türk” fikri, adı etrafında sergilenmiş bir bütünlüğün tecessüm etmiş halidir.


Bu fikrin mantığıyla, ailevî bağlılıklara dayalı benzeşmişler topluluğunu sürdürmek basitliğini bir tutmak eğer bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa ancak ciddi bir fesat ve kin duygusuyla izah edilebilir.












11 Temmuz 2010 Pazar

Sınırlı Devleti Hatırlamak



Yeniçağ yazarı Sabahattin ÖNKİBAR’ın 11 Temmuz 2010 tarihli “Aydın Doğan ile Turgay Ciner ne zaman kovulacak?” başlıklı yazısı, popüler yazılar için enfes bir örnek oluşturuyor.
Ülkemizde, “köşe yazısı” denen yazıların “konuların suretini” tasvir edip de mahiyetine değinmeyen şeyler olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Burada , olayların araksındaki komploları ifşa etmekten bahsetmiyoruz.
Burada söz konusu olan, olayların arkasındaki insan felsefesizliği…
Yazının bana göre anahtar cümlesi şu:
İktidarla işiniz olursa, ona muhalefet edemez ve her dediğine boyun eğersiniz!”
Bu cümlenin bir müspet bir de menfi yönü var.

Müspet yönü, yazarın, güce dayalı ilişkilerin, adaletten uzak olduğunu anlamış olması.
Menfi yönü ise “iktidarı” sadece “çoğunluk partisi”/hükûmet anlamında kullanması…
Her dönem, muhalif yazarlar, hükûmetlerin, yandaşlarını kayıran politikalarından bahseder durur…

Ama hiç biri “kayırmak” yetkisinin meşruiyetini sorgulamaz.
Burada “iktidar” kavramına değinmekte fayda var.
İktidar olmak belirleyici olmaktır.
Her ne isteniyorsa onu belirleme gücüne sahip olan insan veya insanlar grubu “muktedir” olarak nitelenir.

Meseleye böyle bakınca, “iktidarın” siyasî iktidardan, hükûmetten farklı ve daha geniş bir kavram olduğu ortaya çıkar.
İşte bu noktada Önkibar dahil olmak üzere memleketteki bütün yazarların meselelere çok dar baktığını fark etmeye başlarız.
Neden böyle söylüyoruz?

Çünkü bir memlekette günlük hayata dair uygulamaları yani siyaseti belirleyen şey, sadece siyasî iktidar olmayabilir!

Meselâ bugün, kendisi hapiste bir mahkûm olmasına rağmen, bebek katili, oy çoğunluğuyla seçildiği için kendini “iktidar” olarak niteleyen bir partiden çok daha belirleyici olmaya başlamıştır.

Bahsettiğimiz belirleyicilik, en başta felsefe dayatabilmektir.
Bugün artık basın yayın organlarına hâkim olan felsefe, bebek katilinin çarpık etnik ırkçı-marksist enternasyonalist felsefesidir.

Bugün artık ülkemizde insanlar, bu felsefeye göre, “demokrat” veya “faşist” olarak sür’atle yaftalanabilmektedir. Yani bebek katili kendince bir iktidar odağı olarak hayatımızı belirleyebilmektir.

Öbür yandan haberleşme, ifade hürriyeti gibi konularda siyasilerin veya bürokratların “kerameti kendinden menkul” mülâhazalarına göre meydana getirdikleri sayısız yasaklama, sansür de aynı “belirleyicilik” durumunun başka örnekleridir.

Konunun özü şudur:

İlişkilerin temeline, “belirleyici olmak” ölçüsünü yerleştirirseniz, bütün mesele, ilişkiyi kimin belirlediğine döner.

Bu bebek katili de olabilir, siyasî iktidar da, bürokrasi de…
Bunların hepsini bir sırada saymak belki milliyetçi-muhafazakâr kesim için son derece çirkin görünecektir.

Ama asıl mesele odur ki bu üç olgu da “sınırlanmadıkça” zarar vermeye eğilimlidirler.
Bebek katili, şiddet ile bir milletin gündemini, siyasetini belirlemeye çalışırken, siyasî iktidar elindeki malî ve idarî yetkilerle, bürokrasi de sıradan vatandaşlar için tam bir muamma olan fevkalâde karışık mevzuat yığınının gücüyle vatandaşların hayatlarının akışını belirlemeye çalışabilirler.

Meseleyi “belirleyebilmek gücüne” indirgediğimizde, ortada ne demokrasi daha da önemlisi ne de hukuk kalır.

Önkibar, “İktidarla işiniz olursa, ona muhalefet edemez ve her dediğine boyun eğersiniz!”
Derken farkında olmadan bu noktayı vurgulamaktadır.
“İktidarla işi olmak”, işimizi belirleme gücünü bir başkasına, pratikte de siyasî iktidara devretmek demektir. Çünkü iktidarla işi olmak özetle, piyasayla işi olmamak anlamına gelir.

Neden böyledir? Çünkü piyasada alışverişin, işin şartları satıcı ve müşteri arasında karşılıklı belirlenirken, iktidarla yapılan işlerde şartları iktidar belirler. Siz iktidardan bedava sağlık hizmeti beklerken şartları iktidarın belirlemesini eleştiremez hale gelirsiniz. Nitekim bu gün meselâ ilâç harcamalarında, iktidar ve bürokrasi akıl almaz bir mevzuat karmaşasıyla, sözüm ona bedava verilen sağlık hizmetini, ilaç satıcısının da alıcısının da tabiri caizse burnundan fitil fitil getirmektedir.

Siz “iktidarla iş yaparken” malınızın değerinden ziyade, iktidarın bağışı veya sadakasına güveniyorsunuz demektir. Siz orada geçiminizle ilgili belirleyiciliğinizi, yetkinizi, devrediyorsunuz demektir. Siz böylece iktidara “Malımın değerinin bir önemi yoktur, yeter ki malımı alıyormuş gibi yaparak beni sürekli besle!” demektesinizdir.Sizin ona tanıdığınız bu yetkiyi de iktidar “kâr maksimizasyonunun” kaçınılmaz varlığından dolayı sonuna kadar kullanacaktır.

İşte “sınırlı devlet” kavramı tam da buna karşı olarak siyaset ve bürokrasinin oluşturduğu devlet aygıtının “kar maksimizasyonu” güdüsünün “meşru zemine” çekilmesi ve sınırlandırılması anlamında ortaya çıkar.

Sınırlı bir devlet, sizin malınızın ( ki emek de özünde bir maldır) değeri hakkında herhangi bir görüş beyan etmeksizin, kendi müşterilerinizle fiyatı özgürce belirleme ortamınızı temin eden devlettir. Alışverişlerde yalana ve talana mani olmak dışında, alıcı ve satıcıların neye nasıl baktıklarıyla ilgilenmeyen devlettir.

