9 Ağustos 2010 Pazartesi

Kardeşliğin Ölçüsü


Şunu hemen belirtmeliyiz ki hiçbir batı liberal demokrasisinde “millî egemenlik” ve “millî bütünlük” tartışmaya açılmadığı gibi bizdeki “kardeşlik” fikri de bu memleketlerin siyasetinde yer almaz.

Hatta bu söylem Müslüman ülkelerde bile geçerli değildir. Araplar birer harita devleti olan ülkelerinde, kendileri dışındaki Müslüman grupları “din kardeşi” olarak bile kabul etmez.
Bu açıdan bırakınız egemenliği paylaşmayı, bahsi geçen ülkelerde toplumsal kaynaşmayı akıllarına dahi getirmezler.

Türkiye’de “kardeşlik” söylemi Türk Milleti’ne has bir söylemdir. Türk adını taşıyan o büyük, kutsal ve soyut beraberlik, kendisiyle bir şeyleri paylaşmış, varlığını kendi varlığıyla ilişkilendirmiş herkesi ve her toplumu “karındaş” bilecek kadar geniş karınlı, iyi niyetli ve açık bir millî yapı, bir “açık toplum” örneğidir.

Türk, kendi mahremiyetinde bulunmuş, onun içinde saklanmış, ona güvenmiş herkesi kendisiyle özdeşleştirir. Böyle bir özdeşleştirmeye dünyanın hiçbir yerinde rastlayamazsınız.
Dünyanın her yerinde egemen milletler, egemenliklerini, gerek komşularına, gerek düşmanlarına gerekse içlerindeki etnik gruplara karşı kıskançça korur. Şunu hemen belirtelim, egemenlik sahamız dışında kalan Türk toplulukları “etnik topluluklar” değildirler. Balkan Türklüğü ve dünyanın diğer Türk toplulukları bölgelerinin eski egemenleri ve büyük egemen bir milletin mensubu olan millî parçalardır.

Bir hukuk devletinde herkes temel hakların kullanımı hususunda eşit olmakla beraber, devletine emniyet tekelini sağlayıcı millî egemenlik tektir ve bölünemez. Yani bir hukuk devletinde, eşitlik, haklardan yararlanmak hususuna herkesçe paylaşılırken, “işleri belirlemek” demek olan egemenlikte “eşitlikten” bahsedemeyiz.
Demokrasinin çoğunluğun barışçı egemenliği” anlamındaki Misesçi tanım dahi hukuka riayet kaydıyla bu eşitsizliğin kaçınılmazlığını kabul eder.

Bu yüzden de dünyada bir eşi daha olmayan Türk “kardeşlik” söylemi, dünyanın geri kalanında ciddi şekilde siyasî alanda kısıtlanan, azlıkların, toplumsal alanda “millî bütünlük içinde” benimsenmesi durumunun siyasette de uygulanmasından başka bir şey değildir.
İngiltere’de Nepalliler, orduya verdikleri sayısız seçkin hizmetlerden dolayı İngiliz vatandaşlarıyla aynı haklara kavuşmuşlardır, buna Malaylar da örnek gösterilebilir.

Hiçbir İngiliz, bir Malay’ı “kardeş” kabul etmez. Bu grupların, kendi ülkesinde, kendi egemenlik kayıt ve şartı altında ikametine, ticaretine rıza gösterir ama kendi egemenliğini, dilini, yönetim şeklini bunlarla paylaşmaz. Hiçbir Hindu, krallığın gerekli olup olmadığını bir İngiliz’e öğretmeye kalkamaz veya meselâ Camdon’da “Hintçeye özerklik” gibi bir safsatayı savunamaz..
Veya ABD’de sözde “bağımsız” rezervasyonlara sahip Kızılderililer, topraklarının ABD federal ordusu tarafından korunduğunu bilirler. Bu gün hiç kimse ABD’ye topu topu iki yüz yıllık tarihine bakarak, “işgal ettiği” toprakları boşaltmasını söyleyemez.

Türk Milleti de dünyadaki hayat sahasının onda birinden küçük Anadolu coğrafyasındaki bin yılı geçkin egemenliğini dünyaya kabul ettirmiş, burayı “Türkiye” adıyla dosta düşmana tecil ettirmiştir.Dolayısıyla bu topraklarda eskiden veya sonradan yer almış bütün “etnik” vs gruplara, “belirleyiciliğini”, yani birinci ve biricik karar verici olduğunu kabul ettirmiştir.
Bu açıdan Türk Milleti’nin kendisiyle aynı dine mensup, aile bağlarıyla bütünleşmiş topluluklara gösterdiği “kardeşlik” yakınlığı bir “mecburiyet” değil bir “bağıştır”.

Türk Milleti ülkenin egemenliği konusundaki nihaî yetkisini İstiklâl harbi ile yedi düvele kabul ettirdikten sonra “kendi adıyla anılmasını” benimsediği bütün azlıklara, “bu adı taşımak kaydıyla” egemenlikte eşit yetki tanımıştır.
Türk Milletleşme süreci, en ileri liberal demokrasilerde dahi eşine rastlanamayacak bir toplumsal bütünleşmedir.

Türk Milleti, aşiretleri, etnik/ırksal kökeni ne olursa olsun büyük Türk Milleti’nin bir parçası olduklarını peşinen kabul ettiği her topluluğun “millet meclisinde” yer alması gerektiğini kabul etmiştir.

Bu kabul, “kardeş” bilinen bütün topluluklara da “büyük bir milletin parçası” olarak düşünmek sorumluluğunu yüklemektedir.

Türk Milleti için “mahremiyeti” paylaşmakla belirlenen kardeşlik ölçüsü bu yüzden “hoşgörünün” yanına bile yaklaşamayacağı bir benimseme davranışıdır.
Bu benimseme davranışı ile Türk Milleti Türkiye’de yaşayan herkesin “hukuk biriliği sağlayan” bir büyük milletin parçası olarak egemenlikte söz sahibi olduğunu söylemiştir. Bundan daha ileri bir kardeşlik söylemi düşünülemez.

Bu, son derece medeni bir insanî kabuldür.
Bu kardeşlik kabulüne, kabulün ölçülerini yok sayarak itiraz etmek, milletin emniyetini suiistimal etmektir.

Kardeşliğin ölçülerini, devleti meydana getirip şekline karar veren egemen kimse, o koymuştur: Türk Milleti!

Türk Milleti, canıyla, kanıyla meşru bedelini ödeyerek savunduğu vatanında, ödenebilecek her borcu ödemiş ve “kardeşlik” söylemini de kendi varoluş anlayışıyla, milletleşememiş, milletleşmeye yabancı ve düşman topluluklara bağışlamıştır.

Bu bağışın çok ciddi bir sorumluluğu vardır ve meşru egemenin, hüsn-ü kabulünün dayandığı soyut kurallara karşı kendi kabile ilkelliğinin ırkçılığıyla cevap evrenler artık “egemenlik paylaşımı” dairesinin dışında kalmak üzeredir. Çünkü “egemenlik hakkı” yalnızca Türkiye’de doğmuş olmaktan dolayı değil, burada doğmayı sağlayan, o doğumu emniyet altına alan, o doğumla meydana gelen hakların yaratıcısı milletin bütünlüğüne de tabi olmak ve saygı duymaktan kaynaklanır.

Eğer bu taabiyeti taşımıyor ve bu hukuk ortamını yaratan millî oluşuma saygıyı duymuyorsanız, “kardeşliğin” ve egemenliğin gerektirdiği şartları da taşımıyorsunuz demektir. Bu yüzdendir ki kendilerine yaşama sahası sağlamış, hayatlarını belirli kurallarla korumuş ve bunun doğal sonucu olan milletleşmeye dahil olmalarını bekleyen bir büyük millete isyan edenler için artık bu topraklarda ne yaptıklarının hiçbir önemi yoktur. Onlar, kendilerini benimsemiş bir büyük millî oluşumu toplumsal olarak reddettiklerinde, o millî oluşumun sağladığı her haktan da mahrum olmayı kabul etmelidirler. Ailenizin evinden ayrılmak istediğinizde yanınızda her şeyi götürebilirsiniz ama odanızı asla…






7 Ağustos 2010 Cumartesi

Türk Liberallerinin Yararsızlığı Ve Zavallılığı IV


Bütün bu açılardan mevcut liberal grubun milletimiz için söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Onlar, toplumsal düzenimizin sahip olduğu değerlere ve normlara yabancılaşmış ciddi anlamda vatansız bir gruptur.


