5 Şubat 2017 Pazar

KERKÜK ZİNDANI


  Bu aralar Cem Karaca’dan Kerkük Zindanı türküsünün muhteşem rock yorumunu dinliyorum. Gözlerim doluyor, yetersiz bir ifade olacaktır; çünkü içimi öfke kaplıyor. Biz millet olarak balık hafızalıyız, yaşadıklarımızı unutuveririz. Kin tutmanın günah olmasının İslam öğretisinde yer alması ya da hoşgörü safsatasının da bu konudaki payı da büyüktür. Kin tutmak iyidir. Kişisel olarak olmasa da millet olarak diri ve tetikte olmanızı sağlar.



Diriyseniz, bütün duyularınızda tam olarak çalışıyor demektir. Düşüne bilirsiniz, gözünüz görür, kulağınız duyar, nereden tehlike geldiğini anlarsınız, kendi varlığınızı korursunuz, hayatta kalmak için en nihayetinde şahsiyetiniz, namusunuz için, yaşam tarzınızı korumak ve özgürlüklerinize sahip çıkmak için refleks gösterir, direnirsiniz. Diğer türlüsü balık gibi kimin ağına düşeceğini beklemek anlamına gelir ki hangi sofranın yemeği olacağınızı Tanrı bilir.

Sekiz aydır, Türk Askeri, üstelik TSK’nın en seçkin birlikleri Suriye topraklarında. Kuzey Irak’ta ki birliklerden söz etmiyorum bile.. Terör saldırıları, her gün gelen şehit cenazeleri..Devlet refleksi bu müdahaleleri gerektiriyorsa tabii ki millet olarak devletimizin her daim olduğu gibi arkasındayız. Ancak şu anda sonuçlarını yaşadığımız olayların nedenlerini düşünen beyinler elbette irdelemeli ve unutmamalıdır.


 Hadi düşünce tembelisiniz, hafızanızı harekete geçirip, yanı başımızda ki ülkelerin yaşadıkları iç savaşları, o ülkelere barış getirmek için dünyanın bir ucundan gelip, o ülkelerin ırzına geçilen kadınlarını, diri diri yakılan çocuklarını hatırlamak lazım. Belli ki Kurtuluş Savaşını, işgalicilerin zulmünü, Ermenin çetelerinin gariban Anadolu kadınına yaptıklarını hatırlamak daha güçtür.


Yaşam tarzınız, kişisel özgürlüklerinizi de kapsar. Yaşam tarzı, yasalar tarafından korunur. Dolayısı ile kuvvetler ayrılığı ilkelerinin uygulandığı demokrasilerde yasaların ve yasama organlarının bir anlamı vardır. Hak verilmez, alınır derler. Belki bunun içindir ki Türk Halkı kendilerine verilen özgürlükler ve tercih yapma hakkından bu kadar kolay vazgeçmeye hazır gözüküyor. Onun için de, eski devir artığının bilmem kaçıncı göbekten torunu çıkıp, kendisine yalakalık yapan sunucuya ‘bana prenses değil sultan demeniz, daha uygun olur’ diyor, o zavallı adam da seyirciye kadını alkışlattırıyor.


Bu sultan, bir gecekondu semtine gitse ve dese ki, bu topraklar benim ailemin malı boşaltın evlerinizi, devlet benim, bundan sonra yeşil kart falan bilmem, iaşenizi kestim. Yeni bir fetih dönemine giriyoruz, ilk hedefimiz Tahran, İran’a savaş ilan ettim. Bizim garibanlar hafızalarına uygun şekilde sudan çıkmış balığa dönerler. Bu gün geldiğimiz nokta da belki halk kendi eliyle yeni bir monark olmasa da bir tek adam yaratacak, üstelik bu gücün kendisinde olduğunun farkına bile varmadan, bu güçten vazgeçecek.

26 Ocak 2017 Perşembe

KARA GÜN FİLMİ –TEBAA OLMAK



2013 yılında Boston Maratonuna yapılan bombalı saldırıyı konulan Patriots Day, ‘Kara Gün’ filmi 2016 yapımı. Yönetmen koltuğunda Peter Berg var, senaryonu Peter Berg ile Matt Cook yazmış. Filme konu olan saldırıyı kısaca özetlemek gerekirse; iki Çeçen kardeş hazırladıkları el yapımı bomba ile maratonun bitiş çizgisine yakın bir nokta da gerçekleştirdikleri saldırı ile 3 kişi hayatını kaybeder ve 200 kişi yaralanır. Saldırganlardan Tamerlan Tsarnaev, 3 gün sonra polisle girdiği çatışmadan ağır yaralı olarak, diğeri Cevher Tsarnaev, 19 Nisan günü bütün gün ve gece süren bir insan avı sonucunda yakalanır.  19 Nisan günü boyunca Boston ve civarında toplu taşıma araçları, iş yerleri, okullar ve üniversiteler dahil bir çok kuruluş kapatılır ve halkın dışarı çıkmamaları ve kapılarını kilitli tutmaları istenir. FBI ve polis güçleri ortak hareket eder ve her zaman ki gibi sıradan bir polis memuru birden kahraman olur.


Filmde kopan ayaklar, bacaklar kan ve dehşet görüntüleri eşliğinde veriliyor. Zaman zaman orijinal haber görüntülerine kullanılmış, Barack Obama’nın konuşması gibi. Filmde bir kare de J.F. Kennedy’in fotografına var ki ‘ne şimdi dedirtiyor’, sanırım yeni seçilen Cumhuriyetçi Başkan Trump’a selam vermişler. Filmde ironik bir sahne de var; Çeçen saldırganın eşi FBI tarafından sorguya alındığında, avukat istiyorum, diyecek kadar Amerikalı olmayı içselleştirmiş.. Film sanatsal anlamda pek bir şey ifade etmediği gibi oyuncuların özellikli çabası da yok.


Pekiyi bu film neden mi anlattım?

Bizde vaka-ı adliyeden olaylar haline gelen terör saldırılarını düşündürdü de ondan.


Hemen her filmde eleştirseler bile Amerikan Devlet geleneğine bir öykünme vardır. Bir taraftan eleştirirler, bir taraftan FBI, CSI, NSA kutsarlar, ulusal muhafızları ile gövde gösterisi yaparlar. En nihayetinde Amerikan halkının yaşam tarzına kim müdahale ederse, cezasını bulur. Bu noktadan bakıldığında halkının kişisel özgürlüklerini ve yaşam tarzını yasalarla güvence altına almış, ekonomik ve siyasi açıdan güçlü bir devletin bir parçası olmak, çok da imrenilesi gözükmüyor değil..



