7 Haziran 2021 Pazartesi

Kaybolan Günlük

 Anlayamadığım bir şey oldu.

 

Dün değil önceki gün iki yazı yazdım. Blog arama motoru sayfasında ikinci  sıradaydı. Hep de öyleydi.

 

Dün ise arama motorundan yok olmuştu. Uzun zamandır  yazı girmediğim için desem, olamaz. Çünkü yazı girmediğim zamanlarda bile   günlüğüm aramalarda  görünüyordu.

 

İşin garip tarafı çok okunan bir günlük bile değil. Çok tutulan, magazinel konular falan da yazmıyorum.

 

Şimdi biri, “Zaten o yüzden  aramalarda görünmez..” diyebilir. Ben  de ona önceki güne kadar neden arama motorunda ikinci sırada göründüğünü sorardım.

 

Neyse… Memlekette tuhaf tuhaf işler oluyor.

 

İşin  bir tuhaf tarafı da kaç gündür Rovert E. Howard’ın, “Ejderhanın Saati”  adlı kitabını bitiremiyorum. Halbuki bitmez mi? Conan romanı… Yani çerez gibi yenir ama yoğunlaşamıyorum.

 

Aslında aklımda  belirsiz de olsa bir takvim, bir program oluştu.  Sadece üşenmemek, işlerin üstüne gitmek gerekiyor. 

 

Her neyse… Aklıma başka bir şey gelirse yazarım.

5 Haziran 2021 Cumartesi

Hocam Bana Ekmek Arası Az Marksizm Tefsir Et N’olur!

 


Siyaset Felsefesi  Zırvaları

Az önce sanalağda  “Siyaset-i Füruset”’i  bir arayayım dedim. Bu günler
de Ali Bey Hüseyinzade’nin   hakkında çalışıyorum.

 

Tabii arama motorunun  anlayabildiği en yakın şey “siyaset felsefesi” oldu.

 

Bir kitapçı sayfasında siyaset felsefesi kitaplarının arasına düştüm.

 

Düşmez olaydım. Bir de baktım ki siyaset felsefesi denen şey Marksizm dininin tefsir kitaplarından ibaret! Uzun, tumturaklı, açıkça anlamsız ve saçma cümlelerin üst üste yığıldığı bir alay tanıtımla Marx  yeniden ısıtılıp pazarlanıyor.

 

Vay  efendim aslında Marx bir insanın hem müzisyen hem ress9am olabilmesinden bahsetmemişmiş de kendi yeteneklerini kendi keyfince geliştirebilmesi imkânından bahsetmişmiş.

 

Bir insanın kendi mutluluğunu ve menfaatini kendi başına  arayabilmesinin mülkiyetle ilişkisini göremeyip de onun  bütün bireysel varlığını “hırsızlık” diye gören ve açıkça bu varlığı “toplum” denen bir canavara yem edeceğini söyleyen alçak ve katil bir ideolojiden bu kadar  şeyin nasıl tefsir edilebildiğine şaşıyorum.

 

Marx’ın iktisat felsefesindeki sözlerinin temelsiz ve zırva olduğu, henüz 19. YYda ispatlandığı için onun “muhteşem ekonomi dehasından” falan bahsedilemeyeceğini cümle âlem biliyor. Hal böyle olunca onun yalnızca   “ahlâkî” planda  romantik  bir müdafaası yapılabilir.

 Sorun da odur ki Marx’ı savunmak için kullandığınız “ahlâk”, kıyasa ve muhakemeye dayalı normatif  bir mantık ahlâkıdır. Bu ahlâkın normları da toplumun verileridir. Toplumun verileri de toplumların öz kültürlerine göre farklılık gösterir. Onların öz kültürleri de gelişmişlik ve etkileşim düzeylerine göre farklılık gösterir. Buradaki gelişmişlik sorunlara cevap verebilmek, hayatın ayrıntılarına nüfuz edebilmek anlamını taşırken etkileşim de diğer kültürlerle etkileşebilmek yeteneğini anlatır.

Demek ki Marx’ı, Marx’ın kabul etmediği bir normatif (idealist) ahlâkla  savunmak açıkça saçmalıktır.