Aynı devlet siyaset ortamında da haklara yönelik her türlü fikri ve eylemi engelleyen ama bunun dışında temel haklara riayet eden hiç bir siyaseti engellemeyen devlettir. Görüldüğü gibi sınırlı devlet bir “ilkeler devletidir”.

Buna göre de hiç kimsenin elindeki silâh, oy ve mevzuat gücüne bakılmaksızın, ilkeler ve kurallar önünde eşit sayılmasını sağlamakla görevlidir ve görevi de ancak bundan ibarettir.
Kısaca sınırlı devlet, vatandaşların hayatlarının değil, “iktidarın” sınırlarının belirlenmiş olduğu devlettir; bu iktidar, ister oy çokluğuna, ister mevzuat ağırlığına isterse silâh tehdidine dayansın…

Yazıyı ünlü çok satan yazar Dean R. Koontz’un “Kalbin Karanlık Irmakları” adlı kitabının arka kapak sözüyle bitirelim:
“Size her istediğinizi verecek kadar güçlü bir devlet, günün birinde hepsini geri de alabilir.”


10 Temmuz 2010 Cumartesi

Ulus Devletin Varoluşsal Gerekliliği


“Ulus devlet” diye anılan ve bir tür çarpık özdeşleştirmeyle herkese kötü gösterilen millî devlet, gerçekten bir kötülük kaynağı mıdır?


Ulus devleti en büyük kötülük gören liberallerin iki sözde dayanağı vardır ki onlarda hem devletin hem milletin/ulusun kendi başlarına birer kötülük olduğu kanaatidir.
O halde ulus devleti oluşturan ulusun/milletin bir kötülük olup olmadığına bakmalıyız.


Sosyalist cenah ulus kavramına tamamen ekonomik bir üst kurum olarak baktığından, kabulleri gerçek hayatla asla örtüşememiş ve millî kültürleri açıklamakta da aciz kalmıştır.
Farklılıkların “emniyet sağlayıcı tekel” etrafındaki birleşmeleri teziyle millet fikrini aydınlatabilecek liberteryen düşünür Nozick ise nedense hakkıyla incelenmemiş, tezinin millet gerçekliğiyle ilgisi maalesef görülememiştir.


Müteaddit defalar merhum Sadri Maksudi’ye atıfla belirttiğimiz “Tarihin belirli bir döneminde bir hukuk/ devlet çatısı altında bir araya gelmiş kavimler cüzü” olarak millet tanımı üzerinden hareket edecek olursak iki şey görürüz:


Birincisi milletin oluşumu, bir araya gelen kavimlerin farklılıklarının yok edilmesi ve hepsinin türdeşleştirilmesi iddiasını taşımamaktadır.


İkincisi “bir araya gelmenin” ortamının “hukuk birliği” olarak tanımlanmasış milletleri meydana getiren şeyin uzlaşma/mutabakat olduğuna işaret eder ki tanımın bu yönü, toplumsal düzenin doğal halinin barışçı olduğu yönündeki Lockeçu görüşle gayet güzel örtüşür.


Oysa bugün ulus devlete karşı önde sürülen fikirlerin ilki, onun “ Herkesi zorla aynılaştıran” bir tür makine gibi olduğudur. Bu kabul “milletin” aynılaşmış fertlerden oluştuğu fikrinden kaynaklanır. Böyle bir fikre dayanmak ise kabile, kavim, millet gibi ayrımlardan hiç haberdar olmamak demektir. Bu ayrımlardan haberdar olunmasa bile dünyada “millet/ ulus” diye anılan toplumlarla Afrika kabileleri, Orta Doğu kavimleri gibi türdeş topluluklar arasında hiç bir fark görmemek demektir. Bu kafa yapısı, 1994’te Rwanda’yı kana bulayan kabileciliğin toplumsal oluşum şartlarını idrak edemeyecek kadar kabadır. Veya Somali’de aynı ırka, yani doğrudan kan bağıyla birbirine bağlı insanların nasıl ayrıştırıldığına bakamayacak kadar vicdan yoksunudur. Veya Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye gibi harita devletlerindeki toplumsal çatlamalarla devletleşme yordamı arasındaki ilişkiyi görmek istemeyecek kadar ahlâk yoksunudur…


Saydığımız ve çok daha fazlasını sayabileceğimiz ülkelerde genel toplumsal sorun “uluslaşmanın/ milletleşmenin” gerçekleşememiş olmasıdır. Kimilerine göre sömürgecilerin geride bıraktığı yoksulluktan dolayı gerçekleşememiştir uluslaşma. Serveti topraktan biten bir varlık sanan kolektivist/Marksist izahın bu sıradan ve alışılmış basitliği, birazcık daha uzun düşünen herkese yetersiz gelecektir.

Tam bu noktada milletin bir araya gelmesi zeminine yani ikinci unsura dönmemiz gerekmektedir. Sömürgeciler bütün art niyetlerine rağmen o ülkelere “bürokrasiyi” ve hukuk uygulamalarını da götürmüşlerdir. Gene bütün ayrımcılıklarına rağmen, sömürgelerinde kendi okullarında yetişmiş pek çok lider çıkmıştır. Ghandi bunun en büyük örneğidir. Yani eski sömürgeler asla “teşkilatlanma” bilgisinden bütünüyle mahrum kalmamıştır. Peki ama ne olmuştur da bağımsızlıklardan sonra bu ülkelerin büyük çoğunluğu siyasî istikrarsızlığa ve şiddet çukuruna düşmüşlerdir?


Bunun sebebi, “uluslaşma/ milletleşme” çabalarının, hukuk önünde eşitlik üzerinden değil, “dağıtımda eşitlik” ile kendini belli eden sosyalist argümanlar üzerinden yürütülmesi olmuştur.
İnsanların beklentilerinin “sosyalist eşitlikçi” diktatörlerce belirlenmesi, ağızlarına birer lokma ekmek tıkıştırılmakla eşitlendikleri sanılan insanları tatmin etmemiştir. Bu durum bir arada bulunmanın, ancak bir diktatörün keyfî eşitlik mülâhazasına bağlı olduğu kanaatini doğurmuştur. Bir arada bulunmak şartının güce boyun eğmek olduğu bir ülkede, nüfusların yarattığı ekonomik ve organik güç farklılıkları, kendilerini kabile savaşları ve soykırımlar olarak göstermiştir.

Bu insanlara sosyalizmin dağıtımcılığının verebileceği yaşamaya yetecek kadar ekmek dışında hiçbir ortak değer yoktur ki zaten dikkat edilirse Afrika’nın açlık çeken ülkelerinin hepsi sosyalisttir. Onlara ellerindeki değerler her ne ise onları istedikleri gibi kullanabilecekleri bir “hukuk/kural altında özgürlük” ortamı verilmediğinden, varlıklarının bizatihi birer değer olduğunu kabul edilmediğinden, bu toplumlar bir arada bulunmanın faydalarını gözlemekten, bir arada bulunmanın sevincini yaşamaktan da mahrum kalmışlardır. İşte ülkemizdeki etnik ırkçıların toplumu götürmek istediği nokta budur.