Bizde ki kadercilik bir gün nasıl olsa öleceğiz, şu ya da bu nedenle, anlayışı; anlaşılan terör saldırılarını daha kolay kabul edilir kılıyor.Aslında Ortadoğu coğrafyasında genel hakim inanç bu şekilde..Niçin, neden veya nasıl oldu; en önemlisi aksiyon almakta kim yetersiz kaldı, gibi soruları sormak yerine ampirik bir tavırla suçlayacak bir dış odak bulmak(Haklılık payı olmakla birlikte) hem kendini tebaa olarak görmekten bir türlü kurtaramamış halkın hem de hükümetlerin işine gelir. Bu coğrafya da aslında insan hayatının değeri yoktur dolayısı özgürlüklerin ve yaşam tarzlarının da.


Düşünmek, sorgulamak ağır işçilik.Sizin yerinize karar veren bir erk.Tebaa oldunuz mu her şey daha kolay..En nihayetinde ye, uyu, üre; münasip görülürse çalış yoksa sana verilenle yetin. Burada sıkıntı sen tebaa olmayı reddediyorsan çıkıyor. Benim bedenim, benim seçimim, benim yaşamım dediğinde..


Aslında her terör saldırısı, yaşam tarzına bir müdahaledir. Başta yaşama hakkı olmak üzere..Her saldırı özgürlüklerinizden birazı götürür. Önce haber alma özgürlüğünüz kısıtlanır, sonra sizin yerinize karar verenler, seçtikleriniz ya da tebaası olmayı kabul ettikleriniz, öncelikler listesi oluşturur. Saldırı amacına tam on ikiden ulaşır. Hayatta kalayım derken hayatta olmanızı değerli kılan ne varsa bir bakmışsınız elinizden uçup gitmiştir.


20 Ocak 2017 Cuma

Kürt Görünürlüğü Ve Muhtemel Sonuçları



Önce bir azınlığın ifade özgürlüğü sorunu gibi ortaya atıldı. Sonra  “görünür olmak” diye ifade edildi. En sonunda “egemenlik paylaşımı” ve bağımsızlık noktasına taşındı.

Bahsettiğimiz  şey, “Kürt Sorunu”.

Kürt  Sorunu  aslında, Türk uluslaşması içine dahil edilmiş bir  etnisitenin durumu hakkında, bilgisizce  bir talepten ibaret.

Bu bilgisizlik  en başta Türkiye dışındaki Kürt topluluklarının toplumsal durumları hakkında .

Kürtlerin bu ülkelerdeki resmi konuları ayrı bir tartışma konusu. Çünkü her ülkenin kendi kuruluş biçimi var   ve kimi azınlık, kimi ulusal çoğunluk sayacağın belirlemek o ülkenin kurucu ulusunu ilgilendiriyor. Zaten bu durum, politik rüzgârlara göre ani değişebiliyor.

Meselâ İran’da Kürt azınlığın Kürtçe eğitimine izin verildiği söyleniyor ama Kürtlerin bağımsızlığa yönelik en ufak bir silahlı direnişi en sert şekilde  eziliyor.

Bunun yanı sıra  Türkiye dışındaki diğer Ortadoğu ülkelerinde Kürtler topluma karışamıyor. Onlar ne Arap ne Fars sayılabiliyor. Araplar ve Farslar, Kürtleri kendileriyle karışmaması gereken bir tür ikinci sınıf kabile olarak görüyor. Dolayısıyla bu ülkelerdeki Kürt okulları bizde sanıldığı gibi “silâhlı Kürt yiğitlerinin korkusuyla” verilmiş haklar  falan değil. Bu haklar, “zararsızlıkları” sağlanmış ya da toplumda karışması kesin şekilde engellenmiş  canlılara verilmiş lütuflar olarak görülüyor. Dahası, ABD’nin eliyle semirtilmiş ve şımartılmış Kürt  Bölgesi  yönetimi,  Arap yöneticilerin ve halkının nefretini fazlasıyla üstüne çekiyor. Kürtler ABD eliyle egemen kılınmış şımarık petrol zengini rolüne kendilerini kaptırmış görünüyorlar. Buna bir de artan gayri meşru Kürt silâhlanmasını eklersek Kürt sorunu “kaset çıkarmanın” çok ötesine geçen, uluslararası bir belâ haline geliyor.

Ortadoğu’da dört ülke Kürt sorunundan mustarip. Bunlar içinde Kürtlerin resmen “uluslaşmaya” dahil edildiği tek ülke Türkiye. Türkiye “ulus” toplumsal birimi dışında bir toplumsal birimi, siyasal egemenlik kullanıcısı olarak  tanımıyor.

Bu tercih isabetli midir, değil midir? Şimdiye kadar isabetli olduğu görülüyor. Çünkü Kürtlerin siyasi anlamda “görünmez kılınması” diye yorumlanan  bu tercih, onların  toplumda da uluslaşmış, “değerdaş” bir topluluk olduğu algısını yaratmıştı. Bu yüzden herhangi birinin Kürt olmasının da Türk toplumunda bir önemi kalmamıştı.

Şimdi deniyor ki  “Biz Kürtüz!” demek istiyoruz. Elbette denebilir, neden denmesin?

Sorun şu ki bu güne kadar uluslaşmayla kendi arasındaki bütün cemaatleşmeleri, kabilecilikleri aştığını düşünen bir topluma “ Hayır ben sende ayrı ve sana denk bir toplumum!” denmesinin yaratacağı sonuçlar hesaplanmış değil.
Her şeyden evvel “Türk Ulusu”, bir “değer toplumu”. Yani ortak değerleri bütün kabile, kan, soy vs bağlantılarının üstünde gören bir toplum. Yeterli seviyede olmasa da “değerlerin” üstünde uzlaşılacak en önemli ve değerli/kıymetli/pahalı  varlıklar olduğunu anlayabilecek durumda.

Böylesi bir toplumun üyesi olmak demek, uygarlık üretimine doğrudan katılmak, uygarlığı meydana getiren büyük beraberliğin ayrımsız bir üyesi olmak demek. Çünkü uygarlık, ancak kurallı, değere bağlı ve kural tanıyan insan beraberliklerinin yaratabildiği bir şey.

Bu şartları sağlayabilen tek toplumsal birim de “ulus”/”millet”.

Peki bu açık gerçeklere rağmen Kürtlerin “görünür olmak” iddiası ne anlama geliyor. Şu anlama geliyor: “Biz Türk’ten ayrı bir ulus olarak resmen tanınmak ve egemenliğe ortak olmak istiyoruz.”

Şimdilik resmi bir Kürt egemenin tanınması imkânsız. Şimdilik diyorum çünkü yarın bütün hukuk istismarlarıyla rejimimiz yıkılır da diktatörlüğe geçersek bu da gerçekleşebilir.

Bu gerçekleşmese dahi Türk denen uygarlık yaratıcısı büyük kültür sahibine denk bir Kürt  ismi tanınacak olursa Türk toplumu artık karşısında “kız alıp kız verdiği” bir topluluk görmeyecek. Böyle bir şey gerçekleşirse Kürtler Irak, Suriye ve İran’daki gibi “görünür” hale gelecek. Dahası bu gerçekleşirse Türk toplumu bu “görünürlükteki”, “Kürt silahlı tehdidini” artık doğrudan doğruya Kürt topluluğuyla özdeşleştirebilecektir.

