4 Eylül 2018 Salı

Hayvansal Topluluklar Ve İcat Edilmiş Toplumlar



Uluslaşmayı anlayamamış, uluslaşamamış toplulukların en büyük sorunu, insan toplumlaşmasının “doğal” ve “hayvansal” olduğunu sanmalarıdır.

Bunun sebebi, toplumsallaşma aşamalarının gitgide soyutlaşması ve daha kurgusal bir hal almasıdır. 

Toplumlaşma  bir anda ve doğanın bir emri olarak meydana gelmez. Toplumlaşmanın ilk aşamaları hayvan sürülerindekine benzer bir “yardımlaşma” ve beraber avlanma çekirdeği etrafında oluşabilir. Fakat buna karşılık insanlar, beraberliklerine, diğer her şeye olduğu gibi bir anlam yüklemeğe ihtiyaç duyarlar. Böylece beraberliklerinin bir “anlamı” olduğunu diğer insanlara da duyururlar.

İnsan dünyayı “anlamlandırmaksızın” hayatta kalamaz. Bu sadece basit bir isimlendirmeden ibaret değildir. İnsanın dünyayı anlamlandırması, onun içindeki unsurları kategorize etmesi ve kendisine göre “değerlendirmesi” anlamına gelir.

Buna göre de bazı şeylerin, “diğerlerine göre daha fazla arzu edilir olduğuna” dair ortak kabuller geliştirerek toplumsallaşmanın anlamsal  yapısını, çatısını oluşturur.

Dolayısıyla neomarksist  düşünürlerin ve ulus kavramına saldıran bir kısım  liberallerin  sürekli yanlışlamak veya yok saymak için uğraştığı “icat” kavramı ortaya çıkar. Bahsedilen kamplar insanlığın, ahlâkî ve “demokratik” normlarının, ancak insanı saldırganlaştıran kimliklenmelerden  uzak durularak hayata geçirilebileceğini ve egemen kılınabileceğini düşünürler.

Böylece meselâ “ulus” kavramının aslında “doğal” olmadığını, bunun siyasal bir icat veya kurmaca olduğunu  söylerler.

 Burada atlanan veya görmezden gelinen husus şudur: Ulus karşıtlarının gerçekleştirmek istediklerini söyledikleri adalet, hukuk, insan hakları vs. kategoriler de aslında birer “icattırlar”. İnsan,  doğada meydana geldiği şekliyle “insan” değildir. İnsanı, değer ve norm sahibi bir canlı olarak  ortaya çıkaran doğa değildir; ona bu değerleri ve normları kazandıran toplumsallaşmadır. “Tarzan”, bu açıdan son derece çarpıcı bir örnek anlatımdır veya hayatını basit kabileler ve yağma yaparak kazanan toplulukların hayvana , modern insandan daha  yakın olması düşündürücü bir örnektir.

 Toplulukların kalabalıklaşması ve  iş bölümümün artması ile iki ihtiyaç ortaya çıkar:

Öncelikle toplulukta artık salt hayvansal ihtiyaçların karşılanması aşamasının ötesine geçildiği için  artan çeşitlilikteki ihtiyaçları karşılayan insanların da korunması gerekmeğe başlar.

Daha sonra başka toplulukların saldırılarına karşı yeni kurulan toplumun korunması ihtiyacı artık daha karmaşık bir  gereklilik halini alır.

Bu iki gereklilik, meydana gelen toplumun sürekliliğinin sağlanması için “ edinilmesi ve  korunması gereken varlıklar” yani “ değerler” olarak kabul edilir ve bu kabul de kuşaktan kuşağa aktarılır.

Toplumdaki herkesin,  toplumdaki güçlülere karşı dahi korunması gerekliliği hukuğu; toplumun yabancı toplumlara veya topluluklara karşı korunması gerekliliği de  diplomasiyi ve savunma örgütlenmesini doğurur.

İşte bu noktada “yaşanagelen” düzenlerin “ifade edilmesi”, “anlamlandırılması” ve “aktarılması” gerekir ki bu üçü,  ulus karşıtı sosyalistlerin, liberallerin ve etnikçi  tüm örgütlenmelerin “icat” diyerek karalamağa çalıştıkları eylemin kollarıdır.

 Belli bir noktadan sonra insan topluluğunun kendisine bir isim vermesi yetmez. Bu topluluk kalabalıklaşamıyor, çeşitlenemiyor ve daha ayrıntılı örgütlü yapılar meydana getiremiyorsa hayvansal sürüleşmeye yakın bir durumda donmağa başlar. Bu donma hali ancak uluslaşmağa varan karmaşık ve kurumsallaşmış yapıların ileri gitmesiyle fark edilebilir. Bu durumda, kendince bir dile sahip olarak kendilerini diğer topluluklardan ayırt etmesinin yeterli olacağını düşünen topluluklar, aslan sürüsünün sırtlan sürüsünden ayırt edilmesi gibi  hayvansal aşamaya yakın bir yerde kalakalır. Bu tür bir toplumsal yapılanmadan “insan” denen canlının eserleri beklenemez.

Hattı zatında “insan” denen canlı bile bir “icattır”. Doğada “insan” sadece maymunsuların alet yapabilen en zayıf cinsinden başka bir şey değildir. İki ayaklı bu primat, eğer türdeşlerinin korunması konusunda iradî bir çaba göstermiyorsa, kendi varlığının bir “anlam” taşıdığına dair anlayış geliştiremiyor ise belki biyolojik olarak insan sayılabilir ama modern insanın değerler dağarcığında kendisine bir yer bulamaz.

İnsan her aşamada “icatlarla” ilerleyerek bugünkü durumuna gelmiştir. Gözden ırak tutulan veya görmezden gelinen şey insanın yalnızca ateş, tekerlek veya kundurayı icat etmediği ama asıl büyük icatlarının toplumsallaşmayla ilgili olan anlamlandırmaları ve değer yaratma işleriyle ilgili olduğudur ki bu çabalarının toplumsal nihai aşaması uluslaşma olmuştur.

İcat  şüphesiz “doğal” bir şey değildir. Fakat uygarlığın meydana getirilmesi de doğal süreçlerin sonucu değildir. Bu açıdan ulusun “icat” edilmiş ve dolayısıyla doğal olmayan bir “yanlışlık” veya “kötülük” olduğunu düşünenler, aslında insanın “doğasına” karşı çıkan immoralist vahşilerden başka bir şey değildir.

2 Eylül 2018 Pazar

Objektif Ahlâk Ve Dünya



Dediğimi Yap Kendi İşine Bak

Genellikle bir kınama ifadesiyle kullanılan ve anlamını yitirmiş bir ata sözümüz var: “ İmamın dediğini yap, yaptığını yapma..”

Sözle ilgili yaygın yanlış kanaat, imamdan ideal ahlâkın örneği olması gerektiğidir.  İmam bir ahlâk sembolü olabilir mi?

Öncelikle “ideal ahlâk”  tespit edilebilir  mi ya da “emredilebilir mi”?

