11 Kasım 2021 Perşembe
9 Kasım 2021 Salı
Yeni Bir Vatandaşlık Anlayışına Doğru
Türkiye’de Vatandaşlık Sorununa Farklı Bir Bakış
“Doğduğun yer değil, doyduğun yer
vatandır.” Sözünü ezelden beri hiç sevmemişimdir.
Bu söz, insanı yiyip içen fakat
değer ve değer yargısı taşımayan bir evcil hayvan mesabesine indirir.
Ama gözden kaçan bir başka kötü
yanı daha vardır ki o da “vatanın” sahipliği konusunu anlaşılabilecek en yanlış hale getirmesidir.
Öncelikle insan sadece doyduğu
yerde yaşamayan bir canlıdır. Tam da bunun aksine insan yaşadığı yeri “doyulacak”
veya” bereketli” kılmaya çalışan bir
canlıdır.
Aksi olsaydı insan, kendisine
ekmek veren başka insanların sağmal ineğinden başka bir şey olamazdı.
Böyle insanlarla da ne devlet kurulabilir ne de adalet sağlanabilirdi.
Aslında böyle insanların
kurduğu bir sürü sözde devlet var. Fakat bu devletler, hukuk
sağlayıcı, ulus devletleri değil. Onlar, elleri silâhlı üç beş kabile
mensubunun güçlerini diğerlerine dayattığı bürokratik çetelerden ibaret.
“Vatandaş” kelimesi, vatan
kelimesine eklenen işteşlik ekiyle “ aynı vatanı paylaşan insanları” ifade
etmek üzere türetilmiştir; tıplı
meslek-taş, pay-daş, arka-daş gibi… Demek ki bu kelime bir paylaşımı ifade
etmektedir.
O halde “vatandaşlık” nereden
geliyor? Annemizden şans eseri dünyaya geldiğimiz bir yerden mi kaynaklanıyor? Yoksa başka bir kaynağı mı
var?
Vatandaşlığın kaynağı, doğulan
coğrafya değildir. Çünkü doğulan coğrafyanın bir “vatan” olabilmesi için oranın
herhangi bir ulus tarafından önce “vatanlaştırılmış” olması gerekir. Bu da
ilgili toprak parçasının kan dökülerek elde edilip yine kanla korunmak
istenmesiyle ortaya çıkar. Yani “vatandaşlığı” sağlayan vatan hiç kimseye
gökten inmez. O bizzat kanla elde edilir ve kanla korunur. Ve bundan dolayı da
herhangi bir ulus, kanı pahasına elde
ettiği hiçbir toprak parçasını, kanını
dökmeden teslim etmez.
Demek ki “vatandaşlığı” sağlayan
vatan, insan iradesinin bir ürünüdür, vatan doğal şartların sonucunda
kendiliğinden oluşmuş bir hayat alanı değildir.
Dolayısıyla “vatandaşlık” da toprağı vatan yapan ulusla aynı vatanı
paylaşmak demektir. Sorun şudur ki hiç kimse bir millete mensup olmaksızın,
o milletin vatanlaştırdığı
toprakları paylaşamaz. Bu,
vatanlaştırılmış toprak parçasının elde edilme ve korunma şartlarını kabul
etmek anlamına gelir.
Bir ülkede doğanlar o ülkeyi
kuran milletin dilini konuşacakları ve o milletin değerleriyle büyütülecekleri
düşünüldüğünden o ülkenin “ doğal vatandaşları” sayılırlar. Dünyaya gelmek
kendi seçimimiz olmadığından, herhangi
bir ülkeyi vatanlaştıran ulusun içine doğmakla bu seçimsizliğimizin karşılığı
olarak içine doğduğumuz milletçe korunuruz.
Buradaki temel ve fakat bir o
kadar ihmal edilen sorun şudur ki bir vatanda doğmuş olmak ancak ve yalnız
içinde doğulan vatanı korumak, kollamak ve sevmek şartlarına bağlı kalındığı
sürece vatandaşlık için bir geçici
gerekçedir. Yaşam hakkını içinde elde ettiğimiz, yaşam hakkımızın doğuştan
korunduğu ve diğer temel haklarımızı da
içinde kendiliğinden elde edebildiğimiz vatan, ancak milletin diğer
fertlerinin ortak değer yargılarıyla korunduğu içindir ki vatanı var eden
milleti reddetmek, vatanı korumaktan vazgeçmek ya da vatanı kuran milletin savaş mücadelesinde onu yalnız
bırakmak gibi bir hakkımız yoktur.
