20 Eylül 2017 Çarşamba

Tespitim Geldi: Kabile Ruhu

Milletaltı yapıların çok güçlü asabiyete sahip olduklarını sosyolojinin anlattıkları kadar, yaşadıklarımızdan da biliyoruz. Bazı yazarların kabile ruhu diye de tabir ettikleri bu yüksek asabiyet, kabile içindekileri bizden sayarak kutsayan, dışındakileri de düşman olarak görmese bile dikkate almayan bir çeşit ilkel güdüyü üretmektedir. Kabile ruhu kendi dışına kapalı olduğu için, dış dünyayı analiz edebilmek için kullandığı verileri de yine kabile içinden sağlar. Dolayısıyla analiz çıktılarındaki doğrular doğru olmayabilir, yanlışlarda yanlış olmayabilir. Ama bunun ifade edilmesine tahammül gösteremeyecek bir öfkeyi de, şiddeti de üretir. Bu kapalı sistem sürekli kendini doğrulayarak, ya da dışarıdan sadece kendini doğrulayan veriler alarak içine daha da kapanır. Sonuç olarak yaşamda asıl hakim olan değişimin ve gelişimin karşı konulmaz gerçekliği karşısında uzun süre direnebilme iradesi gösterseler bile, bu tür kapalı sistemler gün gelir dağılır ve yok olurlar.
Millet olma iradesinin zayıfladığı dönemlerde kabileleşme temayüllerini takım taraftarlığında, hemşeri dernekçiliğinde, etnik arayışlarda, ideolojik kurumlaşmalar gibi yapılarda sıkça görüyoruz. Millet düzeyindeki topluluklarda ancak yüksek fayda üreten demokrasinin kurumlarının birer kabile haline dönüşmesi ve mensuplarının kabile ruhuyla hareket etmesi başarının ödüllendirilmesi, başarısızlığın bedelinin ödenmesi gibi işleyişi mükemmelleştiren yapıları işlevsiz kıldığını malesef görüyoruz.
KANAATİMCE FİKRİ HÜR VİCDANI HÜR NESİLLERİN BU ŞARTLAR ALTINDA VAR OLMASININ MÜMKÜN OLMADIĞI GERÇEĞİ İLE YÜZLEŞMEMİZ GEREKİYOR.


Facebook'ta ilk yayın tarihi: 19 Eylül 2015

Tespitim Geldi: Akıl Tutulmalarımız

 Prensip olarak öldürülmüş terörist resimleri paylaşmıyorum. Az önce operasyonlarda öldürülmüş PKK'lıların paylaşan bir sitede bir yorum okudum. ...Yorumu yazan kişi PKK ve KCK'yı masum çocukları dağlara götürüp, beyinlerini yıkadıktan sonra öldürülmelerinden sorumlu tutuyor ve suçluyor, buraya kadar iyi, sonra dönüyor, ey bordro bereliler sizde bu çocukları öldürdüğünüz için suçlusunuz, 5-15 ya da 20 yaşındaki çocuklardan terörist mi olur? diyor. Söyleyen kişi Muğla'da yaşayan bir vatandaşımız. Ömründe bir gün bile teröristle karşılaştığını sanmıyorum, bu yüzden bilemez ama hakkaniyet adına yaptığı kınamayı red ediyorum.
Bu çocuklar kaçırılıncaya kadar masumdular, beyinleri yıkanıncaya kadar da masumdular ama ellerinde silahlar, bellerinde bombalarla sizi öldürmeye geldiklerinde yaşlarının ne olduğu değil eylemlerinin niteliği önem kazanır.
Bordo bereliler şu anda terörle mücadelede en deneyimli, en etkili gücümüz, onlara söz söylemek kimsenin haddi değildir. Ancak bırakınız bordo berelileri herhangi bir polis ve askerin en önemli vazifesi, birincil vazifesi, önceliği kendisinin hayatta kalmasıdır. Bu yüzden herhangi bir çatışmada ölmeden önce öldürmek zorundadır. Aksi takdirde ilk olarak kendi anası bacısı ağlar, varsa evlatları yetim, karısı dul kalır, babası dert sahibi olur.
Elbette gönül ister ki terör örgütünün elindeki bu evlatlarımız emperyalist güçlerin maşası olmasın, okusunlar, adam gibi bu milletin onurlu her ferdi gibi bu ülkeye hizmet etsinler... Başlangıçta zorla bile götürülseler ilk fırsatta kaçmayıp, dağda ovada, şehirde sokakta eylem yapıyorlarsa, insanları taciz ediyor, güvenlik güçlerimize kurşun sıkıyorlarsa bunun bedelini öderler...
BU TİP AKIL TUTULMALARI YÜZÜNDEN EĞİTİM KURUMLARIMIZLA, YASALARIMIZLA, İDARİ VE SİYASİ UYGULAMALARIMIZLA TERÖRLE MÜCADELEDE YETERİNCE KARARLI OLMAYIŞIMIZIN BEDELİNİ BU ÜLKENİN GENCECİK ÇOCUKLARI ÖDÜYOR...


