1 Mart 2021 Pazartesi

Suratım Çok Asık Özür Dilerim



Çocuklar suratımın çok asık olduğundan şikâyetçi.

 

Bugün yolda yürürken nasıl göründüğümü merak ettim. Muhtemelen çok sert, asık suratlı, geçimsiz biri gibi görünüyorum.

 

Peki nasıl neşeli olabilirim? Burada “Mutluluk Görevi” diye bir yazı yazdım. Belki bazen insanın mutlu olmaya gücü yetmiyor.

 

Hayat şartları neyse… Ama hiçbir Alman’ın, Fransız’ın, İngiliz’in karşılaşmadığı bir ihanet rejimiyle hayatımızın her an katarlı bir  şeyhe, herhangi bir Kürt ağasına ya da Amerikalı herhangi bir iş adamına satılması ihtimali kapımızda.

 

Çok mu uçuk geldi? Anayasa’nın il dört maddesine düşmanca saldıran insanların koskoca bir ihanet kitlesi herhangi bir Türk evlâdının kaderini kirletmek için ağzının suyunu akıtarak bekliyor.

 

Ben asık suratlıyım, tamam… Ülkenin yüzü gülüyor mu?

 

Ulusumuz “Ben Türk değilim, varlığım neden Türk varlığına armağan olsun?”, “AKP ile elhamdülillah Türk olmaktan kurtulduk”, “Bizi şehrinize sokmazsanız kapınıza bir astsubay gelir, başınız sağ olsun der”, “  Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, siz de buna alışacaksınız!”, “ Cizre Bodruma hiç de o kadar uzak değil.” “ Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarınım altına almış bir partiyiz!” diyen insanların düşman kardeşler koalisyonuyla  her gün taciz ediliyor, eziliyor.

 

Evet… Ben asık suratlıyım, çocuklarımdan özür diliyorum.


25 Şubat 2021 Perşembe

Türkler Neyi Nasıl Anlasın?

 


Sosyal Bilimlerde Türkçe Bir Bilgibilimi / Epistemoloji Oluşturmak Yaklaşımı

 


Türkçe bilgibilimi dediğimizde yalnızca terim bilgisi/terminolojisi Türkçeleştirilmiş, Türkçeye çevrilmiş bir bilgi disiplininden bahsetmiyoruz. Elbette bu, bilim camiamız için öncelikli bir ihtiyaç.

 

Burada kast ettiğimiz şeyse sosyal bilimlerde sahip olmamız gereken bakış açısı.

 

Özellikle sosyal bilimlerde, akademiye egemen olan  enternasyonalist sol bilgi diktası ve bunun yanı sıra ona bir şekilde siyasi iktidar eliyle eklemlendirilmiş enternasyonalist/ şeriatçı kadroların bakış açıları, tam anlamıyla “sömürge aydını” bakış açısıdır.

 

 O halde bu terimi açıklamalıyız. Kime “sömürge aydını” denir? Sömürge aydını  eski veya mevcut bağlı/ sömürge ülkelerinde, sömürgecinin doğrudan eğitimiyle yetiştirilen aydını  ifade ettiği kadar asıl, geniş anlamıyla “kendi ülkesinin ve ulusunun üstünlüğüne inanmaksızın” kendisinden üstün saydığı  bir makamının, partinin,  cemaatin  yada ulusun bakış açısını benimsemiş, yabancılaşmış okur yazar anlamına gelir.

 

Peki ama bu insan tipinin bizce ne önemi vardır? Bizce önemi şudur: Sömürge aydınının egemen olduğu yerde  ulusun yöneticilerinin hedefi, ulusun bağımsızlığını korumak değildir. Peki ama ulusun bağımsızlığı ne demektir?