Bundan dolayıdır ki kanunen
yazılmamış bile olsa içinde doğduğumuz
anda temel haklarımızın, ulus
egemenliğinin organlarınca teminat altına alındığı vatanın birliği, bütünlüğü
ve devamı konularında “aykırı” düşünmek
gibi bir hakkımız olamaz. Bu konulardaki her türlü aykırılık bu yüzden doğrudan
doğruya “ vatan hainliği” olarak görülür.
Dolayısıyla her biri birer
menfaat olan hiçbir hak, ister doğal ister kazanılmış olsun, vatanın mileltiyle
bölünmez bütünlüğü aleyhine kullanılamaz.
Bugün Türkiye’deki durum ise
doğrudan vatana ihanet sayılması gereken eylemleri yargılayacak kanuni
kodlardan mahrum olmamız, vatana ihanetin “bedelsiz” kılınmış olmasıdır.
Vatandaşlık kanunumuz mevcut belirsizlikleri için yetersiz kaldığı
için de zamanla meydana gelen değişikliklere yeterli hızda ayak
uyduramayan yasama faaliyetlerimiz
yüzünden, açık vatan hainliği eylemleri, kanunun boşluklarında barınarak ülkeyi
zehirlemeye devam edebiliyor.
O halde ne yapılmalıdır?
1- Hıyanet-i
Vataniye Kanunu acilen yürürlüğe sokulmalıdır.
2- Türkiye’nin
açık ve tartışmasız Türk vatanı olduğu
kanunlaştırılmalıdır.
3- Türk
vatanında, vatanı oluşturan Türk Ulusu’nun egemenlik hakkının bölünmez ve
tartışılmaz olduğu kanunlaştırılmalıdır
4- Bu
kanunla vatandaşlığın ancak ve yalnız Türk vatanına bağlılıkla mümkün olduğu
kayıt ve şart altına alınmalıdır.
5- Geniş
ve doğal toplumsal kaynaşmayla meydana gelmiş
uluslaşmamıza karşı kendi ırksal kökenlerini Türk Ulusu’na bir egemenlik ortağı
olarak dayatmaya kalkanlara bir “vatandaşlık
yemini” ettirilerek vatandaşlıklarının, Türk Ulusu’nun kanıyla elde edilmiş
Türk Vatanında Türk Ulusu’nun sağladığı haklar sayesinde var olduğu
beyan ettirilmelidir.
6- Buna
uymayanlar derhal vatandaşlıktan çıkarılarak sınır dışı edilmeli ve mülklerine el konuşmalıdır.
“Vatandaşlık yemini” nasıl pek
çok ülkede farklı ırklardan veya farkılı uluslardan gelenlere, vatanın ve
hukukun tekliğini, egemen ulusun
gücüyle kabul ettirmek için
uygulanıyorsa bizde de aynı şekilde kullanılmalıdır. Böylece hiç kimse Türk
vatanında doğmanın, kayıtsız şartsız ve bedelsiz bir hak olduğunu
düşünemeyecektir.
Günden güne etnik terör, nüfus
terörü ve fiili şeritçılıkla işgal edilen Türk vatanında, bu yüzden artık
yazılı kanun metinlerinin ötesinde farklı, etkin ve ulusal bir vatandaşlık
felsefesi geliştirmemiz elzem olmuştur.
Sözlerimizi bugün kendisini
rahmet ve minnetle andığımız Yüce Atamız ATATÜK’ün sözüyle bitirelim:
“ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!”
3 Kasım 2021 Çarşamba
Yazar Dediğin Ne Yapar?
İnsan ha deyince konuşamıyor. Her zaman bir video
çekmek de mümkün olmuyor.
Tamam da yazmayınca ne oluyor?
Belki de şimdi “Yazınca ne oluyor?” diye sormak lâzım. Çetin Altan, “Bir adamın
yazar olup olamayacağını anlamak için onu bir odaya iki saat kapatıp ne yazdığına bakmak lazım.” gibi
bir şey demiş. Haklı mı? Bence haklı.
Yemek arası tatlı mahiyetinde
yazmakla hayatını yazıya vakfetmek arasında
dağlar kadar fark var.
Yazar, hayatını yazıya vakfeden
insandır.
Yazar yazmadan yaşayamayan
insandır.
Yazar, işin sonunda bir ekmek
elde edemese de yazıyı vicdanî bir borç sayan insandır.
Yazar, başkalarına geçici,
buharlaşan hayaller gibi görünen evleri, kasabaları, şehirleri, ülkeleri
sözcükleriyle kuran, ebedileştiren insandır.
Yazar, başkalarının himmetine,
kayırmasına ihtiyaç duymadan üreten
insandır.