Facebook'ta ilk yayın tarihi: 20 Eylül 2015

18 Eylül 2017 Pazartesi

Tespitim Geldi: Elimizden Kayıp Giden Şehir

Bugün muayene olmak için gittiğim Iğdırlı aile hekimimizin batıdaki bir il'e tayin istediğini öğrendim. "Terör yüzünden mi?" diye sordum. "Evet"... demedi belki ama "hayır" da diyemedi. Sadece "Burada kalmamız için bir sebep kalmadı, birazda biz rahat edelim" dedi...
Iğdır küçük bir yer, yaşaması zor bir şehir, entellektüel alışkanlıklarınıza karşılık gelebilecek hiç bir şey yok, aksine yollar ay yüzeyinden beter, kaymak gibi asfaltlar, hemen toplanan çöpler yok, çarpık kentleşme yüzünden iç içe girmiş evler, sokaklar, ara sokaklarda dolanan tırlar, koyun sürüleri, asla sağına soluna bakmayan yayalar, motorsikletler, bisikletler vb. var. Yolda yürürken beşinci kattan başınıza halı da silkeleyebilirler, su da sıçrayabilir....
Küçük bir ilçe iken birden vilayet oluvermiş, daha ham iken pişmeden üniversite şehri olmuş... Burasının şehir gerçek manada bir şehir olması için zihniyetinin değişmesi gerekli bu da en az elli yıllık süre demek... Bunu hızlandıracak bir katalizatör malesef yok.
Ancak bu şehir boynundan büyük bir yükün sorumluluğunu taşıyor. PKK terörünün hedefinde, adım adım işgal ediliyor. Doğu karadenize uzanan yolun ağzını tıkayan nüfusu halen Türk olan ve devletten yana yerli Kürtleri bulunan bir şehir. Bu yüzden Iğdır sıradan bir şehir değil, önemi boyutlarının çok üzerinde olan bir şehir. Burası düşerse bütün doğu anadolu düşer. ANI KURTARMAYI SİYASETLERİNİN ODAĞINA KOYANLARIN ANLAYAMAYACAĞI BİR ŞEY BU. BİZ BU ŞEHRE KIYMAYIN DEDİK DURDUK... MALESEF KIYDINIZ, SON ŞANSI DA HARCADINIZ... İHTİRASI AKILLARININ BİR KARIŞ ÖNÜNDE KOŞANLAR SİZLER, ASLINDA TÜRK MİLLETİNE KIYDINIZ, BİLİNİZ İSTEDİM...

İlk yayınlandığı tarih: 18 Eylül 2015

16 Eylül 2017 Cumartesi

Tespitim Geldi: Öfkeyle kalkan, zararla oturur!