 

“Ulusun bağımsızlığı” demek, ulusun, kendi hayatını ve kaderini yalnız ve ancak kendi iradesinin koruyacağına duyduğu sarsılmaz inanç ve güvendir. Bir kere bu inanç ve güven sarsılırsa devlet yönetiminin bütün biçimi derhal değişir.   Yanılmıyorsam Kıbrısla ilgili olarak zamanın cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yapılması gerekeni soranlara “ Amerikalılara sorarız, en doğrusunu onlar bilir..” dediği gazetelere yansımıştı. Görüldüğü gibi neye nasıl baktığınız, doğrudan doğruya ve anında  ulusunuzun yaşayışını değiştirebilir. Kendisini Türk hissetmeyen, bunu da  açık açık söyleyen herhangi bir yetkilinin Kıbrıs gibi bir  emanetin korunmasını, yabancı güçlerin aklına havale etmesi, bağımsızlığın yitirilmesidir.

 

Demek ki sosyal bilimlerde sömürge aydını olup olmamak, siyasi  geleceğimizi, kaderimizi kimin nasıl tasarruf ettiğiyle doğrudan ilgili.

 

Bu konuda ABD ve İngiltere “düşünce kuruluşlarının milliliği” açısından çok çarpıcı örnekler.

Onlarda “think tankler” ulusal menfaatler açısından bilgi üretiyor. Herhangi bir batılı için örneğin Türk, ancak kendi tarihinde, kendi ulusuyla ilişkisi ölçüsünde önem taşıyan, hali hazırda da kendi ulusunun çıkarlarına hizmet edeceği ölçüde önem taşıyan bir doğu toplumundan başka bir şey değil.

 

Bizde ise üniversiteler, enstitüler vs Türk tarihini yalanlamak, Türklük gururunu alçaltmak, Türk tarih bakışını çarpıtmak, Türk çocuklarına bir aşağılık duygusu aşılamak için çalışıyorlar. Bunu da sözüm ona objektif olan batılı bilgi üreticilerinin normlarına göre yapıyorlar. Kabalık etmek istemem ama sahiplerinin sesini dinliyorlar. Çünkü kendi başına yaşayabilecek Türk bireyleri olmayı havsalaları almıyor.

 

“Bir başkası gibi düşünmek” ancak kendimizden zayıflara şefkat ve merhamet gösterirken anlamlıdır. Varlığımızı kendilerine rakip veya düşman görenlerle duygudaşlık geliştiremeyiz, geliştirmemeliyiz.

 

Bu yüzdendir ki neyin sorun olup neyin olmadığını, hangi sorunun nasıl çözüleceğini  düşünebilmemiz ancak dünyayı kendi gözlerimizle görüp sorunları  kendi aklımızla çözmemizle mümkün. Ancak o zaman  Türkçe-Türkçü bir bilgibilimi/epistemoloji geliştirmiş oluruz. Ancak o zaman gerçekten bağımsız oluruz.

 

 

 

 

Türkçüler Ne Yapmalı?

 


Türkçüler Ne Yapmalı?

Şimdilerde Cemal TEMİZÖZ’ün “ Kuruluşu, İnfazları, Katliamlarıyla Siyasallaşan PKK Terörü” adlı kitabını soluksuz okuyorum.


Kitapta dikkatimi çeken şey elbette bebek katilleri sürüsü PKK’nın, cezaevlerinden, siyasi partilere ve hatta TBMM’ye kadar içimize nasıl sızabildiği.


Ama beni daha da üzen iki husus,  bir kez daha içimi kanattı.


Bunlardan biri devletimizi yönetme yetkisine sahip olan insanların Türklükten ne kadar uzak ve hatta Türklüğe ne kadar düşman oldukların, gelişen süreçte gözlemek.


İkincisi ise kendisini “milliyetçi” olarak tanımlayan insanların bu süreçte ne kadar umursamaz ve gafil davrandıklarını görmek.


Atatürk’ün Efendiler, sırası gelmişken, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın!  Sözünün tam aksine Türklükle en ufak bir soy, akıl veya  ruh ilişkisi olmayan insanların Türk Milleti’nin kaderini paramparça etmelerine sessiz kaldık.


Bunun yanı sıra özellikle Kürtçü ırkçılığın/bölücülüğün bilişsel yayılmasına ve işgaline sessiz kaldık.


Daha da kötüsü milli eğitimde çocuklarımıza kesin ve istisnasız  bir milli benlik aşılamakta geri kaldık.