“Yazar” etiketi almakla tatmin
olup olmadığını kendine soramayan insan, yazar olamaz.
1 Kasım 2021 Pazartesi
27 Ekim 2021 Çarşamba
Genç Yazara Bir Mektup
Sevgili Yazar Kardeşim,
Nasılsın? İnşallah iyisindir.
Bizleri sorarsan kendi vatanımızda iç güveysinden halliceyiz. Sana bir mektup
yazmak istedim. Nereden başlayayım
bilemedim ama mutlaka yazmak istedim. Vakt-i zamanın birinde…
Bahçeli’de bir apartumandaydık. Aylardan ocak mıydı
neydi? Orta halli bir dairede bir alay adamdık. Ne hüzünlü ne şaşkın bir
kalabalıktık. Ve gene ağlaşıyorduk: “
Bizim neden senaristimiz, ressamımız, bestecimiz, yazarımız yok?” diye…
Kalbinde bu dünyanın olanca
hüznünü taşıyıp ince mi ince bir
suskunlukla çekip gitmiş bir arkadaşımın ardından, lüzumsuz mu lüzumsuz faydacılıklarımızla kendimizi teselli
ediyorduk ya… Dedim ya bir yandan da ağlaşıyorduk, “Neden yazarımız, çizerimiz
yok?” diye…
Ama ağlaştığımız aslında bu
değildi. Ağlaştığımız şey, neden güdebildiğimiz, idare edebildiğimiz,
emredebildiğimiz yazarlarımızın, yaratıcı zekâlarımızın olmadığıydı
Bir yerlerde muhakkak milliyetçi
bir yazar vardır. Ararsanız bulursunuz. Ama aramaya başlamadan önce büyüklerinizden
izin almalısınız. Yazarın, büyüklerce milliyetçi diye onaylanmaması halinde
ağzıyla kuş tutması dahi beyhudedir.
Bir eyyam-ı bahur içre âli Osmanî
peymanesinden hissedar olmamış ve hele ki part-i âlinin menfaat-i aliyesine hadim olmamış insana “milliyetçi” denemeyeceğinden, en
evvelâ milliyetçiliğinizin büyüklerinizce tasdik edilmesi icap eder.
Çünkü kimin yazar olup
olmayacağına onlar karar verirler.
Maazallah Türk İslam ahlâkına
aykırı, şeriata mugayir, hele ki cins-i latifle alakalı sevda-i masiva konulu
bir şeyler yazan birisi varsa
zinhar yanına yaklaşılmamalıdır.
Sahi yahu! Yazar ne yazmalıdır?
Aslına bakarsanız bunu kendime
yıllardır soruyorum.
Yazarlık “doğru şeyi yazmakta
isabet göstermek midir?” Yoksa yazarlık, kendi doğrularımızı kendi
estetiğimizle ortaya koyabilmek yetkinliği midir?
Eh… Bir yerlerde sizi yazar yapacağını söyleyen abiler ablalar, sizi dizlerine oturtup hangi
terkib-i Osmanîyi nerede nasıl kullanacağınızı size belletirken siz de “ Ay ne
güzel yazar oluyorum yavaş yavaş..” diye
sevinirsiniz.
De… Canlar ciğerler… O işler öyle
olmaz. Abilerim, ablalarım, kızmayın ama uyduruk kurslarla, abi abla onayıyla
hiç kimse yazar olamaz.
Şimdilerde “ Ay ne güzel bak ben
de bir milliyetçi gruba girdim, abilerim ablalarım benden yazı istiyor ben de
büyüyünce evelallah onların
müsaade-i keremi ile yazar olacağım…”
diye düşünen genç kardeşlerime, böyle
düşünüyorlarsa yazmayı yolun başında bırakmalarını hararetle tavsiye ederim.
Neden mi? Belki ben bir
hainimdir… Belki ben bir casusumdur, değil mi ya?
Herhalde ben milliyetçi camiada yeni yazarlar
yetişmesini engellemek için Bolivya istihbaratı tarafından tutulmuş bir
ajanımdır. Değil mi ya?
Genç Yazar Kardeşim!
Yazar olup olmadığına karar
verebilecek tek bir insan var, o da sensin! Galip Emmi’me atfedilen şu “erken
kifayet kompleksi” mavrasıyla senin önünü tıkamak isteyenlere, istirham ederim
aldırma. Çünkü bir yola girdiğinde ya kararlısındır ya da başarısız.
Kararlıysan yol alırsın, kararsızsan zaten yolda kalmışsın demektir.
Ve yazarlık konusunda karar verebilecek tek kişi de sensindir. Hiç
kimseye sana yazar olduğunu söylemek iznini vermemelisin.