“Hukukla bir arada bulunmak iradesi” ayrıca üzerinde durulması gereken husustur. Çünkü milletin oluşumunun ilk aşamasını teşkil eden beraberlik çok büyük ölçüde iradî bir eylemdir. Hukukla bir arada bulunmanın, işbirliğinin artmasını, işbirliğinin de hayatta kalma şansının artmasını sağladığı hemen bütün liberal düşünürlerin mutabık kaldıkları bir durumdur.
Dolayısıyla uluslaşma/milletleşme, hiçbir silâhlı gücün zorla başaramayacağı bir beraberliğin sonucudur. Devlet denen silâhlı gücün bu işteki tek rolü “kuralın hâkimiyetini” sağlamaktır. “Adalet mülkün(devletin) temelidir” vecizesi bunu anlatır.

Milletin tabiatının zorla meydana getirilmiş bir türdeşlik taşımaması hakikati, onun “kendi başına” kötü, yani temel haklara aykırı, bir olgu olmadığının ilk delilidir.
Devletin zaten liberteryen teorinin isabetle açıkladığı şekilde “kurala” dayalı “kendiliğinden” gelişmiş tabiatı da onun özünde “kötü” olarak tanımlanmasının yanlışlığını gösterir. Devlet, “kurala uygunluk” idealinin hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Meğer ki biz onu kendi irademizle oluşum amacının dışına çekmeyelim.


Gördüğümüz gibi ulus devlet ne farklılıkları reddetmekle ne de birilerini diğerlerine göre kayırmakla uğraşır.


Burada anahtar kavram olan “milletleşme” bir arada bulunmanın, hukuka uymakta gösterilen ortak rızanın yarattığı işbirliğinin doğal sonucudur. Bir kurallar silsilesinin aşkınlığına inananların zamanla değerlerinde meydana gelen müştereklik, onların hayata karşı verdikleri cevaplarında benzeşmesine yol açar ki bu da kültürel birliğin oluşumundan başka bir şey değildir. Bu kültürel birlik herkesi birer tespih tanesi haline getirmez ama onların kural ipi ile birbirlerine bağlar.
Bundan dolayı insanlar bu beraberliğin sembollerine önem verirler. O sembollerde bir kurala bağlanmanın emniyetini bulurlar. İşte “ulus devletin” ulusallığı, insanların bu ortak kabullerinin, ortak emniyet ve barış duygularına kendi adlarını vermelerinden kaynaklanır.

Bu ortak kabulün kapsayıcılığı ve kavrayıcılığı ile kabileci/ etnik ırkçı hareketlerin kan ve dil bağına dayanan benzeşme hedefleri asla kıyaslanamaz. Türk olmadığını söyleyen bir etnik ırkçı bunu “Türk geni taşımamakla” ancak açıklayabilir. Bunu bu kadar açıkça söyleyemeyenler de “ırkî saflığa” tarihi yalıtılmışlık masallarıyla dayanak bulmaya çalışır.


Oysa bir Türk için “Türk” adı, kan bağının çok ötesinde insanın varoluşunu sağlayan soyut değerler üzerinde uzlaşmaya varmış bir büyük toplumun,büyük ırkî ve kültürel çeşitliliğini içinde barındırmaktadır.


Bunların yanı sıra dünyanın bilinen liberal demokrasilerinin tamamı ulus devletlerde yaşamaktadır. Bu devletler, milletleşmenin meydana getirdiği düşük toplumsal ve sınai maliyeti en iyi değerlendiren milletlerin devletleridir.


Çünkü kural altında özgürlük, kural altında kimliksizlik demek değildir. Kuralların herkese her zaman uygulanabilmesi için insanların, milliyetlerini, üstlerinden çıkarmaları gerekmez. Herkese karşı tarafsız ve kör olan adalet daima uygulandığı toprakların sahiplerinin egemenliğinin nişanesi olarak anılır. Bundan dolayı “vatandaşlık” bir milletin vatanında onunla ortak yaşamaktır.


Eğer hukuk devleti idealine mümkün olduğunca yaklaşabilmek istiyorsak yapılacak iş, adaletin üzerinde kurulacağı topraklardaki insanların derisini yüzer gibi onları, milliyetlerini reddetmeye zorlamak değildir. Bir hukuk devletine yaklaşmanın şartı, hukukla sınırlanacak devleti var etmiş milletin varlığının, azlıklar için bir güvence olmasını sağlamaktır. Azlıkların hırçınlığı yüzünden egemen milletlerin adlarını hukukun temel metinlerinden silmek belki azlıkların kabileciliğini tatmin edebilir ama üzerinde medeniyetin yaşatıldığı toprakları da çöle çevirir.













9 Temmuz 2010 Cuma

Türkiye’de Etnik Irkçılığın Ötekileştirme Sömürüsü




“Öteki”, “benin” dışımdaki herkestir. Bu varoluşsal olarak böyledir. Yani bir “ötekinin” varlığı, bir egonun varlığının gereğidir.


Bu durum benzerlik gösteren “benlerin” bir arada bulunması ile de aynen devam eder.
Benzerlik gösteren “benlikler” kendilerine daha az benzeyen bütün beraberlikler için “ötekidirler”.


Ötekiliğin varoluşsal kaçınılmazlığı, hiçbir rejimle, ideolojiyle, emirle giderilemez. Hiçbir emir size sizin kendinizden bildikleriniz dışındakilerin menfaatlerine, kendi menfaatleriniz, fayda endeksinizin en ön sırasında yer vermenizi emredemez.


Kendi fayda mülâhazanız, en öndeki faydalarınız için gerekirse hayatınızı vermeyi kabul etmenizi sağlayacağından dolayı, faydalarınızın önceliklerini belirlemek de yine sizin ihtiyarınızda/ inisiyatifinizdedir. Kimse size kendi belirlemediğiniz faydalar için “hayatı feda etmek” derecesinde bir önceliği, kendisi için de kabul etmenizi emredemez.


İşte milletler, bir takım değerleri - yani elde edilmek ve edildikten sonra da korunmak istenen varlıkları ki bu istek onları aynı zamanda birer “fayda” olarak görmek demektir- benimseyen ve onlara fayda endekslerinde en üst sıralarda yer veren fertlerin oluşturduğu toplumlardır.
Ötekileştirmenin, fayda endeksinde/dizininde veya fayda öncelemesinde farklılaşmadan doğması, onun mutlak kötülüğünü göstermez.