Bir takım kendini bilmezler, suçun şahsiliği ilkesi göz ardı ederek yaşlı bir kadını ömrünü sürdüğü topraklarda, yeni gömüldüğü mezarından çıkarıp, göç ettiği memleketi Tunceli'ye gömülmesiyle sonuçlanan büyük bir densizlik yaptılar.
Olay vahimdir, birlikte yaşama iradesine vurulan ağır bir darbedir, töremize de aykırıdır. Öncelikle seksen yaşındaki bir kadın aksi ispatlanmadığı sürece kızının fiillerinden sorumlu tutulamaz. İkincisi kadın bir Türk toprağı olan Tunceli'den göç etmiş, yine bir Türk toprağı olan İncek'e yerleşmiş sıradan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Anayasamıza göre Türk'tür ve öldüğü zaman herhangi bir Türk toprağında gömülmek gibi hakkı vardır. Üçüncüsü ölülerle kavga etmek bu büyük milletin çocuklarına yakışmaz, ölen ölmüştür, iyi fiilleriyle hayırla yad etmek gerekir, hataları varsa da öldüğü için kendisini savunma imkanı yoktur. Dördüncüsü ise, en vahim olanı da budur. Vahim hadise fiilen Kürt milletleşmesi için kullanılabilecek sağlam bir malzeme üretmiştir. Yani yaşanan olayla kendisini aynileştirecek bir kısım vatandaşımızın yüreğinde derin bir olumsuzluk yaratarak düşmanlık hislerini besleyecektir.
Milletleşme ırkçılıktan beslenmez, çünkü millet ortaklaşmanın, ana akım bir kültür içine dahil olup, bir olmanın bir ürünüdür. Türk milleti Bozkır'da yay tutan kavimlerin bir araya gelmesinin bir çıktısıdır. Bu millet, bir büyük nehir gibi çevresinden gelen kaynaklardan beslene beslene kadimden geleceğe akmaya devam edecekse her şeyden önce bu tür ahmakça işler yapmaktan uzak durulmalıdır. Öfkenin zapt edilmesi gereken bir illet olduğu unutulmamalıdır. Ataların dediği gibi "Öfkeyle kalkan, zararla oturur!"

31 Ağustos 2017 Perşembe

Sosyal Zekâ Geriliği

 Arzu Edilmiş Türsel Gerileme

Özellikle trafikteki davranışlara dikkat ettiğimde bile dehşet verici  bir eksiklikle karşılaşıyorum: Sosyal  zekâ  geriliği.

Sosyal zekâ geriliği ne?
Sosyal zekâ geriliği, toplumsal yaşamın sürdürülmesi için gereken asgari nezaketten ve özenden yoksun olmak, şeklinde tanımlanabilir.
Sosyal zekâ, bir toplumda ihtiyaçlarımızın, diğer insanlarla uyum halinde yaşayarak giderilebileceğini bilmekle başlıyor. Aslında sosyal zekâ en ilkel haliyle hayvanlarda da görülüyor.
Bizi diğer canlılardan ayıran özellik ise ilişkilerimizin güce değil rızaya dayanması. Yani bizde bir alfa erkeği çıkıp da herkesi kendisine içgüdüsel olarak itaat ettirmiyor. ( Gerçi Türkiye örneğinde böyle olup olmadığı da ciddi anlamda tartışmalı ya neyse…)
Başka insanları razı etmek için belli ikna yöntemlerini kullanmamız gerekiyor.
Trafik kurallarının ölüm tehlikesiyle doğrudan ilişkisinden dolayı ise hiç kimse bunları tartışmaya açmıyor, açamıyor.

Peki Türkiye’de ne oluyor?
Türkiye’de direksiyon simidini çevirebilen her iki ayaklı, “araba sürebildiği” iddiasıyla  bin küsur kiloluk çelik yığınlarını yollara çıkarabiliyor. Bunu yaparken ölüme sebebiyet verebilecek ihlalleri gözü kapalı yapabiliyor.
Bir başkasının ölümüne sebebiyet vermenin vicdani sorumluluğunu bile umursamayan bir yığın veya primat sürüsü, Türkiye’de toplumun bütün geleceğini, hayatını etkileyecek kanunları tek bir oyla  yürürlüğe koyabiliyor.

Peki ama bu  insanlara “primat sürüsü” demek hakaret mi? Bana kalırsa bu, hakaret değil.
Çünkü sosyal zekâ yetmezliği yaşayan ülkenin yaklaşık yarısı sadece ve ancak kendi ölümü pahasına bile olsa, nefret ettiği, düşman kabul ettiği insanların yok olması için her şeyi yapabilecek durumda.
Bu insanlar, iktidarın seçmenleri.
Bu insanlar hayvanların sürülerinin geleceği için uygun davranmak eğiliminden bile yoksun bir halde yaşıyorlar.
Hemen şimdi, şu an , nereden gelirse gelsin her türlü menfaati kapabilmek dışında hiç bir hayatta kalma yöntemleri ve becerileri yok.
İktidar partisi seçmen kitlesi, kendi başına üretemeyeceği her türlü değeri üreten insanların kanını emerek hayatını günlük yaşıyor.