Eğer bir yazar olmak istiyorsan,
bir yazar olarak yazmaya başlamalısındır. Her adımda büyüklerinden onay
bekleyen bir çocuksan üzgünüm ama hep öyle kalırsın.
Yazarlıkta ancak yazarak yol
alırsın. Yazmak senin için yemek içmek kadara doğal bir ihtiyaç değilse
muhtemelen sen yazar olarak takdir
edilmek isteyen bir amatörden başka bir şey değilsindir.
Sana neyi nasıl yazmanı söyleyecek
birilerine ihtiyaç duyuyorsan şöhret meraklısı bir müzmin acemisin demektir.
Genç yazar kardeşim…
Sözüm sanadır. Çünkü senin
dışında hiç kimse tamamlanmış bir metnin,
kalbinin orta yerinde bir kale gibi dikilecek tatminini hissedemez.
Çünkü senin dışında hiç kimse sözcüklerle bir dünya yaratma işinin
yorgunluğunu, ellerindeki hayali nasırların sızısıyla hissedemez. Çünkü hiç
kimse kendi dilinin sokaklarından senin gibi öyküler derleyemez.
Şunu da unutmaman lazım. Yazarsan
takdir edilmeksizin ve takdir
beklemeksizin yazacaksın.
Yazıyı maceraların en heyecanlısı
bilerek yazacaksın. Yazdığında, anandan
emdiğin sütün tadıyla kokusuyla yazacaksın. Onu ancak ve yalnız sen tadacaksın.
Hiç kimsenin tarifine ve iltifatına bakmaksızın yazacaksın. Yazdığın her
metinle Türkçe’nin bir yol tabelasını, bir harita kerterizini, diktiğini
düşünerek yazacaksın. Seni bu kutlu işte, sözde mevkileriyle sözde yetkileriyle
sınırlayanlara gülerek yazacaksın. Seni görmezden gelenlere gülerek yazacaksın.
Çünkü şunu bilmelisin ki onlar seni kartondan
takdirleriyle ve cehaletleriyle
güttüklerini sanacaklar ama… Onlar yazamayacaklar, sadece sen
yazacaksın!
Ve onların önlerine yazdıklarını
yığsan bile görmeye yanaşmayacaklar. Çünkü sen onlar gibi olmayacaksın. Çünkü
sen ancak kendi ağzınla ve kendi ellerinle dünyalar yaratacaksın.
Sen öksüz Türklüğünle, Arap
özentiliğinden caiz bir milliyet duygusu çıkarıp da Türklüklerini imanlarının
bir yerine sığdırmaya çalışanlara aldırmadan yazacaksın.
Onlar yapamayacaklar…
Ama sen yazacaksın.
Maruzatım budur, sağlıcakla
kalasın, bereketle yazasın.
“Casus” Ağabeyin Afşar
.
13 Ekim 2021 Çarşamba
6 Ekim 2021 Çarşamba
Dinci Bilim Yanılgısı Ve Yanlış Tanrı Kanıtlaması
Bir ispat ancak önermenin
bağlamında gerçekleştirilebilir.
Neden böyledir? Çünkü her önerme
ancak belli şartlarla öne sürülür. Şarttan bağımsız tanım ve önerme öne
sürülemez.
Peki Tanrının varlığının bilimle
kanıtlanması mümkün olabilir mi? Maalesef Tanrı’nın varlığı hiçbir bilimsel
örnekle gösterilemez, kanıtlanamaz.
Bilim bize tabiatın
düzenliliklerini açıklayabilir. Fakat hiçbir düzenlilik mükemmel bir aklın
kusursuz tasarımını göstermez. Peki ama neden Mucize gibi gözlediğimiz
olağanüstü güzellikler mükemmel bir tasarımdan başka neyle var edilebilirdi ki?
Bunu iddia edebiliriz fakat şunu
unutmamalıyız: Bilim bizim algı sınırlarımızla ilgilenir. Ya da şöyle söyleyecek olursak: Algılayamadığımız şeyi bilemeyiz. Peki ama nasıl oluyor da algılarımız dışında
kalan şeyleri de bir şekilde bilebiliyoruz? Algı sınırlarımızın dışında
kalanları, çeşitli araçlarla algı sınırlarımızın içine çeker, tercüme ederiz.
Kızılötesi dalgaları, görünebilir sahaya
çekerek karanlıkta görebiliriz.
Teknolojimizi geliştirdikçe algı
sınırlarımızı yapay olarak genişlettiğimizi söyleyebiliriz.
Peki ama insanlar Tanrı’ya bilimin ve teknolojinin sağladığı imkânlardan dolayı mı inanırlar?