Şu kesin şekilde bilinmeli ki Kürtler kendileriyle ilgili ifade hürriyeti tartışmalarını, Türk toplumundaki demokratik bir arayış olarak görmüyor. Bu ifade hürriyeti tartışmalarını, doğrudan doğruya Kürt silahlı terörünün bir kazanımı olarak görüyor.

Dolaysıyla Türk’e rakip ve denk bir Kürt toplumundan bahsettiğiniz anda karşınızda , “bu topraklara talip olan bir yabancı toplum” bulacaksınız.

Bunun siyasi yansımaları, hukuki tartışmaları bir yana ama Türk  Ulusu, böylesi bir egmenlik ve toprak paylaşımı tartışmasını Kürtlerin sandığı kadar “korkakça” karşılamayacaktır. Çünkü özellikle “süreç” denen ihanet politikasıyla etnik terör ve ondan nemalanacağını ümit eden büyük bir Kürt kitlesi, ciddi anlamda şımartıldı, ümitlendirildi.

Bütün bu tartışmalara Kürt etnik terörü damgasını vurdu. Dolayısıyla Kürt kimliğinin belirlenmesinde inisiyatifi Kürt etnik terörü ele geçirdi. Bunun Türkçesi PKK, artk her Kürt’ün birer PKKlı olarak görülmesi gerektiğini sözde siyasi oluşumlarıyla da topluma kabul ettirdi.

Bu noktada “ etnik siyaset”, Kürt topluluğunu, uluslaşmayla uzlaştıran bir barış yönetimi olmak yerine Kürt etnik terörünü meşrulaştıran bir tür hukuki  manivela oldu. Habur rezaletinde , siyasi İslamcılar bu manivelayla   ulusal egemenliğin hukukî  muhafazasını kırdı.

Bütün bu olanlar gerçekten Kürtleri “görünür” kıldı. Fakat gerek Türklerin gerekse Kürtlerin karşılıklı cehaletleri, bu  görünürlüğün bedelinin anlaşılmasını engelledi. Bu görünürlüğün bedeli Kürtlerin, İran, Irak ve Suriye’deki gibi “tahammül edilebilir yabancılar” olduğu kanaatinin toplumda belki de kalcı olarak yerleşmesi oldu.

Kürtlerin “tahammül edilebilir yabancılar” olduğu kanaatinin yerleşmesi ne gibi sonuçlar doğurabilir? Bir kere adları açıkça Kürtçe olanların, artık  kendilerini “ortak egemen” olarak gören Kürtçü ve dolayısıyla PKK yandaşı ailelerden geldikleri düşünülecektir. PKK’ya sempatizan olmak, bu ülkede saysız kanlı eyleme imza atmış, Türk düşmanı,  bölücü bir örgüte yandaş olmak anlamına geldiği için de  “Kürt görünürlüğü” hiç de sanıldığı gibi “kardeşlerimizi tanımakla” falan sonuçlanmadı. Kürt görünürlüğünün tek sonucu, içimizdeki Kürtlerin, İran’ı, Irak’ı ve Suriye’yi bölmeye çalışan soydaşlarıyla aynı  bilinci paylaştığının “görünmesi” oldu.

“Kürt siyasetinden” bahseden herkesin asıl niyetinin siyaset yoluyla PKK’yı meclise sokmak olduğu kanaati kemikleşecek ve bu da uluslaşmayla barışık  sağlıklı bir etnik siyaset ihtimalini kesinlikle ortadan kaldıracaktır.

Daha önemli  ve yaygın sonuç ise Kürt oldukları bilinen insanların istihdamında ve onlarla yapılacak ticarette ciddi azalma yaşanabilecektir ki  “PKK halk, halk PKK!” sloganıyla yaygınlaştırılan etnik terör yandaşlığı işe alınan her Kürt’ün işe zarar verebileceği, Kürtlerden yapılan her alışverişin PKK’yı beslemek anlamına geleceği kanaati kemikleşebilir.

Buraya kadar olanlar  dar bir çerçevede düşünülmüş olabilir ama daha yaygın sorun, Kürt kökenli yurttaşlarımızın seyahat ve yerleşim konularında yaşayabilecekleri  toplumsal kısıtlamalar olabilecektir. “Madem Kürtsün, demek ki PKKlısın!” algısı bir kere yerleştiğinde, herhangi bir Kürt’e ev ya da  dükkân kiralamanın doğrudan PKK’ya yataklık etmek riski taşıdığı kanaati yerleşebilir.

Sorun şu ki “görünürcüler” veya süreççiler, bu muhtemel sonuçların asla gerçekleşmeyeceğinden emin davrandılar ve  bütün inisiyatifi PKK’ya devrederek ondan bir minnettarlık umdular.

“ Ama her Kürt PKKlı değil!”ci  iyimserlere iki şey söylemek isterim:

Kendi tecrübelerime göre  yaklaşık on Kürt’ten sekizi  bölücü fikirler taşıyor.

 İstisnalar da kaideleri kesinlikle bozamıyor.

Yani sorun ondan kaçtığınız zaman, ortada kalkmıyor.















12 Ocak 2017 Perşembe

Dogville


Bana göre bir şaheserdir ve onu sinemada seyretmek onuruna eriştiğim için çok mutluyum.

Gereksiz görsel unsurlardan arındırılmış ve hatta tiyatronun bile dekor fazlalıklarından uzak salt bir insani durum filmidir Dogville.

Oyuncularının kudreti ile film, belki de “oyun” demeliyiz, sizi içinizdeki insanın gelgit sahillerine sürükler ve en sonunda insanın yargıdan kurtulamayacağı fikri ile biter.

Filmin öyküsünün özeti, çaresiz bir genç kadının ücra bir kasabada yaşadıklarıdır.

Öyle ki o ücra kasaba kendi içine kapanmış, kendi halinde masum insanların yaşadığı  tipik bir Amerikan kasabasıdır.

Bu kadar masum bir kasabanın hayatı,  çaresiz, güzel bir yabancının aralarına karışmasıyla bir anda değişir.

O kadın nereden gelmiştir? Kasaba hayatına uyum sağlayabilecek midir? Kasabaya bir maliyet yaratmadan hayatını sürdürebilecek midir?

Bu sorulardan ilki dışındakiler zamanla cevap bulurlar.

Kasabanın hayatının eski düzeninde sorunsuz yaşanmasını bekleriz ama öyle olmaz. Çünkü   özellikle kasabanın erkekleri bu “kökü dışarıda” kadının çaresiz ve kimsesiz olduğunu bir kere fark etmişlerdir. Bunu fark ettikleri anda yabancı ( Nicole Kidman) onlar için sorumsuzca kullanılabilecek bir nesne haline gelir. Erkekler  onu  taciz  eder hatta ona tecavüz bile  ederler.

Kadınlar onu aşağılayıp köleleştirebileceklerini görürler. Bu döngüye çocuklar bile dahil olur.