Ötekileştirmenin olmadığı bir dünya demek, yemek yemek, aile kurmak, geçinmek gibi işlerde fertlerin, herkesi kendileri gibi kabul etmesi anlamına gelir ki bu durumda hiçbir iş ortaya çıkarılamaz. Çünkü ne bir insan başkasının ne istediğini tam olarak bilebilir ne de kendi varlığını hayatta tutmayı düşünmeksizin var olabilir.


Ötekileştirmenin atomize ve ilgisiz bir fert idealine karşılık gelemeyeceğini de aile kurumuna bakarak anlayabiliriz. Çünkü hiçbir insan birinci derece yakınlarını asla kendinden ayıramaz. Eşinin, çocuklarının faydalarını en önde tutmayan hiç kimse yoktur. İkinci derece yakınlarda bu bağ biraz zayıflar ve akrabalık ilişkileri uzaklaştıkça da fayda mülâhazasındaki ortaklık zayıflar.
Ötekileştirmenin popüler ve sığ söylemdeki esas karşılığı “ayrımcılıktır”.

Bu, bir topluluğun resmî olarak egemen toplumdan ayrı tutulması, temel haklarının tanınmaması demektir. Toplumsal anlamda da bir toplumun, içindeki farklı toplulukları kendi bünyesinde barındırmaktan duyduğu rahatsızlığı izhar etmesi demektir. Nitekim Almanya’da Alman Yahudilerine karşı gösterilmiş toplumsal tepki bunun en ürkütücü örneğidir.

Bu ön akıl yürütmeden sonra Türkiye’deki duruma bakıldığında ne görmekteyiz?
Türkiye’de Türk toplumu, içindeki farklılıklara karşı, yaşadığı bütün ihanetlere rağmen dışlayıcı bir tavır mı takınmıştır? Her şeyden önde Türk Milleti’nin, kendi oluşumunun, ırkî hiçbir iddiaya dayanmadığının farkında olduğunu belirtmeliyiz.

Bundan dolayı, Ziya Gökalp’in halk irfanına işaret ederek aktardığı “Dili dilime, dini dinime uyan” nitelemesiyle Türk Milleti kendince asgari benzeşme ölçülerini ortaya koymuştur. Ülkemizdeki Kürt Etnik ırkçısı siyasetçilerin sık sık ileri sürdükleri ve ayrışma bahanesi saydıkları lisanî farklılık dahi “dinî” beraberlikten dolayı Türk Milleti’nce önemsiz sayılmıştır. Bundan dolayı da kendini Türk bilen herkes, ortak fayda endekslerinde, fayda önceliklerinde Kürt adını da kendisiyle bir tutmuştur.


Eğer böyle olmasaydı, Türkiye’de herkese etnik köken sorulur ve bundan sonra işlemlerde öncelik gözetilirdi. Oysa ayrımcılığın en şiddetli yapıldığının iddia edildiği dönemlerde dahi Türk toplumu, Türkçe konuşup da toplumdan kendini ayırmayan, kendisine zarar vermeyeceğini düşündüğü hiç kimseye ayrımcılık uygulamamış, onu kendi fayda endeksinden, önceliğinden uzak düşünmemiştir. Hatta Kürtçe konuşmanın da bir ayrımcılık sebebi olduğuna inanmamış ve toplumsal ilişkilerde, böyle bir farkı gözetmeyi “ayıp” saymıştır.


Durmadan tekrarlanan ve Almanya’daki “kristal geceye” benzetilmek istenen 6-7 Eylül olayları dahi ancak çok yoğunlaşmış bir hissî atmosferde ortaya çıkmış ve benzerine de hiç rastlanmamıştır.


Meseleye Türk toplumu açısından bakıldığında, Türk adının sahip olduğu derin tarihi ve siyasî tecrübenin, sahip olduğu çok geniş coğrafî dağılımın, ihtiva ettiği yüksek kültürel ve ırkî çeşitliliğin zaten bir başkasına düşmanca bir öteki gözüyle bakmasına engel olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.


Türkiye’de bir “ötekileştirme” var mıdır peki?
Maalesef vardır ama bu davranış, Türk milletine , onun benimseyici ve bütünleştirici tavrına karşı koymayı demokratik hak diye savunmaya kalkan etnik ırkçı siyasetçilerin davranışıdır.


Her şeyden önce “farklı azlıkların” kendilerini çoğunluktan ayrı hissetmeleri, yani “öteki” görmeleri işin tabiatında vardır. Ötekileştirme asıl, diğerlerine benzemek korkusu taşıyan cemaat davranışlı kapalı toplumların varoluş sebebidir.

Çünkü kapalı toplum yapısındaki, cemaat yapısındaki beraberlikler için en önemli şey kendi içindeki benzerliği sürdürmektir. Bu benzerlik elle tutulur, gözle görülür şeylerle sürdürülmedikçe de küçük toplumlar, cemaat yapıları kendilerini güvende hissetmez. Son derece sorumsuzca kullanılan “mikro milliyetçilik” uydurma terimi ile gösterilen federasyona ve hatta bağımsızlığa varan ayrışma taleplerinin özü, sahip olunan ve “ötekileştirmeyi” sağlayan bu somut benzeşmenin sürdürülmesi, kültürel etkileşimin bitirilmesi arzusudur.


Ülkemizde “Kürt halkının demokratik haklarından” bahsedenler, Türk Milleti’nin Kürt’eri kendinden bilerek fayda önceliklerinde onları kendisinin önceliklerine sahip saydığını idrak etmek istememekte ve işin içine farklılığın uzlaşmaz bir hale gelmesi için şiddeti de sokmaktadırlar. Bu gün Türk Milleti’nin Kürt kardeşlerini kendisinden bilmesinin ahlâkî boyutu etnik ırkçılarca gizlenmekte ve gözle görülür tek fark olan lisan ile bu benimseme tavrına karşı çıkılmaktadır.

Türk Milleti için Kürt adı asla İngiliz, Fransız, Rus, Alman, Flaman, Çinli gibi bir farka tekabül etmemiştir ve bundan sonra da etmeyecektir. Çünkü Türk toplumu için Kürt, aynen, kendileriyle büyük tarihin beraberce paylaşıldığı ve artık büyük millî benzeşmeye dahil edilmiş Pomak, Çerkez, Laz, Boşnak gibi topluluklardan biri anlamına gelmektedir.


Eğer böyle olmasaydı, ülkemizin doğu ve güneydoğu bölgelerinde Türkmen aşiretleri, Kürtlerle evlilik bağlarıyla kaynaşmaz ve Kürtleşmezdi. Tarihi kayıtlar açıklandıkça bölgede Türkmen’lerin nasıl Kürtleştiği, Kürtçeyi benimsediği ortaya çıkmaktadır. Zaten Ortadoğu’da başka hiçbir ülkede olmayan büyüklükte bir nüfusa ulaşan Kürtlerin Türkiye’deki bu büyük nüfusunu başka türlü açıklamak mümkün değildir.