Onları “liberal” bir toprağa bıraktığınızda o toprağın şekline uyum sağlayıp dillerini, kültürlerini, geleneklerini rahatlıkla unutabilirler ama asla kök salmaya çalıştıkları toprağın da kendine özgü bir bileşiminin olacağını idrak edemezler. Çünkü İngiliz, Alman, Fransız liberallerinin de İngiliz, Alman ve Fransız olduğunu anlayamayacak kadar geridirler.



Ülkemiz liberalleri geri bir toplumun “nakle dayalı” kültürünün tipik “toplayıcılarıdır”. Bu açıdan, Marx , Lenin gibi insanlık düşmanlarından ezberlediklerini satmaya kalkan sosyalistlerden hiçbir farkları yoktur. Onlara Mises’in “İnsan Eylemi” adlı kitabında “ ….Ancak antropoloji, Alman ulusunun ortak atalardan gelen homojen bir grup olmadığını, çeşitli ırkların, kabilelerin, soyların bir karması olduğunu açıklamaktadır…”cümlesini dahi anlayamayacak kadar geridirler. Bu cümle Alman ulunsun varlığının kabulü anlamına gelmektedir. Bu cümle ile Mises Alman ulusunun “soyut” bir ada tekabül ettiğini ifade etmektedir. Bu cümleyi anlayamayan insanlara Sadri Maksudi ARSAL’dan öğrendiğimiz “ Tarihin bir devrinde, bir hukuk çatısı( devlet) altında bir araya gelmiş kavimler cem’i” millet tanımının da bir anlam ifade etmeyeceği aşikârdır.


Temelinde hukukun var olduğu keşfedilmiş “millet” gerçekliğini reddeden liberaller aslında “hukukun birleştiriciliğini” inkâr ettiklerini dahi anlayamayacak kadar idraksizdirler. Milleti reddederek hem toplumsal düzenin kendiliğinden oluşumu fikrini, hem fertlerin bir hukuk sağlayıcı ihtiyacıyla bir araya gelmek iradesini, hem Nozick’te ifadesini bulan “devletleşme” yordamını reddetmektedirler.


Savundukları etnik kayırmacılığın, toplumu ırk temelinde resmen ayrıştırmak anlamına geldiğini görememeleri miller düşmanlıklarındandır. Türk adını ırkî bir saflık sanmaları, millet fikrinin soyut ve hukuka dayanan yönünü enternasyonalizm adına reddetmek riyakârlığındandır. Hukukun temini için hukuk sağlayıcı milleti reddetmenin insanlık dışı sosyalizmle aynı şeyi yapmak olduğunu görememeleri “değersizliklerindendir.”


Onlar şu an ancak etnik ırkçıların payandası olarak hizmet görmektedirler ve fakat unuttukları şudur ki özledikleri etnik ayrılık gerçekleştiğinde ilk yapılacak şey etnik ırkçı ayrılıkçılarca onlara etnik kimliklerinin yani ırklarının sorulması olacaktır. Çünkü etnik ırkçılar bütün hak taleplerini ırksal farka dayandırmakta ve liberaller de buna gözü kapalı destek olmaktadır.

Bunları idrak edebilmek için ciddi bir fikrî ceht gerekmektedir. Ne yazık ki liberallerimizdeki, ilkel akademik toplayıcılık, kasaba faydacılığı, kolektivist enternasyonalizm hastalıkları fikri faaliyeti dumura uğratmakta ve liberalizmin fikri ciddiyetine de gölge düşürmektedir. Okuduğunu anlamaktan maalesef âciz, fikrinin felsefesini idrak edemeyen, fayda mülâhazalarının ahlâkî tahlilini yapmaktan uzak bir grup olarak liberallerin Türkiye’nin sorunlarına bir çözüm bulmaları imkânsızdır. Vatan fikrinden nefret eden, milleti zorlama bir kavram sayan mevcut liberaller, faydanın kendisini savunan ama faydanın öznesini inkâr eden çarpık bir mantığa sahiptirler.


Türkiye’nin batılı bir liberal demokrasiye sahip olmasının yolu, ancak faydayı ahlâkî süzgeçten geçirerek tespit eden ve bu faydayı kimin için reçeteleyeceğinden haberdar, milletini tanıyan, değer ve norm sahibi insanların artmasından geçer. Türkiye’nin liberalizmle tanışması asıl, mevcut liberal kadronun “değer yoksunluğunun” ve felsefesizliğinin anlaşılmasıyla mümkün olabilecektir.
(BİTTİ)

Etnik Irkçılıkla Siyaset Olmaz



Hiçbir liberal demokratik ülkede, demokrasi, millî bütünlüğü tehdit edici politikalara alet edilemez.

Avusturya, “seçilmiş” bir çoğunluk partisinin açık ırkçı eğiliminden dolayı ülkeyi yönetmesine izin vermemiştir.
İngiltere’de hiç kimse, ırkını öne sürerek “İngiliz” olmadığını ve bundan dolayı da İngiliz kanunlarından ayrı özerklik istediğini söyleyemez.
ABD’de hiç kimse ülkenin ve “Amerikan ulusunun” üzerine inşa edildiği Anglosakson kültürüne, hayat tarzına İngilizcenin tekliğine karşı gelerek “etnik özerklik” talep edemez.

Avusturya iktisat okulunun büyük iktisatçısı ve düşünürü Ludvig Von Mises, dev eseri “İnsan Eylemi’nde”, antropolojinin, Alman ulusunun tek bir ortak atadan gelmediğini, bir aileler, kabileler ve soylar karışımı olduğunu, gösterdiğini, ifade eder.

Keza İspanya yüksek yargısı, İspanya'nın millî bütünlüğünü vurgulamış ve etnik ırkçı bir partinin faaliyetlerine bu ülkede son verilmiştir.
Örnek alabileceğimiz bütün gelişmiş liberal demokrasiler, bir yandan demokraside daha fazla talep endeksinin sunulmasının yollarını ararken bir yandan da bu talep endekslerinin karşılanacağı fikir piyasasının birliğini ve adaletini sağlayacak millî bütünlüğü ve egemenliği pekiştirmeğe çalışmaktadır.
İşin tabiatı da bunu gerektirmektedir.

Aksi takdirde millî bütünlük zedelenir ve insanlar ırksal kökenlerine göre devletten yararlanmak, kendilerini ırksal kökenlerine göre siyasette konumlandırmaya kalkar. Yarın bir gün sadece farklı bir ırktan olduğunu iddia ettiği için kendi ırkının mahkemelerinde yargılanmak isteğiyle karşımıza çıkacak kişilerin bizi götüreceği yer Marx’ın eserlerinin temeli olan ilkel kabilecilik cehennemi olacaktır.
Bu açıdan ülkemizde etnik ırkçılık demokrasiyi ve haklar söylemini ahlâksızca sömürmektedir.

Hatta ülkemizin millî yargı bütünlüğünü tanımamakta, etnik ırkçı siyasetçiler haklarında verilmiş yargı kararlarına açıkça isyan etmektedirler.
Bu isyanın aktörlerinin “barış” söyleminin anlamı “Şiddetimize boyun eğin yoksa sizi yok ederiz!”dir.

Bir ülkenin millî bütünlüğüne yönelik etnik ırkçı hiçbir ifade hürriyeti kapsamına giremez ve bu yüzden de siyasetin konusu yapılamaz!

Etnik ırkçılığa siyaset serbestinin anlamı, ırkçılığın, devlet imkânlarıyla beslenmesi, siyaset aracılığıyla toplumun ırksal ayrışmasına izin verilmesidir.
Bundan dolayı sağlık bir demokrasi için artık etnik ırkçılığın bir “siyaset” olamayacağı anlayışı yerleşmeli ve bu tür fikirlerin önü hukukla kesilmelidir.
Çünkü meselâ ülkemizde etnik ırkçılığın amacı, “etnik kimliklerin temel haklarının gözetilmesi” değil, ırksak kökene dayanan bağımsızlıktır.

Bu anlayış bir ülkenin kurucu millî unsurunu reddetmeyi, onun iradesini yok saymayı gerektirir ki bunu yapan her kim olursa o milletçe “düşman” kabul edilir.
Bu durumda eğer etnik ırkçılar, kendilerini millî bütünlüğün bir parçası saymıyorlarsa millî egemenlik sahasının yabancısı yani düşmanlarıdır ve ülkede yerleri yoktur, eğer bu ülkenin millî bütünlüğünün parçası olmaktan dolayı bazı hakları kullanmaya devam ediyorlarsa o zaman da “haindirler” gene bu ülkede yerleri yoktur.

