14 Kasım 2010 Pazar

Hikmet-i Hükûmet, Tanrı Makinesi ve Modern Warfare 2


Borcu, harcı biraz hafifletince ilk aklıma gelen hep yeni bilgisayar oyunları almak olur. Gerçi bilgisayarcım, dükkânı devrettiğinden beri canım biraz sıkkın ya… “Yahu o kadar sıkıldık, şimdi biraz uzaylı avlamanın zamandır!” coşkusuyla sabahı ettiğim çok olmuştur. Hani yani milletin ağzının suyu aka aka araba modellerinden konuştuğu zamanlar hayalime egzost gazı kaçmış gibi olur, bünyem o tip muhabbetleri kaldırmaz…
Yani? Ne demek istedim? Her yiğidin bir yoğurt yiyişi varmış, benimkisi de bu! Benim yoğurdumun içinden şanzıman, diferansiyel, radyatör çıksın istemiyorum! Bu mudur? Hayır… Bu da değil…

Demek ki herkesin parayı bol bulunca yaptığı şey ayrı!
“Taç akıllandırır!” diye bir söz vardır. Herkes bu sözü, iktidarın insana belli sorumluluklar yükleyerek onu akıllandırdığı, törpülediği şeklinde anlamaya mütemayil.
İmdi… “Taç” nedir? Taç “iktidardır”! Yani? Yani devlet denen o devasa kepçeyi, greyderi veya her ne ise o çok ağır, hantal ve ilkel iş makinesini kullanmak için milletten ( artık yavaş yavaş memleketimizde buna da gereke kalmayacağını sanıyorum ya…;) alınan geçici ehliyet veya ruhsat.

Öyle bir şey ki bu “iktidar” ( Bazı yarı kavrayışlıların, dişlilerinin buradaki genel ifadeyi anlayamayıp “Örtmenim! Afşar size ne diyor?!” gibisinden işgüzarlık yapmasına hiç şaşmam…) maazallah insanın kendisini “Allah sanmasına” kadar yolu vardır…
Şimdi elbette biz sıradan ölümlüler olarak, bütçeleri, ilkokullarda henüz öğretilmemiş sayı bölüklerine ulaşan devasa devlet makinelerinin başına oturmanın ne demek olduğunu bilemiyoruz. Dolayısıyla bu , “iktidarın” ( muhtemel işgüzar salaklara, “iktidarı” tırnak içine aldığımı hatırlatırım…) gözünde bizi“ cahil, yönetilmesi gereken,” koyun benzeri canlılar haline getiriyor.

Bu hep böyle mi olmak zorundadır? Elin oğlu taaa 1215’te Magna Carta ile kral denen adamın kulağını bükmeye gerek duyduğuna göre, evet…
Şimdi düşünün ki size muazzam güçlü bir makine veriyorlar… “Bununla ister asarsın, ister kesersin, bu makinenin yıkamayacağı hiçbir şey yok! “diyorlar. Normal zamanda karınca ezmeyecek siz, bir anda “Ulan şu makinenin kepçesini yerin karnına bir saplayayım da nasıl hafriyat yapıyormuş bakayım!” diyerek asılıyorsunuz kepçenin koluna! Veya koca bir gülleyi gönlünüzce sallayıp neleri yıkabildiğine şaşarak güçlü olduğunuzu görüp kendinizden geçiyorsunuz!

Yanınıza muavinler veriyorlar, onlar size hangi düğmenin ne işe yaradığını söylüyorlar… Düşünsenize bir düğmeye basarak her yeri dümdüz edebiliyorsunuz! Sizin altınızdaki “böcek” kadar görünen garibanların hiç birinin sizin bildiğiniz o düğmelerden haberi bile yok!
Hah! İşte “hikmet-i hükûmet” denen şey işte tam da budur!
Size muhtemelen şöyle söylerler.. “Siz haşa huzurdan artık tanrı’dan hallice muktedir bir adam oldunuz! Hükûmet oldunuz! Şu koskoca makineyi , hiç kimsenin süremediği makineyi sürüyorsunuz! Yalnız makinenin arıza yapmaması için dikkatli kullanmanız lâzım! Siz makineyi düzgün kullanırsanız, herkes mutlu olacak!”

Yalnız tabii siz iktidar sarhoşu olarak “makinenin düzgün kullanılmasından kastın” ne olduğunu anlayacak kadar dikkat gösteremezsiniz. Haaa! Bir de elbette vicdandan yoksun bir adamsanız, şeytanın arka ayağı haline gelmeniz çok muhtemeldir. Bizim milliyetçilerin ve yeni ortakları “ulusalcı” sosyalistlerin nefretini üzerime çekmek pahasına bir İngiliz yazarın Lord Acton’ın sözünü aktarmadan edemeyeceğim: “ Güç yozlaştırır, mutlak güç, mutlaka yozlaştırır!”
İktidar mevkiindeki siyasetçiler ve onların “kadrolu” yardımcıları için devlet makinesi bir tür “Tanrı makinesidir”!

İktidara gelenler, milyonlarca insanın kendilerinden beklentilerini, kendilerinin Tanrısallığından kaynaklandığını sanmaya başlarlar ki bu da kendilerini herkesten akıllı görmelerine sebep olur.
Bilhassa “meselâ” mevcut iktidar partisinin bakanlarına bir göz atarsanız, bütün basın toplantılarında bir öğretmen bir baba, bir büyük, bir akil insan edasıyla herkese akıl verircesine konuştuklarını rahatça görürsünüz. Hatasızlıklarından o kadar emindirler ki bir çiftçinin gelip de neredeyse tarım ekonomisi dersi verir gibi ortaya koyduğu eleştirilerini, akla dayandırdığı öfkesini, “Ananı da al, git!” diyerek cevaplamakta beis görmezler!

İşte “Taç akıllandırır!” sözünün menfi anlamı budur! İşte “hikmet-i hükûmet” denen baş belâsı, “Ananı da al git!” kabalığının psikolojik temelidir!

İktidardakilere göre “Tanrı makinesi” gibi görünen devleti “doğru kullanmak” yeterli görünür ama onlar, makinenin o sırada kimleri ezip geçtiğinden habersizdirler. Çünkü makinenin düzgün işlemesiyle insanların mutluluğu apayrı şeylerdir.

Çünkü devletin zor kullanma gücü, yani makine motoru, o motorun güç aktarıcıları, güç aktarıcılarla iş gören operasyon parçaları hassas duyargalarla ayarlanmazlarsa bütün yaptıkları “işleri düzeltmek” için araziyi dümdüz etmek olur!

Nasıl fakir, parayı bol bulduğunda “Call Of Duty” almaya koşuyor, azıyorsa, elinin altına sayısız memurun kontrol düğmelerini, para musluklarının vanasını alan adamlar da öyle azar! Bu neredeyse bir tabiat kanunudur! Bundan dolayıdır ki elleri tüfekli bir takım adamlar cülus merasiminde yeni padişaha “ Mağrur olma padişahım! Senden büyük Allah var!” demişlerdir! ( Tabii bunun için “Allah” denen varlığa inanmak, onun gerçek muktedir olduğunu falan ciddi şekilde düşünmek ve bir düğmeye basarken bunun neye mal olduğunu düşünecek vicdanî donanıma sahip olmak elzemdir.)

Padişahlar belki kendilerinde Allah’tan gelen bir hikmet görürler… Bu bize gülünç gelse de padişah/kral takımında “ Yahu yukarıda Allah var! İster asarız, ister keseriz ama..” ( Bu son cümlenin bir demokraside telaffuz edilmesi çok ilginçtir ve edilmiştir!) gibisinden bir vicdan sızısı yaratabilir.

İş demokrasiye gelince işin cılkı çıkabiliyor! İşin içinden Allah’ı çıkarıp da yetkiyi millete devredince bazıları milletin verdiği geçici ruhsatı, “Allah olmak izni” falan sanmaya başlayabiliyor.

Milli Eğitimde andı, istiklâl Marşı’nı kaldırmak, vara yoğa sınav koymak veya var olan sınavı kaldırıp yerine başkasını koymak gibi işleri bu kadar cesurca yapabilmenin sebebi bu. Veya “İhracatı arttıracağız!” diyerek kendi üretmediği, fiyatları konusunda, arzı, talebi konusunda en ufak fikri olmadığı malların fiyatıyla ilgili döviz kurları düğmesine basıp da ithalatçının belini kırmak cehaletinin sebebi… Veya hem çimento ithalatını yasaklayıp hem halka ucuz konut kredisi verilmesi için piyasaya baskı yapmanın… Veya İnsanların hiç aklında olmayan etnik ırkçılığı önce onların akıllarına hükûmet imkânları ile sokup ondan sonra da molotofla kızı, kızanı yakan köpeklerin zincirlerini salmaya “milli bütünlük” demek şaşkınlığının…

Elbette fakir parasını bilgisayar oyunlarına değil de araba taksitlerine yatırabilirdi…
Elbette bu israfın da dolaylı zararları olmaktadır. Ama mesele şudur ki fakirin elinin altındaki iş makinesinin istiap haddi bellidir.

Oysa “iktidar” denen araç koltuğunda oturan adamların parmaklarıyla dokundukları küçük düğmelerin hangi büyük mekanizmaları harekete geçirdiğine dair biraz teknik ama çok daha fazla vicdanî ders almaları gerekir. Sözde muhafazakâr kimlikleriyle kendilerine kılavuz ettikleri kitaplar nedir bilmiyorum ama fakirin arada bir baktığı “ana kullanım kılavuzuyla” hiç alakası olmadığı açıkça ortada…

Sözün özü: Hikmeti siz uyduramazsınız! Hikmet hakikatten gelir ki hakikati devlet makinesiyle yaratamazsınız! Aldığınız oylar size akıl kazandırmaz! Aldığınız oylar, size çevreyi yıkıp dökmemek için çok daha büyük sorumluluk verir! Çünkü siz kendi keyfinize göre devlet makinesini ne zaman bir tarafa sürseniz mutlaka kendilerinden habersiz olduğunuz sayısız hayatı eziyorsunuz! Bunu din için yapmanız da kafanızı örten nesneler için yapmanız da hakikati değiştirmez! Çünkü makineyi kullanırken kafanıza ne taktığınızla ilgilenmiyoruz! Bize zarar verip vermemenizle ilgileniyoruz!