Eğer çoğunluğun azlığa karşı reddedici, inkâr edici, dışlayıcı bir tavrı olsaydı, Türk topluluklarının Kürtlerle hiçbir ilişkiye girmemesi gerekirdi. Son araştırmalar Türk topluluklarının “Kürtleşmesinin”, Kürtlerin Türkleşmesinden daha hızlı olduğunu da göstermektedir. Bunun sebebi de kendi içinde çeşitlilik barındıran ve büyük kültür sahibi bir toplumun fertlerinin, karışmaktan korkmamalarıdır.


Ulaşımın hızlanması, ekonomik ilişkilerin çeşitlenmesi ile birlikte Kürt toplulukları Türk uluslaşma sürecine, içlerindeki bütün etnik ırkçı dirençlere rağmen akıl almaz bir hızla katılmaktadır. İşte ülkemizdeki etnik ırkçılığın şiddeti tırmandırmasının esas sebebi bu katımın önünü kesmektir. Etnik ırkçılar Türk adına duydukları nefreti, Türk Milleti’nde bir “ötekileştirme” duygusu yaratarak ve muadil bir nefret oluşturarak haklılaştırmaya çalışmaktadırlar.


Etnik ırkçılığın, “zarar vermemek iradesi” yani ahlâk açısından Türk Milleti’nin genel tutumuna karşı verdiği cevap son derece yaralayıcı ve kabul edilemezdir. Böyle bir tutumun siyaset sahasına sokulmuş olması ise demokrasi anlayışımızdaki yanlışlığın ve ölçüsüzlüğün sonucudur. Çanakkale Harbi’nde can düşmanlarını kendi evlâdı gibi görerek topraklarında uyutan bu aziz millet, popüler felsefenin bir sakızından başka bir şey olmayan bir kavramla suçlanamaz. Etnik ırkçılar, ancak kendi varlık sebepleri olabilecek “ötekileştirmenin” yaratacağı ayrışmanın muhtemel feci sonuçlarını göremese de Kürt kardeşlerimizin bu saldırganlığa ve vahşete karşı açık bir tavır almalarının zamanı gelmiştir.

8 Temmuz 2010 Perşembe

Sözümüz Özümüzdür





Söz, insanlığın malzemesidir.
Bütün indirgemeci biyolojik yaklaşımlara rağmen söz yalnızca insanda var olan bir “değerdir”.
Söz elde ettikten sonra kaybetmek istemediğimiz bir varlıktır.
Neden böyledir?

Neden insan sıradan, benzerleri gibi bir “hayvan” değildir. Neden en kolektivist düşünceler bile insanı korumaya, kendi başına bir değer taşıdığını tekrarlayıp durur?
Şurasını bir parantez açarak belirtmeliyiz ki kolektivist düşünceler, insanı bir topluluğa “ait” bir tür mal olarak kabul ederler. Dolayısıyla insana verdikleri değerin içinde bireyin yeri yoktur.

Bütün bunlara insana değer atfetme alışkanlığının temelinde, onu diğer canlılardan ayıran ciddi ve aşılmaz bir fark vardır ki o da insanın söz sahibi olmasıdır.
Gene indirgemeci biyolojik yaklaşımlarla hayvanların da kendi aralarında bir çeşit dile sahip olmalarından bahsedilecektir, şüphesiz.
Bu yaklaşım, insana yönelik bütün değersizleştirme çabasına rağmen yarı yolda kalmaktadır.

Çünkü insanlar iletişi kurarken aynı zamanda kendi dünyalarını da kurarlar. Çünkü insan yağmurdan korunmak için ağaç dallarını tepesine koymanın ötesine gitmekte ısrar eden bir canlıdır. Çünkü insan zihni bir otomat değildir. O verileri basitçe işleyip tepkiler veren bir canlı değildir. Tabiatta daha önce var olmamış şeyleri meydana getirebilen tek canlıdır.


Peki ama insan bunu nasıl yapar?
Her varlık her canlıda mutlaka bir algı doğurup bir tepki meydana getirirken insanın davranışını onlarınkinden ayıran nedir?
Bu fark “anlamlandırmadır”.
İnsan yalnızca çevresindeki nesnelerle değil, algı haznesinden türettiği her imgeyi de kendince işler. İşte bu işlem anlamlandırmadır.
Bu yüzden afazi hastaları dünya ile ilişkilerini kaybederler.
İnsan, söz olmaksızın yani anlamlandırma süreci olmaksızın hayatta kalamaz. Çünkü insanın hayatta kalması hayvansı bir otomatizme bağlanmamıştır. Bir an için çevrenizdeki her şeyin isminin yok olduğunu hayal edin.

Aklınızın boşaldığını hayal etmenin zorluğu muhtemelen şu olacaktır. Susadığınızda su içmeniz gerektiğini “hissedeceksinizdir” Eğer birinin suyu içtiğini görürseniz muhtemelen siz de içeceksinizdir. Sorun şudur ki su, bardak, susamak, sıcak gibi bütün olguların arasındaki bağlantıları da kaybetmiş olacaksınızdır.
Dolayısıyla “susadığınızda”, “mutfağa” giderek, “musluktan”, “su” alıp “bardağa” doldurmanız gerektiğini “düşünmeyeceksinizdir”.

Sözün bu varoluşsal gerekliliği dillerin temelidir.
Çünkü insan fertleri, bir araya gelerek hayatta kalmak şansının daha fazla olduğunu gördükten sonra bir arada kalabilmenin gerektirdiği ortak “söz dağarcığını” kendiliğinden oluşturmuşlardır. Babil Kulesi miti ile olaya “ilâhî” bir izah getirmek de durumu değiştirmez.

En nihayet, bir arada kalmak ihtiyacı göstermiş her insan topluluğunda müştereken ve aynı şekilde kullanılan bir söz dağarcığı meydana gelmiştir.
Bu durum, paylaşılan bir anlamlandırma süreci demektir. Bir kabile üyesinin “kaplan” dediği şeye diğerinin “oklava” demesinin kabilenin hayatta kalma şansını nasıl azaltacağını tahmin etmek zor değildir.
İşte bu noktada “paylaşılan anlamlandırma” eylemi ile insanların birbirleriyle ilişkilerinde “ortak beklentileri” hasıl olmuştur.

Burada insan toplulukları arasındaki “gelişmişlik” farkının başlangıcını görürüz.
İnsan toplulukları arasındaki maddi gelişmişlik farkının temelinde iki şey vardır:
Birincisi daha gelişmiş toplumlarda ortak anlamlandırma sürecine işlenen, ortaya çıkan söz dağarcığı sayısal olarak daha zengindir.
İkincisi daha gelişmiş toplumlarda toplumsal ilişkileri düzenleyen “beklentiler” ham sayıca daha fazla hem de daha soyut hale gelmiştir.