Bir ülkenin millî bütünlüğüne ve millî varlığına karşı çıkan herkes ama herkes o ülkenin düşmanıdır. Ve bir millet düşmanıyla ancak “zor” ile muhatap olur. Düşmanla mutabakata varılamaz!
Millet düşmanlığına dayalı “sözler” ifade hürriyetinin kötüye kullanılması demektir ki bu tür istismarlara müsaade edersek, eşkıyalığın resmileşmesine müsaade ediyoruz demektir.

.

6 Ağustos 2010 Cuma

Türk Liberallerinin Yararsızlığı Ve Zavallılığı III


Liberalizmin “renk körlüğünün” diğer yorumu, çağdaş batı toplumlarında görülmektedir. Örnek aldığımız batı liberal demokrasilerinde, ülkenin kurucu millî çoğunluğunun inkâr edilmesi söz konusu değildir. Hiçbir liberal demokratik batı ülkesinde, ülkenin kurucusu ve sahibi millî çoğunluk, “devletin icat ettiği bir yeknesak kitle” olarak düşünülmez. Batı demokrasilerinde, ülkenin büyük kültür sahibi, kurucu millî unsurunun o ülkenin rengini, işleyişini, hayat tarzını vs belirlemesi işin tabiatı icabı olarak kabul edilir ve bu kurucu unsurun belirleyicilik yani egemenlik hakkı hiçbir azlık için feda edilmez, bölüştürülmez.


Buna mukabil, bu ülkelerde yaygın anlayış, her türlü azlığın, kurucu millî unsurun yararlandığı her haktan yararlanabilmesinin sağlanması ve buna karşı devletin ayrımcılık yapmasına hukuk yoluyla engel olunmasıdır. Bu durum, millî unsurun bütünlüğüne zarar vermek sınırına kadar devam eder. İngiltere’de türbanıyla polislik yaparak miğfer takmayan bir sih kökenli İngiliz polisi, bir “İngiliz” polisi olmayı reddedemez. Hukuk onun bireysel ifade hürriyetinin koruyucusudur. Buna mukabil sih polis ona bu korumayı sağlayan yasama erkinin ve hukuk birliğinin İngiliz millî/ulusal bütünlüğü olduğunu en baştan kabul eder. O, miğferinde olmasa bile göğsünde, İngiliz bütünlüğünü gösterir, kraliyet armasını gururla taşır.


Buna rağmen, ülkenin millî unsurunun, zaman zaman, azlıkların bilhassa ifade hürriyeti konusuna kısıtlamalar getirmesi söz konusudur ki bu da bahsi geçen ülkelerde egemenlik hakkı çerçevesinde yorumlanır. Meselâ İngiltere gibi köklü bir ticaret ülkesinde, camilerde ezan okunamaz. Almanya’da Türk çocuklarının eğitimi ile Alman hükümeti ilgilenmez.
Görüldüğü liberalizmin renk körlüğü, “büyük kültürün rengini görmezden” gelmek değil, büyük kültürün hâkim rengi ile şekillenen büyük resimdeki küçük renklerin varlığını korumakla ilgilidir.


Türkiye’de liberaller, liberalizmi, bir tür “sosyalist enternasyonalizm” havasında kabul etmekte ve savunmaktadır. “Bütün dünyanın liberalleri” denebilecek vatansız, kimliksiz bir liberaller topluluğu olduğu hayaline sarılmaktadırlar. Oysa dünyada, liberaller, kendi ülkelerinin millî egemeninin varlığını ve belirleyiciliğini/egemenliğini asla inkâr etmeyen, liberalizmin fayda algısında kendi millî unsurlarını önceleyen insanlardır. Kendi ülkelerindeki hukuk hassasiyeti için milletlerinin egemenlik hakkını feda etmeyen insanlardır.


Türk liberallerinin çarpık demokrasi ve hukuk anlayışı, soyut kuralları yürütmek için somut yürütücüyü inkâr etmekten ibarettir.


Bu açıdan ülkemizin tek liberal partisi olan LDP’den de bahsetmemiz gerekmektedir.
Bu parti, yaygın “millet düşmanlığı” baskısından etkilenmiş, devletin nazarî kötülüğünün sınırlarını bilemeyen bir partidir. İktisatla ilgili bilgisi son derece sınırlı ve sadece çok küçük deneysel sonuçlara dayanan, felsefesi hemen hemen olmayan bir siyasî oluşumdur. Devletçi ekonomide, sırtını devlete dayayan büyük sermayenin yüz vermediği, vergilerden bunalan çok sınırlı bir esnafın, gene ancak vergi muafiyeti gibi konularda sesine kulak verdiği, “taşra faydacılığından” öteye uzun vadede hiçbir hedefi olmayan sığ bir siyasî partidir.


Ülkemiz etnik ırkçılığın terör tehdidiyle karşı karşıyayken, etnik ırkçılığın taleplerini ifade hürriyetinin sınırlarına göre değerlendirmekten bile uzak olmasının sebebi de budur. Dikkat edilirse ülkemizde liberaller, etnikçi siyasetin ırkçı özüne ve şiddet metoduna en ufak bir eleştiri getirmemektedir. Zaten şu anda liberal düşünce ile ilgili sınırlı sayıdaki düşünce grubunun etnik ırkçıların ve eski sosyalistlerin enternasyonalist egemenliğine girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Çünkü temel hakları savunmakta gösterdikleri hassasiyeti, terörle kendini gösteren etnik ırkçılığın kayırılma taleplerini savunarak kirletmektedirler.


Çünkü azlıkların haklarına gösterdikleri saygıyı, millet gerçeğini inkâr ederek sakatlamaktadırlar. Çünkü fayda mülâhazalarında milleti görmezden gelerek millete saygısızlık etmektedirler. Çünkü temel hakları korumak adına savundukları toplumsal düzen tasavvurunun etnik ırkçılıkla aynı kolektivist kökeni paylaştığını görememektedirler. Çünkü ırkî farklılığa dayalı hak taleplerinin meşruiyetini sorgulayamayacak kadar bilgisizken soyut kurallara dayanarak oluşturulmuş büyük bir beraberliğin, millet gerçekliğini idrak edemeyecek kadar saldırgan ve önyargılıdırlar. Bu konuda bütün bilgileri, batılı düşünürlerin kötü izlenimlerinden edinilmiş ezberlere dayanmaktadır.
(Devam edecek)

Etnik Irkçılığın Beslenme Alanı Olarak Reel Politik



Reel politik, sebep sonuç ilişkilerini gözetmeksizin, sonuçları değiştirmek üzere yürütülen ve bu sırada ilkelerin gözetilmediği politika tarzıdır.
Dünyada temel sorun, siyasetçilerin ilkelerin bağlayıcılığından kurtulmak için reel politiğe yönelmeleridir.

Buradaki “reel”, yalnızca sonuçların gerçekliği anlamına gelmektedir. Meselâ devlet borçlarını ödemek için para basan bir iktidar, borçların ödenmesi sonucunu hedeflerken bunun yaratacağı başka sonuçları görmezden gelerek onların gerçekliğini inkâr eder. Davranışlarının sonucu gerçeklik alanına çıktığındaysa, bu sonuçların kendisini yok etmek için uğraşmaya ve çok daha çetrefil başka zorlukların gerçeklik alına gelmesine yol açar.

Reel politiğin “ilkesizlik” sorunu, siyaset alanının meşruiyet sınırlarını belirsizleştirir.

Siyaset alanının bir meşruiyet sınırından bahsedilebilir mi? Bu soruyu sormak “İnsan eyleminin meşruiyet sınırlarından bahsedilebilir mi?” gibi bir soru sormakla aynı şeydir.

Siyaset alanının iki meşruiyet sınırı vardır. Birinci sınır, ferdin temel haklarına müdahale olabilecek siyasî taleplerin hayata geçirilmemesi…
İkincisi ferdin içinde yaşadığı hukuk birliğini oluşturan ve bunu korumakla mükellef kurucu millî unsurun bu yetkisine saldırmamak.

Buna göre bütün otoriter veya totaliter programlar siyaseten gayrı meşrudur.
Bunun yanı sıra, millî devletin varlığına, millet egemenliğine yönelik programlar da siyaseten gayrı meşrudur.

Nasıl insanların katledilmesini, susturulmasını, varlıklarının gasp edilmesini “öneren” bir siyasi program yapılamazsa bir milletin belirleyiciliğini inkâr eden bir proram da o mileltin egemenlik alanındaki siyaset pazarında arz edilemez.