Belki de iktidar sahiplerini arada bir bir oyun konsoluna oturtup çok oyunculu bir oyunda adamakıllı dövmeli? Böylece belki hangi düğmelere dokunup hangisine dokunmamak gerektiğini öğrenirler? Görüldüğü gibi öğrenmek isteyen için her şey bir fırsat!
Yalnız, “Call Of Duty 6” deyip de beni gıcık ettikleri asıl adı “ Call Of Duty 4 Modern Warfare 2” oyununun neden hata verdiğini hâlâ anlamış değilim, ona çok canım sıkılıyor!



13 Kasım 2010 Cumartesi

Anlam, Etnik Irkçılık, Delilik Ve Soğan IV


Bu gün Türkiye’nin temel problemi, uluslaşmayla kazandığımız anlam dağarcığımızın/merkezimizin etnik ırkçılığı destekleyen enternasyonalist ve vatansız bir takım sosyalistler, liberaller ve cümle ümmetçilerce yok edilmeye çalışılmasıdır.


Kendilerince hümanizm taslayan iktidar partisi yetkililerinin durmadan millet adını yok etmek için sığındıkları etnikçi mozaik söyleminin asıl hedefi, anlam bütünlüğümüzü ve bundan kaynaklanan değer ve normlarımızı tahrip etmektir. Böylece dost ve düşman algımız bozulacak, kimseyi düşman bilmeyecek, kendimize göre değil ama başka herkese göre hareket etmeye başlayacak ve sonsuz bir barış ve demokrasi ortamına kavuşacağızdır. “Komşularla sıfır problem” saçmalığının anlamı, problem tanımlamak yeteneğinin yok edilmesi ve başkalarına göre hareket ederek başkalarının memnuniyeti üzerinden barış geliştirmek gayretidir.


Trafikte bir yaya olarak her bir arabanın memnuniyetini düşünerek yürürseniz yerinizden kımıldamamanız gerekir… Ticarette kendi çıkarınızı hiç düşünmeksizin salt müşteri memnuniyetini hedeflerseniz iflâs edersiniz! Müşteri memnuniyeti ancak sizin kendi menfaatinizi gerçekleştirmenizde işe yararsa sizin için bir anlam ifade eder. Menfaat algınız kaçınılmaz olarak kendinizden kaynaklanır. Kendi hayatını sevdikleri için feda edenler, yaptıkları işin mutlak anlamın idrak ettikleri için bunu yaparlar. Yani gene kendi anlam merkezlerindeki tutarlılığı gözetirler. Çünkü insan ancak kendi beyniyle düşünebilir!


Ferdin ancak ve yalnız kendi başına idrak edebilmesi durumu, benzerlerinde de aynı şekilde yaşandığı içindir ki kendiliğinden oluşmuş bir süreç olarak milletleşmede, kendiliğinden bir kolektif anlam dağarcığı meydana gelir. İşte milletlerin siyasetlerini yönlendiren ortak anlam dağarcığı budur!


Bundan dolayıdır ki meselâ Türkiye’nin Kuzey Irak Politikası’nda, Kuzey Irak yığışmasının ne düşündüğüne değil öncelikle bizim neyi nasıl belirlemek istediğimize bakılmalıdır. Eğer bizim anlam dağarcığımıza bir yaklaşma varsa bu değerlendirilir ama bizim anlam dağarcığımızla uzlaşmaz fikirler ileri sürülüyorsa onları “anlamaya” çalışmayız. Analarının karnından bebekleri sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil, 20.yy’ın son çeyreğinde de çıkaran Ermeni etnik ırkçılığının gerekçelerini anlamaya çalışmak demek bir psikopatın beynine girip onun işleyişini anlamaya çalışmak demektir. Biz katillerle empati yapılmaması gereğinden dolayı onları yargılarız! Yargılama işi toplumsal anlam dağarcığımıza aykırı işleri kesin şekilde ayıklamak ve reddetmek anlamına gelir.


Kuzey Irak yığışmasının bizim vatanımıza zararı oluyorsa, oradaki aşiretçiliğin bizim hakkımızda ne düşündüğüne bakmayız; kendi anlam dağarcığımızın değer ve normlarına göre kime ne yapılması gerekiyorsa onu yaparız!


Eğer ülkemizde meşru emniyet ve adalet sağlayıcımızı şekillendirmek irademizi hiçe sayan etnik veya etnik olmayan gruplar varsa bu grupların anlam dağarcıklarını dikkate almayız. Çünkü “başkalarına göre” düşünmenin bir sınırı yoktur ve bu ancak yok oluşla biten bir delilikten başka bir şey olamaz!


Çünkü her etnik ırkçının kaprisini tatmin etmeye çalışmak, kendi anlam dağarcığımızı ve varoluş sebebimizi inkâr etmekle ancak mümkün olabilir. Sırf bir etnik ırkçı rahatsız olacak diye hayatımızın temeli olarak kabul ettiğimiz millî değerlerimizi yok sayamayız. Burada “sorun” aşiret yapısı dışında bir toplum düşünemeyen etnik ırkçıların milletleşmeye duydukları sonsuz hınç ve öfkedir. Bu hınç ve öfke bir “anlam dağarcığı” yokluğunun yarattığı aşağılık kompleksinin ürünüdür. Bu şekilsiz ve anlamsız reflekse boyun eğmek onu durdurmaya yetmeyecektir. Etnik ırkçılık ancak karşısında artık bir anlam dağarcığı kalmadığı, sözlerin bitip kapalı toplumun güce dayalı hayvanî ilkelliği egemen olduğunda kendince barışa erecektir.


Etnik ırkçılık bu açıdan anlam yoksunluğu ile deliliğin siyasetinden başka bir şey değildir.
Ve ülkemizde yapılmak istenen şey anlamların yok edilmesi ve herkesi etnik ırkçılığın cinnet cehenneminde eşitlenmesidir. Şunu asla unutmamamız gerekiyor: Ya kendimize göre yaşarız veya başkalarına göre yaşamaya kalkarak yok oluruz!
Yazıyı okuyup bitirenler artık “barışın dilinden” bahseden akıllıların ne demek istediğini herhalde daha açık görmüştür.
Soğan yemek iyidir ama ağzımızın kokması pahasına…


BİTTİ.

12 Kasım 2010 Cuma

Köpeklere “Sayın” Denmez!



Açıkça söylüyorum, bu yazının ilhamını Şerife ÖZDEMİR Hanımefendi’den çaldım. Evet… İçinde bir miktar “kıskançlık” taşıdığını da belirtmeliyim. Çünkü ne zamandır yazmayı düşündüğüm bir şeyi benden önce yazmış…
İmdi…


Hayek, ahlâk-hukuk ilişkisini incelerken toplumsal kınamanın kanun caydırıcılığının öncülü olduğuna değinir.
Yani toplumda kınanmamak için mümkün olduğunda toplumun normlarına uygun davranmamız beklenir. Aksi takdirde ne olur? Normlara saygısızlığımız karşılığında, başkalarının bize açtığı saygı kredisini kaybederiz.


Bu yüzdendir ki hırsızlık, cinayet, gasp, dolandırıcılık vs gibi işleri yapanların üstünde bir miktar leke hep kalır. Bu yüzdendir ki birine işlemediği bir suçu atmak ona aynı zamanda hakaret etmek demektir.


Hal böyle olunca canım ülkemin, güzel yurdumun siyaset pazarına bir bakmadan geçemiyorum.
Hükûmetin başı bir bebek katili için “sayın” sıfatını kullanmıştı, hatırlarsınız.
Sayın, bir kredi belirtecidir. Yani saygıdeğer işler yaptığına, aksini kesin bir şekilde görünceye kadar inandığımız insanlar için kullanılan, önemli ve değerli bir sıfattır.


Suçlular bu krediyi kötüye kullanıp saygı kredisi sicilleri bozulmuş insanlardır. Kaldı ki toplumun kendi kendini onarmaya yönelik eğilimi ile bu krediyi geri kazanmaları bile mümkündür.
Gelin görün ki bazı suçlular için bu mümkün değildir.


Çünkü işledikleri suçun hiçbir pişmanlıkla tazmin edilebilmesi mümkün değildir. Hatta bu tip suçluların katli dahi verdikleri zararı tazmin etmeye yetmez.
Bu tip suçlular insanlık değerlerini sömürerek varoluşumuza ihanet edenlerdir.
Bunlardan biri İmralı’daki tombalaktır.


İfadenin argo kaçtığını, seviyenin düştüğünü düşündüğünüzden eminim. Bu, işte suçluları tekrar toplumumuza kazandırmak için duyduğumu o derin merhametin refleksidir.
İmralı canisi, gerçek anlamda bir katil, bir haindir.


Ekmeğini yediği ülkesinin egemenliğine tecavüze yeltenmiş, insanların arasına nifak sokmuş, bunu kaim kılmak için de sayısız cinayet işlemiştir. Eline silâh alıp kaç kişiyi vurduğun bilmiyoruz ama onun bir emriyle kaç kişinin öldürüldüğü ortadadır.
İmralı köpeği, bunları yaparken, toplumun kendisine açtığı krediyi tüketeceğini, saygınlığını kaybedeceğini biliyordu.


O bunları sonradan, kendi diktatörlüğünde zorla yeniden kazanacağını düşünerek yapıyordu, kulübesindeki hesabı, çarşıya uymadı…


İmralı canisi hakkında kötü sözler söylemek hakaret midir? Elbette hayır! O ancak insan öldürerek, korku yaratarak, Türk Milletine istediklerini yaptırabilecek daha küçük katiller için bir “liderdir”.