Bunu nereden anlayabiliriz? Bunu anlamak kolaydır, çünkü söz dağarcıkları daha geniş toplumlarda iş bölümü denen, olguları, nesneleri yaratan, fikirleri hayata geçiren çok daha karmaşık bir düzen varken daha az gelişmiş toplumlarda, toplumsal düzen hemen hemen sadece topluluğun hayatta kalmasına yetecek kadardır. Bundan dolayı da bu tip toplumlarda, “dışa kapanma”, “yabancıya düşmanlık” eğilimi ayırt edici özellikler olarak kendini gösterir.

Çünkü ancak kurttan, fırtınadan korunmaya yarayacak bir iletişim vasıtası ile sürekli uğraşıp duran bir topluluk, meselâ “mülkiyet” gibi bir kavramı büyük ihtimalle anlayamayacaktır. Böyle bir topluluk gene meselâ “kural” altında bir araya gelmiş farklı toplulukların anlaşabilmesini de kendi zihninde anlamlandıramayacaktır.
Burada topluma bir tür ferdiyet yüklemek kolaycılığımız, yalnızca toplulukların genel eğilimlerini ifade etmek içindir.

Dolayısıyla daha az gelişmiş toplumlar “soyutun” bağlayıcılığı hakkında hemen hemen hiçbir fikre sahip olmaksızın kendi aralarında ilişki kurarlar. Çünkü onlar için “söz” uçucu, anlamsız, bağlayıcılığı olmayan bir tür iletişim vasıtasıdır. Bundan dolayı da hayatları gerek tabiatla gerekse diğer toplumlarla sürekli bir mücadeleden ibarettir. Belki de bu yüzden mesela, karışmamış, çeşitlenmemiş etnik toplulukların sözde siyasetçileri Marksizmi benimsemektedirler?

Dünyayı giderilmesi gereken bir “çelişkiler” ve savaş sahnesi olarak gören bir ideoloji tam da” diğerleriyle “karışmamak”, “kuralla”, yani sözle bağlanmamak isteyen topluluklar için ideal bir bakış açısı sunmaktadır.

Sözün yarattığı ortak beklentinin doğurduğu sorumluluk/maliyet kavramı, hayatları maddî unsurlarla kuşatılmış ve maddî zorlukları gidermekten ibaret topluluklar için fevkalâde sıkıcıdır.

Çünkü bu tip topluluklarda sebep-sonuç ilişkilerini kavramayı sağlayacak sözel malzeme, görece olarak fakirdir. Bu tip topluluklarda her şey “kendiliğinden var olmuş”, adeta topraktan bitmiş ve paylaşılmayı bekleyen varlıklar olarak kabul edilir.

İşte bu noktada, üretimin müşevviklerini ve yaratıcı zekâyı yani ferdin kendisini hiçe sayarak hâlâ malları meydana getirebileceğini sanan Marksizm, bir kere daha karşımıza çıkar.

“Ötekiyle” karışmamış, hayatı kuraldan bağımsız ve topluca yaşamak dışında bir beklentisi olmayan topluluklar sebep sonuç ilişkilerini anlayamadıkları içindir ki sahip oldukları imkânları yaratan soyut kurallar bütünlüğünü ve bu bütünlüğün yarattığı ortaklıkla kendiliğinden doğmuş benzeşmeyi de idrak edemezler. Bu yüzden Afrika sosyalist diktatörlükleri, bütün ideolojik romantizmlerine rağmen kabileciliği ortadan kaldıramamakta, milletleşmeyi sağlayamamaktadır.

Eğer her şey “önce söz” olarak başlamasaydı hiçbir şey kuramayacağımız gerçeği, sözü bizim için bir değer haline getirir ve onu varoluşumuzun temeli kılar. Bu yüzden kanun, insan toplumunda bağlayıcıdır. Bundan dolayı sözü kabul eden topluluklar benzeşmeye başlar… Bundan dolayı hayatımızın kendi vahşetimize karşı da korunduğunu bilebiliriz. Bundan dolayı sözü çarpıtmak suçtur.



Sözün bu varoluşsal önemini kavramadıkça, şiddeti kabul ettirmek isteyen, ayrışmayı dayatan, ırkçılığı “hak” diye bize kabul ettirmeye çalışan sözde insanların davranışlarını yargılayabilmemiz mümkün olmayacaktır.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Bırakın Artık Şu Sosyalistleri!



Sol, solcu olmayanlar hakkında öyle ölçüsüz yazar, çizer ki bunun tam da bir hakaret tekeli olduğunu düşünmeden edemezsiniz. Karşısındakini “idealist” diye tahkir ederken takındığı mutlakçı tavrı tahlil etmeye bile gerek duymaz ve bu kibirli tavrını da kendine hak görür.

Türkiye’nin içine sokulduğu terör batağında şimdilerde en moda tavır “ulusal-solcu” takılmak
Doksanlardan itibaren kendi tarih felsefeleriyle tarihi yeni baştan yazmaya soyunan solcular bu işte başarılı oldu.


Artık memleketimizi Mao, Stalin, Lenin gibi katillerin “felsefesine” esir etmek için uğraşan her katil ve hırsız, yeni nesillerce birer kahraman kabul ediliyor.


Bütün romantizmleriyle “emekten” bahseden sol kampa emeğin ederinin nasıl hesaplanması gerektiğini sorduğunuzda alacağınız cevabın aynı zamanda özgürlüğün ve daha önemlisi ahlâkın kaybı olacağını görememeniz yüzünden oluyor bu…

Dünya üzerinde kanla ve zorbalıkla kurulmamış tek bir sosyalist devlet olmadığı gerçeğini saklarken de bu yalanın hangi ahlâka dayandığını söylememeleri de…
Çünkü gerçekte insan severlik diye pazarladıkları hırçınlığın, ahlâkın normlarına isyan olduğunu söylemeyeceklerdir size.



Veya durmaksızın örnek verdikleri 2. Dünya Savaşı sosyalistlerinin, “ne pahasına olursa olsun” Stalin gibi bir katilin müdafaasını yaptığını da söylemeyeceklerdir.
Veya Orta Asya’yı, Doğu Avrupa’yı Hindi Çini’yi kana bulayan işgalciliğin de inançlara küfreden, milletleri reddeden, salt materyalist sosyalizmin kendisi olduğunu hatırlatmamak isteyeceklerdir.


Çin’in Kore’yi işgal etmeye kalkması, Vietnam’a saldırması, Tibet’i ve Doğu Türkistan’ı kirletmesi de onların vicdanlarında herhangi bir yankı bulmayacaktır.
Sovyetlerin, Doğu Avrupa ve Orta Asya işgallerinin, ahlâklarının neresinde mevzilendiğini de boşuna sormayın….