Bugün  Türk çocuklarının aklına şeriatçılığı , Arap hayranlığını, Kürtçü bölücülüğü sokan yaygın sosyal medya ağına karşılık Türkçü bir cevap ne   yazık ki hâlâ verilebilmiş değil.


Şunu unutmayalım ki bugün Kürtçü bölücü terör ve ihanet örgütlenmeleri cezaevlerinden siyasi partilere kadar her gün aralıksız bir propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu faaliyetleri ile kendi amaçlarını bi “sorun” olarak bize kabul ettirmeye çalışıyor. Yaygın popülist muhafazakâr sağ siyaset ise oy kaybına uğramamak amacıyla bu yaygın propagandaya sessiz kalıyor. Neticede halkın kafası PKKlı bebek katili vatan hainlerinin  fikirleriyle her gün yıkanıyor.


O halde ne yapmak gerekiyor?

Hiçbir şey bir anda gerçekleşmiyor. Bu yüzden yaygın bir milliyetçi bilinç oluşumu için her milliyetçinin kendi gücü nispetinde bir sosyal medya hesabından Türk Yurdu’nun varlığını, bölünmezliğini ve Türk egemenliğinin tartışılmazlığını duyurması gerekiyor.

Bu satırların yazıldığı dakikalarda dahi bebek katili terörist başı ve onun yandaşları, yardakçıları, katilleri, Türk Milleti’ni tahkir, onun egemenliğini tahrip etmek için yazmakla ve düşünmekle meşgulken kendisine “milliyetçi” diyen insanların özellikle bu insanların okur yazarlarının, Türk tarihi, Türk kültürü, Türk egemenliği, Türklük gurur ve şuuru hakkında yazmadan geçirdikleri her dakika, milletimizin hayatına mal oluyor.


O halde milliyetçiler  daha doğrusu Türkçüler-ki bunu çünkü “milliyetçilik” terimi siyasal milliyetçilikçe o kadar sulandırılmış ve siyasetin vesayetine mahkûm edilmiştir ki Türk için mücadele etmek düşüncesi siyasi popülizmle şeriatçılığa dahi vardırılabilmiştir-  bireysel sosyal medya hesaplarıyla, sanalağ günlükleriyle (blog) düzenli olarak Türk varlığı, Türk egemenliği, Türk Dünyası, Türk birliği, Turan gibi konularda yayın yapmalıdır.  “Tek başıma ne yapabilirim ki?” diye düşünmek Oğuz’un oklarını kırılmaz bir birlikle toplayıp da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiş Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlerine yakışmaz!


Yalanın, propagandanın ve  vicdani sömürünün  cirit attığı şu  bataklıkta sözlerimiz,  vatan hainlerine ve düşmanlara karşı birer kurşun, aklımız,  milletimize  söylenen yalanlara karşı bir zırh, kalbimiz korku salmak isteyen hainlerin ölüm soğukluğuna karşı birer Ergenekon ateşi olmalıdır.


Bir can seğmenin, Rıfat Balaban'ın anısına: 

 

 

24 Şubat 2021 Çarşamba

Ben Neredeyim Birader?

 Hiç içinizde sebebini bilemediğiniz bir acı hissettiniz mi? 

Geçmek bilmeyen bir sızı... Dinmek bilmeyen bir ağlamak arzusu.


Varlığınızın bir parçasını yitirmenin acısı...

Yerin ayaklarınızın altından kayıp gitmesi....


Merak ediyorum... Bu dünyada meselâ Türkçe okuyup yazmanın bedeli hakkında  iki dakika bile düşünmemiş 

adamların ne gibi bir ıstırapları olabilir?


Ayaklarının altında onlara bir yerçekimi sağlayan toprak parçasının değerinin nereden geldiğini anlayamayan değer yoksunu adamların ne tür bir "tutunamamak" hali olabilir?


Ağzıma geleni söylesem üslubumu bozarım değil mi?


İyi de terbiyemi bozmadan söylediklerimi de siz umursamıyorsunuz.

https://youtu.be/jXwgShqzVas

17 Şubat 2021 Çarşamba

Düşünmüyoruz Ve Yok Olmak Üzereyiz






Sorun şu: “Olmakla” “ Gibi olmak” arasındaki fark,   gelişmişlikle geri kalmışlık arasındaki farkı oluşturuyor.