İmralı canisinin saygınlığından bahsedenler insanlığa ihanet etmiş mahlûkların insan sayılması için bizi tehdit edenlerdir.
İmralı canisi, hem de iki defa “ağırlaştırılmış” müebbet hapse mahkûm edilmiş, hukukun değil şartların sayesinde ölümden dönmüştür.


İmralı canisi herhangi bir saygınlık ifadesini hak edemez! Ona “saygınlık”, “liderlik” ithaf etmek demek saygının kaynağı olan toplumsal değerlerlimiz reddetmek demektir ki bu tip insanların aramızda yeri olamaz. Bu tip insanlar toplumda dışlanmalı, saygı ifadelerinden mahrum bırakılmalı ve hukuken de vatandaşlık haklarından uzaklaştırılmalıdır. İmralı canisini önde kabul edenlerin kendisine bağlılık yemini ettikleri Anayasamız ve meclisimizle ilişkileri kendiliğinden bitmiştir. Onları, saygısızlık ettikleri milletin kesesinden beslemek ihanete ortak olmaktır. Bu sözde “vekillerin” yetkileri derhal bitirilmeli, etnik ırkçılığın siyasete sokulması ebediyen yasaklanmalı, etnik terörizmi alenen öven herkesin vatandaşlığına son verilmelidir. Bebek katillerinin taraftarlarıyla bu ülkeye bağlı Türk vatandaşlarına aynı hukukun uygulanması, ihanetin ve şiddetin ödüllendirilmesi anlamına gelir.


Saygı karşılıksız olamaz! Saygımıza karşılık vermesi gerekenler bizi yok saymaya başlamışsa hukukumuzun onları muhatap sayması mecburiyeti de kendiliğinden ortadan kalkmış demektir.
Bu yüzden etnik ırkçılığı ve etnik terörü destekleyenlere “hakaret etmek” diye bir suç olamaz! Onlar zaten etnik ırkçılıkla insanlık değerlerine ihanetleri ve şiddet yoluyla hükümranlık kurmak emelleriyle insanlıktan çıkmış yaratıklardır!

Anlam, Etnik Irkçılık, Delilik Ve Soğan III



....

Bir büyük kültürel merkez meydana geldiğinde, bir anlam oluşturucu merkez meydana gelmiş demektir.


Ve bir toplumsal oluşumun anlam dağarcığı da kendisinin meydana getirdiği kültürel merkeze göre teşekkül eder. Bundan dolayıdır ki bir ulusun eğilimlerinin başkalarına göre anlamsız olduğunu söyleyerek o ulusu düzeltmeye kalkamazsınız! Almanlar arkadaşlarına bira ısmarlamaz, bu bizim anlam dağarcığımızda ayıp sayılır. Bizde erkeklerin kucaklaşması yiğitçe bir davranıştır; Amerikalılara göreyse anormal bir cinsel tercih belirtisidir.



Bu sadece kültürel cevaplar açısından böyle değildir. Bir milletin siyasetinde de böyledir. Merhum Atatürk, “kendi anlam dağarcığımıza” göre oluşturulmuş bir “Türk siyasetini” bize miras bırakmıştır. İngiltere’de hükûmetlerin arızî tercihlerine rağmen değişmeyen bir küresel aktör olmak siyaseti İngiliz anlam merkezinin bir sonucudur.



Bir İngiliz için dış politikada hareketlerin yönlendiricileri İngiliz ulusunun anlam dağarcığıdır. İngiliz dışişleri, Malezyalı’ların yaşadıkları hayal kırıklıklarıyla ancak kendi milletlerinin menfaatlerine etkisi oranında ilgilenir.


Klasik emperyalizm karşıtı söylem ise bunun bencilce, ahlâksızca bir şey olduğunu söyler. Aslında bazı toplulukların “iyilik” telakkilerinin de kuvvetli uluslarca belirlenmesi gerektiğini söylediğini bir türlü fark edemez. Klasik anti emperyalist söylem, bu açıdan kuvvetli ulusların anlam dağarcığının mutlak üstünlüğünü kabul ettiğini fark edememektedir. Öyleyse kuvvetli uluslar zayıflara karşı âdil olmalıdır!


Fakat klasik antiemperyalist söylem, uluslaşamamış toplulukların uluslaşma sürecine katılıp katılmamaları konusunda tek kelâm etmez… Temel sorunun, tek başına, cevap oluşturucu bir anlamsal merkez oluşturamamak olduğunu göremez. Onları daha en başında bir iradeden yoksun, güçlü devletlerin oyuncak adayları olarak görür ki bu gün istisnasız hepsi Marksist olan etnik ırkçı örgütlerin hepsinin ağızlarına sakız ettikleri emperyalizm karşıtlığı aslında bir ulusun parçası olmayı değil, sadece “âdil” bir kuvvetliler egemenliğinde yaşayabilmek arzusunun ifadesidir. Ve Kürt etnik ırkçılığının da tek dayanağı bu çarpıtılmış mazlum toplum söylemidir.


İşte Türk uluslaşmasında Mustafa Kemal’in rolü “emperyalizm” kolaycalığına” kaçmaksızın ve mazlum rolüne sığınmaksızın uluslaşmış ve kendi başına anlamsal bir merkez olan bir toplum olduğumuzu bize hatırlatmak olmuştur. Böylece dünyaya başkalarının gözüyle değil, kendi anlamsal merkezimizden bakarak çevremizi kendimize göre etkilemek iradesini bize aşılamıştır! İşte uluslaşmanın özü budur!



İşte etnik ırkçılık, uluslaşmanın yarattığı güçlü cevap vermek yeteneği ve anlam dağarcığına karşı, uluslaşamamış toplumsal yapıların içinde beliren ciddi aşağılık kompleksinin yarattığı eksik anlamlandırma sürecinin ta kendisidir.


Uluslaşamamış topluluklarda, uluslaşmanın yarattığı muhteşem kültürel zenginlik ve soyut değerler manzumesinden eser bulunmaz. Çünkü uluslaşamamış topluluklar, uluslaşmış toplulukların yaşadığı toplumlaşmayı bilmezler. Uluslaşmış ve toplumlaşmış toplulukların yaşadığı kültürel alışveriş, uluslaşamamış yapılarda çok ciddi bir korku sebebidir. Elbette bu , bu tip yapıların asla uluslaşmaya dahil olmayacağı demek değildir.



Fakat etnik ırkçılık kendi başına bir anlam dağarcığı meydana getirememek durumunun zayıflığını sezmek ve bu sezgiyle içe kapanmak refleksiyle harekete geçmek demektir. Etnik ırkçılık, uluslaşamamış topluluklara “ulus” diyerek, yabancı korkusunu ve düşmanlığını meşrulaştırmaya çalışır. Bu korkuyu gidermenin tek yolu olarak da “devletleşmeyi” görür.
Peki ama meselâ etnik ırkçılığın anlam merkezinin kendi içindeki tutarlığı söz konusuysa? O zaman etnik ırkçıların mı yoksa bizim mi haklı odluğumuza nasıl karar verilecektir? Neden uluslaşma “haklı” olsun ki?



Bu soruya cevap vermek görecelikçilik açısından son derece zordur. Kaldı ki zaten görecelikçiler cevapların peşinde değildir. Öyle ya, kendisini aklileştiren her toplumun kendi meşru gerekçesi oluşturulabiliyorsa eğer o zaman bütün yapılması gereken “haklıya” hakkını vermek değil midir? Yani önemli olan sadece “haklı olduğuna inanılması” değil midir?
Üzgünüm ama değildir.


Bunun sebebi şudur:


Eğer dünya kabilelerden, aşiretlerden ibaret olsa ve daha “gelişmiş” bir beraberlik türü keşfedilememiş olsaydı bu düşünce belki doğru olabilirdi. Neden? Çünkü o zaman daha farklı bir beraberlik türünün meydana getirecek normları oluşturacak anlam dağarcığı var olamazdı.
Oysa insanlık uluslaşmayı/ milletleşmeyi, sanıldığının aksine Fransız İhtilali’nden çok önce keşfetmiştir. Kabile yönetimlerinden” devlet” haline geçişin anlamı budur.



Bu durumda, bütün anlam dağarcığı kaile şefinin keyfi idaresinden ibaret olan küçük kültürlerle kurala dayalı yönetimi benimseyenlerin anlam dağarcıkları bir çatışma yaşamıştır.
Burada bu anlam dağarcıklarından hangisi insan varoluşuna daha uygun ise tercihimizi ondan yana kullanmamız ve diğer tercihleri dışlamamız gerekir. Kurala dayalı yönetim tercihiyle aşiret reisinin “aile meclisi idam kararları” bu yüzden aynı anda var olamaz. İnsanların “faydaya yönelmeleri” onların temel güdüsüdür. “fayda maksimizasyonu” denen şey genellikle açgözlülükle bir tutulmakla beraber aslında varoluşun en ucuz ve kolay şekilde korunması, sürdürülmesi ile temellenir. İnsanların toplumlaşmadaki yönelimi bu yöndedir.



Dolayısıyla var olmak için ancak aşiret reisinin, kabile şefinin keyfini tatmin etmenin yerine “kurala uymak” normu geliştirilmişse ve hayatta kalmak konusunda endişe duymuyorsak, hayatımızın birilerinin iki dudağı arasında olduğu düzenlerin anlam dağarcıklarının bizim toplumumuzdaki siyasette bir yeri olamaz! Aşiret düzeni, kabile yaşantısı, ferdin hakkının, tek meşru zor kullanıcısı devlete karşı bile korunduğu hukuk devletleri düzeninde “meşru” sayılamaz! Bundan dolayıdır ki kendilerine göre anlam dağarcıkları vardır diye etnik ırkçıların ilkelliklerine toplumsal hayatımızda ve siyasetimizde bir yer veremeyiz.



Bundan dolayıdır ki “devletleşmek” bir etnik gruba bir anlam dağarcığı kazandırmaz.


(Devam edecek...)