Demokrasi ve insan hakları bu topraklarda yeşermemiştir. Bu kavramlar “kökleri dışarıda” olan kavramlardır. Ancak ve yalız belli usul kurallarına samimiyetle bağlı kalmayı isteyen toplumlarda hayatta kalabilirler.

Atatürk gerçek bir devrimle Türkiye toprağına  sahiplerinin Türkler olduğunu söyleyerek demokrasi ve insan hakları  kavramlarını dikti. Devrimleriyle o kavramların nasıl yaşatılacağını bize öğretti. O kavramlar yaşadıkça onların uygarlık meyveleriyle daha mutlu ve müreffeh yaşayabilecektik.

Peki ama bu kavramlara neden bağlanmalı ve onları neden yaşatmaya çalışmalıydık?

Atatürk bu kavramları emanet ettiği  milletin Türk Milleti olduğunu, emanetçilerine hatırlattı. Bu adın salt bir kabile adı olmayıp demokrasi ve insan hakları kavramlarının öncüllerini çok çok önceden içinde zaten yaşatmış bir büyük ulusun adı olduğunu bize  hatırlattı.  “Tek iftiharım Türk olarak doğmuş olmamdır!” diyerek bütün kudret ve mevkiinin yalnızca  Türklük’ten kaynaklandığını söyledi.

Sorun şuymuş ki  demokrasi ve insan hakları kavramlarını emanet alan kitlenin onları yaşatmak gibi bir arzusu yokmuş. Böyle bir arzusu olmadığı gibi aynı zamanda  bu kavramları yaşatacak gerçek insani akıl ve vicdandan da  mahrummuş.

Uzatmaya gerek yok. Kurallar çerçevesinde hareket edip de kendi milletine silâh çekmekten kaçınan Türk askerinin gırtlağına sarılan bir kitlenin varlığı bize şunu gösterdi:
 Bu ülkede Türk adının  taşıdığı uygarlık meyveleriyle beslenerek onu yok etmeğe istekli büyük bir yabancı kitle meydana gelmiştir.

Bu kitle bugün Türk adını ve onun uygarlık ağacını kökünden kazıyabileceğine inanan, akıl ve ruh sağlığı şüpheli  bir kitledir. Bu kitle kot kemeriyle, sopalarla tankları durdurabildiğini sanan, kural duvarlarına güvenen insanları sarığıyla, sakalıyla, sopasıyla tehdit edip “yola getirebileceğini” sanan nevrotik daha da kötüsü ahlâk yoksunu
bir kitledir.

Nevroz gerçeklik algsının bozulmasıyla ilgili pek geniş ve genel bir terimdir. Dolaysıyla  tanklara karşı durduğunda tank personelinin cevabını idrak etmekten uzak kendi içine kapanmış ve dünyayı yalnız ve ancak kendisi için yaşayacak kadar egosentrik bir topluluk bu gün başta Türklük olmak üzere onun sahipliğinde yaşatılmış  insan hakları ve demokrasi kavramlarını açıkça iğfal etmektedir.

Filmin sonunu söylemeyeceğim ama efsanevi aktör James Caan’ın efsanevi repliğini tekrarlamadan da duramayacağım: “ Bir köpeği,  doğasına her uyduğunda, başını okşayarak terbiye edemezsin…”


8 Ocak 2017 Pazar

Türkiye’de Liberal İhanet


Türkçülük neye benzer?
O  bütün dünyayı kedine düşman bilip de herkesi öldürmedikçe rahat etmeyecek faşistlerin uydurduğu bir kabile aidiyeti midir?

Yoksa  uzlaşmaz, lâftan anlamaz, kibirli insanların uydurdukları bir tür politik tavır mıdır?

Yoksa kafatasçı, kökten ırkçı, tehlikeli ve saldırgan  insanlara özgü bir ruh hastalığı mıdır?

Bana öyle  geliyor ki  kendilerini “milliyetçi” addedenler bile  Türkçülüğü,   buradaki  tanımlardan birine yakın bir tür anomali olarak görüyor.

Türkçülüğün neden böyle görüldüğü ayrı bir tartışma konusu. Fakat  söz konusu memleket meseleleri olunca   nasıl davranılması  gerektiğine dair tutum tercihi bu üç tanımla şekilleniyor.

Bu üç yaklaşımın ortak yanı Türk’e “dışarıdan bakmaları”.

Özellikle liberaller, sosyalizmin  feci çuvallamasından sonra Türkiye’de  hayatı toptan izah etmek işini devraldılar. Sorun şuydu ki  liberaller de sosyalistler gibi yaşadıkları ülkenin ve mensubu oldukları milletin  gerçeklerinden habersizdiler. Dolayısıyla Türk Ulusuyla ilgili her şeyi kendi teorik hayal dünyalarına göre yeniden izah etmeye kalktılar. İktisat okumaktan sosoyolojiyi gözlemeye ve tarihi okumaya zamanları kalmamıştı. İdeolojinin  bütünselliğinin bütün hayat izah edebildiğini sanacak kadar kesin inançlıydılar. Bu noktada sosyalistlerle yolları kesişti. Ve ne garip ki Stalinist Kürt ihanetiyle  aynı enternasyonalist düzlemde, ortak Türk düşmanlığında buluşuverdiler.

Açıkça kollektivist ve açıkça ırkçı olan bütün Kürt hareketlerine  Türk karşıtı tutumlarıyla destek oldular.  Bütün gelişmiş ulusal devletlerin burslarından yararlandılar ama Türk ulusal devletinin varlığını bir türlü içlerine sindiremediler.

Adı federasyon olmakla beraber açıkça ulusal birliğe dayanan  gelişmiş ülkeleri görmezden geldiler.  Mesela ABD’de “federal” kurumların özlerinde ne tür bir hukuk ve siyaset birliğini sağladıklarını asla düşünmediler, görmek de istemediler.

Türk’ü ve Türkçüleri itham ederlerken bebek katillerine insan haklarının ve hukukun şemsiyesini sunmaktan çekinmediler.

Amerikansız bir ABD, Almansız bir Almanya, Fransızsız bir Fransa olamayacağın kabul ederlerken “Türksüz” bir Türkiye olması gerektiğini,  insan haklarını Kürt etnik terörü ve İslamcı zorbalık lehine alabildiğine sömürerek savundular.

Böylece hem liberalizmin bütün fikri itibarını çar çur ettiler hem de Türk vatanının bölünmesine hukuki zemin hazırladılar.

İhanetleri, Türk Milleti’nin refahı ve özgürlüğü  için kullanılabilecek akılcı bir ideolojinin her türlü etnik ve dinci ahlaksızlık için bir kılıf haline gelmesine sebep oldu.

Hepsinden kötüsü, Türk çocuklarının  kendi uluslarının tarihine ve kimliğine  yabanclaşmasına sebep oldular. Bu gün karşımıza birer terörist adayı olarak çıkan her çocuğun vebali köksüz ve immoralist liberallerin boynunadır. Çünkü onlar türban fitnesinden medrese, tarikat, cemaat ihanetlerine kadar bütün kötülüklerin aklayıcısı oldular.