 

Peki ama bunu saptamak o kadar kolay mı? Elbette bunun hemen ortaya çıkan pek çok sonucu  var.

 

Malum, sayıya dökemediğiniz şey anlamsız sayılıyor. Bu ne kadar doğrudur o da tartışılır ama geri kalmış ülke aydınları ki aslında onlar matematikten hiç anlamaz, matematikle anlayacaklarını sandığımız şeylere örnek verecek olursak: Yayınlanan kitap sayısı,  ulaşılabilen kaynak sayısı,  süreli /düzenli yayın çeşitliliği, ülkede bilinen edebi tür sayısı gibi pek çok “sayılabilir”   unsur, gelişmişlik seviyesi açısında bize ölçü olabilir. ( Aslına bakılırsa gelişmiş ülke aydını matematiği, düşünce aygıtı olarak kullanırken  geri kalmış ülke aydınları onu hâlâ mağara adamının “sayma” aracı olarak kullanıyor…)

 

Peki ama olmakla, gibi olmak arasındaki farkın gerçek kökeni ne?

 

Bu köken “düşünmek” ile “ taklit etmek” arasındaki farkta yatıyor.

 

Düşünmek,  “kavrayışlar için gereken materyallerin yani kavramların keşfedilmesi”, “ var olanların yani olguların farkına varılması”  “ilişki kurmak”, “bağlantı kurmak”, “bağlam oluşturmak” gibi işlemlerin hepsinin bir arada yürütülmesi demek.

 

“Taklit etmekse” düşünüyor gibi yapmak düşünen insanların sözlerini tekrarlayarak düşündüğünü sanmaktan ibaret.

 

Gelişmiş ülkelerde akademinin “bahşettiği” doktora, “konusunda düşünebilen, kendi düşüncelerini meydana getirebilecek kadar yeterli görülen insanlara verilen” bir unvan.

 

Geri kalmış ülkelerde ki buna Türkiye’yi rahatlıkla örnek verebiliriz, doktora unvanı yalnızca “akademinin bahşettiği yeterlilik unvanı” anlamındadır.

 

Gelişmiş ülkelerde alınan bir doktora insanın gerçekten düşündüğünü yani işin felsefesini yaptığını onaylayan “philosophiae doctor” unvanı ile onaylanırken geri kalmış ülkelerde -görünen o ki-  belli bir zanaat sürecinden sonra alınan bir tür ustalık belgesi olarak ortaya çıkıyor.

 

Peki ama bu o kadar önemli mi?

 

Bu o kadar önemli ki…

 

Çünkü düşünen insana değer verilmeyen ülkelerde “ düşünürmüş gibi yapan insana” değer  verilmeğe başlanıyor. Bu durumda gerçek ve yürütücü   bir araçla oyuncak araba arasındaki farkın idrak edilememesi durumu ortaya çıkıyor.

 

Bu durumda düşünen insanların ortaya koydukları gerçek sorular ve gerçek çözümler çöpe giderken taklitçilerin kartondan  bilimleri,  ulusun zamanını ve enerjisini israf ediyor.

 

Ne yazık ki hal böyle olunca elimizde  “gerçek bilgiyi” ya da gerçek düşünceyi” ayırt edebilecek bir ölçü de kalmıyor. Bu durumda, “otorite” kimse onun dediğinin doğru olduğunu kabul etmek mecburiyeti hasıl oluyor.

 

Ve bunun sonucunda meselâ  etnik ırkçı terör “haklardan” bahsederken ülkedeki sayısız hukuk fakültesindeki tek bir hukuk felsefesi doktorunun “ Terör örgütlerinin, etnik ırkçılığın, örnek aldığımız modern hukuk devletlerindeki hukuk oluşturma süreçleriyle meydana getirilen kavramlar hakkında konuşması doğru mu?” gibi basit bir soruyu bile sormadığını, soramadığını görüyoruz.