Bu yaşayışla insan toplumunun sürdürülebilmesi mümkün değil. Bu yaşayışın sahiplerinin, bir başkasını iknaya çalışması, bir  şeyi rica etmesi, özür dilemesi vs mümkün değil.
Nitekim merkez sağ seçmenin reytinglerinin yarattığı dizi  film kepazeliklerinin ortak noktası, uluslaşmış Türk toplumunun kızlarının feodal Kürt kabileciliğince kullanılması, aşiretlerin intikam hikâyeleri gibi öğeler.

Sosyal zekâ geriliği, yaşamı açıkça korumak lüzumunu dahi idrak edemeyecek kadar kendi içine kapanmak ve ancak kendi benzerleriyle  sürü halinde hareket etmek olarak beliriyor.
Sosyal zekâ geriliği, bilinçli bir tercih aynı zamanda. Bu tercih çocuklara da  aktarıldığından Türkiye’de “insanca yaşamak becerisinden yoksun”  bir başka evrimsel tür ortaya çıkıyor: “Homo simplex”…

Bu tür her türlü değerden ve normdan yoksun bir halde H. Sapiensleri ölümüne sömürüyor. İnsanlığın nimetlerini insanlığın sorumluluğunu üstlenmeden elde etmek istiyor.
Sosyal zekânın gelişmesi için öncelikle H.simplex’in bir müddet siyasetten kesinlikle men edilmesi ve bu müddet zarfında bu kitlenin çocuklarının ailelerinin ilkelliğinden uzaklaştırılarak eğitilmesi     elzem görünüyor.
Türkiye’de arzu edilmiş bir ilkelleşme bütün hayatımızı tehdit ediyor.                                                  



22 Ağustos 2017 Salı

Ne zamandır yazmıyorum.?

Ne zamandır yazmıyorum.?
 İyi ama neden?
Öncelikle bir “kitap çalışmasının içindeyim”.
“Bir şeylerin içinde olmak” şu sıralarda pek popüler bir deyim.
Bu arada şunu belirtmeliyim:
Blog bana göre oldukça kişisel ve samimi bir şey.  Gene de ben onu arkadaşlarımla paylaşmayı seviyorum. Bu  elimizdeki ekmeği paylaşmak gibi.
Epeydir  yazmadığım için blog  Google aramalarında geriye düşmüş.
Peki ama  bir blogdan ne beklemeliyiz? Yüksek reklam geliri falan mı? Bu sadece sanayileşmiş ülkeler için anlamlı bir beklenti.
Şahsen ben bloğu, kendi düşüncelerimi toparlama odası gibi görüyorum.
Tabii bunun için öncelikle sürekli düşünmek gerekiyor.

Umarım her şey yolunda gider. Blogu okumağa devam ederseniz sevinirim.

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.
                                                               
Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim).
UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.
                                     
Bir boomads advertorial içeriğidir.

9 Temmuz 2017 Pazar

Yeni Parti / Türkiye'de Milliyetçi Bir Partiye İhtiyaç Kalmadı Mı?