Böyle “fikirlerin” arz edilmesi, ve diyelim bunları talep edenlerin var olması bunların “meşruiyetini” sağlar mı? Bu soruya verilebilecek en güzel cevap uyuşturucu maddelere yönelik talebin onları meşrulaştırmaya yetmediğidir. (Hollanda’da “bağımlılık yapmayan” esrarın belli bir doza kadar serbest bırakılması, potent uyuşturucular için geçerli değildir.)

Her arz meşru olmadığı gibi her talep de meşru değildir. Dünyada nasıl milyonlarca kişinin eroin talep etmesi eroini meşrulaştırmıyorsa, ferdin temel haklarını çiğneyici programlar veya meşru millî devletlere ve bu devleti kuran millî oluşumlara nefrete dayalı programlar da meşru kabul edilemez ve bunlara siyaset piyasasında “tezgâh” kiralanmaz.

Neden böyledir? Başında da söylediğimiz gibi “siyaset” denen fikir piyasasının kurulduğu mekânın mülkiyeti, emniyeti ve bütünlüğü o mekânı siyasetçilere temin eden “millete” aittir.

Bir pazar yerinde neyin satılıp satılamayacağını, o pazar yerinin sahibinin kuralları tespit eder ki zaten millî devletlerin, milletin oluşumu icabı dayandığı hukuk ilkeleri siyasetin meşruiyet sınırlarını da böylece çizer.

Dolayısıyla ister beş kişi, isterse beş milyon kişinin, pazarın sahibinin meşru mülkiyetine karşı çıkması, pazar sahibinin mülkiyetini en ufak şekilde etkileyemez.
Neden böyledir? Çünkü bizi bir arada tutan şey beklentilerimizin benzerliğidir.

Meselâ Türk milleti denen toplumsal oluşum, kazandığı meşru egemenlik hakkıyla kendi topraklarında kendi dilinin egemenliğinin geçerliliğinin kabul edildiği, Türk bayrağının dalgalandığı her yerin kendi haklarının teminat altında alındığı bir yer olduğu beklentisiyle bir arada bulunan fertlerin bir beraberliğidir. Kendisiyle aynı beklentilere sahip herkesi bir Türk ferdi, “Türk” olarak bilir ve ona, bu benzerlik üzerinden davranır.

Türk toplumunun Kürtleri “kendinden bilmesi” de böyle bir beklenti ortaklığının ifadesidir. Türk toplumu içinde kişilerin etnik kökeninin önemsiz olması, “Türk egemenlik sahasındaki” büyük hukuk birliğine tam ve kesintisiz bir uyum göstermek beklentisinden kaynaklanmaktadır.

Bu beklenti, toplumumuzun ırksal farklılıkları aşan bir soyut değerler manzumesi olduğunu gösterir.

Bu beklentilerin sürdürülebilmesi için siyasetin, bu beklentileri hiçbir şekilde zedelemeyecek şekilde yapılması gerekmektedir.

Adı açık ve seçik “Türk” olan bir toplumun hukuk koruyuculuğuna duyulan güvenin, ırkçı mülâhazalarla tanınmaması bu yüzden siyaset dışı bir eylemdir. “Türk’ü tanımamak” bu yüzden bir siyasî “fikir” sayılamaz. Veya Türk’ü kendisi gibi bir kabile bilmek, Türk’ü oluşturan hukuk beraberliği ve soyut kurallar manzumesini tahkir etmektir ki bu da bir fikir arzı veya toplumsal talep endeksi muamelesi göremez.

İşte reel politik denen bataklık, siyasetin sınırlarını belirsizleştirerek adı “parti” olan her örgütlenmenin, her istediğini söyleyebilmesini hatta şiddetle, tehditle seçmen iradesini yönlendirmesine izin vermektedir.

Reel politik denen ilkesizlik yüzünden, bir vatan haini katilin sapkınlıkları, “fikir” muamelesi görmekte, hatta pazarlık konusu yapılabilmektedir.


Dünyada ırkçılığı siyaset sahnesinden kovan medeniyet, etnikçi siyasetin ırkçı mülâhazalarının da siyaset dışı olduğunu kabul etmiştir, etmelidir de. Hele siyaset sahasının ifade hürriyeti hakkını şiddet ile bağdaştırmaya kalkanların tavırlarındaki ikiyüzlülük artık ifşa edilmeli buna yönelik taleplerin dile getirilmesi kesin şekilde yasaklanmalıdır.

Aksi takdirde, para basmakla hayat pahalılığı ve fakirleşme arasındaki bağlantıyı kuramayan popülist iktidarların ilkesizliği yüzünden düşülen duruma düşeriz ki etnik ırkçılığın ilkelsel anlamda yasaklanmaması, ülkenin köy köy bölünmesine ve tam bir vahşet egemenliğine yol açar.


5 Ağustos 2010 Perşembe

Millî Egemenliğe Karşı Etnik Irkçılığın Çarpık Barış Tasavvuru




Etnik ırkçılık için temel sorun, her etnik(ırksal) saflığın kendi “egemenlik” bölgesine sahip olmasıdır.

Onun için konunun özü "egemenliktir”.

Maalesef liberallerimiz de “egemenliği” etnik ırkçılar gibi anladıklarından, “millî egemenliği” sorgularken egemenlik kavramının keyfî işletilmesinin tehlikesinden yola çıkmaktadırlar. Onlar “egemenlik” kavramının, özünde, bir istibdat kaynağı olduğu kanaatini taşırlar ve bunun için ya onun etnik unsurlar arasında bölüştürülmesini( federasyon) veya yok edilmesi gerektiğini ( ayrılmak) söyleyerek hukuk devletini savunduklarını sanmaktadırlar.
Burada öncelikle “egemenlik” kavramının mutlaka olumsuz olup olmadığını araştırmalıyız.
Egemenlik, belirleyicilik demektir.
Bir maddenin şekli üzerindeki belirleyicilik o maddeyle ilgili egemenliğimize işaret eder.
Bu açıdan bir insanın kendi hayatı üzerindeki tasarrufu da onun kendi üzerindeki “egemenliğine” işaret eder.

İster madde, ister davranışlarımız konusunda olsun, bu belirleyicilik bazı unsurlarla tahdit edilmiştir.

Maddeye şekil verebilmemiz için onun tabiatına uygun araçlar kullanmak sınırlaması, kendi hayatımıza şekil verirken, başkalarının hayatlarıyla sınırlanması şekline dönüşür.
Görüldüğü gibi “egemenlik” sınırsız bir belirleyicilik ve güç kullanımı değildir ve olamaz.
Tabiatı icabı sınırlıdır.

Ferdin kendi hayatı konusundaki “sınırlı egemenliği”, onun bir topluluk içinde yaşamak mecburiyetinden kaynaklanır. Yalnız şunu da gözden geçirmekte fayda vardır ki Robinson Crusoe durumunda bile insan, hayatını sürdürmek için vücudunun ve ahlâkının sınırlamalarına uymak mecburiyetindedir.

Bu noktadan bakıldığında, birbirlerine benzeyen ve aynı coğrafyada yaşamak arzusuyla beraberlik kuran fertlerin, bu beraberliklerini sürdürebilmelerinin iki zaruri şartı vardır:

Birincisi, bir arada yaşayabilmek için, fertlerin, birbirlerinin varoluşlarını zedelemeyeceklerine dair belirli bir mutabakat ve bu mutabakatın sürdürülmesini denetleyecek, gerektiğinde zor kullanarak, mutabakatı bozanları cezalandıracak bir organizasyon (devlet)…

İkincisi bu beraberlik içinde meydana gelmiş şartlara, benzeşmeye bir başka grup tarafından müdahale edilmesinin engellenmesi.


İşte genellikle toplumsal zorlayıcılık anlamında anlaşılan “egemenliğin” kolektif yönünün şartları bunlardır.

Bu iki şartın birincisi aynı zamanda milletleşmenin tanımını içerir. Birinci şart, ırktan, dilden, dinden bağımsız şekilde bir arada yaşamak için “kurallar birliğini” kabul eden her topluluğun, kendiliğinden bir millet olarak benzeşmesinin özünü açıklar.
İkinci şart da hukuk birliği( devlet) meydana geldikten sonra bunun sürdürülebilmesinin şartını açıklar.