 

Ya da Anayasa hakkında  ulu orta geliştirilen cahilce veya açıkça haince  sözde düşüncelerin, bu düşünceleri, “Anayasa- ulusal varlık ve egemenlik” ilişkisiyle incelemesi gereken Anayasa hukukçuları tarafından cevaplandırılmadığı  ya da yanlışlan-a-madığı görülüyor.

 

Türkiye’nin bugün üzerinde yaşadığımız hukuk konforu şartlarını, sözde federal bir Irak   haline geldikten sonra sürdürüp sürdüremeyeceği  gibi basit bir mukayeseyi yapamıyor oluşumuz,  var olmayı hak edip hak etmediğimiz konusunda kokutucu bir örnek…

 

Sanırım biz var olmayı kendiliğinden olabilen bir şey sanarak düşünmekten vazgeçiyoruz ve gönüllü bir yok oluşa doğru dolu dizgin gidiyoruz.

 

 

 

 

 

  


27 Ocak 2021 Çarşamba

Görevimiz Mutluluk

 





Mutluluk bir görev.

 

Mutluluk, sevdiklerimizle beraber olabilmekten sevinç duymak. Bunun dışında bir mutluluk yok.

 

Mutluluğun bir görev olması özgürlükle bağdaşmıyor mu?  Eğer aklımıza böyle bir soru geliyorsa o vakit kendimize şunu sormalıyız: Özgürlük hiçbir şey yapmak zorunda olmamak mıdır?

 

Buradaki gözden kaçırılan şey şu: Özgürlük “Başka birinin bizi bir şey yapmaya zorlamasından uzak kalabilmek.” Fakat bu hale gene de bizi “yapmamız gerekenlerden”  masun kılmıyor.

 

Am yazı burada kupkuru bir felsefe çölüne doğru ukalâca ilerliyor, değil mi? Şunu en başta belirtmeliyim ki  okurların çoğuna kuru bir ukalalık gibi gelebilecek satırlar aslında kendi kendime konuşmalarımdan, kişisel bir disiplin arayışından ve derli toplu düşünmek çabasından ibaret.

 

Bu yüzden mutluluğun bir görev olduğunu söylediğimde, hak etmediğimiz ve belki asla hak edemeyeceğimizi iyiliklere ve güzelliklere olan borcumuz*dan bahsediyorum. Kendimize sürekli şunu sormalıyız: “Sahip olduklarımızın ne kadarını hak ediyoruz?” Kazandığımız okulları, eğitimimizi, mesleğimizi çabalarımızla kazanıyor olabiliriz. Peki ya bizi seven ailemizi? Eşlerimizi hak ediyor muyuz meselâ?

 

Aklıma Stoacıların  elimizde olanlar ve olmayanlar  ayrımı geliyor. Elimizde olmayan şeyleri değiştiremediğimizi için üzülmemek ve henüz elimizden çıkmamış şeyler için sevinç duymak “yapılması gerekenler”. Peki ama neden? Çok basit bir sebepten: Mutlu olmak için.

 

Neden blog yazıyorum?

 

Herhalde ne kadar akıllı olduğumu okurlara göstermek için.

 

Ama daha kişisel  bir sebeple düşünceleri derlemek toplamak, onları kendime ifade etmek ve düşünürken zaman zaman beni kaygıya sürükleyen duyguların akıntısını dizginleyebilmek için.

 

İşe yarıyor mu?

Biraz…

18 Ocak 2021 Pazartesi

Marx’ta Özdeğer Eksikliğine Dayalı Ahlâkî Boşluk

 


Ben Döner Ekmek Yiyemediğim İçin Kötüyüm!

İnsan, midesinin esiri midir?

 

Yani insan, midesi ne derse onu mu yapar?

 

Marx’a sorarsanız öyle… Ona sorarsak aç insanın çalması kadar doğal bir şey olamaz.

 

Buradaki merkezi önerme: “Aç insanın ahlâkı olmaz!”dır.

 

Acaba gerçekten öyle midir? Öncelikle aç insandan neyi anlamamız gerektiğine bakmalıyız. Daha sonra toplumda  aç insanların çoğunluğu teşkil edip etmediklerine bakmalıyız.