Ahlâkın imamdan beklenmesinin sebebi, imamın, ahlâkı doğrudan doğruya Tanrı’dan ve kâmilen öğrendiğinin sanılmasıdır. 

Ama bu, başka bir konudur.

Bir insanın bütün ahlâkı biliyor olması zaten mümkün değildir. Ama daha önemlisi  bütün ahlâkî kodları  ezbere bilen bir insanın bu kodları kendiliğinden uygulayıp uygulayamayacağıdır.

Arapça bilerek Kur’an’ı ezberleyen bir hafız kendiliğinden bir zahit haline gelebilir mi? Kaldı ki züht  bütün topluma  benimsetilmesi gereken bir eylem midir, yoksa bireysel gelişme için  tavsiye edilebilecek  istisnaî bir tutum mudur?

O halde sorularımızı en baştan cevaplamağa çalışmalıyız.

Ahlâk tespit edilebilir bir  idea mıdır? Ahlâkın tespit edilebilir bir şey olduğu düşüncesi dinlerle başlamıştır. Dinlerin amacı, ahlâkı  bireylerin aklına ve vicdanına bırakmak yerine  onlara , hepsini benzeştirecek, aynılaştıracak bir kodlar bütünü olarak dayatmak/empoze etmektir.  Din bu amacı ile özünde  bir siyasal rejimdi. Çünkü dayattığı sözde ahlâkî kodlarla  bireyleri birbirine benzetmeğe, onları tartışmaktan korkacakları bir emirler dizgesine uymaları için zorlamağa çalışır ki bu da bir toplumsal düzen oluşturmak işinin ta kendisidir.

Bundan dolayıdır ki “din adamının”/ ruhbanın dediklerinin doğrudan doğruya ilâhî bir kutsiyet taşıdığına dair kanaat, bütün akılcı muhakemelerden uzak tutularak mutlak iktidarın kaynağı haline getirilir.
Ahlâkın, iradeden, akılcı muhakemeden ayrı bir “kurtuluş reçetesi” veya “mutluluk paketi” olarak kabul edilmesi kolaydır ve kitleler genellikle akılcı muhakemenin yorucu çabalarındansa akıllarını bir otoriteye ipotek ederek bir tür “mutluluk faizi” kazanmayı daha kolay bulurlar.

Ahlâk Tanrı tarafından bütün kodları eksiksiz biçimde va’z edilmiş bir emirler dizgesi değildir. Bunun sebeplerinden biri toplumsal ahlâk kodlarının her devirde değişiklik arz etmesidir. Özellikle İslâm’daki yaygın kabul gören kanaate göre bir altın devirdeki sakındırıcı dayatmaları dondurarak bunların, her devirde insanlara adalet ve mutluluk getireceği umulur.

Böyle bir altın devir ne var olmuştur ne de böyle bir devrin “değişmez” ölçüleri var olabilir. Ahlâkın bu emredici/buyrukçu/kurucu yorumu, insanlar arasında gerçeklere ya da duygudaşlığa dayalı ilişkiler kurulmasını engeller.  Bu ahlâk yorumu, insanlarda ahlâk emredici otoriteye yaranmanın her şeyin üstünde olduğunu öğretir. Bu yüzdendir ki meselâ sakalsız erkeğin tecavüze açık bir kadına benzediğini söyleyecek kadar sapkın bir ruhbanın safsata mantığına uyanlar cennete gidebileceklerini umabilirler.

Peki  ahlâkın doğasına dair yorumlarımızın imamın dedikleriyle ve yaptıklarıyla ne ilgisi vardır?

Eğer imam ahlâka bir bütün olarak hâkim değilse nasıl olur da onun dediğini yapabiliriz?

Sözdeki “imam”,ahlâkla en çok uğraştığı düşünülen  profesyoneldir. Bu yüzdendir ki onun ahlâk hakkında  en çok şey bilen insan olduğu düşünülür.

Bir zamanlar ,  din profesyonellerinin kurumsal bir  öğrenimden geçebilen  şanslı insanlar olduğunu düşününce neden  “imamın dediğini  yapmamız gerektiğini” anlayabiliyoruz. İmam bir  zamanlar güvenilir bilginin sahibi sayılıyordu.

İmamın bu bilgi dağarcığı, onu  diğer insanlar açısından daha güvenilir kılsa da imamın bir insan olarak zaaftan  masun olup olmadığı kimsenin aklına gelmez.  Zamanında sıradan insanların ulaşamayacağı bilgilerle dağarcığını zenginleştirmiş imamın sözleri şüphesiz çok önemliydi.

Bilgi zamanın içinden süzülüp gelmiş bir değerdi. O, zamanın aşındırıcılığı ile inceltilmiş  ve sayısız tecrübenin ince eleğinden geçerek  bize ulaşmıştı. Dolayısıyla  gerçeğe yakın bilginin değeri insanlar üstüydü.
Oysa imamın varlığı geçiciydi. İmam zayıflıklarla doluydu.  Ahlâkın bilgisi belki göklerden paketlenmiş halde gelmiyordu ama doğru eylemin bilinmesi için gereken sayısız tecrübeyle anlaşılabiliyordu. Dolayısıyla imamın dediğini yapmak gerçekten önemliydi.

Oysa imamın hayatı kendine özeldi. Öyle de olmak zorundaydı. Çünkü sanılanın aksine  bir ahlâkî koda ne kadar güçlü kaymaklardan gelirse gelsin veya ne kadar güçlü bir otorite tarafından emredilirse emredilsin, insanların akıllarına uymuyor veya tecrübeleriyle uyuşmuyorsa  hemen hemen hiçbir etki yaratmayacaktır.

Bundan dolayıdır ki bir sevgi ve kardeşlik dini olduğu söylenen İslam dininin vaz ettiği “ahlâkın” uygulanabilmesi için şiddet ve korku şarttır. Şeriat rejimiyle yönetilen ülkelerdeki ölçüsüz devlet şiddetinin kendisini Allah ile aklaması bunun kanıtıdır.   Bunun gerçek İslâmla ilgisi olmadığını söyleyen geleneksel savunuculara, bu dünyada lâiklikle sınırlandırılabilse dahi dinin, kendine göre ahlâksızlar için korkunç cehennem azapları, işkenceleri vaat ettiğini hatırlatabiliriz. Bu sadece İslâm’ın sorunu da değildir. Kurumsallaşarak “din” haline gelmiş bütün inançlar aynı araçları kullanır.

“İmamın dediğini yap, yaptığını yapma!” sözü, imamın dediğinin objektif doğruluğunu takdir edip  onu ahlâkî sorumlulukta özgür bırakır.

İnsanlara  eylemlerinin ahlâki doğruluğunu anlamaları için   ortak ve objektif bilgilerin olduğunu  ve ancak bunların “ölçü” sayılabileceğini anlatır.

Dolayısıyla bir imam ne kadar günahkâr  olursa olsun, önemli olan, onun bahsettiği ahlâkî ölçülere uyup uymaması değildir; önemli olan, imamın  kendilerine uysa da uymasa da bir takım geçerli ve objektif ahlâkî normların var  olduğunu bize söylemesi ve gerektiğinde, kendi eylemlerini dahi bu ölçülerle yargılayabilecek olmasıdır.