Konuştuğum ki açıkça ifade etmek gerekirse hemen tamamı farkı profillerde ancak bir şekilde CHP ve MHP seçmeni olan  kişilerden oluşan, insanların ekseriyeti merkez sağda yeni bir parti oluşumunun gerekliliğine işaret ediyor.Gerekçe olarak da özellikle CHP kökenliler, AKP seçmenin mevcut iktidardan dolayı bir çıkmaza girdiğini ve yeni bir oluşumun, bu insanlara tercih yapma olanağı sağlayacağını belirtiyorlar. MHP kökenliler ise kendi oy verdikleri partiden umudu kesmiş gözüküyorlar. Yeni parti, aslında Meral Akşener hareketi olarak isimlendirmeliyim, eski MHP'lilerin öncülüğünde şekillendirilmeye çalışıldığı için fazla da sorgulamadan (Teşbihte hata olmazmış) 'sıtmaya' razı olmuş gözüküyorlar.
Şimdi şu sorgulanmalı,merkez sağ seçmenin niteliği nedir daha doğrusu merkez sağ seçmen tanımı nedir? AKP seçmeni bilinen eski tanıma uyuyor mu? On beş sene insan hayatında oldukça uzun bir süre, ortalama insan ömrünün 70 yıl olduğunu düşünürsek. Bu gün 25 yaşın altındaki bir nesilin bir kısmı AKP dışında bir siyasi iktidar görmedi diğerleri de ayırımı fark edebilecek yaşta değillerdi. Bu gençler yaşam tarzı, baş örtüsü, özgürlükler gibi kavramları mevcut iktidar marifeti ile öğrendi. Laik devlet işleyişi hakkında anlatılan tu kaka hikayeler ya da mükemmele yakındı şeklindeki öykünmeler dışında bir şey bilmiyorlar. Lider kavramını RTE ile özdeşleştirmiş durumdalar.Üniversite okuyanları tabii hala üniversite kimliğini koruyan üç beşinden söz ediyorum, daha şanslılar. Tabii internet ve sosyal medya etkileşiminden dem vurulacaktır; bazen fiili olarak yaşamak gerekir. İnternette yemek videoları izlemenin karnı doyurmadığı gibi..
Merkez sağ ile AKP öncesinde Demokrat partiden gelen bir gelenek vurgulanırdı. 
Mevcut iktidar da bir süre bu vurguyu yapmadı değil. Bu gün geldikleri nokta itibariyle böyle bir vurguya ihtiyaçları kalmadığı gibi dindar nesilden söz eder oldular. Bir de son on beş yılda baş örtüsü kullanım da gözle görülür artış olduğu saplaması yapılmalı. Bakın dindar sayısındaki artıştan söz etmiyorum, ekonomik siyasi ya da dini çekincelerin yanı sıra AKP'li yaşam tarzının bir göstergesi olan baş örtüsünden söz ediyorum. Daha vahimi bu tarzı  içselleştirmiş bir kitlenin sadece mevcut iktidar sempatizanları ile sınırlı kalmaması. 
Çok uzatılabilecek bu listeye,şehirli yaşam tarzının son on beş senede yok edildiğini ya da belirli alanlara sıkıştırıldığını ekleyerek son vereyim. 
Şimdi tüm bu saplamaların ardından eski tanıma uygun bir merkez sağ seçmenden söz edilebilir mi?Söz edilemez ise bu kitleye hitap etmesi umulan Merak Akşener hareketi mevcut iktidardan farklı olarak nasıl bir argüman üretecek? Örneğin; laiklik ve Atatürk vurgusu yapacak mı yaparsa hedef kitlesinin beklentilerini karşılayabilecek mi? Ekonomi politikaları ne olacak, tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine evrilmeyi sağlaya bilecek mi? Bu vaadin, sözü edilen hedef kitle de karşılığı  var mı? Dış politika vs. konuları ya da eğitim sistemini mesela imam hatiplerin durumu ne olacağını, sormuyorum bile..
Amaç, AKP benzeri ancak AKP gibi kontrolden çıkmış bir parti ve lider yerine daha kontrol edilebilir üstelikte milliyetçi bir partinin kökleri üzerine temellendirilmiş yeni bir parti mi oluşturmak? Üstelik, bir taşla iki kuş vurulup hem mevcutlardan hem de milliyetçilerden kurtulmuş mu olunacak? MHP'ye oy verdiğini ifade eden birinin söylediği gibi milliyetçiler dernek olarak varlıklarını sürdürseler yeter mi? Tüm bunlar yeterliyse Ahmet Altan gibi liberallere neden kızılıyor? Sonuçta onlarında istediği bu değil miydi?
Bu sorgulamalar uzayıp gider. Akşener Hareketi henüz politikalarını açıklamadı. Başından bu yana bu işin içinde olanların yaklaşımları nasılını tartışmadan iktidar gelmek temelliydi. Şimdi yeni oluşuma milliyetçi-laik- Atatürkçü duruşu ile Ümit Özdağ katıldı. Bakalım, Hoca yeni neler söylecek? Aslında, bir çokları için mevcut iktidardan kurtulma umudu olan, en azından liberaller, CHP'liler ve umutsuz MHP liler için(Bekli bu üçlü ilk kez bu kadar yakınlaşmıştır.). Hedef kitle olan AKP seçmeninin ne düşündüğü,aslında hissettiği demek daha olur, hakkında bir fikrim yok. Bu parti gerçekten düşünüldüğü gibi bir işlev üstlene bilecek mi yoksa 2019 seçimlerinde hiç bekleyen bir yüze yer açmakla mı yetinecek?
Sadece yüksek sesle düşündüm. Ortada ne bir kurulmuş parti, ne parti programı ne de kapısına kilit vurulmuş bir MHP var. Tabii Ümit Özdağ'ın söyleyecekleri de mutlaka vardır. 