11 Kasım 2010 Perşembe

Anlam, Etnik Irkçılık, Delilik Ve Soğan II



.....
Ama bir şey hâlâ eksik kalıyor. Şimdiye kadar ortaya yığdığımız fikirlerin hiç biri “anlamın” tekliği gibi bir yere bizi götüremiyor… Yani intihar bombacılarının, etnik teröristlerin, ırkçıların, vatansızların, hainlerin niye kınanması gerektiğine dair hâlâ tutarlı bir şeyler söylememiş gibi duruyoruz, değil mi?



Ya bunlar sadece birer isimse ve bu isimlerin de aslında hiçbir anlamı yoksa? O halde yapılmaması gerekeni yapıp biraz acelecilik edelim. Eğer bu sözler gerçekten anlamsızsa ve biz bu sözleri düşünmediğimizde, bilincimizden sildiğimizde ihanet, etnik terörizm, ırkçılık, vatansızlık ortadan kalkacaksa polislere ve askerlere ihtiyacımız yok demektir. Bütün yapmamız gereken bir makineye beyinlerimizi bağlayıp bu kelimeleri kafamızdan sildirmek olmalıdır.
Cevabın ne olacağı bellidir! “Bunların var olması sadece bizim onları öyle nitelememizdendir. Bizden ayrılmak isteyen etnikçilerin kendi anlam dağarcıkları vardır ve o dağarcık da en az bizimki kadar geçerlidir!”



O halde ben de şüphe hakkımı kullanarak sormak isterim: “Acaba?”


Aslında etnik terörizmi anlamın göreceliğine göre savunanlar hepinize o kadar alışılmış, doğal ve daha kötüsü doğru geliyor ki bu “acabaya” çoğunuzun “Faşist!” diye tepki vermesini gayet doğal karşılarım.


Şu kerteriz meselesine dönmek sanırım bu noktada faydalı olacaktır.
Bir kerterizin en az dört sigortası oluyor, bildiğim kadarıyla, biri yedek olarak… Her biri kerterizin bir yönden “anlamını” tamamlıyor.



Şimdi bu meseleye görecelikçilik açısından baktığımızda kerterizin her sigorta çivisine göre farklı bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz. Ama hakikat öyle midir?



Diğer bütün sigortaları söktüğümüz takdirde tek bir sigorta biz kerterizin yeri hakkında hiçbir şey söyleyemeyecektir. En az üç tane sigorta, bir kerterizi tanımlayabilmemiz için zaruridir.
Bu durumda dikkatimizi şu çekmektedir. Bütün sigortalar tek bir kerteriz yerini tanımlamakta kullanılır. Yani anlam, her bir sigorta için ayrı ayrı tanımlanmaz. Kerterizin anlamı kerterizden sigortalara doğru parçalanmaz, her bir sigortadan kerterize doğru bütünleşir.



Şu meşhur fili tarif etmeye çalışan görmezler hikâyesi vardır ya bu açıdan oldukça yetersiz bir görecelik müdafaasıdır. Çünkü gözleri bağlı olanların file göre yerleri bilinmemektedir. Dolayısıyla merkezin çevresindeki “anlam” parçalarını bütünleştirmek imkânsız hale gelmektedir. “Fil uzun bir hortumdur!” diyen kişi ne kadar büyük bir şeye dokunduğunu bilememektedir. Eğer her bir görmeyen filin çevresinde dolaşabiliyor olsaydı şüphesiz elleriyle filin daha bütüncül bir tanımını yapabileceklerdi.


Demek ki “anlam” neyi tanımlıyorsak ona göre ortaya çıkan bir haritadır. Bir yıldızın başka bir yıldıza göre yerinden bahsetmek bize o yıldızın yeri hakkında hiçbir şey söylemez. Ama bizi ilgilendiren o yıldızın yeridir. Yani birden fazla veriyle ulaşmaya çalıştığımız tek bir anlamlı yer!
Bunun sosyal bilimlerdeki karşılığı, toplumların mutabık kaldığı değerler ve normlardır.,. Bu tekliğin, uygulamalı bilimlerdeki karşılığı ise üzerinde deneylerin yürütüldüğü kabul edilmiş paradigmalardır.

Toplumlarda yaygın davranış düzenliliklerinin, kendilerine göre şekillendiği değerler ve normlar, toplumlardaki bir büyük “anlam” mutabakatının varlığını bize gösterir. Yani toplumumuzun genelinde büyüklerin sözünün kesilmemesi, onlara yer verilmesi, yanlarında ayak ayak üstüne atılmaması gibi bir takım genel normlar, bizim toplumumuzun içindeki genel mutabakatlardır. Keza Türk olmanın, büyük ve şanlı bir tarihin sahibi olmak anlamına geldiği de kendi anlam dünyamızın genel mutabakatlarından biridir. Diğer uluslara baktığınızda da benzer toplumsa mutabakatlara rastlarsınız. Uluslaşmış olmanın, yani kuralın egemenliğini sağlamış olmanın gururunu bütün uluslaşmış toplumlarda muhakkak göreceksinizdir.



Anlam birliği, biz öyle dediğimiz için öyle olan bir şey değildir. İnsanların bir arada bulunmak ihtiyacından doğan ve kendiliğinden gelen benzeşmelerinin yarattığı doğal bir sonuçtur.
Dolayısıyla bir toplumun sorunlarını anlamaya çalıştığınızda, soruna, o toplumun dışındakilerin verdiği anlamlar veçhesinden değil, toplumu oluşturan anlam merkezinden bakmanız gerekir.
Trafikte “tehlikeyi” arabalara göre değil kendinize göre tanımlarsınız. Bu kaçınılmaz bir şeydir, çünkü bütün anlamlandırma süreçleriniz kendi varoluşunuzu sürdürmeye yöneliktir. Yola zamanından önce atlamakla bir arabanın yoldan çıkmasına sebep olup olmayacağınızı değil, o arabanın size çarpıp çarpmayacağını düşünürsünüz.



İşte uluslaşma da aslında sigortalar şeklinde yaşayan ve kendi başlarına kerteriz olmak konusunda yetersiz kalan küçük kültürlerin, bir kerteriz/büyük anlam merkezi oluşturabilmek gayretinden başka bir şey değildir.



Bu neden böyledir? Neden küçük kültürler bağımsız olmak istemez? Bunun kesin bir cevabını vermek zor olabilir. Ama insan toplumunun iş bölümüne dayanan bir işbirliği/ dayanışmaya göre oluştuğunu düşünecek olursak bir araya gelmenin, hayatta kalmak, devam edebilmek açısından çok daha faydalı olduğuna dair genel bir eğilim olduğunu söyleyebiliriz.


Büyük kültürel merkez düşüncesinin, uluslaşmanın “kendiliğindenliği” kabulüne aykırı bir kolektivist bir kasti amaççılık anlamına geldiği söylenebilir. Ama unutulmamalıdır ki bir hukuk birliği oluşturarak gücün keyfi egemenliğinden çıkmak ihtiyacı aynı zamanda kurumlaşmanın getirdiği büyük cevaplama kabiliyetine de kavuşmak anlamına gelir. Büyük kültürel merkez fikrinin maddî dayanağı da uluslaşmalarda merkez teşkil eden bir büyük kültürün daima var olmasıdır. Bu büyük kültür bir çekim merkezi olarak diğer kültürleri kendi yörüngesine sokar.


(Devam edecek...)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Anlam, Etnik Irkçılık, Delilik Ve Soğan I


Siz ey benim güzel okuyucu kitlem!

Sayıları binleri bulan, her gün ne yazacağımı merak eden, yazılarım bir saat gecikince beni e-posta yağmuruna tutan vefalı hayranlarım! Sizin alkışlarınız olmasa ben var olamazdım! Siz ki peçetelere yazı istekleri yapıp bana yolluyorsunuz , ben ancak öyle konu bulabiliyorum. Aksi takdirde evde çay içemez, soğan yiyemezdim.

N’oldu?

AB 13. İlerleme Raporu veya AB komiseri bilmemkimin Kıbrıs ile ilgili ültimatomu veya Füze kalkanı gibi bir şeyler yazmadım diye mi bu şaşkınlığınız?
Aslına bakarsanız yazının burasına kadar bile ilerlemeniz delilikte fakirlikte beraber olduğunuzun bir belirtisi.

Neden böyle dedim şimdi?

İşin açığı en büyük kızımı çocuk hastanesine götürürken kafamda patladı, dünden beri serseri mayın gibi dolaşan ilham. Tam bir okulun müdür lojmanının yanından geçerken yüzünü ortaya çıkardı. Ve Ayıptır söylemesi yememeğin yanında soğan yerken iyice billurlaştı. Başlıktaki soğanın rolü burada bitiyor, böylece.

“Normal” insanlar olarak yazının girişinin tuhaflığını sezdiğinizden eminim. Aklı başında sizler, benim binlerce okurum olmadığını, hiç kimsenin yazayım diye sabırsızlanmadığını, hele bana peçeteyle istek yazı yollamadığını biliyor olmalısınız. Dolayısıyla bu yazdıklarımın hepimizin bildiği şeylerle bir ilgisinin olmadığını da “anlıyorsunuz”.

Eğer yazının girişini ciddi şekilde savunacak olsam, bunların gerçek olduğunu iddia etsem muhtemelen bana “deli” dersiniz.

Neden?

Çünkü yazıklarım arasında hiçbir tutarlı ilişki bulamazsınız. Bahsedilen şeylerin sizin bildiğiniz ve davranışlarınızı kendilerine göre düzenlediğiniz hiçbir şeyle ilgisinin olmadığını “anlarsınız” da ondan…

O halde; diğer her şeyle kavranabilir ve tutarlı düzenlilikler meydana getiren her bir şeyin sahip olduğu bu düzenliliklerin ifade edilmesine kabaca “anlam” diyebiliriz.