Biz, göklerden gelen  ve evimize götürdüğümüzde, kendisine uymamızın bile gerekmediği bir iyilik ve ahlâk paketine falan sahip değiliz. Biz yılların içinde incelmiş bilgeliklerin aklımıza seslenişlerini dinleyerek karar vermek zorundayız. Bütün olan biten bu.



30 Ağustos 2018 Perşembe

Hangi Ahlâk?


Ben Mi Emredeyim? Sen Mi Akıl Edersin?


Hangi kaynaktan beslenirse beslensin bütün rejimler  önce  yönettikleri insanların ahlâklarını biçimlendirmeğe çalışırlar.

Bunun sebebi, rejimlerinin önce vicdanen aklanması, meşrulaştırılması ve daha sonra da benimsenmesidir.

Bu açıdan şeriat devletleri ile ideolojik otoriter/totaliter  devletler arasında bir fark yoktur. Her iki tip devlet de kendi “insanını”, kendi   ahlâkını topluma empoze ederek yaratmağa çalışır.

Yönetimlerin dayattığı ahlâka kurucu/buyrukçu ahlâk denebilir. ( "Kurucu" sıfatını Hayek'ten mülhem kullanıyoruz.) Buyrukçu ahlâkın normları birey tarafından bilinmez. Çünkü bu normlar ancak otoritenin emirleri ile bilinebilir.

Oysa bir başka ahlâk daha vardır ki bizi insanlık dışı rejimlere, emirlere, kanunlara karşı uyanık ve dirençli kılan da bu ahlâktır. Bu ahlâka da “özdeğer” ahlâkı diyebiliriz.

Özdeğer ahlâkı, bireyin, evrende ve toplumda kendi başına değerli bir varlık olduğuna inanmasından kaynaklanır.  Özdeğer duygusu çocuklarda en ilkel halinde bile varken bazı toplumlar bu duyguyu yok etmek için dinleri ve ideolojileri kullanmayı ahlâkın bir gereği saymışlardır.

Bireyin değerli sayıldığı toplumlarda bireyin, yetişkinlikte, kendi hayatıyla ilgili bütün kararları almakta serbest olduğu kabul edilir.  Bu durum  çıkarları seçmek, belirlemek yetkisi yanında, bu çıkarlara ulaşmak için izlenecek yolların sorumluluğunu da bireye yükler.

Bu noktada kurucu ahlâk ile özdeğer ahlâkının farkı ortaya çıkar.

Kurucu ahlâk için norm, emirden ibarettir.  Dolayısıyla ahlâk dayatmağa yetkili herhangi bir otoritenin emirlerinin “vicdan” gibi bir makam tarafından sorgulanması mümkün değildir. Kurucu ahlâk içinde bireyin kendi başına bir mutluluk veya çıkar araması  büyük ölçüde, bencillik, çıkarcılık olarak damgalanır. Kurucu ahlâk : “Otoritenin doğruları saptamasına dayalı sakınım davranışı” olarak tanımlanabiir.

Özdeğer ahlâkında ise norm/ölçü, “zararsızlıktır”. Özdeğere sahip bireyler, toplumun kendilerine benzeyen inşalardan oluştuğuna inandıkları içindir ki başkalarının eylemlerindeki sınırlar konusunda kendi değerlerinden çıkarsamalara varabilirler.

Özdeğer ahlâkına sahip bireyler, kendilerine herhangi bir dinin veya ideolojinin herhangi bir doğruluk ölçüsü dayatmasına muhtaç olmaksızın  yaşarlar. Onlar için önemli olan, eylemleriyle başkalarına zarar vermemektir. Bu yüzden eylemlerini,  sürekli vicdanlarıyla  sınar ve sınırlandırırlar.

Kurucu ahlâka mensup bireyler emir almadıkça ahlâkî bir davranışta bulunamazlar. Kurucu ahlâkın sakındırıcılığının herhangi bir akılcı ölçüsü yoktur. Kurucu ahlâk aykırı  eylemlerin cezalandırılacağı tehdidine ve uygun davranışların ödüllendirileceği vaadine dayanır. Bu yüzden onun insanların vicdani muhasebeleriyle, özdeğer duygularıyla, mantıksal muhakemeleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

Özdeğer  ahlâkına sahip bireyler için ise hayatın her anı, zararsızlık ölçüsüyle yaşanmalıdır. Özdeğer ahlâkına sahip bireylerin birer  melek olması beklenmez ama onların,  vicdanen ve aklen, zarar verici  herhangi bir eylemlerinin sorumluluğunu alacakları umulur.

Oysa kurucu ahlâkta, bireyler eylemlerinin sorumluluğunu üstlerinin emirlerine yüklemek gibi bir refleks geliştirirler.  Örneğin Nazi’lerin savunmalarında  verilen emre uyduklarını söyleyerek  ahlâkî bir aklanma ummaları bu yüzdendir.

Bu yüzden özdeğer ahlâkı, bir duygudaşlık ve anlayış ahlâkıdır. Özdeğer ahlâkı da: “  Zarar vermemek iradesi” olarak tanımlanabilir. Özdeğer, ahlâkı fiilî tutsaklık altında bile yaşatılabildiği içindir ki  edebiyatın, sanatın ölümsüzlüğüne kaynaklık etmiştir.

Kurucu ahlâkın ölçüsü ve amacı itaati sağlamaktır. Çünkü kurucu ahlâk  otorite veya rejim kaynaklıdır.

Özdeğer ahlâkının amacı ise dış kaynaklı değildir. Özdeğer ahlâkı, zarar vermemek üzere sürekli uyanık tutulan  ve kendisine müracaat edilen vicdandan kaynaklanır.

Bu yüzdendir ki dinin veya ideolojik rejimlerin ahlâkî dayatmaları yolsuzlukları, cinsel tacizleri ve tecavüzleri engellemekte başarısız kalmağa mahkûmdur. Çünkü hiç kimse ideolojinin veya dinin dayattığı sözde ahlâk kodlarını içselleştirememektedir. Kurucu ahlâk ikiyüzlülüğün ve korkunun egemenliğinde insan soyunun yozlaşmasından başka bir sonuç doğurmaz. Toplumları ilerleten ancak ve yalnız vicdanları körelmemiş bireylerin özdeğer ahlâkıdır. Özdeğer ahlâkının yaygınlaşması  bir toplumun ilerleyebilmesinin yegâne yoludur.



28 Ağustos 2018 Salı

Daldaki Muz Ve Yaratılan Anlam



Ya Da Kötülüğün Anatomisi

Gerçek  herkes için değildir yalnızca onu arayanlar içindir.
Ne zamandır yazmağa çekiniyordum. Çünkü artık yazmak ya da düşünmek yok edici bir kitlenin   vahşetine uğramak tehlikesini  taşıyor.


Kötülük o kadar yaygın  ve kanıksanm
ış ki sadece bizi değil sevdiklerimizi de bir çırpıda yok edebilecek kadar fütursuzca egemen.