Yoksa onun varlığını inançlarıyla mı kanıtlamaya çalışırlar?
Tanrı inancı, bilimin getirdiği
kanıta dayalı bir inanç değildir. Çünkü Tanrı’nın varlığının niteliği bizim
algılarımızın sınırlarına çekilemez ve tercüme edilemez. Kaldı ki sınırlı bir
kapsamla sınırsızlığı açıklamak ancak matematik evrende mümkün olabilir.
Tanrı’nın bilimle açıklanabilmesi
için açıklanabilir, kanıtlanabilir şeklide “sınırlı” olması gerekir. Oysa Tanrı
sınırsızdır. Dolayısıyla kavranması mümkün değildir. Kavranması mümkün olmayan
bir varlığın “tanımlanması”, “ açıklanması” mümkün değildir.
Dolayısıyla önce bir şeye inanıp sonra
algılanan her şeyi onunla ilgilendirmek, elinde çivi olan birinin her şeye
çekiç gözüyle bakmasına benzer. ( Ya da tersi)
Buradaki temel yanılgı ya da
kasıt şudur: Tanrı’ya bilim aracılığıyla
inanmak demek onun varlığının akılla açıklanabileceği anlamına gelir. Peki ama dini savunanlar neden dinin sıradan insanların akılcı sorgulamasına
kapalı olduğunu söylerler?
Eğer Allah madde değilse maddenin unsurlarıyla
nasıl açılanabilir? Kısaca söyleyecek olursak madde olmayan, maddeyle açıklanamaz. Hiçbir maddi benzetme Tanrı’nın işleri veya şahsıyla ilgili
bir açıklama getiremez. Neden böyledir?
Çünkü Tanrı’nın yaratımı nedensellik
dışıdır. Onu nedensellikle ilişkilendirdiğimiz anda onun iradesini ve gücünü
sınırlandırmış oluruz.
Peki özellikle Nurcuların pek sık
kullandığı sözde matematik veya fiziksel ispat yöntemi nereden geliyor?
Bunların kaynakları anlayabildiğimiz kadarıyla Hurufilik, kabalizm ve Yahudi mitolojisi…
Tanrı’ya inanmak isteyenler
başkalarının uzmanlığına, bilimin maharetlerine
sığınmak istediklerinde,başkalarının aklıyla aklın ve algının dışında kalan bir
varlığı anlamağa çalışıyorlar demektir.
Sözde bilimle bilim sömürüsüyle
Tanrının varlığı kanıtlanamayacağı gibi bu basitlik, Tanrı hakkındaki ulvi
düşünceleri ve güzel hisleri bayağılaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.
3 Ekim 2021 Pazar
Egemenlik, Bağımsızlık, Etki Alanı Ve İşgal
İnsanın ayağı yere basmalı, toprağa basmalı. Ama insanın ayağı kendine ait bir yere basmalı. Yoksa hiçbir yerde barınamaz. Barınacaksa da toprak sahibinin kanunlarına göre barınır, yaşar.
Kendi selamımızı verip aldığımız, kendi dilimizin çayırında
çimeninde dolaştığımız bir toprakta mendil kadar bir payımız olsa biliriz ki o
pay, bize benzeyen inşalar tarafından korunur, saklanır. Biz de biliriz ki o
mendil kadar toprakta ne istersek yaparız. İster buğday eker ekmek yaparız,
ister üstüne bir ev diker , içinde sobamızı yakarız.
Tamam da… Bunları yapabilmek için
en önce ne lâzımdır, onu hiç düşünmeyiz,
o konuda hiç tasalanmayız. Neden?
Çünkü bu tasayı bizden önce çeken
insanlar yaşamıştır da ondan…. Çünkü bize mendil kadar bir tarla kalsın diye
daha önce başkaları çarpışmıştır da ondan. Onların sayesinde, üstünde bir
baraka dikebileceğin, başkalarına, sana ait olduğunu çekinmeden söyleyebileceğin bir tarlan
olmuştur.
İşte egemenlik budur. Egemenlik,
sana ait olduğunu bildiğin yerde, gönlünce oturmak, kalkmak, koşmak, yazmaktır.
Egemenlik, kendine ait olan bir toprakta elinin emeğini hiç kimseye sormadan
işletebilmen demektir. Egemenlik kendine
ait olan bir toprakta gönlünce tembellik
edebilmektir.
Peki ama ya üstünde gönlünce gezdiğin bir toprak varken birileri sana neyi nasıl
yapacağını buyurabiliyorsa? Toprağın sana ait olmasının bir önemi kalır mı? Sana
ait olan bir yere başkaları gönüllerince
girebiliyorsa o toprakta ne yaptığının ya da o toprağın tapusunda ne yazdığının
bir önemi kalır mı?