Haritaların nasıl çizildiğini hep merak ederdim. ‘80lerin ikinci yarısında Kemer yolu üzerindeki kampımızı kurduğumuz koyu çevreleyen yamaçlarda betona gömülü çiviler ve onların ortasında da koca beton bir kitleye rastlamıştık. Rahmetli babam bu kitlenin bir harita kerterizi olduğunu, çevresindeki çivilerin de onun “sigortaları” olduğunu söylemişti. “Karşı tarafta da böyle bir kerteriz ve onun sigortaları vardır, muhtemelen… Bu kerteriz kaybolsa bile sigortaları yerlerinde durduğu müddetçe onlara göre tam yerini tespit etmek her zaman mümkündür” demişti.
Öyle sanıyorum ki bu örnek “anlam”ı kavrayabilmemizde çok daha açıklayıcı olmuştur. Dört veya beş çivinin yerleşimi tek bir kerterizin anlamını oluşturuyor, kerterizlerin birbirlerine göre konumlarını birleştirerek de vatanımızın “resmine” ulaşıyorduk.

İyi ama “anlam “denen şey neden bu kadar önemlidir?

Sonuçta küçüklüğümüzden beri bize “Birden fazla doğrunun olduğu”, “Asla tek bir anlamın var olamayacağı” anlatılmadı mı? Veya hümanist gazeteciler intihar bombacılarını “anlamamız” gerektiğini, onarlı anlamazsak hiçbir sorunu çözemeyeceğimizi söyleyip durmuyorlar mı?
Böylece bize kendi anlamlarımızın aslında “var olmadığını” veya “diğer her anlam” kadar ancak değerli olduğunu, bu yüzden de pratikte, günlük hayatta onlardan bir etki beklememizin yersiz olduğunu, saçma olduğunu söylemiyorlar mı?

Böylece herhangi bir davranışı kınamanın aslında ayıp olduğunu, bizim hiçbir davranışı kınamaya hakkımızın olmadığını söyleyip durmuyorlar mı? “Evet onlarca kişiyi öldürdü, ama bir bak, bakalım onun gerekçesi neymiş?” denmiyor mu hepimize?

O halde şu soruyu sormamız gerekiyor: “Doğruyu bilemeyeceğimize göre haklıyı nasıl tespit edeceğiz? Eğer haklıyı tespit etmemiz imkânsızsa “adaleti” nasıl sağlayacağız? Eğer adaleti sağlamamız imkânsızsa insanları nasıl bir arada yaşatacağız? Eğer insanların bir arada yaşaması aslında saçmaysa nende bugüne kadar hep bir araya gelmişlerdir? Eğer bir araya gelmek istemezlerse buna rağmen onları bir arada tutarak insanca bir yaşam sağlayabilir miyiz? İnsanlık da sadece özel bir maymun davranışından ibaretse birbirimizi öldürmemizin önündeki engelleri neden kaldırmıyoruz?”

“Soruyu” dedim ama soruları sıraladım… Çünkü bunların hepsinin, etrafında döndüğü kavram, “anlamdır”.

Anlam olmasa şeyler birbirlerinden bağımsız şekilde savrulur ve asla isim taşımazlardı! (Bir şeylere isim veren tek canlının insan olması bana öyle pek de bataklık canavarlarından neşet etmiş maymunların kravat takmasıyla açıklanacak bir şey gibi görünmüyor doğrusu… Anlam, evrim histerisinin beton duvarıdır…)

İsimler yalnızca insanlar için vardır.

İnsanın hayvan olmamasının sebebi nedir? İnsan yalnızca muzu daldan indirmekle ilgili mekanik ilişkileri kurmaz. Göremediği şeylerle ilgili de kafasında düzenlilik varsayımları oluşturur.
Sosyal bilimlerle , uygulamalı bilimlerin kör dövüşü bu noktada başlar.
Sosyal bilimler davranışlarımızı yöneten “görünmeyen” değerlerin ve normların oluşumundaki toplumsal mutabakatı ve bu mutabakatın sağladığı düzenlilikleri inceler.

Uygulamalı bilimler ise görebildiğimi ve göremediğimiz “maddî” evrenle ilgili tutarlı düzenlilikler tasarlamaya çalışır ki bu şekilde çevremizle maddî ilişkilerimizi her zaman ve her yerde aynı şekilde yürütebilmemizi sağlamaya çalışır.
Yani her ikisi de hayatımızı “anlamlandırmaya” çalışır!

Einstein’ın görecelik kuramı, düzenliliğin olmadığını anlatmıyordu, kavrayış sınırlarımızın yakınlarında düzenliliğin değiştiğini gösteriyordu. Oysa bu gün zamanın ve ışığın kütle çekimiyle sapmasının doğrusallığın reddi ve dolayısıyla anlamın reddi olduğunu söyleyen sayısız sıradan beyinle bir tımarhaneye tıkılmış gibiyiz.

Uzay sınırına kadar olan bütün hesaplamalarda hatta uzay araçlarının hareket esaslarında gene Newton mekaniğini kullanıyoruz oysa. Yerçekiminin olmamasının eylemsizliği yok etmediğini, dolayısıyla yerçekimsiz bir ortamda aynı hıza sahip iki cisimden daha büyük kütleli olanın enerjisinin daha fala olacağını Newton sayesinde biliyoruz. Bugün sinemaları dolduran binlerce insanın cebinden bilet paralarını alan “Derin Darbe” ve “Armageddon” filmlerinin çarpıcılığı, yıkıldığı söylenen Newton fiziğine göre yapılan felaket hesaplamalarına dayanıyor. . Öyleyse Einstein’ın yaptığı şey Newton’la kazandığımız anlam dağarcığını bir üst basamağa taşımaktı, onu genişletmekti.

(Devam edecek...)

9 Kasım 2010 Salı

Bir Değil Bin Fatiha!


İnsan ne yazacağını bilemiyor bazen…Hele gaz ocağının sol üst köşesinde, tüpü yeni değiştirmeme rağmen, alevin yeterli kuvvette yanmadığını gördüğümde… O zaman başkasının aklı yetişiyor imdadına… Yılmaz ÖZDİL bugün bir yazı yazmış, aklına, eline sağlık…
Şimdi… Sık sık söyleniyor ama… Hani şu “Atatürk olmasaydı…”senaryoları, yeni gecekondu muhafazakârlığı, sulandırılmış sosyalizm ve nesepsiz liberalizmle bezeli basın yayın egemenliğinde alaya alınıyor.


Neden?

Çünkü sanki her şey olması gerektiği gerçekleşmiş, başka türlü olamazmış gibi zannedildiği için…
Bir sebebi de yukarıda saydığım grupların değer yoksunluğu… Yani sahip olup korumak istedikleri hiçbir varlığa sahip değiller. En azından ahlâkî plânda bu tam bir hakikat…Bu grupların tamamı, sebepleri hiç düşünmeksizin kendilerine göre anın gereklerine cevap vermeyi “akıl” sanan adamlardan oluşuyor.


Bundan dolayıdır bir tornacı esnafın çocuğunun nasıl olup da İngiltere’de doktora yapabildiğini, sonra bir devleti temsil edip de bilmem kaç yüzyıllık bir geleneğin varisinden “devlet adamı” ödülü aldığını anlayamıyorlar. Ama kraliçe anlıyor! Kraliçe, cumhurbaşkanımıza ödül verirken karşısında tornacığının oğlunu görmüyor. O, karşısında, geleneği kendisininkine benzeyen bir büyük devletin varisini görüyor!


Teatcher bir vakit merhum Özal’a “Sizi imparatorluk varisi bir ulusun başı olarak selâmlıyorum!” dediği zaman rahmetlinin bomboş bakmasının sebebi de zaten buydu…
Bazıları Atatürk’ü daha önce var olmayan bir şeyi yaratmış biri olarak görüyor, bazıları da var olan bütün iyilikleri yok etmiş, despot bir idareci olarak…
Bu iki grubun da Türk adına bakışlarındaki sakatlığa ise hiç kimse dikkat etmiyor.
Atatürk daha önce var olmayan bir Türk Milleti yaratmadı. Bunu savunanlar cumhuriyet öncesi toplumsal yapımızı inkâr edebiliyor.


Atatürk Türk kimliğini, “Müslüman kimliğini” yok ederek de yaratmadı!
Atatürk mevcut toplum yapısına nihai bir modern kimlik verdi, o kadar!
Atatürk, Türk’ün patronajının kendiliğinden kabul edildiği bir Müslüman alaşımının, büyük uluslar arası oyunlarla parçalandığını gördüğünde sadece büyük kültür sahibi egemen milletine bunu hatırlattı.


Bundan dolayıdır ki içinde Türk adı geçmeyen hemen hiçbir vecizesine rastlayamayız. Ama günümüz enternasyonalist solcuları ve liberalleri ve elbette siyasal dincileri birbirleriyle didişip dursalar da Atatürk’ün bu kimlik oluşturucu/hatırlatıcı tutumunu asla içlerine sindiremezler.
Bundan dolayıdır ki mesela en sıkı Atatürkçü olduğunu söyleyen bir takım solcular bile Türk adının belirgin vurgusundan kaçınıp ırkçı olmadıklarını söyler, Atatürk’ün hangi milletin evlâdı olduğunu telâffuz etmemeye çalışırlar. Mesela onlar, etnik ırkçılığım/Kürtçülüğün siyasal alanda kimin yardımıyla semirdiğinin de hatırlanmasını istemezler.
Atatürk, içi boş, kimliksiz bir savaş yürütmedi. Atatürk’ün kazandırdığı zafer ve cumhuriyet Türk adının korkmadan söylenebileceği ve ebediyen semalarında yankılanacağı bir vatanı korumak içindi.


Dolayısıyla Atatürk’e durmadan “devrimci” deyip de bu ucuz yollu eşseslilikten onu bir marksistmiş gibi kabul ettirmeye çalışanlar, onu bütün yenileşme gayretlerinin altına silinemez bir “Türk” imzası attığını hatırlamalıdır. Onun önceliği milletinin menfaatiydi.


Bunun için onu, modern dünyanın gerekleriyle donatıp, modern ulusların arasındaki yerini almasını sağlamaktı. Artık bütün dünya öğrenecekti ki yok edebileceklerini sandıkları o alaşımın çekirdeği Türk’tü ve bu öz ebediyete kadar yaşayacaktı.