 

Buradaki “açlık” öyle tahmin ediyorum ki “mutlak yoksulluğu” temsil ediyor.

 

Ekonomik göstergelerle ya  da sağlık standartlarıyla toplumda bir açlık veya yoksulluk sınırı tespit edilebiliyor.  Sorun şu ki Marx’ın bunlarla bir ilgisi yok. Kaldı ki bu sınırların ülkeden ülkeye değişmesi de işi zorlaştıran bir başka husus.

 

Ama bu konularda hiç değinilmeyen bir başka unsur,  ülkeler arasındaki bireysel gelir farklarının, o ülkelerdeki mülkiyet hukukuyla teşebbüs hürriyetiyle hukuk ve  siyasi birlikle ilgisinin iç araştırılmaması.

 

Demek ki aslında Marx yoksulluktan bahsederken “kimin yoksulluğundan” bahsettiğini bilmemektedir.

 

Buradan konunun merkezine geçeceğiz. O merkez de Marx’ın bu derin cehaletiyle geliştirdiği sanılan o etik romantizm. Öncelikle Marx’ın “proleter sınıfını” etik bir duyarlılıkla savunmadığını hatırlamalıyız. Garip bir biçimde Marx aslında kendi kutsal kehanetinde, proleter sınıfını, “kaçınılmaz bir şiddetin kaçınılmaz öznesi” olarak görmek dışında bir şey söylememiştir. Kendince olaya gayet soğukkanlı ve yabancı bir ölü yıkayıcısı olarak bakmıştır. Sosyalizmin romantizmi Marx’tan gelmez, marksistlerdern gelir, yani şeyh uçmaz mürit uçurur.

 

Marx davranışsal doğruları neyin belirlediğiyle de pek ilgilenmez. O, hepimizin günlük hayatını belirleyen normatif ahlâkı açıkça küçümser. Bu küçümseme müritlerinin yarattığı eserlerde de sürekli “iki yüzlülük” olarak betimlenir ve küçümsenir.

 

Marx, insanî değerlerin ve normların hepsinin aslında “ toplumca ve toplumu yönlendiren ekonomik durumlarca uydurulmuş”, gerçek dışı şeyler olduğuna inanır. Dolayısıyla Marx’a göre  toplumu, proleterlerin zorbalığıyla ya da diktatörlüğüyle “düzelttiğinizde”, burjuvanın icat ettiği bütün o sahte ve ikiyüzlü “kurumlar” ortadan kalkacağı için dünya “olması gereken doğal cennete” dönüverecektir.

 

Marx  tarihi, ekonominin  kurallarıyla işleyen bir Tanrı makinesi olarak görerek her şeyi çözebileceğini sanmıştır. Kendi içinde tutarlı bir totolojik kozmos yaratarak her şeyi çözebildiğini sanmıştır.

 

Bu dahiyane açıklamanın tek eksiği ise “bireydir”. Birey, kendi haklarını ( menfaatlerini) kendi sınırları içinde kullanmak sorumluluğuna ve yetkisine sahip olan “temel varlıktır”.

 

Bireyin keşfi, modern insan hakları kavramının ve hukuk devleti olgusunun doğuşunu sağlamıştır. Bireyin kendi başına bir “değer” ifade etmediği hiçbir sistemde, özgürlükten ve güvenlikten bahsetmek mümkün değildir. Özgürlük ve güvenlik birbirlerine zıt kavramlar değildir. Güvenlik, bireyin, haklarını, kendi sınırlarına riayet ederek kullanabilmesinin güvencesi demektir.

 

Oysa Marx ne böyle bir özgürlükten ne de böyle bir güvenlikten bahseder. Ona göre “özgür” insan, ihtiyaç duymayan insandır.

 

Sorun şudur ki gözünün önündeki bireyi göremeyecek kadar miyop olan Marx, bireyin ihtiyaçlarının ne olduğunu, bunları kimin belirlediğini söylemez.  Müritlerince sürekli tekrarlanan “insanca bir yaşamın” ölçüsü kim tarafından ve neye göre belirlenecektir? Dahası böyle bir yaşam kimin tarafından temin edilecektir?