Sen, tarlanda başkası gezip
dolaşamasın diye polisine güvenirsin, tapu dairene ve mahkemelerine güvenirsin.
Bunu yaparken de senin ülkenin sınırlarında senin, kendi ülkende hakkını arayabilmeni
sağlayan askerlerine güvenirsin. İşte senin yapabildiğin her şeyi senin her insanının yapabilmesi egemenlikken bu egemenliğin
başkalarının müdahalesinden kesin biçimde korunması da bağımsızlıktır.
Uluslar birbirlerinden tamamen
kopuk mu yaşar? Hiç mi birbirlerine ihtiyaç duymazlar? Elbette uluslar
birbirlerine ihtiyaç duyarlar ama bu
onların gelişme seviyelerine göre
değişir. Dolayısıyla aslında herkes birbirine bir ölçüde bağımlıdır.
Bir ulus tarlasını, başkasının sürmesine
gücü yettiğince izin vermez. Uluslar
tarlalarını başkasının sürmesine izin vermez ama mahsullerini alıp verirler. Bu
da onları birbirlerine “bağlar”. Fakat bu bağlantıda bazılarının pazarlık gücü
daha fazladır.
Ne yazık ki uluslar birbirlerine
kendi üyelerine baktıkları gibi duygudaşlıkla merhametle ve adaletle
bakmazlar. Dolayısıyla birbirleriyle
bağlantılarında adil davranmazlar. Hiçbir güç de onları böyle davranmaya zorlayamaz. Onları birbirleriyle
ilişkilerinde, bağlantılarında âdil davranmaya mecbur edecek bir ilâhî güç de
bulunmadığından onlar kendi aralarında bir güç mücadelesiyle sözlerini geçirmeye
çalışırlar. Ulusların sözlerini geçirebildikleri yerlere de “etki alanı”
diyebiliriz.
Bir etki alanında herhangi bir
ulus belki tarlayı kendi ekip biçmez ama
tarla sahibine ne ekip ne biçmesi
gerektiğini söyleyebilir. Bir etki alanında ulus tarla sahibinin ürününden ne
kadarının kendine ait olduğunu ona söyleyebilir. Dolayısıyla meselâ Kürtçe marş
söyleyip elinizde kalaşnikoflarla kendinizi erkek sanarak insanları
korkuttuğunuz bir sözde Kürdistan kurabilirsiniz ama aynı zamanda, eli kalaşnikoflu köpeklerinizi “kara gücü”/askeri olarak görüp de onlara kendi çıkarları için
ölmelerini emreden başka bir ulusun “etki alanı” olabilirsiniz.
Her ulus mümkün olan en geniş
etki alanını elde etmeye çalışır. Bu
ahlâkî bir iş midir? Âdil midir? Elbette hayır… Ama şunu da unutmamalıyız ki
ulusların birbirlerine davranışlarında onları etkileyecek, azarlayacak,
düzeltecek bir üstün güç yoktur.
Yani ulusların davranışları ahlâkla sınanmaz,
güçle sınanır. Kendi ordusundaki zenci askerlere açık ayrım uygulamış ABD’nin, mağlup Almanların ırkçılığını yargılarken
sorgulanmaması da bundandır.
Dolayısıyla da “tam bağımsızlık”
diye bağırıp çağırırken bu ülkenin Türk vatanı olduğunu kesinlikle ve severek
ve isteyerek kabul etmeyen hiç kimsenin hiçbir
sözünün en ufak bir değeri olamaz.
Tam bağımsızlığın, Türk’e ait olduğunu,
Türk tarlasını yalnız ve ancak Türk’ün ekip biçebileceğini, Türk olmayanın,
kendisini Türk kabul etmeyen hiç kimsenin Türk’ün tarlasında hakkının
olmadığını kabul etmiyorsanız siz ne bağımsızlığı ne egemenliği ne de vatanseverliği
anlamışsınız demektir.
2 Ekim 2021 Cumartesi
Ateistin LGBTlinin vs. Türk’ü Olur Mu?
Olur olur. Bal gibi olur.
HDPKKlılara ve Efe Aydal’ın
deyimiyle “sol gericilere” falan sorarsanız ise olmaz. Nereden biliyoruz?