 

2 Temmuz 2017 Pazar

Türkiye’de Felsefe-Siyaset Çatışması




Vurun Kocasakal’a!

Son günlerde “Adalet Yürüyüşü” hakkında Ümit Kocasakal’a yöneltilen sosyal medya tepkileri dikkatimi çekti.

Bu tepkilerden bazıları onu, “haklı bir mücadeleyi eleştiren bir fırsatçı” olarak yargılıyor.

Kocasakal’ın konuyla ilgili iki yazısını okudum.

Bu yazıları okuyunca Türkiye’deki siyaset pratiğinin,  düşünme alışkanlığını ve yöntemini nasıl baltaladığını  daha açık anladım.

Öncelikle Kocasakal, “Adalet Yürüyüşü’ünün” meşruiyetini veya haklılığını sorgulamıyor. Fakat  siyasal somut bir eylemin sınırlılığına  dikkat çekiyor.

Siyasal eylemler, etkileri kısa vadeli ve sınırlı eylemlerdir. Genellikle kesin taraftarlık duygularını biler, keskinleştirir ve etkilerini toplumda yarattıkları istemli ya da istemsiz ayrışmayla gösterirler. Şurası bir gerçek ki siyasal eylemlerin yasamaya ait olan kısmı, ülkenin kaderi üzerine elbette kalıcı hasarlar yaratabilir. Buradaki “siyasal eylemden” kastımız, siyasal partilerin toplumsal tepkileri güdülemek için kullandıkları, miting, yürüyüş, toplantı gibi kısa süreli eylemlerdir.

“Adalet Yürüyüşü” özünde iyi niyetli bir eylemdir. Çarpıcı ve özet ifadeler barındıran, sloganik bir eylemdir.

Siyasetin bütün amacı iktidarı değiştirmektir. Demokratik ülkelerde bunun yolu halkın ikna edilmesidir.  Büyük kitlelerin iknaında kullanılabilecek en etkili yöntem ise slogandır. Sloganlar düşünceleri özetler, dillere pelesenk edilir, rahat yaygınlaşır ve taraftarlık duygularını güçlendirir.

Bunun yanında basit ve tekrarlanabilir hareketler de aynı işi görür. Haziran eylemlerindeki “Duran Adam” bunun tartışılmaz en iyi örneğidir.

Peki ama bir toplumun bütün  hayatı sloganlara ve basit eylemlere indirgenebilir mi? Ya da bir ulusun bütün hayatı siyasetten mi ibarettir?
Türkiye’nin makus talihi Atatürk’ten sonra ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi, genellikle popülist sağ siyasetçilerin karşı devrimciliğine bağlanır ve bunda  büyük haklılık payı vardır. Ama asıl sorun bu değildir.

Atatürk’ten kopan Türkiye, aslında felsefeden ve düşünceden kopmuştur. Türk merkezli bir düşünüş biçimini siyasete ve akademiyaya benimsetmek isteyen ve özgün bir Türk düşüncesi yaratmak isteyen Atatürk’ten sonra toplumun bütün hayatı, doğrudan doğruya siyasetçinin cahil keyfiliğine teslim edilmiştir ki asıl “karşı devrim” budur.

Bir çelişki gibi görünse de bütün bir hayatı politikadan ibaret hale getiren  “politizm”, kendisi dışındaki bütün örgütleri ve kurumları  etkisiz ve anlamsız bir hale getirmiştir. Böylece  Türk Ulusu’nun bütün hayatı, yasama ve yürütme erklerini ellerinde bulunduran insanların keyfi güç kullanımlarına terk edilmiştir.