Gelelim yeni Marksizmin tefsir kitaplarına. Bu kitaplarda hiçbir cümleyi üçüncü kelimeden ötesine kadar düzgünce, tutarlı takip edemiyorsunuz. Kullanılan kelimelerin anlamlarıyla ilgili en ufak bir açıklama da içermiyorlar. Kerameti kendinden menkul cümlelerle okurun mantığına kesinlikle izin vermeyen,  doğrudan düşünce emirleriyle abartılı bir tasvirler yığını sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar.   Bu kitapların tanıtım yazılarını, alıntılarını okuduğumda, aklıma dindarların okuyup da  hiçbir şey anlamadıkları için  kutsadıkları, önemsedikleri dinî kitaplar geldi.  Belki “ her din mutlaka dünyevşileşecekti” ama öte yandan “ideolojilerin de gün gelip  dinleşeceğini” de,  felsefeyi işgal eden bu zırvalar açıkça kanıtlıyor.

Aklımız Nerede?

 

 



Ülkede PKK ihaneti bitti mi? “PKK halk, halk PKK!” alçaklığı bitti mi?

 

Bitmedi herhalde değil mi?

 

Peki biz neler konuşuyor, neler yazıyoruz?

 

Sürekli  yolsuzluk vs haberleriyle kendi kendimize eğleniyoruz. O sırada her gün birer ikişer şehit haberi  akışa düşüyor. İlgilenmiyoruz bile. Umurumuzda değil!

 

Peki Türkiye’nin bir Türk vatanı olmadığını söyleyenler susuyor mu?

 Andımız geri geldi mi? Hayır!

 

O halde biz niye bu vatanda yaşıyoruz? Bizim hayatımızın manası nedir? Diyelim ki kişi başına düşen milli gelirimiz altmış bin dolardır, ülkenin üçte biri Kürdistan olsa acaba bunu fark edebilecek miyiz?

 

Ülkenin üçte birinin alenen Kürdistan diye anılmasından rahatsız olacak kadar namuslu, ahlâklı falan olabilsek zaten milletin şantaj kasetleriyle, ifşaatlarıyla, itiraf videolarıyla, rüşvet ve yolsuzluk haberleriyle vakit geçirmeyiz.

 

Bizim bütün merakımız insanların ahlakî zaafları, suçları, kabahatleri vs... Bunları izlemekle o kadar meşgulüz ki herhangi bir alçağın, hainin Doğu ve Güneydoğu Anadolu için “Kürdistan” demesi,  19 Mayıs’ı “soykırım” diye anması umurumuzda bile olmuyor.

 

Yani yaptıklarımız gizli kaldığı müddetçe “ahlâklı”, güçlü olduğumuz sürece “ namuslu”, zenginliğimiz sürdüğü müddetçe “muteberiz”. Birbirimizin açığını aramaktan başka bir merakımız ve işimiz yok. Böyle bir  akılla ülkenin bütünlüğü, dirliği savunulamaz.

 

Ondan sonra iktidara muhalif miyiz, değil miyiz sözde tartışmalarıyla kendi aramızda it gibi dalaşıyoruz.

 

Ciddiyetsiz, ölçüsüz bir toplumuz vesselam.

 

 

 

 

3 Haziran 2021 Perşembe

Bir Şey Olalım Ama Hiçbir Şey Düşünmeyelim! Olmaz Mı?

 

Epeydir günlük yazmıyorum.

Video çekmek bana daha  kolay geliyor. Bir de okuma alışkanlığı
nın zayıfladığı düşünülürse bu daha da anlaşılır bir durum.

 

Öbür yandan… İnsanlar  uzun videolara bile sabredemiyor.

 

Hal böyle olunca insanları sözle ikna etmek mümkünde değilmiş gibi geliyor.

 

Söz çağının sonuna gelmiş olabilir miyiz?

 

Bu dünyanın genelinde böyle olmayabilir ama sanki Türkiye’de artık biz sözlerle yaşamayan bir tepki toplumu haline gelmişiz gibime geliyor.

 

Bu durum, toplumumuzun, değerlere, ülkülere, duygudaşlığa bağlı bir kimlik oluşturamamasının sebebini de açıklıyor.

 

Sözlerden ziyade uyaranlara tepki veren canlılar, “insandan” farklı bir tür haline gelmiştir. Çünkü insanlar dünyayı sadece algılayarak var olmaz; asıl onu “anlamlandırarak” var olur ve “insanca” bir varoluşun başka bir yolu da yoktur.