“Bebek katilini” “sayın” yapanlar, etnik ve dinci katillerin beyanlarına ifade hürriyeti hakkını peşkeş çekenlerin  ta kendileridir.






7 Ocak 2017 Cumartesi

Hoşgörü ya da toplumsal rahatlama


Hoşgörü üzerine birşeyler yazayım dedim, ilham versin diye Mevlana'nın hayatına göz attım. Zamanında en büyük hoşgörüsüzlüğe maruz kalmış; belki onun için 'ne olursan gel(...)' sözünü söylemiştir.


Hepsi bir yana hoşgörü geri kalmış,insan hak ve özgürlüklerinin yasalar ile güvence altına alınamadığı toplumların, moda deyimi ile mahalle baskısını yumuşatmak üzere geliştirdikleri bir argüman.


Yobaz dinciliğin özellikle şu din demiyorum, etkin olduğu, sınıf farklılıklarının keskin ve gelir dağılımının adaletsiz olduğu toplumlarda hoşgörü sığınılacak bir kavramdır. Hoş onuda ağızlarına gözlerine bulaştırırlar ya...

Hukukun üstün olduğu,din dünya işlerini düzene sokmuş toplumlarda hoşgörü kavramı yerine yaşam tarzına saygı, dürüstlük gibi kavramlar geçerlidir. Kimse kimseyi dürüst olmadığı, yolda yürürken etrafı rahatsız etti diye hoşgörmek, empati kurmak zorunda değildir. 


Hoşgörü kuralların olmadığı, kolluk kuvvetlerinin ancak kişinin fiili saldırıya uğradıktan sonra dahil olduğu, insan yaşamının ucuz ve değersiz olduğu toplumlarda toplumun kendine yaptığı masturbasyondur. 


Belki bu ifadeyi sert bulabilirsiniz. Bazen sarsılmak iyidir. Kavramlar ve fikirler üzerinden tartışamazsanız, kelimeler üzerinden dikkat çekmeye çalışırsınız.

2 Ocak 2017 Pazartesi

Bin Bir Surat Şeiatla Beraber Yaşamak


 
Eve geç geldik.

Çok sevdiğimiz arkadaşlarımızla epey eğlenmiştik. Ve  memleketin her yerinde insanlarımızın aynı şekilde eğlendiğini düşünüyorduk.

Sabah olduğunda aldığımız haber, hepimizi kahretti.

Memleketin en büyük şehrinde, en büyük eğlence yerinde, bir takım alçaklar düpedüz katliam yapmıştı.

İşin garip tarafı kapıdaki güvenliği aşıp bu işi yaptıktan sonra  hiçbir çatışma yaşanmaksızın çekip gitmişler.

Demek ki böylesi bir katliam yapıp rahatlıkla kaçılabiliyor.

Düz mantık yürütünce karşıma şöyle bir manzara çıkıyor:

Polisin biri, Rus Büyükelçisini kalleşçe katledip üstüne bir vaaz  verip hepimizi tehdit ediyor. Çok geçmiyor,  memleketin her yerinde  yılbaşı düşmanları milleti taciz ediyor. Gene çok geçmeden de bir eğlence yerinde “ şeriatçı” oldukları tespit edildiği söylenen insanlar katliam yapıyor.

Bir kere şu anlaşılmalı: Bu ülkede Müslümanlar, Belçika’da, Fransa’da, Almanya’da oldukları gibi kontrol edilebilir bir azınlık falan değil. Bu ülkede “Müslümanlar”, ezici çoğunluk ve dahası kadir-i mutlak iktidar.

Bu ülkede kendilerine Müslüman diyenlerin sizin, benim Müslümanlığımızı  kabul etmediklerini öteden beri biliyoruz. Ayrıca da “doğru Müslümanlığın”, ancak kendilerine ait olduğuna inandıklarını da biliyoruz.

Dolayısıyla böyle bir ortamda, metro çıkışlarında insanlara din propagandası yapan insanlar,  herhangi bir azınlık adına masum bir ifade hürriyeti hakkını falan kullanmıyor; doğrudan doğruya gayrı resmi bir baskı yapıyor.
Büyükelçiyi vuran kalleş polis bize, “ Kravatımızla, takım elbisemizle içinize girer ve siz ne olduğunu anlayamadan hepinizi katledebiliriz!” mesajını verdi. 

Yılbaşı düşmanı yobazlar da “ Cübbemiz ve sarığımızla hayatınıza müdahale ederiz!” demiş oldular.

Dinciliğin iki  eyleminin satır arası şu: “Öyle ya da böyle sizin hayatınıza sızacağız ve sizi yok edeceğiz!”

Aslında “dincilik” diye ayrı bir kategori yok ama bu ayrı bir tartışma konusu. Kafam gerçekten çok dağınık. Ama şu bir yarı karanlık olarak beni daha çok  ürkütüyor:

Artık açıkça laik ve akılcı dileklere katılmayan herkes , kılığı kıyafeti ne olursa olsun zihinsel olarak şeriatçı terörle aynı tarafta sayılabilir. İşler bir iç savaş derecesine ulaşmamış olabilir ve çok sayıda dindar tanıdığımız da olabilir. Ama unutmayalım ki büyük elçiyi vuran alçak da “normal” bir Türk ailesinden devşirilmişti.







28 Aralık 2016 Çarşamba

Türk Aydınında Kimlik Ve İdeoloji Karmaşası

Gerçek bir aydın, milletinin yüz akı bir yazar

“ Türk aydını” derken kastım, Türkçe konuşan, Türk Ulusu’nun sorunlarıyla hemhal olan, bir şekilde “Türk” diye tanınan okumuş insanlar.

Türk aydınında iki önemli sorun gözleyebiliriz. Bunlardan biri kimlik diğeri ideoloji sorunudur. Aslında kimlik sorunu da büyük ölçüde ideolojiyle ilişkilidir. Ve  fakat ideolojinin  kültürle yönelimini de kimlik sorunu belirler.

Türk aydını denen insanların farklı etnik kökenleri olabilir. En nihayetinde bizimle sorunsuz konuşabilen ve kültürümüzü paylaşan insanları, etnik kökenlerine bakmaksızın benimsemek kültürümüzün başlıca özelliğidir.

Kimlik sorununda öncelikle farklı etnik kökenlerden gelip de Türk kimliğinin kapsayıcılığını ve uzlaştırıcılığını alamamakta ısrar eden kabile okumuşlarının önemli yeri var. Bunların başında da Kürt okumuşları geliyor. Nüfus baskısına güvenerek toplumu silahla veya mahalle baskısıyla tehdit etmeyi benimsemiş Kürt  okumuşları kimlik sorununu, “şekillendirilmemiş bir iç savaş”  düzeyine taşımışlardır.

Bu durum Kürt kabileciliğinin eritilememiş olması ile anlaşılabilir. Kimlik sorununun bu yönü ontolojiktir.