Son zamanlarda Türk   adından duyulan nefret  toplumu öyle esir aldı ki artık  Türk adının “anlamsızlığına” inanmak neredeyse “insanlığın bir gereği” sayılmağa başlandı.

Türk adı gerçekten anlamsız mı?

Türk adının anlamsızlığını tartışanlar, ellerine geçen  her araç ve bulabildikleri her yolla Türk adını savunanlara saldırmakta beis görmüyor.

Yok etmeğe çalıştıkları şey bir “anlam”. Bir anlamın ne gibi bir önemi olabilir?

İnsan dünyayı  “algılayarak” yaşamaz, ancak ve yalnız “anlayarak” yaşayabilir.

Dünyayı salt algılarla yaşayanlar sadece hayvanlar ve bitkilerdir.

İnsan, dünyayı anlamlandırmaksızın hayatta kalamaz. İnsan bütün algılarına bir “anlam” yükleyerek ve o algıları “dile” dönüştürerek var olabilen tek canlıdır. 

Bu yüzdendir ki “iyilik”, “güzellik” ve arzuya şayan her şey, aslında “iyilik”, “güzellik” gibi anlamların oluşturulmuş olmasından dolayı vardır.  Bu kavramların diğer canlılar için var olup olmadıklarını bilemiyoruz ama bizim için bunlar “oluşturulmuş” ya da yaratılmış şeylerdir.

Hayvanlar doğrudan algılar ve algıları arasındaki en basit “mekanik” ilişkiye göre hayatta kalırlar. Oysa insanlar algılarına yükledikleri anlamlardan dolayı  var olabilirler.,

Sorun her insan grubunun her algıyı aynı  şekilde anlamlandıramamasından kaynaklanır. 
Fakat bugün Türk toplumunu tehdit eden  asıl kötülük, “anlam üretici” Türk insanına karşı duyulan nefretin yaygınlaşmasıdır.

Genel olarak insanlar arasında  yaratmak yerine yaratılanı yağmalamak gibi bir eğilim mevcuttur ve bu güne kadar insan yığınlarının arasında yaratıcı zekâların genellikle itilip kakılmalarına rağmen ancak ve yalnız onların yarattıklarıyla hayatta kalabildiğimiz bir gerçektir.

İnsan yığınlarının yaygın eğilimi yaratıcı zekâların meydana getirdikleri anlamları, “doğanın bir armağanıymış” gibi kabul ederek yağmalamaktır ki “kötülük”,  tam anlamıyla budur.

İnsan yığınlarının çoğu, “anlam yaratıcısı” insanların yarattıkları zevk ve neşe araçlarının nasıl meydana getirildiğiyle ilgilenmeyen “hayvansı”  kalabalıklardır. Onlar için  “güzellik” , maymun için dalında yenmeğe hazır bekleyen bir muzdan farklı değildir.

Yaratıcı zekâların  ürünleri, hayvan dünyasında ait olan doğa parçalarını, insan doğasına çekmektir. Bunu da onlara “anlam kazandırarak” yaparlar.

Bundan dolayıdır ki onlar “hayvan gerçekliğinden” ayrı bir soyutluk meydana getirerek bizi “insan” yaparlar.

Gerçeklik tartışmalarının temelindeki çelişki de budur. Gerçekliği hayvanların algılamalarına bağlı kalarak mı anlamalıyız yoksa gerçekliğin aslında bizim yaratabildiğimiz  veya ortaya koyabildiğimiz nihai bir anlam mı olduğunu kabul mu etmeliyiz?

Burada cevap ikincisidir. Çünkü artık bir hayvanın algılama şekline geri dönerek iyilik, doğruluk, adalet, güzellik vs üretebilmemiz mümkün değildir.

Bugün yaygın sorunumuz, güzellik, adalet, iyilik üreten zihinleri yok ederek bunları var eden anlam üreticileri olmaksızın  bunları  doğadan hazır  bir biçimde bulabileceğimizi sanmamızdır.

Bu durum, medeniyet üreticisi Türk Ulusu’nu yok etmek düşmanlığından,  müzik ve resim üreticisi insanların kaderlerini yarı okumuş bir takım din profesyonellerinin ellerine teslim etmeğe varıyor.

Bir kötülük arıyorsak  bu kötülük : Üretilen anlamları, daldaki muzdan ayırt edememektir.


5 Temmuz 2018 Perşembe

Dağdaki Çoban Demokrasisi



Doğu Anadolu’da bir müddet  yaşadığımız bir  köyde, bahçede kitap okurken çocuklar yanıma gelir ne okuduğumu sorarlardı. Elimdeki kitaba ilgi göstermeleri hoşuma giderdi.

Ben de onlara büyüyünce ne olmak istediklerini sorardım. Erkek çocuklarının neredeyse tamamı çoban olmak istediğini söylerdi. Neden çoban olmak istediklerini sorduğumda da parasının çok olduğunu söylerlerdi.

Bu çocuklar, elli kilometre ilerideki ilçeye o zamana kadar bir, bilemedin iki defa gitmişlerdi;  yüz kırk kilometre uzaktaki il merkezine ise belki de hiç gitmemişlerdi.

Köylerinde bir ilkokul ve bir ortaokul vardı. Bu okullarda yaklaşık otuz öğretmenleri görev yapıyordu. Köylerinde iki doktor ve ir astsubay baş çavuş vardı… Ama onlar çoban olmak istiyorlardı.

Halam, köyde, babasının çobana daima sofrada başköşeyi verdiğini söylerdi. Çobanlık meşakkatli bir iş şüphesiz. Kemal Tahir’in “Çoban Ali” hikâyesi aklımdan hiç çıkmaz.

Amma ve lâkin… Bu çocukların köylerinde sanalağ ve uydu çanakları da vardı.  İstanbul diye bir yeri biliyorlardı. Ankara’daki Anıtkabir’i, çok sık olmasa da televizyonda görebiliyorlardı.

Dahası seçim zamanları köylerine seçim sandıkları geliyordu.

Ve onlar büyüyünce ancak çoban olmayı  hayal edebiliyorlardı.  Sanırım köylerinden çıkıp dünyaya açılmayı hayal etmiyorlardı. Gerçi köyleri cidden çok göç  veriyordu.

Sorun şuydu ki Bursa’ya göçen ailelerin kafasında acaba çocuklarının kafasındaki çoban ideali siliniyor muydu?

Çoban yalıtılmış bir insandır. Onun işi insanlarla değildir,  tabiatladır. Emanet edilmiş varlıkları hakkıyla koruduktan sonra gerisi onu ilgilendirmez.  Belki bazen jandarmayla ve belki daha sık eşkıyayla karşılaşır ama onun çetin hayatı genellikle  ona bir dokunulmazlık ve saygı  sağlar. Buna karşılık o da günlük hayata karışmadan yaşar gider. Bu açıdan o müstesna bir insandır.
Günümüz Türkiye’sinin temel sorunu ise bu müstesna insanın artık istisna olmaktan çıkıp  “belirleyici bir  tipoloji” haline gelmesidir.