İşte bundan dolayıdır ki Atatürk, Türk Milleti’ne “kurala” dayanan bir demokratik rejim miras bıraktı. Onun idaresinde de milletine güvendi, inandı.


Ne yazık ki toplum bir anda değişmiyor. Zamanında nasıl bazı köylülerimiz koyunlarına Yunan bayrağı çizerek kendilerini koruyabilecekleri sandılar ve Mustafa Kemal’i bir tür yıkıcı maceracı gibi gördülerse, onarlın fikrî mirası da bir anda yok olmadı.


Çünkü Atatürk büyük kalkınma ve çağdaşlaşma projesinin bir Türk ürünü olduğunda ısrar ediyordu. Bunu Türk Milleti için hedefliyordu. Dolayısıyla Atatürk, “değer sahibi” bir devlet adamı olarak adım adım ilerlenecek bir modernleşme güzergâhını milletine miras bırakmıştı…
Türk çocuklarının, kraliçenin himmetiyle değil, milletlerinin özünde taşıdığı o asil cevherden adlıları güçle modern milletlerle yarışacağını düşünmüştü.


İşte kraliçenin görüp de iktidar partisinin görmediği şey budur. Atatürk için Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olacak kişi, kendisinin İngiltere kraliçesinin lütfuna kayık görüldüğünü düşünmeyecek ve ancak onu bir eşiti olarak kabul edecek, büyük ve egemen bir milletin temsilcisiydi.


Bugün cumhurbaşkanının İngiltere kraliçesinden ödül almasına sevinenler, kraliçenin, bizden ödül almayı hayal edip etmediğini kendilerine sormalarını çok isterdim. Birinden “ödül” aldığı için sevinenler ödül sahibini kendilerinden üstün sayanlardır.


İşte Atatürk’ün, köylerinin etrafındaki dağların berisinden gayrı bir dünya bilmeyen Türk köylüsüne aşılamağa çalıştığı üstünlük duygusu buydu!


Evet Yılmaz ÖZDİL doğru söylüyor.. Ciddiye alınmalarını sağlayan bir devlet ve toplum yapısını kendilerine miras bırakan Mustafa Kemal için iktidar partisi ne kadar Fatiha okusa azdır.

Komplo Teorisinde Ergenekon Sanrısı Ve Cemaat Gerçeği




Dünyada komplo teorilerinin tarihi ile ilgili, redaksiyonu berbat bir kitabı bitirmek üzereyim. En azından yazar komplo teorilerini tarihi ve konularıyla ilgili olarak düzenli şekilde incelemiş.
Memleketimizdeki “Ergenekon” histerisine bakınca nedense aynı şeyleri görür gibi oldum..
Masonlar, Tapınakçılar, İlluminati vs hep aynı komplonun farklı yüzleri gibi gösterilmiştir bu güne kadar. Birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını hiç bilmezsiniz.
Hepsinde zengin, seçkin, “beyaz” insanları görürsünüz.


Lafı uzatmadan ülkemizdeki duruma bir göz atmak istiyorum.
Şu “beyazlaşma” meselesi bilhassa 28 Şubat müdahalesinden sonra gündeme oturdu ve neredeyse bir “nas” halini aldı.


Ordu mensuplarının kendilerini sıradan insanlardan daha üstün ve seçkin saydıkları bir hakikattir. Bunun tarihi ve çok da haklılaştırılabilir sebepleri vardır.


Ergenekon kâbusunun dayandığı şey de asıl budur. Ergenekon kâbusu asker seçkinciliğinden beslendiği kadar kendisini seçkinleştirecek sebepleri bir türlü bulamayan kesimlerin aşağılık kompleksleriyle de o kadar beslenmektedir.


Ergenekon kâbusu, asker seçkinciliğine karşı kenar mahalle dindarlığının bir intikamıdır aslında…


Bu tipik bir komplo teorisidir.


Oradan buradan devşirilen, meşruiyeti, haklılığı, gerçekliği belirsiz sayısız belge kalabalığına hakikatin boğdurulduğu bir kendi kendini gerçekleştirmesi sağlanmaya çalışılan kehanettir.
İktidar partisi bu konuda taraf olmuştur. Bu da belli kesimlerin, yargı sürecinde yargı tarafsızlığıyla ilgilenmediklerinin açık delilidir.


Komplo teorilerinin açık ve net dayanakları yoktur. “Hainlerden”, “itirafçılardan” derlenmiş bir sürü sözde belge ile bu teoriler ispatlanmaya çalışılır . Aslında komplo teorisi bilimsel olarak yanlıştır. Çünkü henüz ispatlanmamış her varsayım ancak hipotez olarak adlandırılabilir. Teori olmak öyle kolay değildir.


Şimdi olaya baktığımızda adına “darbe planı” denen sayısız belge ortalığa saçılmıştır.
Bu belge kalabalığına bakıldığında ordunun işi gücü bırakıp her gün genel kurmay personeline mütemadiyen fantastik darbeler kurgulattığını düşünmemek elde değildir. Herhalde generallerimiz yaptıkları toplantılarda hangi darbeyi yapacaklarına aralarında sayışarak karar veriyorlardı?


Juan C. Castillon adlı yazarın da “Dünyanın Efendileri” adlı kitabında belirttiği gibi kimliği belirsiz sayısız gizli tanık, hain ve itirafçı dışında herhangi bir dayanağı olmayan efsaneleşmiş komplo teorilerinden biri daha ülkemizde yaratılmış, anlaşılan…


Dikkat edilirse Ergenekon’la ilgili iki tip tanık var. Birinciler ordu içindeki “gizli tanıklar”, ikinciler bebek katilliğinden ayrılma “itirafçılar”… Şahitlerin güvenilirliği hiç göz önüne alınmadan sadece “şahit olduklarına” dair ifadelerine güvenilerek masumiyet karinesinin çiğnenebilmesi, komplo teorilerinin nasıl bir histeri halini alabildiğinin dehşetengiz belgesi!



Bunun yanı sıra, tarihteki bir takım örneklerden dolayı sadece “akıl yürütme “ ile bu sözde komplonun açıklanmaya çalışılması da komplo teorileri histerisinin bir başka yönü…
En önemlisi “bütüne hâkim olmak isteyenlerin” yürüttüğü bir operasyondan bahsedilir. Öyle ki bu seçkinci grup çok ciddi menfaat bağlarıyla birbirine bağlanan ve bu bağa ihanet edeni de acımadan yok eden bir gruptur.


İmdi..



Bu veçheden bir de siyasal dinciliğin iktidar sürecini bir gözden geçirelim.
Siyasal dincilik Nilüfer GÖLE’nin meşhur ve bir o kadar yanlış tespitli kitabıyla kendine sahip olmadığı bir medeniyet izafe etmeye imkân buldu. Böylece Emevi geriliğini günlük hayata hâkim kılmanın modasına “modernlik” denmeye başlandı…
Bu modernlik kılıfı içinde kendi “iş adamları” derneğini kuran, paralanan, “ciplenen” yeni bir seçkinlik timsali olmaya başladılar.



“Beyaz” olmakla itham edilen para seçkinlerini toplumun diğer kısımlarından ayıran şey sadece paraydı. Yeni dinci seçkinler ise araya bir de dini sokuyor ve “Müslüman” adını yalnızca kendilerine yakıştırıyorlardı.


Eğer bir komplo teorisi oluşturulacaksa , “gemicik”, “yumurta holdingi” sahibi onlarca siyasal dinciden oluşan yepyeni bir “beyaz” seçkinci grup teşekkül etmişti bile.



Bu gurubun birbirine yalnızca parasal değil ama temeli çok öncesine dayanan bir “cemaat” bağıyla bağlı olduğu zaten biliniyordu. Şüphesiz bu cemaatler çok sayıda ve Yeni Akit yazarının şu satırlarında görüldüğü üzere (Yeni Akit Gazetesi yazarı Şaban Şimşek, "devlette yer kapma savaşı"nı anlattığı yazısında cemaatlerin devlet içinde kadrolaşabilmek için birbirlerine hayat hakkı tanımadıklarını belirtti. Yazısına "Devleti ele geçirmek tabirini kullanmak istemiyorum" notu düşen Şimşek, "Cemaatlere bunları müstahak görenlerin cemaatsizlere neyi reva gördüklerini söylemeye gerek yok")birbirlerini dahi yok edecek kadar, devletin içinde vahşi bir kadrolaşmaya gittiklerinden bahsediliyordu.



Nitekim hocalarınca “ Damarlarına sızacağız..” emri ile kendisine hedef gösterilmiş bir cemaat yapısının ta ilk öğretimden başlayarak kendi elemanlarını gözümüzün önünde yetiştirdiğini hepimiz biliyorduk.



Yani bir şeyleri toptan ele geçirmeye çalışan, kendince seçkin bir grup zaten yıllardır oluşturuluyordu!



Bu grubun hedefleriyle ilgili ise sayısız cemaat toplantısı bandı vs elde ele dolaşıyordu. Kaldı ki günlük hayatımızda cemaatlerin genişlemeye nasıl önem verdikleri, birer bir ilişkilerle nasıl bir zihniyet dönüşümüne çalıştıkları da ortadaydı.



Bunun yanı sıra, kendi fikirlerini tartışabilecek herkesi, aynı camide namaz bile kılsalar cemaatlerine yaklaştırmadıkları da bilinen bir gerçekti.
Yani komplocu grupların kendilerinde gördükleri seçkinliğin korunması için sürdürülen, “Üye olmayan giremez” gizliliği cemaatlerin temel düsturuydu.



Kendilerine göre hitapları, giyim tarzları hatta yürüyüşleri vardı.
En önemlisi şuydu ki “hizmet” adına yapabileceklerinin bir sınırı yoktu! Müslüman bir memlekette milletin imanı hakkında bühtan etmekten dahi utanmıyorlar, kendilerine göre bir “İslâmı” egemen kılmak için her vasıtayı kullanmayı caiz biliyorlardı.