Kimlik sorununun daha derine işlemiş ve daha bölücü olan kısmı ise ideolojiyle ilgili olan kısmıdır.

Ünlü köşe yazarlarında biri bir zamanlar, “ Eskiden  bütün solcular Kürtçü, bütün Kürtçüler de solcuydu” diye yazmıştı.

Ünlü televizyonculardan Enver Aysever de Celal Şengörle bir söyleşisinde “ Solcunun Türk’ü mürkü olmaz, solcu solcudur!” demişti.

Bugün aynı şeyi liberaller de söylüyor ve Türkiye’yi bölünme noktasına getiren İslamcı- Kürtçü koalisyonunun temellerini de onlar attılar.

O halde Türkiye’de ideoloji ile kimlik arasında, Türk Ulusal varlığı açısından  pek de “yapıcı” olmayan bir ilişki söz konusu.

Herhangi bir ideolojiye bağlananlar ideolojilerini derhal “kimlik üstü bir dine” çeviriyorlar. Daha sonra bütün dünyayı bu yeni iman çerçevesinden görmeye başlıyorlar. Bu  bir tür hamakat yani “ahmaklık” . bu hamakatin solcu basın organlarında hâlâ sürmesi özellikle ilginç. Mesela Bayram Yurtçiçek isimli bir yazar PKK’nın aslında antikomünist bir kontrgerilla örgütü olarak kurulduğu gibi bir komplo teorisiyle antikomünist düşüncenin insanlık dışı bir şekilde bütün solcuları katlettiğine kadar bir alay zırvayı köşesinde yazıyor ve dahası şerefli pek çok Türk milliyetçisini de militanlara jurnalliyor veya karalıyor.

İdeolojilerin dünyayı açıklama ve yeniden yapılandırma tasavvurları, onları, aydınlanma devrinin yeni dinleri haline getirmiştir. Dinlerin açıklayıcı ve düzenleyici işlevleri için Prof. Dr. Celal Şengör’ün ilgili bağlantıda yayınlanmış dersi izlenebilir.*

Türkiye’de “aydınlar” ideoloji sahibi olmayı akıl/fikir sahibi olmak için yeterli sanmışlardır. Bu sanının sebebi de “imandır”. İdeoloji dinine iman edenler onun yanılabileceğini asla düşünemez, bunu akıllarından bile geçiremezler. Bu bakımdan meselâ 2008 ekonomik krizini para arzı, kredi genişlemesi gibi gerçeklerle  değil de Marx’ın hurafeleriyle açıklayabileceklerini söyleyenlerle Muhammet’in dışkısının gül koktuğunu söyleyenler arasında hiçbir fark yoktur.

Aynı şeyi özelikle Marksistlerin etik romantizmleri için söyleyebiliriz. Marksistin  imanı o kadar güçlüdür ki  içinde normatif ahlâka dair tek satır barındırmayan ve bütün tarihi ahlakdışı bir tür otomatizm olarak gören bir yazarı bir tür ahlâkî peygamber haline getirebilir.

Bu din algısıyla ideolojinin müminleri için başka bir tür ümmet meydana gelir. Sosyalist Enternasyonal bu tür bir ümmet arayışından başka değildir. Kimliğinizi hayali bir tür ümmete bağladığınızda, artık kendi ulusunuzun da tarihinizin de bir önemi kalmaz. Bunlar size ancak geri kalmış insanların geri kalmış bağlılıkları olarak görünmeye başlar.

Kaldı ki bu aydınlar ciddi bir yazılı kültürel mirasa sahip değillerse karşılaştıkları daha büyük miraslar karşısında komplekse kapılarak kendi toplumlarına yabancılaşmaları da mümkündür. Bu durumda “kendi başına” ve özgün bir kültür geliştirmek yerine üstün kültüre taabi olmak geri ülke aydınına en  makul davranış gibi görünür. Bu fikir ona, ideolojinin yaratıcısı kültürün aşıladığı kompleksten kaynaklanır.

Türk aydını, Osmanlı’nın gerilik mirasını devralmış ve batılı bir  entellektüeli model almak yerine “iman sahibi” bir medreseli olmayı seçmiştir. Dolayısıyla da Atatürk’ün “Kendi başına düşünen, ulusal kimliğinden bütünüyle gurur duyan, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” genci olmak yerine  aşağılık kompleksli ikinci sınıf bir batılı haline gelmiştir.  Bir kere kendi kimliği hakkında yeterli psikolojik ve bilişsel donanımı olmadan unvan ve para kazanan “aydınlarımız” elbette “efendileri” olan batılıların ideolojilerine de birer “akıl dini” muamelesi” yaparak iman etmişlerdir.

Türk kimliğinin üstünlük duygusundan mahrum kalındığında , bu insanlar, ideolojilerini, üstün ve kendi başına var olan bir ulusun menfaatleri veçhesinden yorumlamak  ve uygulamak yerine mensup oldukları ulusu, kendi ideolojilerine göre şekillendirmeye kalkmışlardır. Bu sadece solcu ve liberal aydınlar için geçerli değildir.  Ülkemizde İslamcı aydınlar da  aynı sapkınlıkla maluldür.

Özellikle sol yayınları bu açıdan okumak önemlidir. Çünkü meselâ Marksizmin geri ülke aydınında meydana getirdiği kimlik kompleksi ortaya çıkarılmadıkça   Türkiye’nin içine düştüğü etnik vahşetin vs insani kökenlerini anlamak da mümkün olmayacaktır. Çünkü özellikle sol aydının köksüz  enternasyonalist imanı ve seçkinlik duygusu, ne yazık ki bütün ulusal gururun üstünde görünmektedir. İdeolojinin kimlikte yarattığı tahribatı gidermek  yalnızca ulusal bütünlüğümüzü korumak için gerekli değil. Bu aynı zamanda akıl sağlığımızı koruyabilmemiz açısından önemli. Çünkü ideolojik kimliksizliğin yarattığı yabancılaşma, geri ülke aydınında kendi ulusu hakkında öldürücü bir kayıtsızlık yaratıyor.

 *https://www.youtube.com/watch?v=I4dPPqXfksY





26 Aralık 2016 Pazartesi

Türkiye Örneğinde Şekilsizleştirilmiş Sentetik Savaş


Suriye İç Savaşı ile içerik ve boyut değiştiren Kürt etnik terörü, İslâmcı terör ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti açısından çok daha büyük bir tehdit haline geldi.

Özünde Suriye  İç Savaşı kendi başına Türk devletinin bekası açısından bugünkü  gibi bir  tehdit teşkil etmeyebilirdi. Fakat bu savaş Kürt devleti hayallerinin bir adım daha ileri taşınmasına sebep oldu. Güney sınırlarımızda, fiilî bir Kürt etnik terör komşuluğunun doğmasına sebep oldu.

Kürt etnik terörünün bu denli büyük bir sorun halin gelmesinde,  Kürt etnik ayrılıkçılığının içeriğinin  iktidarca adım adım meşrulaştırılması etkili oldu.