Geçen aylarda büyük kızım adını “
Türk Feminizm Hareketi” diye
hatırladığım bir kadın hareketine Kürtçü çevrelerin nasıl saldırdığından
bahsetti. Sonrasında LGBT hareketinin Kürtçü/sol hiziplerce nasıl ele
geçirildiğinde bahsetti. Ayrıca Ahmet BALYEMEZ, Efe AYDAL gibi bazı
vatansever/milliyetçi ateist sanalağ ünlülerine yönelik saldırılar da konuyu
daha belirgin hale getiriyor.
Yani HDPKKlı abiler vs : “Bu
memlekette ateist, gey, travesti vs olunacaksa onu da biz oluruz. Türklerin gey, ateist, travesti olmaya hakkı
yoktur!” diyor.
Nasıl oluyor yahu? Memleketi
kuran Türkler, sosyal güvenlik kurumlarını kuranlar Türkler, bu abilerin
ellerindeki kimlikteki ayyıldızla hangi canlı türünden geldiklerine
bakılmaksızın muayene ve tedavi
edilmelerini sağlayan da Türkler.
Ama Türklerin cinsel
tercihleriyle ya da inançlarıyla ilgili dernekleşmeleri “faşizm” oluyor; iyi
mi?
Meselâ “Türk Feminizm
Hareketine” hakaret edenlerin bizatihi
kendileri faşist, bir kere bunu anlamamız lazım. Türklerin kendi adlarını taşıyan bir dernek
kurmaları demek ki Kürtçü etnikçilerin hoşuna gitmiyor.
Ama sürekli “Kürt” dememiz
gerekiyor meselâ. Her şeyi Kürtlerle ilişkilendirmemiz gerekiyor. Ahlâkın, demokrasinin, hukukun ne olduğunu
öğrenmemiz için eli silahlı Kürt
teröristlerinin talimatlarına uymamız, bebek katili teröristbaşı Apo’nun
demokrasi derslerini ezberlememiz
gerekiyor. Solu da Kürt etnik ırkçılarının tekeline, insafına, inisiyatifine
terk edersek hele de Irak’taki gibi devleti de
bir Kürt aşiret ağasının eline
teslim edersek tadından yenmeyecek!
Kürtçülüğün faşizmi kendisini
LGBT gibi bir oluşumda bile gösteriyor. Başka türlü olması mümkün mü? Hayır.
Çünkü etnikçiliğin ulusla barışık yaşaması, şiddetten arınması, ikna yolunu
kullanabilmesi imkânsız. Etnikçilik zaten ulusun gönüllülük, değer beraberliği, dayanışma, süreklilik arzusu
gibi davranışlarını anlayamayan ulusaltı toplulukların kendilerini siyasal
ifade biçimleri.
Dolayısıyla feminizm, LGBT,
ateizm gibi konularda Kürtçülerin, bu
toplulukların sıradan birer üyesi olması mümkün değil. Onlar için tek var oluş
biçimi, gittikleri her yerde kendi kabileleriyle yoğunlaşıp orayı kabile olarak
ele geçirmek. Bunu nasıl gözlemliyoruz?
Bebek katili, teröristbaşı Apo’nun “ solda çatı” diye diye kurdurduğu HDPKK’dan
ve CHP’nin, bütün vatansever yöneticilerini Kürtçülere yaranmak için
uzaklaştırmasından.
Korkarım yakında kanarya Sevenler Derneği bile “biji serok kanaryapo”cuların eline
geçmesin.
Yoksa Sen De NATOCU Musun?
Yoksa Sen De NATOCU Musun?
En sevdiklerimden!.. İlkokula
gitmeden önce bildiğim üç harf vardı, onları da ’80 öncesi çocukluğumda elime ne geçerse onunla
yazardım: “MHP”
Bir gün de anamdan , babamdan, “
Yahu şu NATo ne güzel bir şey, bak bizi Ruslara karşı nasıl savunuyor!” falan
diye bir cümle duymadım. Şunu da
belirteyim ki benim çocukluğum Ülkü-Bir kantininde geçmiştir. Hiçbir büyüğümden
NATO’ya dair en ufak bir cümle duymadım.
6. Filo olayı da milliyetçilerin
değil dincilerin ayıbıdır ki sırf sağcı görünüyorlar diye Türk düşmanı gericilerle Türk Milliyetçilerini aynı kefeye
koymak yalancılığın ve terbiyesizliğin,
dik alasıdır ki solun teleolojik ahlakında böylesi bir “gri yalanın” devrime
hizmet ettikten sonra hiçbir sakıncası yoktur.
Şimdilerde ulusalcılar önlerine
gelene “Atlantikçi”, “ NATOcu” diye hakaret ediyor. Bir adam komünist değilse, Bolşevik
değilse, mülkiyet gaspından yana değilse, sosyalist kalkışma ve sosyalist
şiddet yanlısı değilse doğrudan doğruya NATOcu falan oluyor. Ha! Ulusalcılar Türk adını sevmiyor mu? Ulussalcılar Türk Ulusundan yana değil
mi? Herhalde onlar da Türk adından yana.