 

“Anlam” oluşturmak yeteneği, algılanan unsurların isimlendirilmesi ve ilişkilendirilmesi sürecini içerir. Oysa artık Türkiye’de kelimelerin hiçbir anlamı yok. “Kelime” denen şeyler, taraftar kitlelerini şartlamak üzere kullanılan uyarıcılardan ibaret.

 

Ne kadar tatsız  ve uzun bir yazı değil mi? Ne size iktidarın yüz yirmi sekiz milyarından ne ana muhalefet partisinin PKK taraftarlığından  ne  yarım buçuk  merkez  sağın  sığ muhafazakârlığından ne de Arapçı muktedirlerle görünür de savşıp da onlarla beraber ülkede bir Arap Kürt koalisyonuyla Türklüğü yok etmeye çalışan PKK borazanı partinin faaliyetlerinden bahsettim.

 

Oysa siz polemik istiyordunuz.

 

Bir kimlik istiyorsunuz ama o kimliği  size sağlayan bilinçten habersizsiniz.

Bir kimlik ediniyorsunuz ama o kimliğin artık insan olmakla bir ilişkisinin kalmadığını fark edemiyorsunuz. Olay bu…

 

 

 

27 Nisan 2021 Salı

Parçalanan Öznenin “Evrim Ağacı’na” Cevabı

 


 

Ulus Devlet Yok Oldu mu Sahiden?

“Mutlaklık” yok mudur?

“Evrim Ağacı”  pozitif bilimlerde güzel tespitler barındıran bir site ne yazık ki bilimsellik yetkisini ele almak insanın alabildiğine  saçmalamasına  engel olamıyor gibi. Bunu v söylememin bir diğer sebebi, yazıya “literatür “olarak kaydedilen safsataların, boş sözlerin de “bilimsellik”  klnaıyla korunmuş olmasından…

 

Şimdi  sevgili “Evrim Ağacının*” şu satırlarına bir göz atalım:

“…Biz bireyler, parçalardan oluşuruz. Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım.” sözü kulağa hoş gelse de özgür düşünen ve dış etkenlerden etkilenmeyen bir özneye sahip olduğumuz tartışmalıdır. Parçalıyız, çünkü bulunduğumuz toplum, tarih, kültür ve ekonomik süreçlere kadar bu etkenler kişiliğimizi etkilemekte ve özneyi parçalamaktadır. Sosyal yapılandırmalarımız kusurludur. Mutlaklık evrende yoktur. Her ne kadar teknolojiyle doğayı dönüştürmeye çalışan insanlar yine de doğanın bir parçası olduğu için tarih süreci içerisinde felsefecilerin aradığı mutlaklık bulunmamaktadır….”

 

Bu satırları aktarmamın sebebi yazının ilerisinde , ulus devletin aslında nasıl da uyduruk bir şey olduğunu, bugün bunun bir anlamının kalmadığını, bunun temelinde “milliyetçiliğin ve ırkçılığın” olduğunu ispatlamak için kullanılması.

 

Biz bireyler parçalardan oluşuyoruz örneğin. Bu parçalar nelerdir? Ya da bu parçalar birbirlerinden bağımsız şekilde işleyen  varlıklar mıdır? Evrim Ağacı bunu açıklamıyor. Peki ama parçalardan oluşan bir varlık olarak insan eylemlerinden dolayı  nasıl bir bütün olarak yargılanabiliyor? Ya da insan iradesi vücudunun bütününe tesir edemiyor mu? Yaşamsal temel sistemler bile irade ile bir ölçüde etkilenebilirken bir insanın “parçalardan oluştuğunu” söylemek ne anlama geliyor?

 

“Düşünüyorum o  halde varım..” sözü kulağa hoş gelse de aslında yanlışmış. Peki ama neden yanlışmış? Çünkü özgür düşünen ve dış etkenlerden etkilenmeyen bir canlı değilmişiz. Araya kaç tane literatür sokarsanız sokun bir hurafe, bir mantıksızlık bir çelişki, bir tutarsızlık öyle kalmaya mahkûmdur. Eğri cetvelle doğru çizgi çizemezsiniz. Her şeyden önce “ Düşünen insanın” varlığının farkında olmasını anlatan bu sözle “ dış etkenlerden etkilenmeyen” bir canlı mı anlatılmak isteniyor. Ama dahası insan gerçekten özgür düşünemiyor mu? Evrim ağacına göre mutlaksızlık o kadar “vardır” ki iç kimse “aslında” özgür düşünemez, hepimiz dış etkenlerden etkileniriz.