Şehirlerin kıyılarında  kendilerine  zar zor bir yaşam alanı oluşturan köylülerimizin, kafalarında ve kalplerinde hâlâ hüküm süren çobanın, belirleyici bir siyasal özne  haline gelmiş olması, şu anki bütün sorunlarımızın kaynağıdır.

Evlerinde uydu yayını seyredip sanalağa bağlandıkları halde çoban olmayı hayal eden çocuklarımız, kendilerine bu iletişim imkânlarını sağlayan şeylerin nasıl meydana getirildiklerini, şehre geldikten sonra bile düşünemiyorlar. Çünkü bu onlara büyükleri tarafından öğretilmiyor. Köyde tarlalarını, meralarını, hayvanlarını korumak için ihtiyaç duydukları kalabalık ailelerinin, şehirde neden  işlevsiz kaldığını da anlayamıyorlar.

Şehre göçmüş köylülerin dahi öğrenmek istemedikleri  sebep-sonuç ilişkilerinin alabildiğine karmaşık işlediği şehir yaşantısının, bir lüksten çok  öte bir şey olduğunu maalesef göremiyorlar.

 Bu yaşantının, dolmuşçuluk yapmak için kullandıkları minibüsleri üreten şey olduğunu anlayamıyorlar. Şimdi “Bunu   onlara biz öğretmeliydik.”denebilir fakat uydu çanaklarına, sanalağ uygulamalarına,  cep telefonlarına  sahip insanların “öğrenmekten sorumsuz” olmalarını beklemek akla da ahlâka da aykırı bir aymazlıktır.

Çoban için sürüsüne dokunmayan her şey makbuldür. Oysa bir apartmanda yaşayan öğretmen için hidrofor, asansör, su, elektrik elzemdir. Bunlar köyün basit yaşantısından apayrı gerekliliklerdir ki artık köylerimizin çoğunda elektrik, telefon,  su ve hatta sanalağ neredeyse standarttır.

Demokrasi  “yönetimlerin barışçı yollardan değiştirilebilmesi” veya “halkın kendi yöneticilerini seçebilmesi” olarak tanımlanabilir fakat bu tanımların hayata geçirilebilmesi için seçicinin hem aklıyla hem de vicdanıyla çok ciddi bir muhakemeye girişmesi gerekir.  Sağlıklı bir ulusta seçmenler, ulusun genel refahını ve hürriyetini gözeterek seçimlerini yaparlar.

Çobanın toplumunda ise seçmenler “kendi sürülerinin menfaati” dışında hiçbir şeyi düşünmek gereğini duymazlar.

Çoban için “sürü” nasıl ki bir iki renk ve doku farkı dışında birbirinin aynı koyunlardan oluşuyorsa “çoban seçmen” için de “toplum”, kendisine telkin edilmiş ölçüler içinde aynılaşmış ve “koyunlaşmış”  türdeşlerden oluşur.

Koyun çobanı, sürüsünü gütmekte nasıl tek yetkiliyse, “çobanlaşmış seçmen” de kendine benzerleri güdecek bir çoban arayışındadır. Dolayısıyla çobanlaşmış seçmen, güdecek sürüsü kalmamış, , sürüleşerek var olmağa çalışan ve  kendisini güdecek  bir başka çobana muhtaç bir kitledir.

Çoban davranışı, demokrasiyi “ etnik ya da mezhepsel oy paketlerinden iktidar devşirmek”  haline getiren, sonradan görme şehirli DP kitlesinin getirdiği bir gelenektir. Bu gelenek “çobanlaşma psikolojisini” Türk toplumunun yaygın çoğunluğunun bilincine adeta kazımıştır.

Bu psikoloji ile “kendi sürüsünün çıkarı dışında bir varlık tanımayan”, “ sürünün benzerlikleri dışında bir şekle  hayat hakkı tanımayan”, “ mümkünse bütün sürülere tek başına  sahip olmayı isteyen” çoban tipolojisi, akademik işbirlikçilik, basın goygoyculuğu ve siyasi dalkavukluklarla bu gün bizi  fiili bir Kürtçü bölücü siyaset- şeriatçı siyaset koalisyonuna  kadar getirmiştir.

Çoban,  vatanın ıssız  ve kıraç topraklarında milli serveti kurda kuşa ve dahi eşkıyaya karşı koruyan bir yalnızlık savaşçısıdır. Bundan dolayı saygıyı şüphesiz binlerce kez hak eder. Fakat dünyadan kopukluğunu genelleştirdiğimizde, bu kopukluğun bilgisizliğini kutsayıp da herkesi buna boyun eğmeğe mecbur ettiğimizde… İşte o zaman,  elimizde ne üretim yapacağımız bir maddi malzeme ne de  bu üretimi yapmak için gönüllü olacak “insanî sermayemiz” kalır.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin “fiilen tahrip edilmiş olmasının” en büyük sebebi, aklı ve vicdanı, etnik ve dinci bozgunculukla kirletilmiş çobanın, uğradığı hastalığı anlayamaması ve çareyi yine kendisini hasta eden bozguncularda aramasıdır.

Bugünün çobanları, “Kızları okutmak onları namussuz eder!” deyip de sonra şifasını kadın cerrahın ellerinde arayan, liberal tabirle söyleyecek olursak, “kanaat önderleridir.”

Yönetimi çobanlıkla özdeşleştiren insanlar, “dağdaki çobanla” neden aynı oyu vermediğimizin en can yakıcı örnekleridir.

5 Nisan 2018 Perşembe

İdrak Binasının Tuğlaları: İdeler



İdeler gerçek midirler?
Belki bu soruyu “ İdeler gerekli midirler?” diye sormalıyız.

Platon  ideleri yaratılışın temelinde, göksel bir yere yerleştirmişti. Böylece onlar bize göklerden geliyordu. Taşan bir ilahi iradenin eserleri olarak ele alındıklarında üzerlerinde tartışılacak pek bir şey kalmıyordu.

John Locke ise dünyaya boş bir tahta gibi geldiğimizi söylüyordu. O halde ideler bize yaratılışımızla  beraber verilen göksel veriler değillerdi.

İde kavramsallaştırması önemli bir keşifti ama bu keşif olaya yanlış bir pencereden bakılarak gerçekleştirilmişti.

Platon, felsefeyi “ilahî olanın anlaşılması” gerektiği şeklinde anlıyor ve insanların da doğanın geri kalanı gibi uyması gereken “yasaları” bulmağa çalışıyordu. Şüphesiz doğanın insanlar dahil her unsurunun kaçınılmaz olarak uyduğu bazı “yasaları” vardı.

Platon’un temel hatası insanları, insan gibi düşünerek açıklamak yerine her şeyi Tanrı gibi düşünerek açıklamağa çalışması olmuştur. Sanırım ki o Tanrı’yı anlayabilirsek her şeyi anlayabileceğimizi düşünmüştü. Oysa  insanın doğayı anlama biçimi üzerine eğilseydi etik ve diğer konulardaki hatalarımızı daha kolay açıklayabilirdi.