Bu iki şart da bize şunu göstermektedir ki varlığı belirli şartlara bağlı olan millî“egemenlik” tabiatı icabı, keyfî ve zorba olamaz! Bunun aksi örnekleri bu tanımın yanlışlığını göstermez. Nitekim bunun ski örnek sergileyen milletlerin eninde onsunda kınandıkları, davranışlarını düzeltmeleri için kısıtlandıkları hatta onlarla savaşıldığı göz önüne alınırsa tanımladığımız şartların geçerli olduğu ortaya çıkar.

Millî egemenliğin kötüye kullanılması durumu zaten milleti oluşturan mutabakatın yani ortak hukuk sağlayıcılığı ve âdil davranışın gözetilmesi anlaşmasının ihlâli anlamına gelir.
Neden egemenliği “milletle” bağdaştırıyoruz?
Çünkü egemenliğin tanımı ve tanımın içerdiği sınırlamaları ihtiva eden “egemenlik” ancak milletlerin egemenliğinde vücut bulur.

Milletin, oluşumu icabı hukuk birliğine dayanması ihtiyacı, hukukun milletin mütemmim cüzü olması durumudur ki bu da belirleyiciliğin tek meşru şeklinin “millî egemenlik” olduğuna işaret eder.

Şüphesiz bir derebeyi, aşiret reisi, kabile reisi de kendi bölgesinde “egemenlik” iddiasında bulunur. Nitekim onun dediğinin yapılmaması halinde, itaatsizlerin öldürülmesi genellikle egemenliğin, bu en ilkel ve çarpık haliyle algılanmasına sebep olur. Keza bu gün erkek arkadaşıyla el ele tutuştuğu için bıçaklanıp sonra ambulanstan çıkarken tekrar bıçaklanan kızın, sırf zina şüphesinden dolayı öldürülüp yakıldıktan sonra bahçeye gömülen kadının hayatı üzerindeki aşiret egemenliği, bunun en berbat örneğidir.

Mesele şu ki milletlerde “egemenlik” tabiatı icabı hukuka dayanan, fertlerin benzeşmesinde ortam rolü oynayan bir etkenken, kendini “etnik” sayan topluluklarda “benzeşmeyi zorlayıcı” bir etken haline gelmektedir.

Bir millet yapısı içinde, fertler “kendilerine benzeyen” herkesin aynı kurallarla sınırlanacağı güvencesiyle hareket ederler bu bir yandan benzeşmeyi hızlandırır. Oysa bir kapalı toplum/ cemaat yapısı içinde benzeşme kuralın önündedir. Hatta benzeşme kapalı bir toplumda tek geçerli meşruiyet gerekçesidir. Böyle bir toplumda “kural”, topluluk reisinin emirlerinden ibarettir.

Bu noktada artık millî egemenlik ve etnik ırkçılığın, egemenlik tasavvurları arasındaki “barış” tasavvuru farkına geliyoruz.
Millî egemenlik, milletin tanımı gereği “tarihin bir döneminde belirli bir hukuk çatısı altında ( devlet) bir araya gelmiş kavimler cüz’ü” olması hasebiyle yukarıda saydığımız “ barışçı mutabakat” ve “müdahalesizlik” şartları ile tebarüz eder.

Etnik ırkçılar ise “egemenliği”, salt bir keyfî zor kullanımı olarak ele aldıklarından ( ki burada istisnasız hepsi kolektivist olan etnik ırkçıların Marksist ideolojik alt yapısına dikkat çekilmelidir), onlar için egemenlik, belli bir ırkın, istediği her şeyi yapabilmesi durumudur.
Açıkça İspanyol toprağı olan Katalonya’da, Katalanların ispanyolca’yı tedavülden kaldırmaya teşebbüs etmeleri, Kuzey Irak yığışmasında Soranî dışında Kürt şivelerinin dahi yasaklanması ve türk emlâkinin gasp edilmesi, eski Yugoslavya’yı kana bulayan Sırp etnik ırkçılığı, Ermeni etnik ırkçılığının Karabağ’da giriştiği soykırım, etnik ırkçılığın “egemenliğinin” ne anlama geldiğinin en çarpıcı örnekleridir.

Çünkü etnik ırkçılığın egemenlik anlayışı, “benzemeyeni yok etmek” ve “tehdit yoluyla mutabakat” şartlarını gerektirir. Nitekim bu gün meselâ ülkemizde “Kürt özerk bölgesi” talep eden etnik ırkçılar arkalarına insan ve uyuşturucu kaçakçısı bir terör örgütünü almaksızın konuşamamaktadırlar.


Kürt’ü genetik benzerliğe, egemenliği de benzerliğin keyfi zor kullanıcılığına indirgeyen bu anlayışın barıştan” bahsederken anlatmak istediği şey, millî egemenliği oluşturan toplumsal alaşımın kendiliğinden teşekkül etmiş barışçı mutabakatı ve bu mutabakatın dış müdahalelere karşı korunması için sürdürülen “meşruiyet temini” değildir. Bu yüzden millî egemenliğin şartlarıyla “barış” , “meşruiyetin egemenliğidir”. Barış herhangi bir çatışmasızlık hali değildir.

Oysa etnik ırkçılara göre barış, kaynağı belli olmayan herhangi bir çatışmasızlık halidir. Komşusunun ineğini, sahipleriyle beraber öldürebilen aşiret mensubu için barış, komşusunun ineği tarafından dahi tehdit edilmemek halidir. On yedi yaşında bir kızı Molotof kokteyliyle yakan etnik ırkçı için “barış” o kızın temsil ettiği değerlerle ve normlarla ilişki kurmamak halidir. Etnik ırkçılık kendisinin “kurala altında benzeşmeye” örnek olmadığını ve olamayacağını bilmekte ve bunun aşağılık kompleksini duymaktadır.

Etnik ırkçılar, varlıklarını biyolojik bir kökene indirgemiş, bilinçlerinde kural sınırlaması yer almayan ve bütün siyasî algılamaları da benzerlerini, ırklarını koruyacakları etnik ahırlarda saklamak olan ilkel insanlardır. Onlar bu yüzden “kural altında benzeşmek” diyebileceğimiz milletleşme sürecine direnmektedir. Onlar kendi kapalı toplumlarının akrabalık ilişkilerinin sözde güven ortamını terk edemeyen çocuk zekâlı bireyler topluluğudur. Onlar, barışı, kendi isteklerinin mutlak tatmini olarak algılayan, kural kavramı kafalarında teşekkül etmemiş ilkellerdir.

Bundan dolayıdır ki “Hayatınızı cehenneme çevireceğiz!” tehdidiyle millî egemenliğimizi bölmek istemektedirler.

Bu ilkelliğinden dolayı etnik ırkçılığın “barış” söylemi bir safsatadan ibarettir. Zekâsı, kuralları anlamaya yetmeyen insanlar, nasıl sözleşmelerde dikkate alınmazlarsa etnik ırkçıların söylemleri de öylece reddedilmelidir. Kaldı ki etnik ırkçılığın, kendisini, hayvanlar misali, genetik aynılık üzerinden meşrulaştırmaya çalışması dahi onun insanlığın mutabakat sahasından dışlanması için yeterlidir.

Etnik ırkçılıkla iki türlü “barış” yapılabilir. Ya onun tehditlerine boyun eğerek -ki onu tatmin etmenin bir imkânı yoktur- veya onun şiddet kullanımını kesin şekilde engellayerek. Birinci şıkkı tercih etmek millî egemenlikten, yani barışın tek meşru şeklinden vazgeçmek anlamına gelir. Öyleyse yapılacak iş, kendini “etnik” olarak kabul eden grupların elinden şiddet silâhını almak ve şiddet potansiyellerini ebediyen ortadan kaldırmaktır. Bu iki şıktan başkasının olmaması etnik ırkçılığın tabiatından kaynaklanmaktadır. Ya medeniyetimizi etnik ırkçılığın vahşetine teslim edeceğiz veya onu millî egemenliğin içinde terbiye edeceğiz, varoluşumuzun başka bir şansı yoktur.

Barışı Sağlayan Türk Egemenliği



Etnik ırkçılığın telâffuz etmesi doğal olmakla beraber bilhassa liberallerin “Kürt” adını kullanırken ölçüye dikkat etmeleri gerekmekte ama ne yazık ki çoğunun sosyalist kökeni, buna engel olmakta.


“Kürt sorunu” diye algılanan şey, etnik ırkçı Kürtçülerin Kürt varlığına ırksal bakışlarından kaynaklanmaktadır.


“Herkes kendisini istediği gibi kabul edebilir” şeklinde düşünmek mümkündür. Ne yazık ki kabulünüz bir başkasını da hele bir ülkenin kurucu millî çoğunluğunu da ilgilendiriyorsa bu kadar sorumsuz bir yetkiye sahip olamazsınız.