Meselâ Deniz Baykal’a yönelik komplonun, doğruluğu araştırılmaksızın ve üstelik pornografik denebilecek içeriğine rağmen önce siyasal dinci yayın organlarında yer bulması bu açıdan manidardı.Aynı şekilde bu tip bir karalama gayretinin normalde Müslüman biri tarafından daha en başından reddedilmesi gerekirken siyasal dinci bir pati tarafından koz olarak kullanılması da cemaat “ahlâkının” teleolojik yönünün dehşetli bir örneğiydi.



Cemaat tam da komplocu gizli seçkinlerin düşündüklerine benzer şekilde “kendi dışında hiçbir iyiliğin olmadığı” kanaatiyle kötülüğe, sözde kötülüğün “kendi silâhıyla” cevap veriyordu.
Bu aşamada devreye, ortalığı “militarist komplo teorilerine boğan tuvaletkâğıdı arayanların rakipsiz federasyonu giriyordu. Bu federasyon içinde, ailecek ABD ajanı olanlar, paraya boğulan yeniyetmeler, Türk düşmanı etnik ırkçılar, vatansız liberaller, fırsatçı sosyalistler ve sosyalist eskileri, nedense şaşılacak bir tesadüfle bir araya geliyordu.



Kendini toplumun geri kalanından ciddi şekilde ayırıp toplumu kendi doğrusuna göre toptan değiştirmek için devlete sızmak dahil olmak üzere ( “sızmak” fakirin değil, onların deyimidir…) her türlü örgütlenmiş eylemi gerçekleştirmeyi “hizmet” diye sloganlaştıran bir grup, komplocu olarak görülmüyor ama yaptıklarına dair ancak bir takım isimsiz hainlerin ve itirafçıların iftiraları dışında hemen hiçbir delil bulunmayan pek çok insan, komploculukla itham ediliyordu. Kaldı ki bu işleyen bir süreç haline getirilmiştir.


Artık Türkiye’de cemaatler aleyhine yazı yazmak, devlet eliyle susturulacak bir iş haline getirilmek üzeredir. Artık cemaatin “hizmetlerine” taraftar olmayanların otomatikman ve “her ne şekilde olursa olsun” elenmesi, “bitaraf” edilmesi aşamasına geçilmiştir. Bunun en dehşetli örneği Hanefi AVCI’dır.


Velhasıl-ı kelâm:


Ortada devletin bütünlüğüne, demokrasiye dair bir komplo tertibi varsa bu komplonun şablonlarına adına “Ergenekon” denen hayalî örgüt değil, günlük hayatımızda gözümüzün önünden geçip giden, görünümleri, tutumları ile kendilerini belli edip de içlerine ancak kendi seçtiklerini alan ve toplumun geri kalanın kapalı bir şekilde yaşayan cemaatler çok daha fazla uymaktadır.


Ergenekon gibi kutsal bir adı bir komployla bütünleştirerek millî dağarcığımızı sakatlamaya çalışanlar önce dönüp neredeyse tamamı Müslüman olan bir ülkede kendi din kardeşlerinin imanına bühtan edenlerin neler yaptığına bakmalıdırlar.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Söz Ola Kese Savaşı Söz Ola Kestire Başı



“Böyle de giriş olur mu?” Değil mi ama?
Bu bir internet URL’si… Yani ayrıntılı internet adresi.


Adrese dikkatle bakacak olursanız “oecalana-teoerist-ba-demeyin” gibi Fransızcalaştırılmış’a benzer bir Türkçe ifadeyle karşılaşıyorsunuz.
Bağlantıya tıklamaya üşenenlere söyleyelim, bağlantıda alıntılanan şeyler herhangi bir “insanın” ağzına alacağı şeyler değil.

“İnsan” kelimesini tırnak içine almamın özel bir vurgu ifade ettiğini herhalde anlatmaya gerek yok?
Neden böyle diyorum? İktidar partisinin akıl hocalarından eski Marksist terörist bir “yazar” bize barışın dilinin ne olduğunu öğretiyor kendince!


Bebek katili bir terör oyuncağına “teröristbaşı” denmemesini öğütlüyor.
Şu dönemde barışın dilini konuşmamız gerektiği için bebek katili bir yaratığa “parti lideri” diyebileceğimizi söylüyor.


Sanırım insanlık bu topraklarda hiç bu kadar ayaklar altına alınmamıştı.



Marksist eskisi, terörist emeklisi “yazarımıza” birkaç şeyi öğretmekte fayda var.

Birincisi bu toprakları “vatan” yapan bir millet vardır ve onun adı “Türk’tür”! Türk’ler bu gerçeği Malazgirt ile resmen başlayıp İstiklâl harbiyle biten bir süreçte, düşmanlarına onları yenerek ve tartışmaları kanlarıyla bitirerek defalarca tescil ettirmişlerdir.

Dolayısıyla bu gerçeğin inkârı bir “savaş” sebebidir! Bu gerçeği inkâr edenlere de “düşman” denir. Düşmanın söylemlerini ve hedeflerini onaylayanlara da “hain” denir!

Yani? Marksist paçavrası yazarımız için “sözlerin” birer anlam ifade ettiğini, keşfedilmemiş anlamların da bir müddet sonra keşfedilip birer kelimeyle ifade edildiğini anlatmaya çalışıyoruz.
İkincisi “İnsan”, birbirinin k.çını koklayarak birbirinin ısırarak pençeleyerek boynuzlayarak değil, kuralları uygulamak suretiyle kendi topluluğunun düzenini sağlayan bir yaratıktır.


Peki “kural” nedir?


Kural, ifade edilmiş olsun olmasın, “ Neyin yapılmaması gerektiğini bize ihtar eden” sınırlayıcılardır. Bazı kurallar belli bir yükseklikten sonrasında öleceğimizi söyler, yerçekimi gibi… Bazı kurallar topluluk içinde geğirmememiz gerektiğini söyler… Bazıları da kimseyi öldürmememiz gerektiğini…


Kural, kendisine uyulmadığı takdirde ayıplamadan/kınanmadan, toplumdan tecride kadar varan çeşitli müeyyideleri de beraberinde getiren sınırlayıcıdır.


Peki ama kurala uymasak ne olur? Kaldı ki bazı kuralların henüz ifade bile edilmediğini söylüyor isek…


Öncelikle şunu bilmekte fayda vardır. İnsan için kural, keyfî bir sınırlayıcı değil, var olabilmesinin yegâne yoludur. Çünkü insanın varoluşu hayvanların bilinçsizce uydukları kurallar gibi kurallarla garanti altına alınmamıştır. İnsan her an var oluşunu sürdürmek için sınırlayıcıları göz önüne alması gereken tek canlıdır.


Buna kuralın “dışsallığı” diyebiliriz. Yani kuralın bizimle olan ilişkisine göre tanınması..

Kuralın özünde ise kavrayıcılığı yatar. Özü kavrayıcı ve genel olmayan hiçbir sınırlayıcı insanlar için saygıya değer değildir. Yani keyfî kral kanunlarını veya parlamento ürünlerini (çoğunluğa bile dayansalar) meşruiyet testinden geçirmemizin sebebi budur. Bu da kuralın “özelliğidir”.


Bu arada bu “dışsallık” terimi bilhassa iktisatta sık kullanıyor. Hoşuma da gitmiyor değil… Çünkü insanın bireyselliğini anlamamızda çok faydalı oluyor.



Özellikle uykunuz gelip de “Kahve, kahveee!” diye içinizden inilerken…
Konu nereden geldi buraya, ben de unuttum, dağıldım işte ama… Hatırladığım şey şu:
Eğer eşinizden kahve istiyorsanız “Lütfen” demelisiniz. Borçlar Hukuku, Medenî Hukuk , mahalle karakolu öyle emretmese bile... “Lütfen” kelimesinin, isteğinizin, karşısındakinin bir lütfu ile elde edilebileceğini hatırlatarak onu onore edeceğini bildiğiniz için!



Aaa! Kimsenin kaleme almadığı, üstelik de yapmadığımız halde bizi hapse de atmadığı bir kural mı keşfettik ne? O kadar ucuz değil, hemşolarım!

Siz bu kurala uymazsanız belki İngiltere’de, kraliçenin polisleri beş çayı keyfinizi bozabilir ama Türkiye’mizde henüz buna dair maalesef bir toplumsal duyarlılık yok! Gene de bu yazıyı sabredip okuyanların bilinç seviyelerini düşündüğümde, eğer siz eşinize lütfen demezseniz alacağınız karşılık muhtemelen soğuk bir bakış olacaktır! Eşlerinin kendilerine nasıl baktığıyla ilgilenmeyen ve bunun “mala davara yarayan” bir yönü olmadığını düşünenler için zaten yazı burada bitti!

O halde iki saattir anlatmaya çalıştığımız şey nedir?

İnsan hayatının, varoluşunun temeli sözdür!

Gücü gücü yetene yaşamıyorsak aramızda sadece sözler olduğundandır. Gücü gücü yetene yaşayanlar hayvanlardır! Bütün biyolojik indirgemeciliklere rağmen “insanın” bir anlam bütünlüğü olarak ele alınmasını, söze sahip olmasına borçluyuz. Bundan dolayıdır ki insan öldürmekle hayvan öldürmek birbirinden çok az farkla ayrılan şeyler gibi kabul edilmiyor! Bundan dolayıdır ki gücü gücü yetene bir yamyam toplumu değiliz!

Yani? Ne olmuş?



Hepimiz toplumda takdir ve kınama ile belirlenen durumları yaşıyoruz ve bunların hepsi de ayrı ayrı “sözlerle” ifade ediliyor. Bir insana “haksız” yere “hırsız” denmesine bunun için o kadar kızıyoruz. “hak” denen şeyin kendisi bizatihi bir “söz”, bir” kavram!