Çünkü onlar “amaç güdülü” ahlâklarıyla devrim için kendi ailelerini reddetmekten çekinmemiş, çocukların babalarının aleyhine kullanıldığı insanlık dışı rejimleri bir kere bile eleştirmemişlerdir.
Çünkü onlar kendi ülkelerinde Kızıl Ordu tanklarını görmeyi Mehmetçik’i görmeye tercih etmişlerdir.


Çünkü onlar daha sonra gene kendilerince etnik ırkçı köpeklerin yetiştirildiği terör çiftliklerinde kan içmeyi öğrendiklerinden de bahsetmeyecekledir.
Amaç güdülü ahlâkları yüzünden muhaliflerine iftirayı, hakareti kendilerine hak görmelerinin gerekçesini açıklayamayacaklardır.


Oysa Türkiye’nin etnik ırkçılıkla başının belaya sokulmasının müsebbibi, “Halklara özgürlük!” diye bağırıp da millî egemenliğimizi daha ilk günden reddeden sosyalistlerdir.
Onlar “Türk” demeyi ırkçılık sayar ama “Kürt ve Türk halklarının kardeşliği!” yaveleriyle ülkemize saldıran Bekaa yetiştirmelerinin ırkçılığıyla bu gün kimin beslendiğinin görülmesini istemezler.


Onlar size parti liderlerinin nasıl KGB bordrosundan maaş aldığını da hatırlatmayacaklardır.
Onlar size Sovyet emperyalizminin ülkemizi ele geçirmesi için Doğu Avrupa’daki hempaları gibi nasıl çalıştıklarını da açıklamayacaklardır.


Ama size “iktisat” diye, yarım akıllı bir muhterisin yalan yanlış dört işlem hesaplarını sunacak bunlarla ikna olmazsanız kalaşnikoflarıyla sizi nasıl ikna edeceklerini “Tek yok devrim!” diye haykırarak göstereceklerdir.
Onlar size bilincinizin torna tezgâhlarıyla nasıl şekillendiğini anlatacak, elinizdekileri yağmalayarak sizi nasıl mutlu edeceklerini söyleyeceklerdir.


Onlar sizin inançlarınızın “afyon” olduğunu söyleyecek, sonra da savruk sakallı bir ihtiyarın saçmalıklarına Maocu dipçiklerle iman etmenizi isteyeceklerdir.
Onlar sizin üretmenizi sağlayacak her şeyinizi elinizden alacak ve sonra kafanıza bir namlu dayalıyken insanlık için üretmenizi isteyeceklerdir.
Ve bu adamlar sizin normlarınızı ve değerlerinizi “idealizm” diyerek küçümseyecek ve düşünmenizi imkânsız kılacak bir çift dillilikle gücün mutlak egemenliğini yerleştirmeye çalışacaklardır.


Çünkü onların ahlâkı, bütün kelimelerin anlamlarının diyalektik hokkabazlıkla buharlaştırıldı gibi anlamını kaybetmiştir.
Evet…


Ülkemizi etnik ırkçılıkla bölmeye çalışan bir terör örgütünün de kullanım kılavuzunun savruk sakallı bir ihtiyara ait olması acaba tesadüf müdür?


Sözüm ona kendisine karşı savaşılmış Hitler’in ideolojisi de sosyalizmdi. Onlar size NAZİ kısaltmasının “Nasyonal SOSYALİST Parti’ye” ait olduğunu da söylemeyeceklerdir.


Bana soracak olursanız hak ve hukuk hakkında hiçbir kanaati olmayan, daha doğrusu saf ve şekilsiz bir hırçınlık göstermek dışında anlamlı tek söz de edemeyen, konuşmayı, anlamlandırmayı küçümseyen bu güç müptelası yağmacılarla millî egemenliği tartışmayı bırakın.
Bırakın artık şu sosyalistleri…

2 Temmuz 2010 Cuma

Etnik Irkçılığın Ana Dilde Eğitim Talebinin Demokrasi Ve Haklar Kuramı Açısından Eleştirisi


Etnik ırkçılığın talepleri, demokrasinin olmazsa olmazları mıdır?

Bu sorunun cevabını en sağlıklı vermesi gereken liberallerimiz, maalesef etnik ırkçılığın şiddetine ve mantıksızlığına “demokrasi” adına en çabuk teslim olan grubu teşkil ediyorlar.

Gerçi etnik ırkçılar kendi içlerinde de bu konuda bir fikir birliğine varmış değil ama bu güne kadar tutarlı, tutarsız savunulan sözde “çözüm önerileri” maalesef etnik ırkçılığın yarattığı fizikî terör ortamından ve onu bilerek veya bilmeyerek destekleyen enternasyonalist iktidar partisi yüzünden adamakıllı eleştirilememiştir.

Bu taleplerin sanırım en popüleri “ana dilde eğitim”dir.
Yani, ülkemizdeki her etnik grup kendi kabile veya kavim dilini bu talebe göre eğitimde kullanmalıdır. Bu talep eğitimin hangi aşamalarını kapsamaktadır? Kaldı ki talep edilen şey eğitim değil öğretimdir.
Bu talebin üniversite öğrenimini de kapsadığı artık aşikârdır. Yani, bir Kürt kökenli çocuğumuz üniversiteyi bitirinceye kadar bu talebe göre Türkçeden arındırılmış bir öğrenim görebilecektir,. Bu şekilde kendi kültürünü koruyacağı düşünülmektedir. Bu talebin ne gibi bir fayda mülahazasıyla öne sürüldüğü meçhuldür. Herhangi bir fayda sağlamasa dahi sadece “farklı” olmaktan dolayı kişinin kendisini egemen kültürden yalıtabileceği bir hayat alanı oluşturmasının kayıtsız şartsız kabulü talebidir bu.

Bu talep kendi içinde tutarlıdır. Ama kendi içinde tutarlılık, talebin etkileştiği toplumu göz önüne aldığımızda meşruiyet açısından yetersiz kalmaktadır.
Her şeyden önce anadilde eğitimin devlet tarafından yani ülkenin vergi mükellefleri tarafından finanse edilmesi istenmektedir. Zira “Ana Dil Öğrenme Kursları” talep yokluğundan kapanmıştır. Yani etnik ırkçıların bir “ana dil” piyasasının olmadığı aşikârdır. Olmayan bir talebi devlet eliyle yaratmaya kalktığınızdaysa, devleti finanse eden kesimlerin rızasını almanız şarttır.