O halde düşünmemiz gereken ilk konu idelerin   var olup olmadıklarıdır. Platon’un idelerin kökenini Tanrısal iradeye ya da var oluşa bağlamasına yönelik itirazlar gerçekte idelerin reddine imkân verir mi? Hayır. Kökenlerinin yanlış saptanmasına rağmen ideler “ var olmuş veya var edilmişlerdir.”   Fakat ideler Tanrı tarafından ya da “ hiçliğin taşmasından” doğmamışlardır. İdeler  insan idrakinin eserleridir. Üstelik bir kerede yaratılmış ve bitmiş şeyler de değillerdir. Gelişen teknolojiler ve ilişki biçimleri, sürekli yeni ideler yaratmamızı sağlamaktadır.

İşte bu son durum bize idelerin gerçeklikleri ile gereklilikleri arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

Bu yargıya nereden varabiliriz?
İdelerin  bir hayal dünyasının “var olmayan elemanları” olduğunu söylemek mümkündür. Fakat tel bir alt kümesinin var olduğunu kesin olarak bildiğimiz boş kümenin “varlığındaki”  kaçnılmazlık bizi “en az bir gerçek idenin var olması” ihtimaline götürür. Buraya kadar ki akıl yürütmemizin matematiğin metafiziğinde  varlığı kanıtlamak olduğu fakat bunun “gerçek hayatla” ilgisinin olmadığını söyleyen birisi mutlaka çıkacaktır.

Buradaki temel açmaz idelerin varlığından kaynaklanmaz. Buradaki temel açmaz “dillerin varlığından “ kaynaklanır. Dillerin varlığı, “anlamlandırma ihtiyacından” kaynaklanır. Anlamlandırmanın ilk aşaması “adlandırmadır.” Fakat sorun şudur: Bir Türk neden elmaya “elma” demiştir de “apple” dememiştir? Bu soruya cevap verebilmemiz mümkün değildir. Fakat şurası kesindir ki genel şekilleri, tatları, ağaç biçimleri ve daha pek çok ortak özellikleri açısından birbirine benzeyen meyvelere “ortak bir ad” verilmiş olması, “ide” denen şeyin ortaya çıkışına ışık tutmaktadır. İde anlayabildiğimiz kadarıyla kavramsallaştırmanın temelidir. Kavramsallaştırma olmaksızın insanın bir şeyi idrak edebilmesi mümkün değildir. Kavramsallaştırma , “algılanan nesnelerdeki özellikleri adlandırmak ve daha sonra nesneleri bu özelliklerine göre “genel sınıflara” ayırmak soyutlamasından” ibarettir.

Platon her nesnenin bir ideal şekli olduğunu düşünmek yerine, insanın benzer gördüğü şeyleri ortaklaştıracak adlar bularak düşünmeğe ve konuşmağa başladığını düşünseydi  idealizm çok daha yararlı olurdu.

Peki ama insanın “ortak özelliklerden başlayarak” düşünmeğe başladığını düşünmemizi neye dayandırabiliriz?

Bütün hayvanlar dünyayı “kendi benzerleri ve diğerleri” şeklinde algılarlar da ondan. Kaldı ki yırtıcılar kendi sürüleri ve besinleri arasındaki benzerlikleri algılayamasalar ve dahası bunu bir sonraki nesle aktaramasalardı, nesillerini koruyamazlardı. Aslan yavrusu, kanın, etin kokusunu beslenirken alır ve daha sonra neyi yemesi gerektiğini böylece öğrenir. O kokuyu getiren etin  hangi şekilli canlılardan geldiğini de avları gözleyerek öğrenir. Böylece “avların ortak özellikleri” konusunda  kafasında bir sınıflama meydana getirir ki insan bunu sadece avları  ile ilgili yapmaz, hayatında karşılaştığı her şeyi  bunun çok daha ayrıntılı biçimiyle kafasına kaydetmek zorundadır. Çünkü dünyaya hiçbir hazır korunma mekanizmasıyla gelmemiştir. Bu durum dünyayı daha ayrıntılı tanımasını zorunlu kılmıştır. Ayrıca  varoluşunun her zaafının ayrı ayrı giderilmesi gerekliliğini de doğurmuştur.

İşte bu son gereklilik  insanın iş bölümünün temelidir. İnsan yalnız başına hayatta kalabilseydi belki dili icat etmek zorunda kalmayacaktı. Oysa ihtiyaçlarını gidermek için hemcinsleriyle bir arada yaşamak zorunluluğu bu beraberliğin sürdürülebilmesi için hem eylem hem de düşüne birliğinin korunması ihtiyacını doğurmuştur. Dolayısıyla “yenecekler şeylerin ne olduğu konusunda ortak bir ifade geliştirmek” gerekliliği, “yiyecek” idesini geliştirmekle sonuçlanmıştır. Böylece insan sadece o anki sürüsünde değil sürüsünün ileriki nesillerinde de kullanışlı olacak “göstergeler” geliştirmiştir ki bunlar “idelerdir”.

Somutluklardan bunların ilişkileri konusuna sıçradığı anda ise yeni adlandırmalara girişmek ve anlamlandırmaları bu ilişkiler açısından ortaya koymak zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu aşama soyutlamanın bir üst aşamasıdır ki hukuk gibi kavramlar bu aşamada ortaya çıkmıştır.

Görünen o ki idelerin “gerçekliği”, onların gerekliliği ile ortaya çıkmıştır. İdeler Tanrılar tarafından bize yollanmamış ya da hiçliğin taşmasıyla ortalığa saçılmamışlardır. İdeler gerçekliğin idrak edilmesi ihtiyacından doğmuş ve “gerçeklik” alanına getirilmişlerdir. İdeler bu yüzden onlarsız düşünemeyeceğimiz ve mantığın mimarisini  hayata geçiremeyeceğimiz düşünce tuğlaları ve hatta atomlarıdır.

İdelerin hurafe olması ihtimalini doğru sayarak düşünmeğe çalışalım ve sonra neden artık daha fazla düşünemeyeceğimizi görelim. Belki “olmayana ergi” bize bu konuda yardım edebilir.

4 Nisan 2018 Çarşamba

Yeni Bir İdealizm


chicago arch ile ilgili görsel sonucu


Veya Nereye Gitti Bunca İde?

Pek çok okumuşun idealizmi, eskimiş, gerici, faşist bir öğreti olarak gördüğünü biliyorum. Bunun en büyük sebebi,   sanırım ahlâki bir romantizmle kendisine sarılınan Marksizmdir.

Buna göre aslında ideler yoktur, sadece “ilişkiler” vardır.

Platon’un idealizminde “ideler” , “melekut âleminde” meydana gelmiş “taslaklardır”  ve her şey bu taslaklara göre yaratılmıştır.

Peki ama Platon’un ideleri “muhayyel bir yaratılış” aşamasına ya da âlemine ait sayması, idelerin gerçekliğini ortadan kaldırır mı? Platon’un ideler fikri gerçekten yanlış mıdır? Yoksa “durması gereken yerde” mi durmamaktadır?