 

Burada Evrim Ağacı, insanı DNAya mahkûm diğer canlılarla bir sayıyor. Oysa “insan” kavramının ortaya çıkışı, “insan olgusunun” doğasının diğer canlılardan bir bilinç yoluyla “mutlak” biçimde ayrıldığının farkına varılmasıyla ortaya çıkıyor.

 

“Çeşitli etkiler özneyi” parçalamaktaymış. Öncelikle “özne”  cümlede yapan eden, eyleyen ögedir. “Ben okula gittim” cümlesindeki “ben” öznedir. Üzerine etki edilen ögeye ise “nesne” denir. Kısacası bir “öznenin”  parçalanması saçmalıktır. Şimdi biri “ Canım kelimelere bu kadar takılmak ne kadar anlamlı” diyebilir ama  otuzdan fazla literatürle okura abanan, bu literatürlerle okurun kafasında  felsefi bir baskı ve hâkimiyet oluşturan,  bir yazı yazıyorsanız kelimelerin “anlamları” konusuna boş veremezsiniz.  Bir sürü şey söyleyip bir sürü zırvayı alt alta yazarak bir “ Bakın ne kadar sağlam şeyler söylüyorum!” iddiasını güttüğünüzde yaptığınız şey kelimeleri gayet bilerek kullandığınızı göstermektir. Oysa özne ile nesne arasındaki farkı bilmiyorsanız yazınızın altına ne kadar  makale ya ad kitap yığdığınızın bir anlamı ve önemi yoktur.

“Öznenin ektilerle parçalanması” cümlesi en temel Türkçe bilgisinin dahi olmadığını gösterir. Türk okurlarına  Türkçe kelimelerin “mutlak anlamlarına “ dayanarak bir şeylerin nasıl olması gerektiğine dair bir önerme sunuyorsanız böyle bir hata yapamazsınız. Böyle bir hatayı “mutlaklığın olmadığı” gibi saçma sapan bir iddiaya dayanarak bile yapamazsınız. Çünkü kelimeler  düşüncenin temel yapılarıdır.

 

Evrim Ağacı’nın “özne” konusundaki  bu affedilmez yanlışından bir adım öteye gidersek öznenin parçalandığı ifadesiyle  neyin anlatılmak istediğine ulaşıyoruz. Cümlede “yapan” “eden”, “etkileyen”  ögenin parçalanmasıyla acaba özne hangi yetisini kaybetmektedir? Diyelim ki pek çok dış etken bizi “parçalamaktadır”. Bu durumda biz özgür düşünemez hale mi geliriz? Böylece aslında dış etkenlerin oradan oraya savurduğu  parçalanmış bir canlı mı oluruz? Elbette işler böyle yürümez. Çünkü insanın dış etkenlerden etkilenmesi, onun eninde sonunda karar verici ve uygulayıcı bir özne olduğu gerçeğini değiştiremez. Bu da bize şunu gösterir: Öznenin karar verme süreci ne kadar çapraşık, çelişkili olursa olsun özne aklı ve vücuduyla bir bütün olarak bir seçim yaparak mutlaka ve mutlaka dünya üzerinde bir etki yaratır.

 

 NAZİ iktidarı Alman Ulusu’nun  büyük bir propaganda makinesiyle kandırılmasıyla oluşsa a buna kanmayan insanların varlığı insanların hiç de “dış etkenlerle parçalanmış özneler” olmadığını kanıtlar. Özne karar vereni eyleye, etkileyen bir varlık olarak belki yanlışlara düşebilir ama karar vermek ve uygulamak noktasındaki MUTLAKLIĞI oluşturur. Sözün varlığı, anlamlar üzerindeki uzlaşı, dillerin varlığı, yargıların varlığı mutlaklığın ta kendisidir!

 

O halde “varlık vardır”. Varlığın inkâr edilemezliği mutlaklığın  dayanağıdır. Bir ölçümün göreceliği, ölçülen olayın veya nesnenin mutlaklığını ortadan kaldıramaz.  Dolayısıyla görecelik bize “varlıkların” varlığını tartıştırmaz, onları nasıl algılayacağımız,, algılarımızın sınırlılığı ve yanlılığı oluğunu hatırlatır.

 

Evrim Ağacı’nın içinde düştüğü yanlışlık şöyle özetlenebilir: “ Madem sınırlıyız o halde varlığın mutlaklığından bahsedemeyiz.”