Sözün sınırlayıcılığının bir kere ortadan kalkması halinde artık birbirimizi yok etmemek için önümüzde hiçbir engelin kalmayacağını biliyoruz ve bundan dolayı birbirimize mümkün mertebe güzel sözlerle hitap ediyoruz. Birbirimizi güzel sözlerle onurlandırıyoruz.


Buna karşılık sınırı ihlal edenleri de kötü sözlerle nitelendiriyoruz: Başkalarının şerefine ve hakkına saygı duymayanların saygıya lâyık olmadıklarını sözlerle ifade ediyoruz. Bunun için katillere “katil” demek hakaret olmuyorken bir masuma katil demek iftira, hakaret vs oluyor.
Şimdi gelelim İmralı tombalağının durumuna…


İmralı’da insan öldürdüğü, öldürmeğe azmettirdiği, hukukundan faydalandığı milletin egemenliğine ihanet ettiği hem de iki defa onaylanıp mahkûm edilen bir canlı besleniyor.
Bu canlı, hedefine gitmek için hepimizin dokunulmaz saydığı kuralları çiğnemeyi meşru sayan bir suçlu! Suçu nefsin dizginlenememesinden kaynaklanan basit bir hak ihlali değil. Suçu, doğrudan doğruya değerlerimizi yok ederek çarpıtarak insanlığımıza, varoluşumuza tecavüze kalkışmak!

Hedefini gerçekleştirdiği takdirde, şerefsizliğini telaffuz edebilecek herkesi yok ederek kendini meşrulaştıracaktı. Bunu, bizim solcuların tapındığı Stalin yapmıştı mesela… Böylece bir insanlık suçlusu, insanlık dışı bir yaratık kendini bir efsane haline bile getirebilmişti. Hitler’in talihsizliği “ kaybeden katil” olmasıydı…



Hepimiz yaptıklarımızın sonucuna göre adlandırılacağımızı en baştan kabul ederiz ve bundan dolayıdır ki kınanmamak için âzâmî gayret gösteririz.


Türk Milleti, bayrağı ve devleti ile geçmişte dalga geçip bunları yok edilesi düşmanlar sayan birini “düşmanlık” ifadeleri ile anmak, insan olmanın gereğidir! Aksi takdirde bir bebek katilinin, bir tecavüzcünün , bir hainin sözleri ile toplumda adaleti kendilerine bağladığımız sözler arasında hiçbir fark kalmaz! Bu durumda bir barış sağlanırsa bu ancak gücü gücü yetene düzenindeki yamyam barışı olabilir ancak! Yani kurbanların etoburlar karşısında sessiz kaldığı bir “çatışmasızlık” ortamı! İşte terörist başını “önder” kabul eden, etnik ırkçı, ayrılıkçı köpeklerin ve onların sahiplerinin istedikleri barış ancak “kuzuların sessizliği” ile sağlanacak bir mezbaha barışıdır! Bebek katili, terörist başı, Türk Milleti’nin düşmanlığını, küçümseyişini ve kahrediciliğini en başta kabul ederek bu yola girmiştir. Bundan dolayı “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası ile toplumdan en sert şekilde tecrit edilmesine hükmedilmiştir.Her ne kadar Maldivler’de bir ada sahibi gibi yaşatılıyorsa da…



Bundan dolayıdır ki bebek katilinin tabiatı neyse, ona öyle hitap etmek insan olmanın gereğidir! Hiç bir şey sözler yoluyla olmadığı bir şeye dönüştürülmez. Yani gerçek her zaman gerçektir! Kendisinden başka bir şey olamayacağı anlaşılan her şey, hiçbir sözle başka bir şey haline getirilmez! Mızrak çuvala sığmaz! Güneş de balçıkla sıvanmaz!



Terörist başı bırakın bir barışa aracılık etmeyi, insan olmak hakkını kaybetmiştir. İnsan olmanın bütün koruyucu sözel zırhlarından mahrum edilmiştir. Kanunlar değişmese bir yağlı ilmeğin hıncıyla boğulacak mundar hayatı gene sadece sözlerden ibaret olan kanunlar sayesinde kurtulmuştur. Oysa bu medeniyeti anlayamamakta ve “sözlü” insan hayatını, hayvanca güç tutkusu ile istismar etmeye devam etmektedir.



Ona edilebilecek herhangi bir hakaret yoktur! Çünkü başka insanlar için hakaret kabul edilecek her türlü sıfatı hak etmiştir!



İşte bu yüzden sevgili hemşolarım… Eşinizden, annenizden, kardeşlerinizden bir şey istediğinizde “lütfen” demek bu kadar önemlidir! Yani bir "lütfen" yüzünden öküzlerle aynı kulvara girmeye herhalde gerek yok, değil mi?

Bir Çatı Olarak Devletin Anlamı II


Kavimlerin kendi başlarına kurdukları sözde devletlerde, kavim, farklılığı dışlar. Amaç zaten kavmin dışarıya kapanması, benzerlerin mevcut örfe göre bir hükümranlığa tabi olmasıdır. Sosyalizme dayanan Kürtçü ayrılıkçılığın hedefi böyle bir devlet kurmaktır. Burada amaç, sadece ve ancak kan bağının korunmasına dayalı bir aşiret hükümdarlığıdır. Nitekim Kuzey Irak yığışması, Sovyetlerde eğitilmiş bir kuklanın aşiretinin hükümranlık sahasından başka bir şey değildir. O bölgede diğer Kürt aşiretlerinin Barzani’lerce nasıl ezildiğinden nedense kimse bahsetmemektedir? Kavim devletleşmelerinde hukuk esas alınamaz! Bu mümkün değildir, çünkü benzerler zaten ancak birbirlerine benzedikleri için bir arada bulunabildiklerinden, bütün mesele onlara “babalık” edecek bir hükümdar bulmaktır.



Ailenizin içinde çocuklarınıza söz geçirmelisiniz ama komşularınızın aileleri de söz konusu olduğunda, huzurlu bir beraberlik için yapılması gereken, ailelerin uymaları gereken aşkın kurallar bulmaktır.



Oysa kavimlerin bir arada bulunmaları ile meydana gelen kendiliğinden benzeşmede kavimlerin mikro farklılıkları korunmakla beraber, işlerin üzerinden yürütüleceği bir ortak kimlik edinilir ve bu kimliğin sahibi kavimler birliğine de “millet” denir! Milletlerin içindeki tarihi övünç ve üstünlük duygusu, işte bu beraberliği kurala dayandırabilmek şuurundan kaynaklanır.
Görüldüğü gibi kavimlerin bir araya gelerek oluşturdukları otak devlet çatısının içinde ciddi bir insanî seçim vardır ve bu çatı ciddi bir bilinçsel değişimin eseridir. Türkçesi hem büyük kültürü reddedip hem emniyet sağlayıcı tekelin işletme sistemini reddedip hem de buna göre inşa edilmiş çatı altında kalmayı isteyemezsiniz!



Daha da Türkçesi hem yeşil kart sahibi olmayı, hem alış- satışlarda Türk Bayrağı’nın duvarına asıldığı noterleri kullanmayı, devlet hastanelerinde doktorlara çıkışabilmeyi, Türk polisine ve hâkimlerine güvenerek mal mülk edinebilmeyi, seyahat edebilmeyi, üniversitede okuyabilmeyi isteyip hem de çatının tepesindeki bayrağın yanına başka bayrak dikemezsiniz! Hem faturalarını, tebliğgat evrakını, sözleşmelerini, kısacası hukuk dayanaklarını kullanıp hem de Türkçeyi kullanmayı ve onun tek resmî anlaşma vasıtası oluşunu tartışmaya açamazsınız!



Yani hiçbir devlet yerden kömür gibi çıkarılıp da kullanılan, kimliksiz, toplumsuz, içi boş ve nötr bir havaalanı bagaj bandı veya samanlık veya ahır gibi bir araç gereç vs değildir! Devletin kuruluşundaki insan varlığı ve iradesi, ona adını ve rengini verdiği müddetçe bu kurucu iradeyi hesaba katmaksızın ona herhangi bir rol ve şekil tayin edemezsiniz!



Eğer devletin işletilmesinde hukuka riayet edilmiyorsa, devletin ilgili organlarına hukuki müeyyideler uygulanır ve iş düzelir. Ama siz, düzeltilecek bir devlet parçasının hatası için devletin varlığını tartışmaya açarsanız o zaman işte , topraktan çıktığı ve kapanın elinde kaldığını sandığınız devletin kurucu büyük kültürüyle karşılaşırsınız. Etnik ırkçı Kürtçü’lerin anlayamadığı şey kurucu Türk Milleti’nin iradesinin “patron” olduğudur! Bu patronaj da en nihayet İstiklâl Harbi ile dünyaya kabul ettirilmiştir. Bu şekilde kabul ettirilen ve tescillenen bir egemenlik “tartışmaya” açık değildir! Hele çatışmaya hiç açık değildir!



İşin çirkin tarafı şudur: Amaçları, açıkça ırk temeline dayalı, homojenleştirilmiş bir sosyalist Kürt devleti kurmak olan etnik ırkçı teröristler ve onların siyasî maşaları, kendi hayallerindeki devletin hiç de öyle “çatı” falan gibi olmayacağının, düpedüz ırk ayrımına dayanacağının farkındadırlar. Bizim liberallerimizin ve sosyalistlerimizin hamakatleri de milletleşmiş bir toplumla yaratılamadığını düşündükleri “ideal devletin”, ırkçı aşiret ağalarıyla yaratılabileceğini düşünmeleridir.



Dolayısıyla kendi iradesini kanıya tescillettirmiş bir milletin kurduğu devletin çatılığını, “ahır” çatılığı zanneden insansıların demokrasi ve hukuk tadilatında herhangi bir yeri olamaz .
Milletleşme bilincine ermiş bir toplumun üyesi olmanın belki de en güzel yanı, dünyayı büyük aileler olarak görmektir. Hal böyle olunca yapılacak işlerden biri, sırtımı tarihime dayamak ve çayımı içmektir herhalde? Gelsin çaylar!
BİTTİ