Siz kendinizi nasıl kabul ederseniz, size öyle davranılmasını istiyorsunuz demektir.


Etnik ırkçı Kürt “siyasetçiler”, ırken ve fikren yeknesak bir Kürt topluluğunun sesi olduklarını iddia ederlerken, bu topluluğun, kendi görüşlerini paylaştığını da iddia etmektedirler. Yani onlara göre Kürtler, “Türk” denen topluluktan ırken, fiziken, kültürel olarak derhal ayırt edilebilecek, bambaşka bir topluluktur. Etnik ırkçılığın tek siyasî dayanağı bu ırksal tektürlülük iddiasıdır.


Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra elimizde kalan bir avuç toprak üzerinde, Türk milletleşme sürecinin “yenilenmesi” üzerine kurulmuştur. Çünkü liberallerce ezberden “ulus devlet” diye adlandırılıp küçümsenen, hatta nefretle anılan devlet türü, milletleşmenin, üzerinde kurulacağı hukuk birliğinin gereğidir.


Anadolu coğrafyasının istikrarı, barışı ve adaletini sağlayan, bin yılı aşkın bir zamandır Türk milleti olmuştur. Türk Milleti daha önce de sayısız fikir adamın belirttiği şekilde “ırkî” mülâhazaların ötesinde bir hukuk birliği altında benzeşmenin adıdır.


Bundan dolayı da büyük kültür etrafında, aynı hukuk ve barış ortamında benzeşen aile, aşiret, kabile, kavim vs bütün toplulukların Türk oldukları, Mete’den, Bilge Kağandan sonra bir kere de Anadolu coğrafyasında söylenmiştir.


Kürt’lerin ırksal kökenini sorgulamaksızın, lisanî farklılıklarını önemsemeden, onları da “Türk” adı altında anmamız, onların da büyük hukuksal birliğimizin şemsiyesi altındaki büyük kültürel benzeşmede kendimizden, özümüzden bilmemizdendir. Bu kabul “medenî” bir kabuldür.
Bu gün etnik ırkçıların, altında siyaset yaptıkları meclis “Türk” millî meclisidir. Aynı siyasetçiler Almanya’da “Kürt kimlikleriyle” siyaset yapamazlar. Yani kendilerini Alman ulusundan ayrı bir ırk olmak iddiasıyla ayrı tutarak Alman meclisine giremezler. Aynı şey İngiltere için de geçerlidir.


Çünkü onlara bu imkânı sağlayan, Türklük tanımındaki “hukuk biriliği altındaki büyük benzeşmeden” dolayı Türk sayılmalarıdır. Bu gün Türk Milleti’nin tamamından alınan vergilerle, İller Bankası kredileriyle beslenen etnik ırkçı belediye başkanları varlıklarını Türk milletine borçlu olduklarını, bu büyük milletin medeni ve soyut kabulü sayesinde bu egemenlik sahasında demokrasiden istifade edebildiklerini bilmelidirler.


“Sorun” denen şey, bu medenî kabule karşı ırkçı ve kabileci bir kabulü geçerli kılmaya çalışmaktır. Yani “Kürt sorunu” diye rastgele telaffuz edilen şeyi Türk milleti değil, Kürt etnik ırkçıları yaratmıştır. Nitekim 19.yy’ın başından bu yana, Türk topraklarında Türk Milleti’nin koruması ve hüsn-ü kabulü ile yaşarken Türk devletine isyan ederek, kendi vahşi aşiret egemenliklerini hayat geçirmeye çalışanlar bu etnik ırkçılardır.


Esas sorun, her biri, birer aşiretin büyüğü olan ve ilkel aşiret düzeninden nemalanan etnik ırkçı siyasetçilerin, fiilî toplumsal yetkilerini, devlet denen hukuk birliği ile paylaşmak istememeleridir.


Nitekim ülkenin batısında şehirleşmenin kültürel “seyreltici” etkisine uğrayan kenar mahalle kesimlerinin sürekli kışkırtılmasının sebebi de budur. Çünkü eğer onlar “millî egemenliğin” barış ortamında etnik ırkçılıktan ayrı, müdahalesiz yaşamaya devam ederlerse, etnik ırkçı aşiret reislerinin, insan hayatı üzerindeki o vahşi egemenliğini tanımamaya başlayacaklardır.


Bir yandan modern alışveriş merkezlerinin konforunu solumak, diğer yanda kendi çocuklarını taciz eden, öldüren bir kapalı toplum canavarından uzakta toplumsal ilişkiler kurmak, kendi iş veya hayat arkadaşını seçebilmek hürriyeti ancak resmen ırk ayrımının yapılmadığı, herkesin büyük bir millî kimlikte buluştuğu ve böylece toplumsal maliyetin asgariye indirildiği bir hukuk devletinde mümkün olabilir.


Bu gün Kürtlere özerklikten bahsedenler, bu benzeşmeye, bu kaynaşmaya karşı çıktıklarının, ırkçılığı, ayrımcılığı savunduklarının farkında değildirler.

Onlar, kimliklerinde “Kürt” yazacak, ırken ayrı oldukları resmen tescil edilecek insanların, bu resmî ayrımdan sonra da büyük kültür içinde rahatça yaşayabileceğini sanmaktadırlar. Hele terör tehdidiyle böyle resmi bir ayrışmanın gerçekleşmesi durumunda, terörü desteklemeyen Kürtlerin dahi dışlanacağını ve bunun sorumlunsun da yalnıza kendilerinin olacağını görmezden gelmektedirler. Bir yandan bir milletin yarattığı hukuk birliğinin kurallarının korunması altında siyaset yapmayı istemekte diğer yandan bu kuralları sağlayan iradeyi yok etmek istemektedirler. Türk milleti olmaksızın bu topraklarda kural yürütücü bir irade olamayacağını görmezden gelmektedirler. Bir yandan ekmek yemek diğer yandan fırıncıyı öldürmek istemektedirler. Bu ikiyüzlülüktür, nankörlüktür.


Bugün Türk Milleti, kendi egemenlik sahasında, kendi hayat tarzını, kendi siyasetini, kendi eğitimini vs belirleyebildiği ve bu belirleyicilik ( egemenlik) tek olduğu indir ki toplumsal barışı korumaktadır.


Siz bu toplumsal barışın karşısına Kürt etnik ırkçılığını getirip bu barış ortamını yaratan millî egemene isyan edip onun sizin hakkınızdaki hüsn-ü kabulünü istismar ederseniz elde edeceğiniz tek şey toplumsal hayattan dışlanmak olur. Nitekim artık Van plakalı kamyonların Hatay’dan karpuz getiremediği söylenmeye başlanmıştır.


“Kürt halkının iradesi” söylemiyle egemenin iradesini hiçe saymaya kalkarsanız, silahlı unsurlarınız yok edildiği gibi silahsız unsurlarınız da istismar ettikleri siyaset piyasasından dışlanır. Daha kötüsü sadece sizinle aynı adı paylaşan herkes sizin gibi kötü addedilmeye başlanır. Etnik ırkçılık bu yüzden ilkesiz, güce tapınıcı bir ilkelliktir.


Bu ilkelliğim örneğini defalarca vermemiz şarttır ki o örnek de Kuzey Irak yığışmasıdır. Kuzey Irak ne “demokratik temelde halkların özgür iradeleriyle şekillenen eşitlikçi vs” bir dünya cennetidir ne de “enternasyonalist bir liberal demokrasidir”.


Türkiye’de liberallerin vicdanî yetmezliklerinin en büyük delili, Kuzey Irak yığışmasında açık seçik belli olan, etnik ırkçı bir “bağımsız” veya federatif yönetimin hangi ilkel, vahşi güdülere dayanacağı ve faşizmin nasıl da ta kendisini tesis edeceğidir.

Türk Liberallerinin Yararsızlığı Ve Zavallılığı II


Buraya kadarki tanımlarımızda dikkati çekmesi gereken nokta şudur ki liberalizm, sosyalizm gibi “kurucu” ve “âmir” bir kuram değildir. Liberalizm, insan toplumunun, özünde barışçı ve mübadeleci olduğuna dair temel kabulüyle, bu özün korunması dışında bir zor kullanıcılığa gerek olmadığı fikrini geliştirmiş “kâşif” bir kuramdır.