 

Tabii buradan hareketle  yükte ağır içerikte bomboş bir literatür istifini okurun üstüne yığarak aslında ulus devletin de var olamadığını, “ara bilgelerin” varlığının her şeyi belirsizleştirdiğini iddia ediyor. Bunu da Arabesk müzikle örneklendiriyor.

 

Sorun şu ki insanın belirsizliği ortadan kaldırmak arzusu dilleri meydana getiren temel etken. Çünkü insan yalnızca algılamıyor daha da ötesi  ancak ve yalnız dünyayı tanımlayarak anlamlandırarak var olabiliyor. Bu yüzdendir ki “kanunlar” yapıyor ve bilimsel düzenlilikleri de “kanun” diye nitelendiriyor.

 

İnsanın anlamlandırma ihtiyacı, belirsizlikleri, tanısızlık bölgelerini minimize etmesini ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla insan eyleminde “anlamlandırma” temelse, anlamsızlık istisna olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla tumturaklı sözleriyle Evrim Ağacı’nın Harvard Usulü zırvalar yığmasını sağlayan yapı sökümcüler  aslında   bütün yaptıklarının insanı  dilsizleştirerek  yok emek olduğunu anlayamıyorlar bile.

 

Evrim Ağacı “imagined” terimin arkasına sığınarak  işi, ulus yapılarının uyduruk ve vazgeçilebilir inşalar olduğuna kadar vardırıyor. Sorun şu: İnsanların toplumsal yapılarını karmaşıklaştırma ihtiyacı, onların dillerini geliştirmeleri süreciyle koşut ilerliyor. Dillerini zenginleştiremeyen, geliştiremeyen topluluklar  devlet kuran uluslar haline gelemiyorlar. Evrim Ağacı, insani inşaların hepsinin uydurma olduğu teziyle aslında kendisinin de üyesi olduğu modern  insanın neden” sapiens” diye adlandırıldığın göz ardı ediyor.

 

Ama sanırım Evrim Ağacının asıl saldırdığı, sevmediği, yok etmek istediği şey de tam olarak “ulus devleti”.

 

Elbette standart bir bilimsel unvan almak sürecinden geçip zırvaları dahi  uygun bir sunumla istifleyerek herkese her istediğinizi söyleyebileceğiniz bir Amerikan panteonunda bir köşede barınıp doların  kur saltanatından nemalanıp Türk Ulusu’na  “ulus devlet” zırvası üzerinden saldırabilmek lüksü herhalde bambaşkadır.

 

Sevgili Evrim  Ağacı yapısökümcülükle uğraşmaktan olsa gerek bahsettiği  arada kalmışlığın  somut sonuçlarını, etkilerini bile Harvard katarktı yüzünden göremiyor ( Hangi Amerikan üniversitesinin hangi  şövalyelik unvanından yararlanıldığını zerrece umursamıyorum…) Liminal bölgelerin varlığın esası olduğu ya da bu hale geldiği yönündeki uluıs devlet düşmanı sözde hümanist yazısını  bugünkü Türkiye’yi ve örnek vererek yanlışlayabiliriz. Bugün Türkiye’yi yönetenler, Evrim Ağacı’nın ballandıra ballandıra anlatıp da   bilimselliğini dayandırdığı  yapısökümcülerin tam da istediklerini yapıp, ülkede belirsizliği, ara bölgeleri egemen kılarak bütün ahlâk normların alt üst eden, bütün insani normları  bir dehşet dengesiyle parçalayan, bütün kurumsal yapıları belirsizleştiren insanlar.

 

Sevgili Evrim Ağacı, dolar kurunun ona bahşettiği parayla taraçasında bir Amerikan  Bayrağı’nın teminatı altında yaşayıp Amerika’nın mutlak bilimsel üstünlüğüyle hepimize zırvalayabilirken biz burada tam da onun dehşetengiz keşfiyle hepimize bir ahlak normu diye dayattığı ara bölge /liminal bölge davranışının  etnik, dinsel ve hayvani hükümranlığında, parçalanmanın, ülkemizi kaybetmenin  eşiğinde yaşıyoruz.

 

 

·         “https://evrimagaci.org/cografyanin-iki-arada-bir-derede-kalmis-mekanlari-liminal-mekan-nedir-8695?utm_source=evrimagaci&utm_medium=social&utm_campaign=as-twitter