 

Bu sorular işin “pratiğine” yönelik diye görülerek ayrı bir tartışmaya taşınabilir. Ama asıl sorun şudur: İşin içinden, kendi haklarını, kendi sınırları içinde kullanmak hakkına ve yetkisine sahip bir temel varlığı” yok saydığımızda, korumak veya yok etmek istediğimiz davranışlara veya olgulara nasıl karar vereceğizdir? Neyin kabul edilebilir olduğunu, nasıl söyleyeceğizdir? Yani bütün sınıfları yok edip sadece proleterleri egemen kıldığımızda bütün ahlâksızlıkları kendiliğinden ortadan kaldırmış mı olacağızdır?

 

Marx’ın kaçınılmaz safsata çıkarımı bizi bu sonuca götürüyor.

 

Elbette müritleri bütün bunları “en basit olan kuvvetle muhtemeldir ki en doğru landır” mantığıyla akıl almaz bir tutuculukla savunurlarken birey dene temel varlığın “ zarar vermemek iradesi” diye tanımlayabileceğimiz “ahlâkın”,  öz denetimine sahip olduğunu reddetmekte sakınca görmezler.

 

İşte Marx ve müritleri tam da bu noktada bireyin sahip olduğu “özdeğer”  bilincini küçümsemekte hatta yok saymaktadır. Özdeğer, bireyin, kendi varlığını, bütün unsurlarıyla korunmaya lâyık görmesi demektir. Marx ve müritleri için “insan” kendine göre ihtiyaçları karşılanmadıkça her türlü şiddete yönelmesi mümkün ve hatta gerekli olan bir primat türüdür. Marx ve müritleri, insanın bir birey olarak kendi başına değerler ve normlar geliştirebilmesi durumunu kabul edememişlerdir.

 

Bundan dolayıdır ki sözde bireyi devlete ya da burjuvaya karşı koruyarak onu özgürleştirecek olan sosyalizmi, ne idüğü belirsiz bir kitlenin nereden geldiği belirsiz iradesine ve basiretine yüklemişlerdir. Aslında bu tespit dahi son derece insaflı, romantiktir. Onlar insanlığın bütün kaderini, ekonominin sözde kurallarının hükmettiği bir tarihin tanrısallığına bağlamışlardır.

 

Bireyi bir kez reddettiğimizde, “zarar vermemek iradesini” gösterecek yegâne varlığı ortadan kaldırmış oluruz. Dolayısıyla ortada  insana zarar verecek eylemleri sınırlayacak hiçbir şey kalmamış olur. Marx ve müritlerinin insanlığa verdikleri en büyük zarar, işte bu “özdeğer” inkârıdır.

 

Bu da “önce ekmek, sonra ahlâk” diyen Bertold Brecht’in, aslında ne tür bir alçaklığı ve vahşeti davet ettiğini anlayamamak demektir. Bu, ekmek yemek için ekmeği yapanları yok edebileceğini sanan bir vahşi hayvan sürüsü yaratacağını anlayamayan bön bir proleter tanrısıın mantığından başka bir şey değildir.

 

Bir başka yazıda Marx’ta ve çeşitli dinlerde “özdeğer” eksikliğinin kökenine bakmalıyız ama şimdi…

 

Kısaca özetleyecek olursak insanların boğazlarına bedava ekmek sokarak onlardan “proleter melekler” yaratamayız.

 

 

 

 

 

6 Ocak 2021 Çarşamba

Seni Kim Ne Yapsın?

 Bazı insanlar  size durmadan kötü haber verecek gibi dururlar. 

Onlardan hoşlanmıyorum.

Daha sizi dinlemeğe başlarken ağzını<dn kara haber kapmağa çalışan adamlardır bunlar.

Hiç hazzetmem.

Mümkünse  onlardan uzak durun.

Laboratuvar kısmını kazasız belasız atlatıp  geride bıraktıktan sonra yazmağa başlamak istiyorum.

Hikâyeleri de temize geçmem lâzım.

Kısacası lüzumsuz bir adamım.