Size “adaletin” ne olduğunu dayatmaz. Size adaletin, zaten sizin yapmamak üzere şartlandığınız davranışlarınızın temelinde yattığını gösterir.Size, parasını vermek yerine, parasını vererek elde etmenin “normal” olduğunu söyleyen sınırlamaların, adaletin özü olduğunu söyler. Hayek’in büyük ferasetle durmaksızın telaffuz ettiği “kendiliğinden doğmuş âdil davranış kuralları” fikrinin özü budur.
Son iki paragrafın ortak özelliği, liberalizmin bir “ideal kimliksiz toplum” yaratmak amacının olmadığıdır.

Liberalizm, bütün insan toplulukların ve toplumlarının varoluşsal müşterek kurallarını ( sınırlayıcılarını) keşfetmekle uğraşır ama bu beraberliklerin renkleri konusunda bir yargıya varmaz. Şüphesiz modern demokrasinin özündeki pek çok ilke “batı kaynaklıdır”. Bu açıdan liberalizmin de aslında bir batılılaştırma çabası olduğu ileri sürülebilir. Mesele şudur ki sosyalizmin de dahil olduğu “modernizm” zaten batı kayaklıdır ve bu gün üzerinde siyaset yapıp fikir irad ettiğimiz zemini teşkil etmektedir. Bundan “batı kaynaklı” olduğu için vazgeçeceksek, hayatımızı, mülkiyetimizi ve hürriyetimizi koruyacak ama “batlı” olmayacak başka bir fikrî zeminde toplusal mutabakatı sağlamamız gerekir.
Liberalizmin toplulukların, toplumların “renklerine” dair herhangi bir yargılayıcılığının olmaması iki türlü yorumlanabilir.

Birincisi ki bu bizim liberallerimizin de içinde bulundukları yaygın ve bir o kadar yanlış bakıştır: liberalizmin bir renginin olmaması, onun “uygulandığı” ülkelerde de renklerin silinmesini gerektirir. Liberalizmin renklere karşı körlüğü ancak renkleri ortadan kaldırmakla mümkündür. Bu kanaate liberallerin derhal itiraz edeceklerine şüphe yoktur. Toplumdaki her türlü azlığın haklarının korunmasından yana oldukları için haklarında ileri sürülen bu iddiaya şiddetle itiraz edeceklerdir.
Sorun şudur ki “azlıkların” renklerinin korunması konusunda son derece duyarlı olan liberaller, kurucu çoklukların renklerinin olmasına da şiddetle karşı çıkmaktadırlar.
Toplumsal düzenin, “kendiliğinden” oluşumuna dair eşsiz bir feraseti, çoklukların varlığı için gösterememektedirler. Azlıkların varlığını doğal kabul ederken çoklukların varlığını “zorlamaya” dayandırmaktadırlar.

Bunun en belirgin örneği “ulus devlet düşmanlığıdır”. Ülkemiz liberalleri yaygın olarak “ulus” ve “devletle” ilgili bilgisizliklerini, başkalarına hamlederek, hayalî bir “kolektif” düşman yaratırlar. Onlar, “etnik” ( ki buna ırksal demeye dilleri varmaz), dinî her türlü azınlığın varlığını doğal kabul ederler ama bu azlıklara bir yaşama ortamı ve hukuk birliği sağlayan büyük soyut toplumsal yapıyı idrak edemezler.

Burada çokluğun, azlıkların temel haklarına karşı muhtemel saldırganlığına karşı uyanık kalmak hassasiyetini, çokluğu ortadan kaldırarak veya inkâr ederek sürdürebileceklerini sanırlar. Oysa düşman oldukları çokluk, ülkeyi kuran, ona adını veren ve ülkede herkesi bağlayan hukuk birliğini oluşturmuş milletten/ulustan başkası değildir.

Liberallerin, “çoklukları”, kendiliğinden doğmuş bir toplumsal düzen kuramına rağmen yok sayması çelişkisi, “herkes için ve her zaman geçerli kurallar” karinesinin de zedelenmesine yol açmaktadır. Çünkü bir ülkedeki kurucu çoğunluğun reddiyle beraber herkes için ve her zaman geçerli” kuralların yerine, kendiliğinden, “ “ ırkî veya dinî” farklılıkların demografisine/ nüfus yapısına göre” şekillenen objektif olmayan ve kayırmacılık taleplerinden beslenen bir siyasî rejim tasavvuru doğmaktadır.


Zaten ülkemizdeki liberallerin, etnik ırkçıların, sözde hak taleplerini bir türlü eleştirememelerinin sebebi de budur.
(Devam edecek)

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Türk Liberallerinin Yararsızlığı Ve Zavallılığı I



Liberalizm yalnızca iktisadî alanda değil, hukuk, siyaset/toplum bilim ve ahlâk felsefesi alanlarında da sözü olan tek ideolojidir.


Sosyalizm, yarattığı büyük insancıl, romantik hâleye rağmen, bağlamını ahlâk felsefesiyle dolduramamış, faydacılığını temellendirememiş, mantığı olmayan, ancak ve yalnız zor kullanıcı vasıtasıyla insanlara dayatılabilecek bir ideoloji olarak tarihteki yerini almıştır.



Bu gün sosyalizmin artık mülkiyeti açıktan tahkir etmesi mümkün olmamakla beraber, hayat, mülkiyet ve hürriyet haklarına tecavüzü, kitle histerilerinden beslenen oy avcılığı ile ifade edebileceğimiz “sosyal demokrasi” meleziyle sürmektedir.


Sosyalizmin yol açtığı felâketlerin gözlenmesinin yanında, liberalizmin sosyalizme galebe çalmasının asıl ve büyük sebebi, liberalizmin, sosyalizmin karşılayamadığı “ilkeler problemine” dair ciddi bir felsefesinin olmasıdır.


Çünkü sosyalistler için fikre temel teşkil edecek hiçbir başlangıç noktası, aksiyom yani “mutlak” yoktur. Sosyalizmin günümüz insanlığının dimağına aşıladığı en zararlı zehir, yargılama gücünü yok eden “mutlaksızlık zehridir”. Sosyalizm, toplumsal normları “tarihsel birer yanılgı” ve “egemen sınıf dayatması” olarak kabul eder ama, kendi egemen sınıfının ahlâkının nasıl işleyeceğine dair hiçbir şey söyleyemez. Onun bütün söylediği “sınıf çıkarı için” gerekenin yapılacağıdır.


Liberal kuram, insan tabiatının varoluşa dair düzenliliklerini keşfetmek çabasıyla, bizi bir arada tutan ilkeleri anlayan ve anlatan tek ideoloji olarak sosyalizmin erişemediği bir basireti sergilemiştir. İşte liberalizmin derinden gelen galibiyetinin sebebi budur. İnsanlar bu gün gene sosyalist romantizmin etkisiyle sürekli “paylaşımda eşitlik” hurafelerini dillendirmekte ama içten içe savundukları her türlü saçmalığın dahi korunduğu fikir ortamının, liberal demokrasinin ilkeler ortamı olduğunu bilmektedirler.


Nitekim bu gün gerek siyaset gerek ekonomi alanında “norm” olarak savunduğumuz ilkelerin tamamı liberalizme aittir. Sosyalistler için “fikir hürriyeti” bir norm veya değer değildir. Sosyalistler, sizin tasarruflarınızla ne yapacağınıza dair kişisel kararlarınızdan nefret ederler. Kişisel refahınızın mutlaka bir başkasının sırtından edindiğiniz duygusunu size aşılamaya çalışırlar. Oysa hepimiz refahın ancak hür bir mübadele ortamından elde edileceğini doğal olarak biliriz. Bundan dolayıdır ki edindiğimiz her şeyin karşılığını vermiş olmaktan dolayı gönül huzuru duyar ve hatta bununla övünürüz. Edindiklerimizin, birilerinin “ toplum veya devlet tarafından paylaşıma zorlanmasıyla” değil, bir başkasının emeğiyle gönüllü mübadeleden dolayı elde edilmesindeki övünç, liberal kurama aittir.

Keza bize zarar vermediği müddetçe, haklarımızı ihlal etmediği müddetçe komşumuzun ne yiyip ne içtiği ve nasıl düşündüğüne karışmamak değeri de liberal kuramın içinde yer alan ve toplumsal varoluşumuzun doğal gereklerinden biridir.


Hal böyle olunca sağlıklı ve normal sayıp da özendiğimiz, örnek aldığımız demokratik rejimlerin özlerinde liberal ilkelere dayanmaları tesadüf değildir.