Platon’un değerli düşünce çabasının alaya alınmasının en büyük sebebi, ideleri yere indirmemiş olmasıdır. Peki ama idelerin kendilerinin varlığına dair  herhangi bir delilden bahsedilebilir mi?

Yanılmıyorsam eski bir cumhuriyet devri köprüsünden geçerken babam bana “zincir eğrisini” ve onun nasıl kullanıldığını anlatmıştı. Köprüler zincir eğrisi şeklinde  yapılan taşıyıcılarla taşınırmış. Zincir eğrisi, bir zinciri iki ucundan tutup serbest bıraktığımızda zincirin yerçekimi etkisiyle aldığı doğal şekil… Bu bir yarı çember değil. Bunun en meşhur örneği Chicago’daki Chicago Kemeri herhalde…

Burada anlamamız gereken  şey neydi? Burada anlamamız gereken şey, her şeyin doğa kanunlarına uyacak biçimde  ve uyumlu bir halde var olduğuydu. Peki ama bütün bu şeylerin uyumunun doğal haline  ne diyebilirdik? Bu hal bugün aslında dilimize pelesenk olmuş olan “ideal haldi.” Ve bilimin en önemli uğraşılarından biri doğanın ideal halini keşfetmekti.

Sanırım ideler fikrine doğadaki bu ideal halin keşfedilmesi yol açmıştı ki bunda şaşılacak bir şey yoktu. Altın oranı keşfeden insanların doğanın büyük bir “ideal tasarım ürünü” olduğunu düşünmesi kadar doğal bir şey olamazdı.

Doğal olarak bütün doğayı tasarlayabilecek kadar kudretli bir varlığın “doğa üstü” ve “yukarıda bir yerde” olması da onun varoluşunun gereği olmalıydı.
Bilimin  saf akıldan tecrübe sahasına indirilmesi  ile bu tasavvurun ancak masallarla ilgisi olabileceği kanaati gelişse de “ideal hal” veya “ideal olgular” gerçeği, ortadan kalkmadı.

O halde ideal olanla ilgili olan “ide” kavramı nereye gitmişti?

Bugün birisi Platonla konuşabilseydi, ona şunu söylemesi belki hoş olabilirdi: “ Keşke düşündüğünüz idelerin göklerde değil de kafanızda olduğunu görebilseydiniz.”

Peki ama bu bir kısır döngü yaratmaz mıydı?  Sanmıyorum. Çünkü bu “ide” kavramının veya ide fikrinin nasıl doğduğunu da anlamamızı sağlardı. Çünkü Platon ideleri bizim için “dışsal” bir “anlakalır” bölgeye taşımışsa da o bölgenin aslında sadece bizim anlağımızdan ibaret olduğunu öyle görünüyor ki düşünememiştir.

Peki ama ideler  öyle bir taşmayla vs ile oluşuvermemişse  ve fakat varlarsa nasıl meydana gelmişlerdir?

Platon’un eksikliği şudur: Platon “bütün varlıklar” için geçerli olan bir ideler aleminden bahsetmiştir. Oysa ideler yalnızca insanlar için geçerli olan “özanlamlardır”. Özanlamlar bütün anlamlara kaynaklık eden anlamlardır ve ancak insanlar için vardırlar.

İnsan dahil ( bitkilerin de kendilerine göre bir görüşleri olduğunu düşünmek herhalde çok saçma olmaz) bütün canlılar  dünyaya gelir gelmez bir şeyler görmeğe başlar.  Hayvanlar gördüklerini, “hemcinsler” ve diğerleri olarak algılarken insanlar her şeyi ayrı ayrı algılamak zorundadır. Bu algılama biçimi ayrı ayrı algılanan şeylerin birbiriyle ilişkisini kurmak/anlamak mecburiyetini de beraberinde getirir.

Şeyleri ayrı ayrı tanımak ve ayrı ayrı şeyler arasındaki ilişkileri anlamak mecburiyeti Aristo’nun varlık ve kimlik kanunlarının temelini oluşturur. İnsan gördüğünün var olduğunu bilir ve varlığı “adlandırır”. İşte bu adlandırmada insan gördüğü şeyi ve ona benzeyen şeylerin genel görünümlerini kafasında belli bir “benzerlik/eşlik klasörüne” koyar ve o varlığı kafasında “ideleştirir”. ( En  iyi sanatçılar en gerçekçi resimleri yapanlar değillerdir. Ama kafalarında oluşturdukları ideleri resimlerine en güzel aksettirenlerdir.)

Dolayısıyla aslında “ide” dünyayı insanca algılamak ve daha sonra da anlamlandırmak işinin malzemesidir. Ve gene dolayısıyla ideler insan algısının ve aklının birer ürünüdür. İnsan aklının neden idelerle çalıştığının nihai cevabı verilemez. Ama evrimin bir aşamasında bizi “insan” olarak geliştiren mutasyon her ne idiyse görünen o ki artık dünyayı “hemcinsler ve diğerleri” olarak görmemizin yeterli olmayacağı bir hale bizi getirmiştir. Bu muhtemelen bizi diğer hayvanlardan daha yavaş, daha dayanıksız yapmıştır ama diğer yandan Cihcago Kemeri’ni yapmamızı sağlayan yani zincir eğrisini keşfetmemizi sağlayan da aynı mutasyon olmuştur.



29 Mart 2018 Perşembe

Diyalektik Karşıtlık Mutlakçılığı Ve Ulusalcılığın Türk Çelişkisi



İş  felsefelerimizin uyuşmazlığında yatıyor.

benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucu“Ulusalcı” denen kesimin içinde Kemalizmi Bolşevizm  türevi bir şey olarak gören enternasyonalist hayalciler de var, “Anadolu neyimize yetmiyor, Turan hayalleri kurmayalım!” diyen sözde realist Anadolucu sosyalistler de… Ki sanırım  ulusalcı kitlenin çoğunluğunu ikinci gruptakiler oluşturuyor.

benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucuUlusalcı söylemin omurgasını “antiemeryalizm” oluşturuyor. Peki ama bu omurga  gelgeç heveslerle savrulan  fırsatçı ve şeriatçı siyasal milliyetçiliği bir tarafa bırakırsak; milliyetçiliğimizin özünü oluşturan Türkçü felsefeyle ne kadar uyuşuyor?

Ulusalcılık Türkçülükle üç sebepten dolayı uyuşmuyor: 

İlk  sebep ulusalcıların “ulusu” ile Türkçülerin “ulusunun” birbirinden ayrı olamaları. Ulusalcıların “ulus” felsefesi Atatürk’ün,  Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken yaptığı “ Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.  Tanımına dayanıyor. Kurucumuzun yaptığı tanımı eleştirecek ya da yanlışlamağa kalkacak değiliz elbette. Ve fakat bu tanımı “mutlak sınırlayıcı” olarak kabul etmenin sakıncalarına değinmeden geçemeyiz. Atatürk Türkiye dışındaki Türk  topluluklarından haberdar, dahası kendisi kötü bir talih eseri o topluluklardan birine mensup olmak zorunda kalmış bir Türk çocuğuydu. Dolayısıyla “Türklük” tanımının Türkiye’ye sıkıştırılamayacak kadar büyük olduğunu biliyordu. Onun bu tanımı Türklüğü Türkiye’den ibaret görmek değildi. Türkiye’nin kurucu ahalisinin, büyük Türk Milleti’nin bir parçası olduğunu söylemekti. Dolayısıyla bir Türkçü  için Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sosyolojik tanımından öte bir Türk tanımamak gibi bir şey söz konusu olamaz.