Burada bir parantez açarak kıta Avarupası’nın  Germenik pozitif hukuk felsefesinin kabulüyle yargının , en nihayetinde kanun yapıcının esiri haline gelmesi durumunun ortaya çıktığını gördüğümüzde ki bugünkü durum açıkça budur, artık siyasetçinin müdahale edemediği hiçbir alanın kalmadığı da  görülmüştür. “Kanuna hapsedilmiş yargı”,  yasa yapıcı insanların kültürleri, bilgi düzeyleri ve inançlarıyla sınırlanmış yasa yapabilme kabiliyetlerinin lafzına, mutlak bağımlı olmak halini ifade eder.

Bu yapısal bağımlılık yargının bir müddet sonra yasama eliyle biçimlendirilip iktidara karşı tamamen etkisiz bir organ  haline gelmesine de sebep olabilir.

Konu dağılmış gibi görünse de aslında hayatı politikanın mutlak egemenliğine terk etmek anlamındaki “politizm”, en nihayetinde, yargıda lafız taassubunu ve esaretini getirdiği gibi toplumsal hayatta da “olgusal esareti” ortaya çıkarmıştır. “Olgusal esaret”  hayatı olgulardan ibaret yaşamak demektir. Olgusal esaret, hayvansal yaşama en yakın haldir.

Olgusal esaret, insanların ancak ve yalnız en yaşamsal somutluklarla ilgilenmesi halidir. Genellikle Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” ile meşrulaştırılır.

Bütün hayatı kapsayan ve bütün hayata hükmeden politika, insanların en nihayetinde ancak ve yalnız sloganlarla düşünecek ve sloganları anlayabilecek düşünsel seviyeye indirmek için elinden gelen her şeyi yapar.  Nazi Almanyası ve SSCB’de (ki SSCB’deki durumu kendi gözlerimle  gördüğüm için daha yakından biliyorum) her yerin sloganlarla ve propaganda afişleriyle doldurulmasının en büyük sebebi budur.
Peki ama politikanın bu mutlak egemenliği ve tasallutu nasıl engellenir? Bunun yolu hukuktan geçer.

Özellikle bizim gibi az gelişmiş ülkelerdeki temel sorun, hukukun, yargı uygulamalarından ibaret sayılmasıdır. Oysa hukuk, “hak ilişkilerine” ve “ temel menfaatlere(haklara) dair bitmeyen bir keşif sürecidir. Dolayısıyla hukuk, sloganik eylemin aksine çok daha fazla sözcüğe ve düşünceye ihtiyaç duyan fevkalâde zorlu bir çabadır.

Olgusal esaretin aksine hukuk, “ kavram egemenliğine” dayanır ve ihtiyaç duyar. Kavram egemenliği, hayatı  anlamlara dayalı biçimde korumağa yönelik bir çabadır. Kavram egemenliği, hayatı var eden  düşüncelerin en doğru, gerçeğe en yakın halini bulmak için anlamlar üzerinde düşünmek işidir. Kavram egemenliği, insan hayatına olguların değil de varoluşu sağlayan “anlamların” yön vermesi idealidir.

İşte Atatürk’ün Türk uygarlaşması hedefinin temeli, Türk Ulusu’nun yaşantısının kavram egemenliği içinde sürdürülmesi hedefidir.

Politizm, bu hedefi yıkarak Türk Ulusu’nun günlük yaşantısını asgari hayvansal ihtiyaçlarla güdülemek yönetimini benimsemiş ve ancak  hiç taşımadığı, asla sahip olamayacağı düşünsel yetkinlikle yönetilmesi gereken  son derece hassas yasama ve yürütme faaliyetlerini, en basit bir primat düşünsel seviyesinde ilkelleştirmiştir.

İşte Kocasakal- CHP sözde çatışmasının temeli bu çelişkili durumdur.

Kocasakal hiç bitmeyecek bir felsefî eylem ve kavram egemenliği ideali olarak gördüğü hukuksal çabanın sonucu olarak adaletin korunmasının gereğine işaret ederek kısa vadeli çarpıcı siyasi eylemlerin bu çabanın enerjisini  tüketebileceğine işaret etmiştir. Politizmin olgusal esaretinin doğal sonucu olarak da slogan bağımlısı kitlelerin tepkisine maruz kalmıştır.