Buraya kadarki tanımlarımızda dikkati çekmesi gereken nokta şudur ki liberalizm, sosyalizm gibi “kurucu” ve “âmir” bir kuram değildir. Liberalizm, insan toplumunun, özünde barışçı ve mübadeleci olduğuna dair temel kabulüyle, bu özün korunması dışında bir zor kullanıcılığa gerek olmadığı fikrini geliştirmiş “kâşif” bir kuramdır. Size “adaletin” ne olduğunu dayatmaz. Size adaletin, zaten sizin yapmamak üzere şartlandığınız davranışlarınızın temelinde yattığını gösterir.Size, çalmak yerine, parasını vererek elde etmenin “normal” olduğunu söyleyen sınırlamaların, adaletin özü olduğunu söyler. Hayek’in büyük ferasetle durmaksızın telaffuz ettiği “kendiliğinden doğmuş âdil davranış kuralları” fikrinin özü budur.
(Devam edecek)

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Etnik Irkçılığın ve Siyasî Dinciliğin Ortak Paydası: Kapalı Toplum



Etnik ırkçılığın bir kapalı toplum tepkisi olduğunu söyleyebiliriz. Etnik olsun olmasın, kapalı toplumsal yapılarda, yapının sürekliliği ancak kapalılığın devamı ile sağlanabilir.

Benzerler dışındakilerle ilişkilerin mümkün olduğunca kesilmesi için nihaî aşamada ayrı siyasî sınırlarla, ilişkiler karşılıklı tehdit eksenine oturtulur ve ayrışma meşrulaştırılır.

Bunun temelinde, benzeşmenin “gönüllülüğe” değil, biyolojik mecburiyetlere dayandırılması mantığı vardır.

Fakat her kapalı toplumsal yapı veya cemaat yapısı kan bağına dayanmayabilir.
Kendilerini toplumun “normal” ve yaşanan dinî geleneklerinden ayrı bir yerde gören siyasî dinciler için de aynı “benzeşme” ve “kapanma” davranışlarını rahatlıkla müşahade edebiliriz.

Dini, doğrudan bir siyasi doktrin olarak görenleri, kabaca “siyasi dinci” olarak tanımlamak mümkündür.

Şöyle ki siyasî dinciler için din, diğer alternatiflerle beraber siyasî fikir piyasasında rekabete girecek bir fikir değil, diğer hepsini ortadan kaldırması caiz ve daha ilerisinde mukadder olan mutlak doğru olan tek doktrindir.
Burada kısaca siyasî dinciliği tanımladıktan sonra bunu doğuran toplumsal yapının dinamiğinde göz atmamız gerekir.

Az önce bahsettiğimiz kapanma ve benzeşme davranışlarında siyasî dincilerin temel ekseni dindir.

Nasıl etnik ırkçılar için benzeşme bir takım biyolojik mecburiyetlere/ zorunluluklara dayanıyorsa siyasî dinciler için de din bir benzeşme zorunluluğu ekseni sunar.

Etnik ırkçılar için bu, ne taraftarlarca ne de muarızlarca itiraz edilebilecek bir “maddî” unsur olarak biyoloji ise siyasî dinciler için de “egemen cemaatin din yorumudur”.

Bundan dolayı da her iki kapalı toplum yapısının amaçladığı benzeşmede “gönüllülüğe” yer olmadığını görürüz. Hiç kimse etnik ırkçılığın aktörlerince kabul görmeksizin etnik gerilimin ortağı, mensubu sayılmaz. Hiç kimse gene siyasî dincilikle ete kemiğe bürünen doktriner dinci cemaat yapılanmalarına “kendiliğinden” ve gönüllü giremez. Burada gözetilen rıza, ferdin rızası değil, etnik veya dinci cemaatin rızasıdır.

Aksi takdirde, “benzeşme” ve “kapanma” hedefleri veya davranışları sekteye uğrar.
Popper’ın “Açık Toplum Ve Düşmanları’nda” belirttiği Atina/Sparta rekabeti ve düşmanlığı aslında bu konunun belirgin örneğidir. Atina bir mübadele toplumudur, kültürü ve nüfusu sürekli çeşitlenmektedir. Sparta bir savaşçı toplumdur ve özelliği askeri başarılarla kendi içinde kapalı kalmasıdır. Bugün mantık, felsefe, hukuk, siyaset bilimi gibi pek çok konuda batı toplumunun temelini oluşturan bilgileri sağlayan mübadeleci Atina olmuştur.

Siyasî dincilik bu açıdan Türkiye’de son otuz yıldır muazzam bir çelişkiyi yaşamaktadır.

Çünkü siyasî dinciliğin içinde büyüdüğü ve geliştiği kapalı toplum yapısını sağlayan köy hayatı hızla teknolojik ve iktisadî bir evrim geçirmiştir. Türkiye’de bakliyatı ve bayram geleneğiyle hâlâ köye bağımlı olmakla beraber, şehrin konforunda yaşamaktan hoşlanan bir yarı köylü toplum tabakası hızla kalınlaşmıştır.
Bu tabaka, köyün sürdürdüğü “benzeşme” ve “kapanma” davranışını, modern gelenekler uydurarak sürdürmektedir.

Köydeki davullu zurnalı düğünler yerlerini modern düğün salonlarındaki kökü belirsiz, ilahili, mevlütlü, haremlik/selamlık düğünlere bırakmıştır.
Köyde en fazla ilmihale dayanan dinî muamelat , yerini şehirlerdeki “modern” kapanmacı, ayrıntılı yorumlara bırakmıştır.

Artık din, ahlâka dair genel prensipleri evren bir “üst ego” kaynağı değil, modern hayatın tamamını kuşatan bir “âmir benzeticidir”.

Bu noktada, etnik ırkçılıkla aynı taassubu ve davranış kalıbını paylaştığını görürüz.
Etnik ırkçılık, siyasi arenaya terör tehdidiyle çıkmadan evvel, komşu aşiretleri, inekleri, tavukları da dahil olmak üzere düşman belleyen bir ailecilik, kabilecilik davranışıyken siyasi arenada bu ilkelliğin siyaset bilimiyle telaffuz edilmesi haline nasıl geldiyse, siyasî dincilik de başörtüsü bağlama şekillerinden, pantolon ve yürüyüş şekline kadar birbirine benzeyen insanların benzeşme davranışından, “toplumu benzeştirmek siyaseti” haline gelmiştir.

Bu noktada bu iki yapının ortak özelliklerini şöyle kabaca toparlayabiliriz:
Siyasî dincilik de etnik ırkçılık da içe kapanmacıdır.
Siyasi dincilik de etnik ırkçılık da benzeşmeyi temel hedef olarak seçer.
Siyasî dincilik de etnik ırkçılık da kendine benzemeyeni, kendi varlığına düşman sayar.

Siyasî dincilik de etnik ırkçılık da “cemaat kabulüne” dayanır ve ferdin bağımsız iradesini yok sayar. Siyasi dincilerdeki lider sultasının, dini hiyerarşinin gücü ve etnik ırkçılıktaki aşiret egemenliği bunun delilidir.

Siyasî dincilik de etnik ırkçılık da yukarıdaki sebepten dolayı, varlığı gönüllü beraberliğe dayanan millet/ ulus yapısını idrak ve kabul edemez.

Gönüllülüğe dayanmamaları, her ikisinin de toplumu “zorla” şekillendirmek arzusunun temelidir. Bu yüzdendir ki etnik ırkçılık toplumsal yapımızı, terör tehdidiyle ırkçı kompartımanlara ayırmayı teklif ederken, meselâ siyasi dinciler toplumdaki ifade hürriyeti sorununda kendileri dışındaki hiçbir grubu önemsememektedirler.

Bu yüzdendir ki her ırk grubunu resmî şekilde ayırarak demokrasi kuracağını sanan siyasi dinci iktidar partisi ile etnik ırkçılar arasında hemen hemen hiçbir gerilim yoktur. Bu yüzdendir ki iktidar partisinin içindeki etnik ırkçı siyasetçiler, etnik ırkçı Marksistlerle herhangi bir anlaşmazlık yaşamamaktadır. PKK çizgisindeki etnik ırkçılığın din karşıtı materyalist ideolojisi dahi, siyasi dincileri bu yüzden tedirgin etmemektedir. Onlar gönüllü bir beraberliğin sağladığı kendiliğinden benzeşmeyi kendi kapalı toplum yapılarına tehdit sayan ve “zoru” silâhla veya oyla, meşruiyet testinden bağımsız şekilde kullanmaktan çekinmeyen sözde siyaset aktörleri olarak her memlekette demokrasiyi zedelemekte, bozmaktadırlar.