Sanırım çoğu eski Maocu veya Stalincilerden oluşan “ulusalcı” kesim içinse fikri bağlarının, kendi “ata ruhlarının” ( ki onlar için Bilge Kağan, Kültigin, Tonyukuk vs. Türk büyükleri ancak faşistlerin uydurdukları bir takım çizgi roman kahramanı gibidir…) Rus ve Çin kaynaklarından gelen  soğuk savaş refleksi halindeki “Türk alerjisinden” dolayı Anadolu dışındaki Türk topluluklarının varlığından bahsetmek bile faşizm veya ırkçılıkla eşdeğer bir şey.

(Sorun şu ki yakın zamana kadar  bir namus borcu  gibi yürüttükleri Kürtçülüğ’ün Ortadoğu’daki yaygın silahlı ihaneti ve yarattığı küçük çaplı cehennem, onların artık “ Kerkük zindanını”  istemeyerek da olsa hatırlamalarını sağladı…)

Kafalarında Bolşeviklerin uydurduğu “Ulusal Sorun” doktrininden başka herhangi bir bilgi de olmadığı için Satlin’in idraklerine vurduğu prangayla ne kadar nefes alabiliyorlarsa; Türklüğ’ü de ancak o kadar biliyor ve benimseyebiliyorlar. Türk’ü ancak Stalin’in penceresinden görebilen  sol-ulusalcı kampla
benim fikirlerimin babası ziya gökalptir ile ilgili görsel sonucuVatan ne Türkiye'dir Türk'lere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan!” diyen Türkçü felsefenin uzlaşması düşünülebilir mi?

Uzlaşmazlığın ikinci ayağı ise “antiemperyalizm karşıtlığı” ayağında ortaya çıkıyor. Şimdiler de bazı Türkçüler de sol seçkinciliğe yaranma çabası ve uzlaşma ümidiyle  derhal benimsenen “antiemperyalizm” söyleminin iki felsefi çarpıklığı var.

Bunlardan birincisi ve derhal göze batanı, “antiemperyalizm” söyleminin,  Kurtuluş Savaşı’nı, bir tür “sömürgelikten kurtulma savaşı” haline indirgeyip Türk’ü de “büyük devletlerin eski bir sömürgesi küçük bir  kabile”  diye kabul etmesidir. “Antiemperyalizm” söyleminin temelinde “Türk’ün büyüklüğü”, “etkileyiciliği”, “emperyal ölçekli siyaseti”, “fütuhat tutkusu” vs yer almıyor. Antiemperyalizm söyleminin temel kabulü: “Türkiye’de hasbelkader Türk olarak yaşayan insanların kurduğu,  hiç kimsenin işine karışmayan, hiç kimsenin de kendisine karışmasını istemeyen, sömürgelikten zar zor kurtulmuş, kendi yağıyla kavrulmaktan mutlu bir iki buçukuncu sınıf  kabile tipi cumhuriyet.”

Buna bağlı olarak antiemperyalizm söyleminin daha derin çarpıklığı “emperyalizm”  hurafesini uyduran Marksist okulun dayandığı, diyalektik saçmalığını benimsemesinde yatıyor. “Emperyalizm” terimi dünyayı, sosyalist olan ülkelerle “emperyalist” olan ülkeler karşıtlı şeklinde “mutlaklaştırıyor”.

Diyalektiğin, idealizmi, “İdelerin var olamayacağı, dünyanın yalnızca karşıtlıklarla anlaşılabileceği” şeklinde eleştirirken aslında bütün beynimizi boşalttığını, bizi tanımsız bıraktığını, idelerimiz yok olduğunda, kıyaslamak için elimizde ne kalacağını hiç kimse düşünmedi. Ulusalcılar her şeyin “ilişkilerden ibaret olduğunu” söyleyen Marksist  felsefeyle düşündükleri için “ilişkilerin neler arasında gerçekleşmesi gerektiği” sorusunun varlığını da düşünmek istemezler.

Dolayısıyla “idelerin mutlaklığına” karşı çıkıp “mutlaklığı” reddettiklerini sanırken aslında  “karşıtlık” kavramını ideleştirdiklerini, “mutlaklaştırdıklarını” fark edemezler. Peki ama bunun konumuzla ilgisi nedir?

Bunun konumuzla ilgisi şudur: Öncelikle dünyayı emperyalistler ve antiemperyalistler karşıtlığı içinde algılamak, iki “mutlak kategorisi” oluşturmak anlamına gelir. Bu kategorileştirmenin “mutlaklığı” sözde diyalektik mantık için öldürücü bir çelişkidir.
Bunun sonucunda dünyada, kendiliğinden bir “Etkili büyük devletler ve etkisiz küçük devletler” kategorizasyonu meydana gelir. Elbette  ulusalcılara göre SSCB ve Çin aslında ulusal devletler olmayıp kutsal enternasyonalist esaslara dayanan birer proleter diktası olduklarından, bu ülkelerin Avrupa’da ve Asya’da gösterdikleri yayılmacılığın emperyalist olarak algılanması yanlış olacaktır.

Düşüncelerinin temelinde tanımlar ve kategorizasyondan ziyade “havada uçuşan partizanca diyalektik mukayeseler” yer aldığından, ulusalcılar için “büyük, etkin, üstün bir Türk” tanımı da söz konusu olamaz. Onlara göre Türk  Milleti’nin kendi çıkarları için herhangi bir toprak parçasına askeri müdahalesi dahi doğrudan “emperyalizm” sayılacaktır.

Sözün özü: Ulusalcıların kafasında, dünyaya etki eden, etmesi de gereken, gerçek ve üstün bir Türk  Ulusu’nun “milliyetçiliğinden” ziyade “Türk” dendiğinde anlaşılması gereken :  “Dünyada kendi halinde yaşayan, adını hasbelkader almış, “büyük devletlerin işine karışmadan” pasifist barışçılığı ve kolektivizmi benimsemiş bir Ortadoğu  sömürge eskisi kabile toplumudur.”

Hal böyle olunca  dünyanın neredeyse dörtte birine yayılmış büyük bir ulusun, dünyayı adaletle etkilemesi gibi hedefleri  olan Türkçülerle kafalarında, “ancak büyük devletlerle uygun ilişkiler kurduğu müddetçe var olabilecek bir Ortadoğu sömürge eskisi kabilesi” tasavvuru  yaşatabilen “ulusalcıların”  uzlaşabilmeleri çok zor görünüyor.