Peki nasıl oluyor da
kendilerinden olmayan herkesi NATOcu diye karalayıveriyorlar?
Bu, bir sosyalist partizan
refleksi. Karalama, sabotaj, gerekirse siyasal cinayetler, iç savaş
kışkırtıcılığı dhail olmak üzere proleter dedikleri sınıf her neyse onun
diktası için her yolun denenmesi ve
kullanılmasına yönelik bir ideolojik içgüdü, bir ideolojik refleks.
NATOcu ya da Amerikancı
milliyetçi olamaz mı? Milliyetçilerin içinden böylesi adamlar çıkmış olabilir
ama istisnalar kaideyi bozmaz. Milliyetçilerin belirleyici çoğunluğunun “Türkün mutlak belirleyiciliği/ etkileyiciliği”
mantığıyla düşündüğü kesindir. Yani pek az sayıda istisnası dışında hiçbir milliyetçinin
zamanın cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi “Amerikalılara soralım en iyisini onlar
bilir.” Demesi mümkün değildir.
Popülist sağ siyaset, ya da
merkez sağ siyaset Amerikan güdümünde olabilir mi? Olabilir ve olmuştur da…
Fakat merkez sağ siyasetin “sağcılığının”, milliyetçilikle bağdaşıp
bağdaşmadığını da hiç kimse
sorgulamamıştır.
Milliyetçiler ülkenin kurtuluşunu
ABD’ye bağlamamıştır ama solcular açıkça Rusya’nın veya Çin’in sözcülüğüne
soyunmuş, Türk vatanının,
kızıl ordularca işgalinin zeminini hem de övünerek hazırlamışlardır.
Şurası unutulmamalıdır ki en
geniş yelpazedeki sağ ve sol ana akımların hiç biri milliyetçi değildir ve
olmamıştır. Bu akımların marjinal
kolları, aşırıcıları zaten doğrudan Türk düşmanlığını sürekli kaşımış, tahrik
etmiştir.
O yüzdendir ki merkez sağ siyasete
bakarak milliyetçilerin NATOcu olduğunu söylemek en hafif tabirle cehalet en
ağır tabirle vatansızlık veya Türk düşmanlığıdır.
Milliyetçilere sürekli NATOcu yaftası
yapıştıranların ne hikmetse Asya’da kendi coğrafyasının iki katı toprağı açık işgalle
ve katliamla ele geçirmiş dünyanın en tehlikeli ve ahlaksız ülkesi Çin’in
reklam ajanslığını yapmaları, Rusya’dan dış politikada medet ummaları, Türk
topluluklarının kaderlerini bu iki tarihi düşmanın eline teslim etmeleri
nedense hiç kimsenin namus reseptörlerini uyarmıyor.
Türkiye’de bugün PKK ağzıyla ve
mantığıyla konuşup da nerede Türk görse öldüresiye saldıran alçaklar sürüsüne
kapılmış solcuların, Rusya ve Çin hakkında tek bir eleştiri sarf etmemeleri
açık bir gerçek. Oysa bu insanlar, hayatlarında NATO hakkında doğru dürüst bir
şey duymamış ve NATO’ya asla bel bağlamamış sayısız namuslu Türk evlâdına her
gün hakaretler yağdırıyorlar.
“Tam bağımsızlık” sloganlarının
içini Türkle dolduramayan adamların, Rus ve Çinli etki ajanı gibi her milliyetçiye NATOcu diye saldırması açık
bir terbiyesizliktir.
Hiçbir Türk milliyetçisi,
egemenlikte Türk adına herhangi bir ortak kabul etmezken Allah’ın günü Kürt
sorunu diye diye PKKnın bebek katillerinin sözde tezlerini Türk Milleti’ne
yutturmak isteyen insanların, Doğu Türkistan’ı seven her Türk’e Çinli gibi
saldıran adamların, Karabağ konusunda
bile Rusya’nın icazetini bekleyen adamların
kendi aralarındaki sözde çekişmeleri benim için hiçbir anlam ifade
etmiyor. Görünen o ki ulusalcısından bölücüsüne kadar sol yelpazenin hiçbir yerinde Türk’e
yer yok.
O yüzden de Türk
Milliyetçiliğinin namusunu karalamakla
kendilerini tatmin edenlerin her şeyden
önce yaptıklarıyla kimin değirmenine su
taşıdıklarını düşünmeleri bence daha doğru olur.