Kürt etnik terörü, önceleri sadece belli bir silâhlı grubun, Kürdistan hayalleri için sürdürdüğü bir etnik terör faaliyeti şeklinde  sürdürüldü. İktidarın, ulusal devletin  kendini korumasıyla ilgili bütün psikolojik ve hukuksal bariyerleri adım adım kaldırmasıyla Kürt etnik terörü hem taban genişletti hem de uluslararası plânda kendine muhataplar bulabilecek meşruiyet zemini elde etti.

İktidarın, Türk adına ve Türk egemenliğine kesin şekilde düşman bir siyasal İslamcı parti tarafından işgal edildiği bir gerçek. “Yeni Türkiye” olarak tanıtılan proje, içinde ulusal egemenliğin yer almadığı, bir tür kabileler/cemaatler koalisyonu olarak kabul ediliyor.  Uluslaşamamış toplulukların kabileler veya derebeylikler koalisyonu olarak sürekli iç çatışma ortamında yaşayan Müslüman ülkelerinin içler acısı durumu ne yazık ki siyasal islâmcı iktidar için hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü bu iktidar, tabanından yöneticilerine kadar sebep sonuç ilişkilerinden habersiz koca bir kitlenin elinde bulunuyor.

Mevcut iktidarın açık Türk düşmanı, ulusal devlet  düşmanı,  lâiklik düşmanı  anlayışı, Kürt  etnik terörü ve Kürt kabileciliğiyle  onu, “Türk düşmanlığı” asgari müştereğinde buluşturuyor.

İdeolojik plânda Kürtçülüğün Marksist kökeniyle siyasal İslâmcılığın şeriatçılığı tam bir  karşıtlık sergiliyor. Oysa “Türk” adının ifade ettiği, ulusal, bütünlüklü, lâik devletin, siyasal İslâmcılığın ve Kürtçülüğün savunduğu ilkelliklerle yürütülebilmesi mümkün değildir.
 
Siyasal İslâmcı iktidar, mevcut devlet düzenini dinsel cemaatlerin ve etnik grupların lehine yıkarak gene de demokrasinin korunabileceğini iddia ediyor. Burada “yarsı yalan” olan bir söylemle konuştuğu ve bu yalan da toplumun  çoğunluğu tarafından ısrarla anlamazlıktan gelindiği için hukuk ve siyaset sömürüsü alabildiğine sürdürülebiliyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal, bütünlüklü ve lâik yapısı, tesadüfen tercih edilmiş değil. Devletin bu özellikleri, ulusal varlığın başka türlü devam ettirilemeyeceğine dair Kurtuluş Savaş gibi en kanlı bir  tecrübeye dayanıyor.

Dolayısıyla devletimizin bu üç temel özelliğine karşı olan herkes istisnasız ve kaçınılmaz biçimde   “düşmanımız” oluyor. Çünkü “düşman” varoluşumuza  bütünüyle karşı olan  kişi veya örgüt anlamına geliyor.

Elbette herhangi bir işgalci bizi sağ bırakabilir. Sorun bizim Türk olarak yaşamamıza izin verip vermeyeceğidir. Ama daha da önemlisi bizim kendi irademizle Türk olarak yaşamıza izin verip vermeyeceğidir.

Ulusal bağımsızlık, yaşam tarzımızın, ulusu var eden değerlerimizin, hiçbir yabancının iznine taabi olmaksızın  var edilebilmesidir.

Bu açıdan bakıldığında siyasal İslam ve Kürt etnik ırkçılığı ve terörü açıkça düşman ve hatta fiilen  iktidar  araçlarını kullanarak yayılmaları ile “işgalci” konumundadırlar. Fiilen Kürt siyasetinin iktidarda olmadığını düşünmek yanlıştır. Çünkü Kürt terörüyle mücadele ettiğini söyleyen iktidar ülkede Türkçe’den ayrı bir resmi dil oluşumuna hukuk istismarı yoluyla izin vererek ülkenin Kürtçe tarafından işgaline sebep olmuştur. İşgal altında olmayan hiçbir ülkede  hele de herhangi bir azınlığın resmi diline izin verilemez. (Burada, zaten  federalizmle kurulmuş ve ulusal farklılıkların giderilmesinin imkânsızlığının anlaşıldığı ülkelerdeki durum ayrıdır.)

“Türkiye Cumhuriyeti ile hesaplaştık.” “ Türk Ordusunu sizin için hapse attık.” “ Elhamdülillah Türk olmaktan  kurtulduk.” “ Osmanlı’nın doksan yıllık reklâm arası bitti.” vs. konuşan siyasetçilerle “ Türk askerinin kanı oluk oluk akmadıkça Kürdistan özgür olamaz!” “Kürtler hayatınızı cehenneme çevirecek!” “ Biz Kürtler boş testiyi dolu testiye vurur, kırarız. “ “ Bir gün bir astsubay kapınıza  gelir…”  gibi lâflar eden insanlar Türk’ün Anadolu’da kendine ait, egemen ülkesinde  tel ve ortaksız yaşaması gerçeğine açıkça düşmandırlar.

Ve savaş düşmanın yok edilmemiş olması halidir. Savaş ancak düşman tam bir yenilgiye uğratıldığında biter.

Peki ama Türkiye’deki savaş bildiğimiz savaşlara neden benzemiyor?

Türkiye’deki savaş çok boyutlu ve çok taraflı.
Siyasal İslâmcılık henüz yurt içinde resmî  bir silahlı güç elde edebilmiş değil  ( Gerçi polisi kendi özel ordusu haline getirme çabası her zamankinden daha açık bir biçimde sürdürülüyor) ama Kürtçülüğün resmi bir temsilcisi  var: PKK!

Bu iki düşman güç,   Anadolu’da Türk’ü silmek ortak bir amacı için  bir Anti-Türk materyali sentezlemeye çalışıyor. Bu sentezin en önemli kanıtı, Türkiye Cumhuriyeti’ne giydirilmek istenen  sözde yeni Anayasa donu için bebek katili Apo’ya danışılmış olmasıdır. “Abdullah Öcalan’ın fikirleri bizim de fikirlerimizdir.” sözü, Türk devletine açıkça savaş ilanından başka bir şey değildir. Ne yazık ki bu hal “şekilsizleştirilmiş” bir savaşta hukukun istismar edilebilmesi sayesinde cezasız kalmıştır. Bu ve benzeri pek çok söz, birbirinin antitezi durumunda olan fikirlerin, ortak bir düşmana karşı setetik bir mücadele üretmesinin  ifade edilişidir.

Şekilsizleştirilmiş savaş ise gayrı nizami harp ile hukuk istismarının birleştirildiği savaştır. Bu savaşın en önemli özelliği, hukukun alabildiğine istismar edilebilmesine ve dolayısıyla devletin, kendini koruyucu şiddet kullanımının düşmanın lehine kısıtlanmasına imkân vermesidir.