Türkiye, kitap okumaktan aciz politikacıların Türkçe’nin felsefe dili olup olmadığına dair ahkâm kesebildiği geri bir ülkedir. Akıllı tahtaya Türkçe yazamayan politikacıların  slogan düzeyindeki  orta beyinlerinin, makarnanın olgusallığıyla insanları esir ettikleri ülkemde, Kocasakal’ın kavram egemenliğine dayalı hukuk ideali elbette anlaşılamıyor.

2 Haziran 2017 Cuma

Türkiye'de Türk Olamayan Sol


Bazen ne yazacağımı bilmiyorum ve basın imdadıma yetişiveriyor. Rakka operasyonu ile ilgili bir yazı popüler söylemle bir “muz orta” açtı.

Ender Helvacıoğlu “Rakka Operasyonu Kimin Operasyonu?” diye bir yazı yazmış. “Rakka operasyonu” ve  “kırmızı fularlı kız” arasında bir ilişki kurup kırmızı fularlı kızın aslında sosyalist falan olmadığını söylemiş. Neden böyle değilmiş? Çünkü Rakka operasyonu ABD’nin emperyalist operasyonuymuş ve hiç gerçekten sosyalist bir insan böyle bir operasyonda iş birliği yapar mıymış?

Yazının ana fikri “ Sosyalist doğuştan melektir!” Dolayısıyla sosyalistseniz zaten her şeyin en iyisini bilir, yapar ve asla kötü olamazsınız. Eh dünya da sosyalistler ve emperyalistler diye ikiye ayrıldığına göre bütün yapmanız gereken tarafınızı seçmektir.

Bu devirde, yani dünyanın aklı başında memleketlerinde   her şey aklın terazisine konabilirken  dünyanın böyle bölündüğüne inanan insanların var olabilmesi cidden inanılmaz.

Sevgili yazarımız dünyayı sosyalistler ve şeytan emperyalistler diye ikiye ayırırken  “ulus” denen şeyin varlığını unutmuş görünüyor.  Bu ne demek? Şu demek…

Suriye’ de Kürtler Kürdistan kurmak için terör   yapıyor, yani “sosyalist bir enternasyonalist adalet devleti” falan kurmağa çalışmıyorlar.

Suriye’de Kürtler, Irak Kürtleriyle beraber  bir  su ve petrol imparatorluğu kurmak için terör yapıyor.

Suriye’de Kürtler, Irak Kürtlerinin yaptıkları gibi “Türk’ten ve Arap’tan arındırılmış  bir Kürt  etnotopyası ” kurmak için terör yapıyor.

Suiye’de Kürtler dört ülkeyi birden bölerek toprak kazanmak için terör yapıyor ve sürekli insanlık suçu işliyorlar.

Ama  sevgili yazarımız bunları görmemiş bile. Yazı baştan aşağı sosyalizm güzellemesiyle dolu.

Yazının çıkarımı da şu: " Gerçek bir sosyalist, herhangi bir emperyaist operasyonuna katılmaz."  Bir  diğer çıkarım da şu:" Kürtler emperyalistlerle iş birliği ettikleri için yanlış yapıyorlar."

Bu yaklaşımı Aydınlık çizgisindeki  ulusalcılar da paylaşıyor.  Ama sorulmayan soru şu: Kürdistan kurulması için bizden toprak talep edilmesi veya kurulacak herhangi bir etnik Kürt devletinin sınırlarımız için tehdit olup olmayacağı yeterince önemli gözükmüyor mu?

Adları ulusalcı da olsa  sosyalistler, hâlâ aslında enternasyonalist ve “vatansız”. Onlar  hâlâ aslında Türk olmayan, Türk için düşünmeyi faşizm sayan “vatansız proleterler”…

Solcular, meşru bir devlete karşı yabancılarla işbirliği yapıp da ihanet eden,  Ortadoğu’daki Türk varlığını en büyük düşman sayan, açıkça etnik ırkçı, feodal , otoriter Kürt silahlanmasından hiç endişe etmeyip de köktenci Amerikan karşıtlığından ahlâk  damıtılabileceğini sanıyorlar.


Türkiye’de sol galiba aslında hiç değişmemiş. Yani birileri, “Amerikan /emperyalist karşıtı”  herhangi bir orduyla ülkemizi işgale falan kalksa muhtemelen bu abiler “ Yaşasın halkların kardeşliği!” diyerek Türk askerine silah çekerse şahsen hiç şaşmam.