Kaldı ki devletin eğitim-öğretim tekeli gerek öğrenimin kalitesi gerekse eğitim taleplerinin farklılığını karşılayamamak ve fikir hürriyetini zedelemek açısından ciddi sakıncalar içermektedir. Ülkenin milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı olmamak kaydıyla ( ki bu durum meselâ bir federasyon olan ABD’de toplumun bütün kesimlerinde, her yaş grubunda benimsenmiş en önemli ilkedir) ve temel bilgilerde belli bir seviyeyi standart almak kaydıyla aslında herkes kendi dünya görüşüne uygun okullar açabilmeli ve çocuklarının öğretimine her aile kendisi karar verebilmelidir.
Yani “öğretimin piyasaya devredilmesi” ideali de ancak belli şartlar altında anlamlıdır. Aksi takdirde ne bilgilerin kalitesinin ölçülebilmesi mümkün olur ne de saldırganlığın engellenmesi…

Burada iki temel yanılgı var:

Birincisi yukarıda bahsettiğimiz gibi ; dile dayalı yalıtılmış öğretimin, kendini yalıtmak isteyenler dışında kimsenin sorumluluğu olmadığının, etnik ırkçılarca bir türlü anlaşılmaması…

İkincisi demokrasinin, çoğunluğun belirleyiciliği aleyhine kullanılamayacak olması.

Oysa anadilde eğitim talebi bir “demokratik hak” olarak sunulmaktadır. Demokrasi bir hak üretim makinesi değildir. Demokraside taleplerin özgürce ortaya konması, her talebin kendiliğinden “hak sayılacağı” anlamına gelmez.

Kaldı ki “haklar” tek başlarına, varoluşlarının hiç kimseye bir maliyet yüklemediği temel menfaatlerdir. Meselâ bireyin yaşaması onun sorumluluğunun üstlenildiği son yaşına kadar ancak bir “maliyet” yaratmakla beraber bu zaten anne ve babaların yaşam arzusunun da maliyetidir. Dolayısıyla kişinin yaşaması bir başkasının ölmesine sebep olmadığı için dokunulmaz bir temel menfaattir.

Bu açıdan bakıldığında öğrenim dahi bir “hak” değildir. Çünkü onun maliyeti hele devlet merkezli bir komuta ekonomisinde sürekli başkalarının üstüne yıkılmakta ve fakat yaratılan katma değerden öncelikli yararlanma avantajı, mezun öğrencide kalmaktadır. Bu da “değere karşılık değer” algısının çarpıtılıp “hiçliğe karşı değer” anlayışının doğmasına yani bedavacılığın yerleşmesine yol açmaktadır. Eğer öğretim bir hak ise o zaman çeşitli okullara girişteki şartlar ve sınav uygulamaları kaldırılmalıdır. Oysa böyle olmamakta "öğretimin hak edilmesi" için yeterlilik şartı aranmaktadır. Hiç bir temel hak "hak edildiği" için var olmaz. Temel haklar yani gerçek haklar "hak edilmedikleri takdirde başkalarını zora" sokan menfaatler olmadıkları için öğrenim bir "hak" değildir.

Etnik ırkçılar, bilinçlerindeki kolektivist Marksist ideolojileri ile zaten bunu arzulamakta. Bu bedavacılık eğilimine bir de etnik ırkçı bir kılıf geçirerek, etnik izolasyonu, ayrışmayı vergi mükelleflerinin kesesinden karşılamayı istemektedirler.
Burada dikkat edilmesi gereken şey etnik ırkçılığın “ırkçı” yaklaşımının tam da bu izolasyon arzusunda yatmasıdır. Ki bu toplumsal ayrışmanın ve en nihayetinde siyasî bölünmenin temelidir.

Kahir ekseriyeti “Türk” soyut adının, kimliğinin mensubiyetini hisseden bir toplumdan başta dil ile ve daha sonra sair unsurlarla kendini yalıtmak ve iletişimi kesmeye çalışmak, kendini “saf ve arındırılmış” tutmak arzusunun ifadesidir. Aile bağlarından ve dilden gayrı bir ayırıcı vasfı olmayan bir topluluğun sözde siyasetçilerinin bu tavrının genel adı “ırkçılıktır”.

Öte yandan daha önce değindiğimiz gibi demokrasi her talebin seslendirilebildiği ama her talebin hayata geçirilmesinin gerek şart olmadığı bir çoğunluk iradesi rejimidir. Çoğunluk iradesi temel haklara tam bir saygıyla kayıt ve şart altına alınır ama her talebin bir “hak” olduğunu da kabul etmez. Demokrasi her grubun oy oranında güçlü olduğu bir rejim de değildir. Öyle olsaydı demokratik rejimler , ülkeler derhal etnik gruplara bölünürdü. Oysa bu gün örnek alınan hiçbir liberal demokraside, demokrasi etnik ayrımcılığa manivela olarak kullandırılmamaktadır. Örnek alınan liberal demokratik ülkelerin tamamı “millî bütünlüğü” demokrasi çerçevesinde sürdürmeyi esas kabul etmiş ülkelerdir.

Dolayısıyla “ana dilde eğitim” gerek toplumsal bütünlüğü etnik ırkçılığın lehine bozması, gerek maliyet/fayda analizinde ,ırkçılığı vergi mükelleflerinin kesesinden beslemek isteyerek ırkçılığa gayrı meşru bir menfaat sağlaması, gerekse demokrasi tanımını çarpıtarak demokratik belirleyici çoğunluğu hiçe sayması ve demokrasiyi kuran millî egemene sırtını dönmesi ile meşruiyeti olmayan bir taleptir. Zaten bu yüzden etnik ırkçılar silâh tehdidini sürdürmekte ve gayrı meşru bir talepler listesini bu şekilde kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.

Etnik ırkçılığın “ana dilde eğitim” talebi aynı zamanda , sürekli başımıza kaktıkları “ötekileştirmenin” devlet eliyle yaratılması olacaktır. İşin bu sosyolojik boyutu da ayrı bir fecaattir. Çünkü bu, “Türk’ü ötekileştirmek” hırçınlığının, Türk tarafından sağlanması çarpık ve şedit mantığının ifadesidir.
Türkçe öğrenim görerek kendisini zaten benimsemiş ve kendinden bir parça bilen Türk Milleti’ne dahil olmak hiçbir Kürt çocuğuna zarar vermez. Çünkü aile var oldukça diller de var olacaktır.

Ama dil farklılığını resmî bir kabul haline getirmek devlet eliyle vatandaşları atomize etmek, bölmek, ayrıştırmak demektir. Bu elbette etnik ırkçılara hem ırkçı iştahları hem de Marksist enternasyonalizmleri açısından son derece uygun görünmektedir. Etnik ırkçıların demokrasi algılarındaki çarpıklığı eleştirmek sorumluluğu, daha önce de dediğimiz gibi en başta liberallere düşmekteyken onların etnik ırkçılığın şiddetine boyun eğmeleri ciddi bir sorundur. Ana dilde eğitim, demokrasi karşıtı, bedavacı ve ırkçı bir yaklaşım olarak artık tartışmanın dışına atılmalıdır.