Şekilsizleştirilmiş savaşın en önemli özelliği, düşmanın, içimizden olmasıdır. Bu durumda hukukçular genellikle açmazda kalır. Türk’e zaten düşman olan enternasyonalist solcu, Kürtçü ve İslâmcı hukukçular , teröristlerden Türk vatandaşı olanların “hukuka uygun” yargılanmaları gerektiğini söyler. Oysa Türk vatandaşı olduğu söylenen insanlar fiilen vatandaşlığın bağlayıcı bütün sorumluluklarını reddetmiş insanlardır.

Şekilsizleştirmenin ikinci ayağı ise “savaşın” ilân edilmemesidir. Burada da “iç düşman”, savaş ilânı durumunda, ulusal devletin, savaş hukukunun yükümlülükleriyle sınırlanacağına ve dahası olası bir  yenilgide toprak kaybedeceğine güvenir. Böylece ulusal devlet, bir türlü ilân edemediği bir savaşta, resmen tanımlayamadığı bir düşmana karşı kendi hukukuyla silahsızlandırılır, etkisizleştirilir.  “Düşman” tanımlanamadığı için onun kendi başına savaş ilân etmesine de hiç kimse resmî bir cevap veremez.

Şekilsizleştirilmiş savaşın “düşman tanımsızlığı” açmazı, en çok masumları sömürür. Türkiye’de  gelinen noktada PKK hemen hemen her Kürt’ün potansiyel bir düşman olduğu izlenimini neredeyse herkese kabul ettirmiştir. Dahası, Kürtçü terör, istediği şeyin gerçekleşmesi durumunda, hukukî tanımsızlığa sığınarak bütün sonuçları, resmî sorumlu olan Türkiye Cumhuriyeti’nin üstüne yıkmak lüksüne sahiptir. Bu yüzdendir ki meselâ bebek katili “ Elli bin kişiyle  halk savaşı başlatırız” dediği anda  olası elli bin kişiye düşman muamelesi edilememiştir. Asker, polis, sivil  yakan, kamu malına zarar veren, bombalar patlatan  insanlar, eylemlerinden sonra şehirlerdeki gettolarına rahatça çekilirken onların açık düşmanlıklarının hâlâ CMUK ile tahdit edilebileceğini düşünenlerin  mantıkî  muhakeme yetersizlikleri, İslâmcı ve Kürtçü terör tarafından “korku” ve taviz gerekçesi olarak algılanmaktadır.

Şekilsizleştirmede, iç düşmanların en önemli yardımcısı basındır. Cehalet ve kasıtla  “Türkiye basını”, “Türklüğü değersizleştirme”, “Türklüğü aşağılama”, “gerçekleri çarpıtmak”  işlerinde, inanılmaz bir etkinlik göstermiştir. Türkiye’de basın “Türk” değildir. Bunu zaten Merhum Attila İlhan ifade etmiştir. Dolayısıyla basının Türk Ulusu’nun değerleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

Türkiye basını, cehaletleri  açıkça ortada olan bir takım aktörlerle alabildiğine bir imaj sömürüsü sergilemektedir. Popüler pek çok gazetecinin ve  televizyoncunun ortaokul düzeyinde bile bir tarih bilgisi yoktur. Ama buna mukabil tarihimizi düşmanın gözünden “empatik” ve sempatik olmak adına çarpıtmakta hiçbir  sakınca görmemektedirler.

Şekilsizleştirilmiş sentetik savaş, Türkiye’de siyasi popülizmle çözülemez. Şekilsizleştirmenin yarattığı hukuk sömürüsü, kesin şekilde engellenmeksizin, bölücü ve  şeriatçı terörün moral desteği bitirilemez. Bölücü ve şeriatçı terörün “vatandaşlık” içindeki adi suçlardan olmadığı ve sempatizanından militanına kadar her üyesinin tavizsiz şekilde cezalandırılacağı gösterilmedikçe hukuk da demokrasi de ancak ve yalnız düşmanın işine yarayacaktır.







20 Aralık 2016 Salı

Balkanlar'dan Bir mektup

Sosyal medyanın bir bölümünden takipçimiz olan değerli bir dostumuzun, Priştine'den yazdığı bir mesajı aynen paylaşmak istiyorum.

Dostumuz sanırım yaşımız ve ukalâlığımızdan dolayı bizi "öğreticilik" mevkiine koymayı uygun görmüş. Hitabını hak etmediğimizi en başta belirtmekle beraber, mektubun bütünlüğünü korumak için değiştirmeden yayınlıyorum.

Mektuptan ne anlamanız gerektiğini söyleyecek falan değilim. Amma velâkin... Okuduklarından bir anlam çıkarıp da dünyayı bir de o gözle değerlendirebilen bir Türk evlâdından böylesi bir mektup almaktan duyduğum sevinci de belirtmeden geçemeyeceğim.  Bakalım neler demiş "Orhun" Bey?

"Hocam merhabalar
Nasılsınız? 


Ben iş için Priştine'ye geldim ve artık burada çalışacağım. 



2 gün oldu ama insanları az buçuk gözlüyorum. Daha önce okuduklarım ışığında da kendimce yorumluyorum. 



Hani hep sözünüzdür "tarihsel derinliği olmayan, hukuk kurmamış, soyut dil ve ortaklık geliştirmemiş topluluklar uluslaşamaz" diye (özetledim) 



Bura aynen öyle! Etnik bilinç ve eğitim var. İnsanları bizim ortalamamızdan daha iyi. Direk ve net konuşuyorlar. 



Amma bilinç sade etnik... Sırp baskısına tepki olarak gelişmiş. 



Sırplar nasıl ki "büyük Sırbistan'ı Türkler engelledi" diyorsa, Arnavutlar da aynısını söylüyor! 



O yüzden koskoca bir İskender Bey heykeli dikmişler eski şehrin ve Osmanlı camiilerinin hemen ötesine. 



Hoş İskender Bey burada değil -bildiğim- Arnavutluk'ta mücadele verdi!



Dahası Kosova Sırplar'dan alındı! Muhtemelen Arnavut nüfus da o yüzden arttı burada. 



Hani yeni paylaştığınız mitos ve milletleşme ile ilgili yazı var ya. Onun ışığında düşünün. Burada mitos gerçeği ciddi tahrip ediyor! 



Hasılı bu insanlar küçük bir ülkede yaşarlar ama milli bilinç içinde büyük coğrafyaları idare edemezler. 



Zaten öyle bir düşünceleri de yok. Sadece Arnavutluğa entegre olmak istiyorlar. Karşı taraf ise pek istekli görünmüyor. 



İdare namına tek örnek Türkteymiş. Onu kesinkes anladım. Hoş bugün kendimizi idare edemiyoruz ya, o da milli bilinçten uzaklaşmanın neticesi. 



Haklarını da yemeyeyim burada 2. sınıf insan muamelesi görmüyorum. 



Daha uzun gözleyip Balkan düşüncesini anlamaya çalışacağım. 



Saygılar selamlar."


Asıl biz saygılar sunuyoruz, değerli dostumuza.